Helsinki Mektupları - 4 -

 

Helsinki Mektupları -4-

Muhittin ERSUNGUR

Günlerim, Finlandiya’nın başkenti Helsinki’ye gidiş hazırlıklarının programlanması ile geçerken, bir yandan da teknolojinin sağladığı imkânlar çerçevesinde, internetten ülke ve insanları hakkında araştırma yapıyorum.

Bu süreçte tesadüfen rastladığım önemli bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Bu kitabın iki önemi var; birincisi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de bu kitabı okumuş olması. Adı “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”. Yazarı Grigoriy Petrov. İkincisi ise, Finlilerin şahlanışını anlatması. Kitabın arka sayfasında bulunan tanıtım yazısından bahsetmeden geçmek istemiyorum. Yazı şöyle diyor:

“Bu kitap, tüm yoksulluğa, imkânsızlıklara ve elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere, doktorlardan işadamlarına kadar, her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, Finlandiya’yı ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir mücadele verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak bir şekilde gözler önüne sermektedir.”

Yakından tanıma fırsatı bulduğum Finlileri çok iyi anlatan ve mutlaka okunmasını tavsiye edeceğim “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” nin kapağında şu ifadeyi göreceksiniz: “ATATÜK’ÜN OKULLARIN MÜFREDATINA KONULMASINI İSTEDİĞİ KİTAP”. Kitabın varlığını öğrendiğimde Yalova’da idim. Hemen şehrin merkezindeki kitapçıları araştırdım. Şimdi adını hatırlamadığım, pasaj içerisindeki bir kitapçıda buldum. İki tane aldım, birisi bize, diğeri de kızım Melis İlim’e. Yine, kitabın arka kapağında bulunan biraz önceki tanıtım yazının üst kısmında ise, okurken tüylerimi ürperten, bir an önce kitabın tamamını bir çırpıda okuma isteği uyandıran ve beni heyecanlandıran şu parafı göreceksiniz:

“Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Mustafa Kemal Atatürk zamanında Türkçeye ilk kez çevrildi. Atatürk, kitabı okuduğunda bu destansı başarıya tek kelimeyle hayran olmuştu. Derhal kitabın ülkedeki okulların ve askeri okulların müfredatına dahil edilmesini istedi. Türk öğrenciler ve askerler ülkelerindeki “yaşamı yenilemek için” mutlaka bu kitabı okumalıydılar. O vakitler, kitap o kadar çok ilgi gördü ki, Kuran-ı Kerim’den sonra en çok okunan kitap haline geldi.”

Umarım, bu satırları okuyanlar, ilk fırsatta “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabını temin eder. Emin olduğum tek şey kitap ile ilgili olan, kelimelerle ifade etmeye çalıştığımdan çok dafa fazla bilgi edinecekleridir. Aslında, internetten de şu uzantıdan http://www.freekitap.com/kitap-dizini/e-kitap_arsivi/turkce/Grigory_Petrov/Beyaz_Zambaklar_Ulkesinde-Grigory_Petrov.pdfkitabın pdf formatına ulaşmak mümkün. Kitabın tamamını içermese de, bilgisayar üzerinden okumakta sıkıntı çekmeyecek olanlar bu yolla temin edebilir.

Bu yoğunluk devam ederken, ben yine Varşova’ya dönüp, Varşova Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü, Türkoloji Bölümü’ndeki ilk günümü aklımda kaldığı kadarı ile anlatmak istiyorum.

2006 Ekim’inin 2 veya 3. günü idi. Pazartesi günü olduğunu çok iyi hatırlıyorum, çünkü Polonya’da üniversiteler akademik yıla 1 Ekim’de başlar. Eğer 1 Ekim Cumartesi ya da Pazar gününe denk gelirse, takip eden Pazartesi günü eğitim ve öğretimin ilk günüdür. Pazartesi günü sabah Öztürk Bey ile lojmanın lobisinde buluştuk ve üniversiteye doğru yol aldık. Önce tramvay, sonra metro, daha sonra da yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüş ile üniversitenin ana yerleşkesine ulaştık. Varşova Üniversitesi, şehrin merkezinde, çok işlek bir caddenin üzerindedir. Caddenin devamında, cumhurbaşlanlığı sarayı, bazı bakanlıkların binaları ve Stare Miasto (Eski Şehir) bulunmaktadır.

Rektörlük, tarih, hukuk, felsefe fakültelerinin ve Şarkiyat Enstitüsü binalarının bulunduğu ana yerleşkeye girdik. Binalar çok önceleri saray imiş. Aslında, Türkoloji bölümünün olduğu binaya geldiğimizde şaşırdım. Beklentim herhalde yeni binalardan oluşan bir yerleşke bulmaktı. Binanın giriş kapısından geçip, her adımda gıcırdayan ahşap, dar ve dik merdivenlerden çıkarken şaşkınlığım daha da artmakta idi. Birinci kata çıkıp, sağa döndük ve çok dar bir koridora girdik. İki kişinin yan yana yürüyemeyeceği kadar dar bir koridordu. Karşıdan biri geldiğinde diğerinin durup duvara yapışarak yol vermesi gerekiyordu. Bir de, zaten daracık olan bu koridorlara yerleştirilmiş kitaplıkları düşünün. Bu şaşkınlık ile de bölüm odası ve kütüphanesi olarak adlandırılan bir odaya girdik. Oda, tahminen 15 metrekare idi. Giriş kapısının karşısında bulunan pencere ve pencerenin hemen yanında başka bir odaya (ki bu oda Arap Dili ve Kültürü Bölümü’nün odasıydı) geçilen kapının dışında tüm duvarlar yerden tavana kadar kitaplıklarla dolu idi. Odanın ortasında iki kütüphane memurunun, birbirinin yüzünü görecek şekilde yerleştirilmiş iki çalışma masası, ayrıca bir de üçüncü kişinin o masalara yüzü dönük olarak bitiştirilmiş başka bir çalışma masası vardı. Unutmadan, pencerenin bir yanında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün resmi, bir yanında da aziz İstanbul’un resmi vardı. Ne de olsa Türkoloji Bölüm odasıydı burası ve bu güzel resimlerin odayı manevi olarak süslemesi kadar doğal bir şey olamazdı. Kitaplıklarda ilk gözüme çarpan kitaplar, Nazım Hikmet’in şiir kitaplarıydı. Orhan Veli’nin, Sait Faik’in, Necip Fazıl’ın, Yahya Kemal’in, Behçet Necatigil’in ve adını şu anda hatırlayamadığım muhteşem edebiyat adamlarımızın eserleri raflarda yan yana dizilmişlerdi. Odada ilk tanıştığım, Polonyalı Türkoloji Bölümü hocalarından birisi olan, Majena Godginka idi. Üniversitedeki ilk günümde, kurumun sağlık bölümüne gidip muayene olmam gerekiyormuş ve bana rehberlik etsin diye de Marzena’ya görev verilmişti. Birlikte kampüsün ana girişinde, soldaki binada bulunan doktorların olduğu bölüme gittik.  Önce dahiliye uzmanı tansiyonumu kontrol etti, sonra kulak burun boğaz uzmanı, muayenehanesinin köşesine gönderip yüzümü duvara döndürdü, kısık bir sesle bir şeyler söyledi ve benden tekrar etmemi istedi, işitme ile ilgili bir sorumun olup olmadığını kontrol etti. Son olarak bir göz uzmanına gittik. Aslında tüm bu işlemleri Adana’da yaptırtmıştım, ama Polonyalılar yeniden kendi doktorlarına muayene olmamı istemişlerdi. Sonuçlar normaldi. İşlemleri tamamladıktan sonra, evraklarımı alıp bölüm odasına döndük. Öztürk Bey, beni bölüm odasının karşısında bulunan ve üstünde Prof. Dr. hab. Tadeusz Majda yazan minicik bir odada bekliyordu. Minicik bir oda diyorum, çünkü gerçekten minicik bir odaydı.

Aslında bu oda konusunun üzerinde özellikle durmak ve Türkiye’de  üniversitelerimizdeki hocalarımızın odaları ile kıyaslamak istiyorum. Bu oda, Varşova Üniversitesi, Şarkiyat Fakültesi, Türkoloji Bölümü’nün en kıdemli hocasının (sonradan benim doktora çalışmamda danışmanım oldu) odası idi. Dokuz metre kareden daha büyük bir oda değildi. Küçük bir çalışma masası, üstünde bir bilgisayar (masanın tamamını kaplıyordu) hemen yanında bir iki santim ittirseniz yer darlığından yere düşecek gibi duran yıllanmış ama çok değerli kitaplar vardı. Odanın bir penceresi ve giriş kapısının dışında duvar görmek mümkün değildi, çünkü geri kalan her bir santim kitaplıklarla doluydu. Oda öyle kitap doluydu ki, içeriye girdiğiniz zaman bir kitaba dokunmadan, değmeden adım atıp oturmanız mümkün değildi.  Bir de, odada dört ya da beş sandalye vardı, çünkü Prof. Majda doktora derslerini de bu odada yapıyordu. Oturanların dizleri mutlaka masaya değiyor, bu yüzden de rahat edemiyorlardı. Bu arada, masanın altı ve etrafı da yine kitaplarla dolu idi. Oda aynı zamanda, Prof. Majda’nın üniversitede olmadığı zamanlarda, çalışma yapacak herkesin odasıydı. Bu odanın anahtarı da, koridorda bulunan ve Türkoloji Bölümü’ne ait olan diğer dersliklerin anahtarı gibi, bölüm odasının duvarında asılı idi. Bu satırları okuyan ve üniversitelerimizde hocalarımızın odalarının büyüklüğünü bilenlerin şaşırdığını görür gibiyim, çünkü ben de şaşırmıştım.

Konudan konuya atlamış gibi olacağım ama söylemeden de geçmek istemiyorum. Uzun yıllar önce, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Massachusets eyaletinde, Boston’un yaklaşık 40-50 kilometre kuzeyinde olan Salem’de, adı sonradan Salem Devlet Üniversitesi (Salem State University) olan, Salem State College’de yüksek lisans yaptığım dönemde, yine danışman hocamın odası da böyle minik bir oda idi. Çok iyi hatırlıyorum, odasına gitmek için, başka bir hocanın odasından geçmiştim. Odasına vardığımda hocam, benim oturmam için odasındaki tek sandalyenin üstündeki kitapları, masasının ve sandalyenin etrafını kaplayan diğer kitapların üstüne koymuştu.

Neyse, biz yine konumuza dönelim. Bu arada, bölümde diğer hocaların odası yoktu. Çalışmak, araştırma yapmak ya da ders hazırlığı yapmak isteyen hocalar, ya enstitü binasının giriş katında bulunan kütüphaneye, ya merkez kütüphaneye gidiyordu, ya da evinde çalışıyordu. Bölümle ilgili bir toplantı ya da çalışma yapılacağı zaman, teknolojinin nimetlerinden yararlanıp, e-posta ile haberleşiyorlardı. Çok acil durumlarda ise, telefon ile iletişim kuruluyordu. Her hoca, ders haricinde, haftada iki saatini öğrencilerle görüşmek için ayırmak zorunda idi. Bu da, önceden belirlenen ve ders programına göre boş olan sınıfların numaraları duyuru tablosuna asılarak yapılıyordu. Yine belirtmeden geçmek istemediğim bir konu daha var. Hatırladığım kadarı ile Varşova Üniversitesi öğretim elemanları yılda en az iki akademik yayın yapmak zorunda. Bu zorunluluğu yerine getirmeyen öğretim elemanlarının üniversite ile ilişkisi kesiliyor (!).

Öğlen oldu ve kafeteryaya gitmek istedim. (Kendimi bir an Çukurova Üniversitesi’nde sanmış olmalıyım.) Kampüste, bizim bildiğimiz, ya da alıştığımız tarzda bir kafeterya yoktu. Varşova Üniversitesi Rektörlük binasının giriş katında, hocaların çay içip sandviç ya da pasta türünde bir şeyler yedikleri adına da “Kulüp” dedikleri çok sade, şık, küçük masalarla döşenmiş bir kafeterya vardı. Öztürk Bey oruç olduğu için, ben bir sandviç ve çay ile açlığımı gidermeye çalıştım. Saat 13:10’da ilk dersime girecektim. Öztürk Bey sınıfa benimle birlikte geldi. Polonyalı ilk öğrencilerimle bu şekilde karşılaştım. Öztürk Bey beni tanıttı ve sınıfla baş başa bıraktı. Derslik 16 metre kareden daha büyük değildi. U şeklinde her birinde iki öğrencinin oturacağı altı tane sıra vardı, bir de öğretmen masası ile sandalyesi, tebeşir ile yazı yazılabilecek seyyar bir karatahta,  onun da arkasında bir portmanto duruyordu. Dersliğin sağ tarafında, bir uçtan bir uca, yerden tavana bir kitaplık vardı. Kapının karşısında çift kapaklı bir pencere vardı. Sol tarafta büyük bir Atatürk posteri, Boğaz Köprüsünün bir resmi ve Kültür Bakanlığı tarafından hazırlanmış, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden resimler vardı. Yine şaşırdığım bir başka nokta: elbette bu derslik ve bu derslikteki öğrenci sayısıydı. Sınıfta sadece 8 öğrenci vardı, iki öğrenci de burslu olarak Türkiye’de bulunuyordu. Derse kendimi tanıtarak başladım, daha sonra da öğrencilerden kendilerini tanıtmalarını istedim. Hepsi de gayet güzel bir Türkçe ile kendilerini tanıttılar. Varşova Üniversitesi’ndeki öğrencilerimden daha sonra detaylı olarak bahsedeceğim.

Bu mektubu da burada bitirmek zorundayım. Aslında her bir mektuba başlamak zor geliyor, ama birkaç cümle yazdıktan sonra da, kendimi yazmaya öyle kaptırıyorum ki zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Elbette bu arada yapmam ve yetiştirmem gereken bir dolu iş ve evrak da sırada bekliyor. Şimdilerde artık hiç kimse mektup yazmıyor. Teknoloji çağını (!) yaşadığımız şu günlerde, özellikle gençler sosyal medya ile birbirleri ile anında iletişim kuruyorlar. Bu gidişle “mektup” kelimesi sözcük dağarcığımızdan silinecek ve kim bilir, çok yakın bir gelecekte de tarihin tozlu raflarında “eski bir kelime”, ya da “modası geçmiş bir kelime” olarak boynu bükük bir şekilde kalacak.

 Ama ben çağa inat diyerek sizleri ‘HELSİNKİ MEKTUPLARI’yla buluşturmaya devam edeceğim.  Belki ‘mektup’larımın birinde de, her Türk gibi, benim için de çok kutsal olan askerlik günlerimi ve silah arkadaşlarım ile yaptığımız mektup alma yarışını anlatırım. Sağlıcakla…  2 Temmuz 2014

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

117 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi