KÜRT ERMENİ İLİŞKİLERİ -Dünü ve Bugünü-

KÜRT ERMENİ İLİŞKİLERİ

                                           - DÜNÜ VE BUGÜNÜ -

 " BÜYÜK ERMENİSTAN VE GECEKONDU KÜRDİSTAN PROJESİ "

DR. Mahmut RİŞVANOĞLU

Ermeniler'in ve Ermeni örgütlerinin, Türkiye'de ve dışarıdaki PKK ve diğer terörist-Marksist(komünist)-bölücü Türk düşmanı örgütlerle olan münasebetlerini ve bu hususta oynadıkları rolleri izah etmek ve neden bu örgütler,le .'"iç-içe" olduklarını anlamak için, Hıristiyan dünyasının 18'inci asırdan başlayarak 19. asrın ortalarından itibaren hızlandırdıkları ve halen de bütün hızıyla devam etmekte olan, patentleri kendilerine ait "Ermenistan/Ermeni meselesini bilmemiz gerekir. ASALA gibi Ermeni terör örgütünün, PKK gibi terörist ve siyasi bölücü örgütler ile ilişkilerinin temelinde 'Büyük Ermenistan' projesi vardır---------------

Bu açıdan, Ermeni meselesinin ortaya çıkartılışı, zaman içindeki faaliyetleri, gayelerinin ne olduğu ve ortaya çıkışından itibaren Türk milletine neler yaptıklarını, tarihi kesitler içinde izah etmeye çalışacağız.

Yalnız burada bir noktayı hatırlatmadan geçemeyeceğim; Ermeni meselesindeki, Ennenilere yönetilmiş görüşler, özellikle Osmanlı hâkimiyeti altında yüzyıllarca Müslüman Türk Milleti ve diğer Müslümanlarla beraber iyi bir tebâ olarak yaşamış, bu memleket için ilim, irfan, sanat alanlarında hizmetler etmiş, Ermeniler.için değildir. Konuda sözü edilenler ise; doğduğu, büyüdüğü, havasını teneffüs ettiği, suyunu içtiği ve ekmeğini yediği Anadolu ve vatanın zararına olacak 'Ermenistan davası' için her fırsattan yararlanarak, yabancı ülkelerin ve emperyalistlerin memleketin iç işlerine karışmasına, aynı güçlerin memleket içinde örgütler kurdurup Müslüman katliamları yapan-yaptıran, kendi toplumunu da Batılı güçlerin çıkarları uğruna felaketlere sürükleyen; komiteciliği bir geçim ve yaşam aracı olarak kabul

I

eden ASALA, HINÇAK gibi terörist Ermeni örgütlerin mensuplarıdır. Bir araştırmacı olarak bu açıklamayı yapmayı görev addediyorum.

ERMENİ MESELESİ

Daha önce, 'Kürtler' in Ermenilerle soy ve kültür bakımından aynı kökten geldiğini iddiasını ileri sürenlerde olduğu gibi, Hıristiyan olmadan önce adı, şanı ve milli bir ismi olmayan bu toplum, Hıristiyanlığın Katolik ve Ortodoks gibi mezheplerin inancıma ters ayrı bir Hıristiyan inancını; "monofızit Hıristiyan" olduklarından; Gregoryen Mezhebi' ne mensup olmalarından dolayı sanki bu mezhepten dolayı özel bir ad olarak 'Ermeni' ismini almış veya verilmiş olan Hıristiyan bir toplumdur.

Katolikler, Ortodokslar, Nasturi ve Yakubiler/Süryaniler gibi Hıristiyanlığın farklı(protestanlılar da dâhil) mezhepleri, genellikle 'Hz. İsa(a.s.)'ın şahsında 'iki tabiatın' varlığını (Allah ve İnsan tabiatları) kabul ederler. Bunlara da 'Difızik Hıristiyanlar' denilir. Halbuki Ermenilerin bağlı olduğu, Kirkor Lusavorçağan'm kurduğu kabul edilen mezhep; 'Gregoriyan' itikadında; İsa'nın 'iki tabiatlı'olmayıp, kendisinde 'Baba Allah ile oğul/öz', bir kişilikte toplanmış yani bizzat İsa'nın Allah olduğunu kabul eder ve inanırlar. Daha başka bir açıklama ile Hz. İsa(a.s.)'nın bir tek niteliği vardır o da Allah (hâşâ!) olduğuna inanılır ve iman edilir Ermeni-Gregoryanlarca.

Katolik Latinler ve Ortodoks Rumlardan ayrılan bu 'Monofızit' Hıristiyan/Gregoryan mezhebine bağlı bu topluluk, daha sonra kendilerine 'kök' aramışlar yani kendilerinin ayrı bir soy olduklarını iddaa etmişlerdir. Bu hususta ortaya atılan iddiaları ihtiva eden eserleri yazanlar genellikle bu mezhebin rahipleri olmuştur(Khorenle(Kayseri) ve Edessalı(Urfah) Mateos gibiler). Bu rahip tarihçiler, özellikle Kitab-ı Mukaddesi ve kendilerine komşu kavimlerin tarihlerini, hükümdarlarını Ermenilik ideolojisine göre değiştirerek masal ve bir takım efsanelerin hâkim olduğu eserleri, Ermenilerin tarihi diye ortaya sürmüşlerdir.

Başta Rahip tarihçiler olmak üzere diğer Ermeni tarihçileri hakkında geniş bir araştırma yapmış olan Fransız İlahiyatçısı 'Augosto CORRİER'(19. asırda yaşamıştır), Ermeni klasikleri olarak tanınan bu tarihçiler hakkında şunu söylemektedir:

"Ermeniler kendilerin kök bulmak için kendi ideolojilerine göre çeşitli kaynakları değiştirerek, ilaveler yaparak, geliştirerek ve kendi çıkarlarına göre "Ermenileştirilmişlerdir.

"Böylelikle bugünkü Ermeniler ve Ermenistan ile hiçbir ilgisi ve bağlantısı olmayan yabancı kaynakları kendilerine mal etmişlerdir. Bu durum, Edessalı (Urfalı) Mateos ve Khorenli Movzes dâhil "erken ve geç ortaçağı 'Ermeni yazarları için geçerlidir."

Bağlı oldukları "Gregoriyan" Mezhebi'nin İsa'ya bakış açısından doğan inançları yüzünden Doğu Roma/Bizans Ortodoksları tarafından Müslüman-Türkler gelinceye kadar onların zulmü altında kalmış ve de bir ölçüde katliama da uğramışlardır.

7'inci ve 10' asırlar anasında oturdukları bölgenin Müslüman Araplar tarafımdan fethi ile(Emevi ve Abbasiler) dini inançlarını daha serbestçe yerine getirme imkânlarına kavuşmuşlardır. Büyük Selçuklu Türk Devleti'nin kurulmasından sonra bu bölgenin Malazgirt Savaşı'ndan sonra Müslüman Türkler tarafımdan fethedilmesi, Bizans-Rum(Roma) zulmü altında olan bu toplum, dini ve kültürel inançlarını en geniş manada yaşama ortamı elde ettiler. Kendileri için uzun bir huzur devri başlamış olur.

Sultan Melikşah'ın komutam 'BOZAN' Bey'in Urfa'yı(Edessa'yı) fethi ile vali olarak da göreve getirildiğinde, dini inançlarım huzur içinde ifa'etmelerinden dolayı, Urfalı Ermeni ve rahibi ve de tarihçi olarak bilinen 'Mateos', Melikşah ve Türkler için şöyle demektedir:

"Alparslan'ın oğlu Melikşah'ın adil ve güçlü idaresine kavuşmakla Ermeniler ve diğer Hıristiyanlar son derece mutlu olmuşlardır. Türkleri sevinç içinde karşılamışlardır. Ermeniler ve diğer inanca mensupları her türlü dini törenleri ve günlük hayatları kendi isteklerine göre düzenlenmiştir. Bu Türkler'in Melikşah'ın sağladığı fıkir ve inanç hürriyeti sayesinde idi.

Urfalı Mateos bu methiyeleri yazarken, daha sonra böyle bir huzur ortamının olmadığı ve Türkler'in ne kadar zalim olduklarını ve İslam düşmanlıklarını 'Vakanüvis’lerinde, ön plana çıkartarak kin ve nefret tohumlarım dökmüştür. Bakın Mateos ne diyor Türkler ve İslam hakkında: "İslamiyet şeytan icadı(hâşâ), Türkler halkı kesip biçmek için yaratılmış şeytanın

Kılıçlarıdır. Hıristiyanlığın baş belasıdır."

İşte bu tip Ermeni rahipleri ve liderlerinin İslam'a ve Türklere karşı duydukları kin ve nefret, gelecekteki Ermeni meselesinin, inanç yönünden de temelini oluşturmuştur.

Genellikle kuvvetli devletin hâkimiyeti altında yaşadıkları zaman 'ona' methiyeler yazan Ermeniler, aynı devletin zayıflamaya yüz tuttuğunda ise onu içinden yıkmak için çeşitli fitneler dökmeleri, kuvvetli bir diğer ülkeye-Hıristiyan ülkesine-yataklık yapmaları galiba biraz da kendi karakterlerinden ileri gelse gerek.

Roma tarihçisi 'TACİTUS', Ermenilerin bu karakterini anlatırken bu hususta bize şu ipuçlarını vermektedir. Tacutus; "Ambige Gens"(Acayip Halk) adlı eserinde Ermeniler ile ilgili bu tespitleri şöyle sıralamaktadır:

"Bu toplumun tutumu her devirde karışık, mertlikten uzaktır. Bunun sebebi, bir yandan Ermeni halkımın doğuştan karakteri, diğer taraftan da yaşadıklar coğrafi bakımından. İki büyük devletin arasında sıkışmış olan Ermeniler, daima kin güttüklerinden Romalılarla anlaşamamışlardır. Partlar'la da (İran'da kurulan, Türk asıllı Devlet/daha önce anlatılmıştı.) kıskançlıkları yüzünden geçinememişlerdir."(Tacitus, Annulum Liber, II-LVI'56)

Bu hususta Ermeni yazarlardan 'Kevork ASLAN'ın da tespiti ilginçtir. K. Aslan şöyle diyor:

"Ermeniler, derebeylik halinde yaşamışlardır. Birbirlerine vatan hissi ile bağlı değillerdir. Vatanseverlikleri mahallidir. Aralarında tam bir politik bağ yoktur. Gelenekleriyle, konuştukları dilleriyle bağlıdırlar. Kuvvetlinin tarafım tutma özellikleri ağır

Basar.  Ermeni tarihinde zaten 'vatan, millet ve devlet'  kavramı yoktur. Ermeniler siyasi bağımsızlık yerine 'şahsi hürriyetlerini' ön plandadır.

Din ve mezhep ayrılıkları yüzünden Sasani ve Bizanslılar'ın arasında bir nevi ezilmiş olan Gregoryan Ermenileri, Türklerin Anadolu'yu fethi sırasında, yukarda da bahsettiğimiz gibi, Türkleri kurtarıcı olarak gördükleri için önceleri yardım etmişlerdir

Bütün bu iyi düşüncelerine ve iyi münasebetlere rağmen, temel düşüncelerin Türk ve İslam düşmanlığı(ruhanilerin sayesinde) yer aldığı için, Selçuklu Devleti'nin buhranlı zamanlarında, Haçlı sürüleri ile yine birlik olup ve de derebeylerinin şahsi çıkarları yüzünden de Türklere karşı ayaklanma ve hıyanetleri hep olmuştur.

Gerçekten de bir zaman Bizanslılara karşı Selçuklu Devleti'nin yanında olurken, Batı Hıristiyan dünyasının İslami ve Türkleri yok etmek için gönderdikleri haçlı barbarlarım Ermeniler bir "ümit" olarak görmüşlerdir. Anadolu Selçuklu Türk Devleti'nin kurucusu 'Kutalmışoğlu Süleyman Şah', 13 Aralık 1084'de Antakya'yı fethettiği zaman, buradaki bütün gayrimüslimlerin dinlerinde ve ibadetlerinde serbest olduklarını bildirirken, aradan 14 sene sonra, 1095'de Haçlı barbarları, Antakya'yı aldıklarında ise bütün Müslüman Türk toplumunu hepsini kılıçtan geçirip; açlıklarını gidermek için de Türklerin etleri lezzetli olur' diye pişirip yerlerken ayrıca 'kızartmayı mı yoksa haşlamayı mı?' gibi yamyamca sözleri de olmuş adı Firuz olan Ermeni'nin ihanetidir.

Atalar boşuna söylememişler; "otu çek köküne bak" diye.

Ne acıdır ki, tarih boyunca Müslüman Türk milletinin ve kurduğu Devleti'nin hâkimiyeti altında uzun asırlar huzur içinde yaşamış olan gayri-Müslimlere ve diğer etnik topluluklara karşı gösterdiği bu mertlik, yiğitlik, adalet, merhamete ve hoşgörüye rağmen verdikleri cevap genellikle hep bizi-zayıf durumunda iken-arkadan hançerlemek olmuştur.

İstanbul'un fethinden 8 yıl sonra(1461'de) Fatih Sultan Mehmet HAN, katolik ve bizans Ortodoksların baskılarından dolayı mezheplerinin inançlarını yaşamakta zorluk çeken Ermenilere, dini inançlarını rahat ve huzur içinde ifa etmeleri imkânını vermek için Bursa'daki Ermeni rahibi "Ilovagin Yebusgobus'u" İstanbul'a getirtip, Ermeni cemaati Patriği olarak ilan ve tasdik etmiştir. Kum kapı’daki Meryem ana kilisesini Ermenilere kurdurtmuştur.

Yılanın hoşgörüsü; 'avını yuttuğundan sonra ikinci avını yutuncaya kadar geçen zaman' kadardır.

Türk ve İslam düşmanı Haçlı barbarlar ve Siyonistlerin bize hoş görüşleri yılan bu hali gibidir.

5

31 Ocak 1699'da 'Karlofça Antlaşması' ile Osmanlı Devleti, Batı'daki ileri hareketi durmuş, buna karşılık Hıristiyan dünyasının Batı kolu, Osmanlı Türk Devleti'ne karşı ileri hareketi gittikçe hızlanarak başlama tarihidir. Daha doğrusu bu tarih, Osmanlının parçalanma ve Avrupalılar tarafından paylaşılması, Müslüman Türkler'in Rumeli ve Anadolu'daki varlıklarının ortadan kaldırılması sürecinin başlangıcıdır.

Bunun ilk çekirdeğini kuran Sivaslı Ermeni rahibi "MİHİDAR"dır.

1675 yılında Sivas'ta doğan Mihidar, Ermeniler arasında Katolikliği yaymak için gösterenlerden birisi idi. Karlofça Anlaşması'ndan iki sene sonra yani 1071'de Venedikler'in o tarihlerde kontrolleri altında bulunan 'Mora'da ilk okulunu açar. Burada Ermeni gençlerine Türk ve İslam düşmanlığı eğitimine başlar. Daha sonra J715'de Yenedik'e gider. Venedik hükümeti kendisine "St. Lazar" adasında böyle bir okulun açılması için izin verir. Uzun yıllar burada da faaliyetlerini aynı zihniyetle sürdürür. (Bu okulda yetişenlere 'Lazarid'ler denilir.)

Bu okulda başta Urfalı Mateos gibi, Türk ve İslam düşmanı rahiplerin kitapları okutulur. Ayrıca burada Ermeniler hakkında yazılmış eski Ermeni klasikleri Avrupa dillerine çevrilerek, Türk ve İslam düşmanlığını daha da artırmak için Avrupalılara verilir.

Bu mektebin mensuplarına, kurucusunun ismine izafeten "Mihitarist(Mekitarist)" de denilir. Mekitaristler, 1771'de Triyeste'de (İtalya) ve Viyana'da Türk ve İslam düşmanlğının temel felsefe edilmiş eğitim yapan okullar açtılar. Daha sonra Paris'te "Muhtaryan/Muradyan" okulunu açtılar. Zaman içinde; özellikle Tanzimat Fermam(1939'da) ve 1856'daki Islahat fermanlarının sağladığı 'reformların imtiyazları ile Osmanlı Devleti hudutları içinde de 'Mekitarist' okullar açılmıştır.

Bu okullarda Mekitarist rahipler, Ermeniler arasında katolikliği yaymak için faaliyetlerini yaparken, bizim için çok çaba daha önemlisi, yine bu okullarda çok ilginçtir "Kürtlerin Ermenilerle akraba olduğu konuları da işlemeye başlanmış olmasıdır."

Mekitaristler, gelecekte Türk yurdunda Ermeni ve Kürtçü isyanlarının oluşumunu hazırlayan temelini kuran örgütlerdir.

Ayrıca Mekitarist Enneni rahipleri; Katolik inancında olan sözde Ermeni rahipleri; düzmece ve kutsallaştırılmış efsanelerle dolu eserlerini Avrupalılara tanıtımında; "Doğu Hıristiyanhğının temsilcisi ve savunucusu olduklarını, topraklarının Müslüman Türkler tarafından gasp edildiğini, ezilen, horlanan ve mağdurluğa mahkûm edilmiş bir toplum olduklarını da göstermeye çalışmışlardır.

19'uncu asırdan itibaren Avrupa'nın güçlü devletleri olan İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya Macaristan imparatorlukları, çökmekte olan Osmanlı Devleti'nin parçalanması ile

6

mirasının paylaşılması işine hız verdikleri gibi bu hususta çeşitli projeler üretiyorlardı. Fakat bu emperyalist ülkeler, Osmanlı mirasının 'yağlı lokması' hangisi olduğu hususunda çıkraları için aralarında çarpıştıkları için, Batı'nın 'akbabaları' bir türlü anlaşamadıkları için kesin bir neticeye gidemiyorlardı.

Bu arada; sömürgeciliğin mimarları olan Avrupa'nın güçlü ülkeleri, 1807'den itibaren de Osmanlı Devleti'nin Asya topraklarını pazar haline getirmek için Ermeniler ve diğer azınlıklarından istifade etmenin önemini de bu arada fark etmiş olmalıdır ki, Rumlar ve Ermeniler ile yakın ticari ilişkiler de kurmaya başladılar. Avrupa basını; Ermeni ve Rumların Osmanlı Devleti içinde her türlü baskıya maruz kalmış, ezilmiş ve hakları çiğnenmiş(!) mağdurlar olduğunu, Avrupa'nın güçlü devletlerinin buna mani olması gerektiği hususunda çeşitli yalan ve uydurma senaryolar yazıyorlardı. Maksat bir azınlıkları Osmanlı Devletine karşı kışkırtmaktı.

Özellikle İngiltere ve Çarlık Rusyası nın Ermenilerle daha çok ilgilenmelerinin bir diğer sebebi Stratejik açıdandı; Ermeniler'in genellikle bulunduğu coğrafyanın Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun stratejik durumu idi. Gerçekten bu bölge, 'Karadeniz, İskenderun Körfezi, Basra Körfezi üçgeni' arasında bulunması ve İran-Kafkasya yoluyla Asya içlerine açılma imkânında sahip olması sebebiyle, İngiltere ve Çarlık Rusya'sı için ihmal edilmemesi gereken çok önemli 'stratejik' bir mevkiye sahip olmasıdır.

Bu düşünceden hareketle, İngiltere, Fransa ve Rusya Doğu Anadolu'yu ele geçirmek ve uzun zamandır dolapta tuttukları ve artık zamanın geldiğine inandıkları, Osmanlıyı parçalama yani "Şark Politikaları" icabı da, Ermenileri ve Kürt aşiretlerini kullanma yoluna gitmişlerdir. Ruslar daha o tarihlerde, ajanlarını, Kürmançca ve Zazaca konuşan aşiretler arasına gönderip yıkıcı propagandalarına başlamışlardır.

Ama öncelikle Ermeniler'in bağımsızlıklarına kavuşmasının şart olduğunu ileri sürerek, geniş çaplı faaliyete geçtiler. Nitekim, Avrupalı güçlü Hıristiyan devletler, ıslahat fermanı gibi kendilerine önemli 'imtiyazlar' sağlayan bu reformların sayesinde, Balkan Hıristiyanları, Rumları bir nevi kendi koruyuculuklaşma altın almışlar, Lübnan'daki Hıristiyan-Maruniler ve Doğu Akdeniz bölgesinde yaşayan diğer gayri Müslimler için bir takım imtiyazlar 'temin etmişlerdir. Artık sıra Anadolu'da yaşayan Ermenilere gelmişti.

Fransızlar Katolik Ermenileri, İngiltere ve Amerika ise Protestan Ermenileri koruma altına alırken, asıl Ermeniyi oluşturan Gregoryan Mezhebindeki Ermeniler de bu devletlerin yardımım dört gözle bekliyorlardı; özellikle de Ortodoks Rusya'dan.

 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

81 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi