Helsinki Mektupları -1-

Helsinki Mektupları-1

Muhittin ERSUNGUR

Mektubun başlığı her ne kadar ‘Helsinki Mektupları’ olsa da, henüz Helsinki’de değilim. Aslında, bir anda aklımda o kadar çok şey belirdi ki yazmak için,  nereden başlasam diye düşünürken, baktım ki yazmaya başlamışım. Kim bilir, böyle bir giriş olması hem heyecanımı az da olsa yatıştırır, hem de beynimin arka taraflarında “Helsinki Mektupları”nı nasıl bir sıralama ile yazacağımı hazırlama imkânı verir.

Öncelikle, bu fikir nasıl ortaya çıktı, nasıl bir çizgide olacak, amacı nedir, niye hemen can-ı yürekten balıklama böyle bir çalışmanın içerisine daldım, sırası ile anlatmak için çok sabırsızlanıyorum. Neden çok sabırsızlanıyorum, çünkü uzun zamandan beri uzun soluklu bir şeyler yazmadım. Onun verdiği bir heyecan olabilir. (Kendimi şu anda günlerdir ağzına bir lokma ekmek koymamış, bir damla su içmemiş ve bir anda çok büyük bir ziyafet softasının ortasında bulmuş gibi hissediyorum. Böyle bir durumda insan ne yiyeceğini şaşırır. İşte şu anda ben böyle bir durumdayım.)

Belki de çok uzun zaman sonra toplamda yüzlerce sayfaya ulaşacak olan bu yazı sürecinin isim babasından söz etmek istiyorum. M. Hayati Özkaya’dan. Hayati Bey,  edebiyat öğretmenidir, yazardır, şairdir. Ama bu saydıklarımın öncesinde, iyi bir aile reisidir, iyi bir arkadaştır, dosttur, kendini yok etmeden, erimeden ve tükenmeden yanan bir mumdur. Bilir ki, yok olur, erir ve tükenirse çevresine ışık olamaz ve her gün, her hafta, her ay, her yıl onlarca yüzlerce mum yakar. Yaktığı her muma da kendi yolundan yürümeleri için öğütler verir, tavsiyelerde bulunur. Çevresine ışık olmasını istediği, gelecekte gözleri dünyaya hükmedecekmiş gibi bakan sevgili öğrencilerinin, kendi öz evlatlarından farkı yoktur. Teşvik edicidir, cesaretlendiricidir, tükenmek bilmeyen bir sabrı vardır, asla hiçbir şeyden umut kesmez, tuttuğunu koparmalıdır, koparır da. Türkiye sevdalısıdır, Türk milleti ve Türk Bayrağı vazgeçilmezleridir, onlar olmazsa olmazdır. Dürüstlüğü, doğruluğu ve inancı, var olan tüm değerlerin üstündedir. Hayatımda tanıdığım bir elin parmaklarının sayısını geçmeyecek ‘adam gibi adam’lardandır. Onunla sohbete başladığında, zaman fakiri oluruz. Hele bir de sohbetin konusu edebiyat olursa, zaman ile hiç anlaşamayız, saatin akrebi ve yelkovanı ışık hızı ile çalışır.

Belirtmek isterim ki, tüm bu saydığım meziyetlere sahip bir başka ‘ezeli ve edebi’ dostum da sevgili Öztürk Emiroğlu’dur. (Öztürk Emiroğlu’ndan da ‘Helsinki Mektupları’ çerçevesinde, Varşova anılarıma değindiğimde sık sık söz edeceğim.) M.Hayati Özkaya ile tanışmam 1994 yılıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nden henüz dönmüştük. Sevgili eşim Çiğdem’in tayini Çeaş Anadolu Lisesi’ne çıkmıştı. Okulun müdürü, yine çok sevdiğim bir ağabeyim olan rahmetli Oktay Girgin idi. M. Hayati Bey ile ilk kez Oktay Girgin’in odasında karşılaştık ve tanıştık. O gün, bugündür  ‘üstad’ ile, Allah bozmasın, dostluğumuz devam etmektedir.

‘Helsinki Mektupları’ konusuna gelecek olursak, yani bu isim nasıl ortaya çıktı, ne sebep oldu da böyle bir konu ortaya çıktı. Bundan bahsetmek gerekirse; (böyle durumlarda, yani farkına varmadan çok konuştuğum zamanlarda, sevgili eşim Çiğdem’in bir sözü aklıma gelir ve yüzümdeki gülümsemeyi tepeden tırnağa hissederim; ‘yine sazı eline aldın’, hatta bazen de eli ile saz çalıyormuş gibi yapıp, gözlerimin içine derin derin bakar. Bu ‘yeter artık sus, başkalarının da konuşmalarına fırsat ver’ demektir.) Daha sonra yazacağım ‘Helsinki Mektupları’nda, mutlaka uzun uzun bahsedecek olduğum Helsinki’ye gidiş gerekçemizi, daha doğrusu gideceğimizi sevgili eşim Çiğdem, sosyal medyadan paylaşmıştı. Sosyal medyadan paylaştığı bir başka konu ise, gidişimizle bağlantılı olan öğretmenlikten emekliye ayrılması idi. Mesai arkadaşları, dostları ve özellikle de öğrencileri ve hatta on yıllardır iletişim içinde olduğu eski öğrencileri bu durumu hem hayret, hem de büyük bir şaşkınlıkla karşıladılar. Çiğdem Ersungur emekli olamazdı, olmamalıydı. Arkadaşları, iyi bir arkadaşın emekliye ayrılmasını kabullenmek istemiyordu, öğrencileri, öğretmenlerini kaybetmek istemiyordu. Kimi doktor, kimi öğretmen, kimi mühendis, kimi avukat, kimi akademisyen olan eski öğrencileri de, kendileri gibi öğrencilere ışık olacak, yol gösterecek, önerilerde bulunacak, hatta zaman zaman öz annelerinden daha çok annelik yapacak öğretmenlerinin, okulu bırakmasını haklı olarak istemiyordu. Bu sebeple, duygularını, düşüncelerini, isteklerini sosyal medyada paylaşıyorlardı. (Yine, Helsinki Mektupları çerçevesinde, yeri geldiğinde, sevgili eşim Çiğdem için yazılan o güzel ve anlamlı sözlere mutlaka değineceğim.) işte bu yazılardan birini de, dostumuz M. Hayati Özkaya yazmıştı. Yazısında, Çiğdem Hanım’ın neden bu kadar erken ve beklenmedik bir anda bu karara vardığını sormuş, ama bir cevap alamamıştı. Bu durumlarda, Çiğdem Hanım’ın hassasiyetini bilen ve mutlaka cevap vereceğini bekleyen Hayati Bey, aradan iki ya da üç gün geçmesine rağmen cevap alamayınca, sosyal medyada bir yazı daha yazdı. Bu kez yazısı hem endişesini, hem de bu endişeye dayalı merakını ima ediyordu. Ancak, Çiğdem Hanım’ın, Hayati Bey’e cevap vermeyişi o üç-beş günün çok telaşlı, yoğun ve hareketli geçmesindendi. Tabii, Çiğdem Hanım, M. Hayati Beyin ikinci yazısını okuduktan sonra, ilk yazısına cevap vermediğini hatırladı ve ikinci yazısının ardından da sosyal medyada yazılı cevap vermeyi uygun bulmadı. Ne yapmalıydı? Telefon ile arayıp, durumu açıklamayı daha uygun buldu. Ama zaman, telefonla aramak için erkendi. Öğleye doğru, telefonla Hayati Bey’i aradı ve neden emekli olması gerektiğini, Helsinki’ye neden gideceğimizi detayları ile anlattı. Konuşması bittikten sonra, ben de ayrıca Hayati Bey’i arayıp, sevgili ve değerli dostumuzla ayrıca konuşmak istedim, çünkü daha önce defalarca telefonda konuşup bir araya gelip derin sohbetler yapmak istediğimizi birbirimize söylemiştik. Ama bu aralar çalışma yoğunluğumuzdan dolayı bir araya gelememiştik. O anda, Yalova’da kızımız Melis İlim’in yanında olduğumuzu, Helsinki seyahatimize çıkmadan önce gidiş işlemlerini tamamlamak üzere Ağustos ayında Adana’da olacağımızı ve bu arada da mutlaka görüşeceğimizi ifade etmek üzere telefonla aradım. Ama kendisi nezaket gösterip, çağrımı meşgule aldı ve tekrar beni aradı. O gür sesiyle, “Dostum sana bir ödev veriyorum, Helsinki ödevi.” dedi ve devam etti, “Bana her ay Helsinki’den bir mektup yazacaksın. Adana’da Oğuz ağabeyim bir web sitesi hazırlıyor. Her ay düzenli olarak yazacağın mektupları, bu sitede okurlarımız ile paylaşacağız. İleride bu mektupları bir kitap bile yapabiliriz. Bu senin ödevindir. Sakın unutmayasın. Bu ödevin adı,  ‘Helsinki Mektupları’dır.” dedi. İnanın, ben Hayati Özkaya’nın bu sözlerinin dışında, benim söylediklerimi, bir anda heyecan sarmasından olsa gerek, hatırlamıyorum desem yanlış olmaz.

İşte, “Helsinki Mektupları” nın başlangıç hikâyesi böyledir.

An itibariyle ziyaretci sayısı:

697 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi