Helsinki Mektupları - 6 -

Helsinki Mektupları- 6 -

Muhittin ERSUNGUR

 

Nihayet Helsinki hakkındaki izlenimlerimi paylaşma fırsatı bulabildim. Günler çok dolu dolu geçtiği için son mektupla aramızda fazlaca bir mesafe meydana geldi.  Ama telafi etmeye çalışacağım.

Evimden Helsinki Üniversitesi’ne ilk gidişimden başlamak istiyorum. Akıllı telefonuma Üniversitenin adresini yazdığımda karşıma çıkan süre yürüyerek yaklaşık 40 dakika gösteriyordu. Haritayı izleyerek Mannerheimintie Caddesi üzerinden (Adana’da Atatürk Caddesi ile denkleştirilebilir) gerçekten 40 dakika içerisinde üniversitenin Dünya Kültürleri Bölümü’ne vardım. Bölüm çalışanları ile tanıştıktan sonra ders programımı aldım, yaklaşık yüz yıl önce hastane olarak inşa edilmiş, sonradan da Helsinki Üniversitesi’nin bir bölümü olmuş büyük binayı ve alanı iyice gezdikten sonra kendimi sokağa attım. Güneye doğru iki üç dakikalık bir yürüyüşten sonra kendimi oldukça büyük bir meydanın önünde buldum. Tam sayısını bilmiyorum ama elli civarında basamakla çıkılan devasa büyük bir beyaz kilise (Lutheran Cathedral), sol tarafında Helsinki Üniversitesi’nin bir binası, sağ tarafında senato binası var. Oldukça geniş olan merdivenlerde oturan ve güneşli günlerin keyfini çıkaran onlarca insana gıpta ile baktım. Hiçbir endişesi olmayan, yarın ne olacak diye düşünmeyen, o an için sadece elindeki sandeviçi ile karnını doyuran, veya okuduğu kitabın heyecanına kapılmış ve dünyayı bir an için de olsa unutmuş insanları görünce güzel ülkemi ve onun dünyaya geldiği andan itibaren yaşama mücadelesi veren güzel insanlarını düşündüm. Bizim de böyle olmamız için ne yapmak gerekti?

Bu düşünceler içerisinde ara yollardan birine girdim. Yaklaşık yüz metre sonra sağda irili ufaklı bir çok tekne ve iki büyük yolcu gemisini gördüğüm liman karşıma çıktı. O an, bir anda Orhan Veli’nin “gemliğe doğru denizi göreceksin sakın şaşırma” dizelerini hatırladım. Gerçekten şaşırmıştım çünkü bu kadar yakın bir mesafede deniz, hatta liman görmeyi beklemiyordum.

Bir kaç gün içerisinde Helsinki’nin her yerini tam olarak öğrendikten sonra gördüm ki, Helsinki Üniversitesi şehrin tam merkezindeydi. Halk ile iç içe. Bizdeki üniversitelerin bir çoğunda olduğu gibi şehir merkezinden kilometrelerce uzakta ve etrafı çitlerle ya da duvarla çevrili değildi.

Hemen belirtmek isterim ki, birkaç gün içerisinde huzur ve sükuneti tüm Helsinki’de hissetmeye başlamıştım. Bu coğrafya mı  rahatlığını, sessizliğini, sakinliğini Finlilere vermişti, yoksa Finliler mi rahatlıklarını, sessizliklerini, sakinliklerini bu coğrafyaya yani Helsinki’ye ya da Finlandiya’ya vermişti? Sanırım bu sorunun cevabını yaşayarak öğreneceğim. Bir haftanın sonunda gördüm ki, şehir gerçekten herhangi bir toplu taşıma aracını kullanmadan gezilebilecek kadar küçük ve derli topluydu. Hatta şunu söyleyebilirim ki, bir gün içerisinde sabahtan akşama kadar dolaştığınızda tüm şehri görmüş olursunuz. Meydandaki Beyaz Kiliseden sağa doğru ilerlediğinizde Aleksanterinkatu (Aleksander Caddesi) ya çıkarsınız. Bu cadde –bana göre- Helsinki’nin kalbinin attığı caddedir. Ünlü markaların, mağazalarının, butiklerin, restoranların ve kafelerin yan yana sıralandığı çok uzun olmayan bir cadde.

Beyaz kiliseden güneye doğru ilerlediğinizde ise Esplanade Park’ın hemen başlangıcında güney limanının yanında bulunan Pazar Meydanı (the Market Square)’nı var. Burası Helsinki’nin en ünlü uluslararası pazarıdır.  Haftanın belirli günlerinde küçük, yanyana yerleşik günlük yapılan ve kaldırılan kabinlerin oluşturduğu bu pazarda Finlilerin  geleneksel yiyeceklerinin dışında sebze, meyve, hatta kurt postundan yapılmış şapkalar, geyik derisi, tahtadan yapılmış hediyelik eşyalar bulmak mümkün. Bunlardan başka, seyyar lokantaların ve kafelerin de bu pazar meydanında bulunması  şehre görsel ve geleneksel bir güzellik katıyor.

Pazar meydanının biraz ilerisinde ve karşısında bulunan limanlardan  Rusya’nın en güzel şehirlerinden biri olan St. Petersbug’a ve İsveç’in başkenti Stokholm’e her gün giden ve gelen dev yolcu gemilerini ve Estonyanın başkenti Talin’e giden deniz otobüsünü görmek mümkün.

Alensenderinkatu’dan devam edip, ara yollardan birinden sağa döndüğünüzde istasyon meydanına çıkarsınız. Yine burası da şehrin merkezi bir yeridir ve insanların uğrak yerlerinden biri olması sebebiyle de oldukça hareketlidir. İnsanların rahat seyahat etmeleri ve ulaşım konusunda sorun yaşamamaları ile ilgili olarak tam da burada bir noktayı  vurgulamak istiyorum. İstasyonun yanında şehir içi otobüs terminali var. Bu terminalden hava alanına da çalışan belediye otobüsleri olduğuna da değinmek istiyorum. Hava alanı merkeze yaklaşık 40 dakika uzaklıkta ve oradan istasyona taksi ile gelmek çok pahalı olduğundan (yaklaşık 50 Euro) insanlar haklı olarak belediye otobüsüne  (bilet şoförden alınırsa 5 Euro, kartı olanlar için 3.80 Euro) binmeyi tercih ediyorlar. Helsinki’den başka bir şehre devam edecek olan yolcular, otobüsten inip tren istasyonuna giriyor. Zaman kaybı yok, telaş yok, koşturmaca yok. Kısaca sistemi kuranlar sadece ve sadece insanın rahatlığını düşünmüş. Bu arada unutmadan söyleyeyim; şehirler arası otobüs terminali de istasyona 5-6 dakika uzaklıkta. Aslında Helsinki’deki bazı yapıların inşa ediliş tarihlerinden bahsetmek isterim. Örnekse istasyon binası 1920’lerde yapılmış.  Helsinki Üniversitesi ise bu yıl 375. kuruluş yıldönünümü kutluyor.

Finliler, Finlandiya ve Helsinki ile ilgili ilerleyen zamanda günlük hayata dair daha detaylı bilgiler aktaracağım. Ama şimdilik küçük bilgiler vermek istiyorum. (Elbette daha detaylı bilgiler ansiklopedilerde ve internet üzerinden yapılacak araştırmalarda  bulunabilir.)

2012 Haziran ayında yapılan nüfus sayımına göre Finlandiya’nın nüfusu 5.4 milyondur. Helsinki’ye geldiğim ilk gün tabelalarda alt alta yazılan cadde isimleri, tramvay ve otobüslerdeki alt alta yazılan semt isimlerini acayip bulmuştum. sonradan öğrendim ki üstte yazan Fince altta yazan İsveçce. Yani Finlandiya’nın iki tane ulusal dili yani resmi dili var; Fince ve İsveççe. Yine öğrendim ki, Finlandiya’da ana dili İsveççe olan insanların sayısı nüfus oranına göre yüzde 5. Yine bana çok ilginç gelen ve beni şaşırtan bir noktaya değineceğim. Finlandiya’da İngilizce konuşanların oranı neredeyse yüzde yüze yakın. Şu ana kadar İngilizce bilmeyen ya da konuşamayan hiç bir Finli ile karşılaşmadım. Marketteki kasiyer, belediye otobüsünün şoförü, yolu süpüren temizlikçi, üniversitedeki sekreterler, kapıcılar, bekciler, idari görevliler, lokantalardaki garsonlar, mağazalardaki tezgahtarlar. Hangi birini sayayım ki. Yıllardır yabancı dil öğreten biri olarak, kendi kendimi sorgulamaya başladım; biz yabancı dil öğretimi konusunda bir hata yapıyoruz ama nerede yapıyoruz? Neden yapıyoruz? Neden biz öğretemiyoruz? Elbette ki, soracak çok soru var. Çeşitli cevaplar vermek mümkün. (Neden istenilen düzeyde yabancı dil öğretemediğimizin sayısız bahanelerini de sıralamak mümkün.) Kimbilir belki bir zaman gelir bu konuda daha ayrıntılı dertleşiriz.

Çok kısa bir şekilde Finlandiya’nın geçmişi ile bilgi aktarmak istiyorum. Aslında yukarıda da belirttiğim gibi herhangi bir ansiklopediden bulunabilecek bilgiler bunlar. Ama şimdi kim kalkacak da Finlandiya ile ilgili bir bilgiye bakacak, ya da neden bakacak, gerekçesi ne olacak, nerden insanın aklına gelecek de Finliler kimmiş diye merak edecek. Ama benim söyleyeceğim bir kaç cümlelik bilgi belki birilerinin dikkatini çeker de Finlandiya ve Finliler ile ilgili araştırma yapar. Finlandiya’nın ilgi çekecek olan  en önemli iki özelliği bence  şu; birincisi eğitim konusunda dünyada ilk sırada yer alması, ikincisi ise dünyada  mutlu bir şekilde yaşanılacak ülkeler sıralamasında ilk 7’nin içinde olması.   Yine ilerleyen zamanlarda bu konulara mutlaka uzun uzun değineceğim.

Şimdi Finlandiya’nın tarihine kısa bir göz atalım;

Finlandiya 600 yıldan daha fazla bir süre 19. yüzyılın başına kadar İsveç’in bir parçasıymış. Bu süre içerisinde Rusya ve İsveç, Finlandiya’yı ele geçirmek için defalarca savaşmışlar. En nihayetinde 1809 yılında yapılan bir savaşta  Rusya, İsveç’i mağlup etmiş ve Finlandiya’nın tamamını egemenliği altına almış. 1917 yıllına kadar da Finlandiya’nın hükümdarı, Rusya İmparatoru olmuş. Ama bu süre zarfında Finlandiya’nın özerkliğine dokunulmamış, Finliler birçok konuda bağımsız olarak karar verebilmiş. Finlandiya, Rusya’nın bir parçası olduğu dönemde, kendi dilini yani Finceyi kullanmış ve bu dönemde Finlandiya kültürü ve ekonomisi büyük bir geliştirme göstermiş. 20. yüzyılın başında Rusya, Finlandiya’nın özerkliğini kısıtlamaya başlayınca Finliler de başkaldırmış. Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarında, Finlandiya Parlamentosu 6 Aralık 1917 tarihinde bağımsızlık bildirgesini onaylamış ve Rusya’dan ayrılmış. Bu tarihte Finlandiya bağımsızlığını ilan etmiş. O zamandan beri de 6 Aralık Finlandiya’nın Bağımsızlık Günü olarak kutlanmaktadır. Finlandiya 1995 yılında Avrupa Birliği üyesi olmuş ve 2002 yılından beri de ortak para birimi Euro’yu kullanmaya başlamış. Finlandiya nüfusu, Finlandiya’daki çoğunluktan farklı dilleri, kültürleri ya da inançları olan azınlıklardan meydana gelmiş.  en eski azınlıkları ise İsveççe konuşan Finliler, Samiler, Romanlar, Yahudiler ve Tatarlar. Son 20 yıl içerisinde yeni azınlıklar ortaya çıkmış. bunlar Ruslar, Estonyalılar, Balkan ülkelerinden gelenler, Somalililer ve Iraklılar.

İşte böyle, ailecek yaşamaya, tanımaya ve tanıtmaya çalıştığımız Helsinki’yi sizlere anlatırken bir mektubun daha sonuna geldim. Ancak bu mektubu her zaman ciddi olan, her işlerini son derece önemseyerek yapan gereksiz konuşmalardan pek hoşlanmayan Finlilerle ilgili her yerde duyabileceğiniz bir fıkra ile bitirmek istiyorum;

“İki arkadaş bara giderler, hiç konuşmadan işaret dilini kullanarak içkilerini alırlar, parasını öderler, oturup içmeye başlayınca biri diğerine “şerefe” der. Aradan 20-30 dakikalık bir sessizlik geçtikten sonra, diğeri “şerefe” diyen arkadaşını azarlar: “Ulan, buraya içmeye mi geldik, konuşmaya mı?”

Sağlıkla kalın. Bir sonraki mektupta görüşmek dileği ile.

 

DEVAM EDECEK

 

An itibariyle ziyaretci sayısı:

116 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi