HASTALIĞIMIN SEYİR DEFTERİ

HASTALIĞIMIN SEYİR DEFTERİ

Necdet ÖZKAYA

3 Mart 2010-Ankara

2 Ocak Cumartesi saat iki suları. Hazırlanmış evden çıkmak üzereydik. Belki kapıyı da açmıştık. Bir hapşırık tuttu beni. Hapşırmakla birlikte ağzımdan kan boşalmaya başladı. Durdu duracak derken, durmayacağını anlayınca Gazi Üniversitesinin aciline gitmeye karar verdik. Kardiyoloji doktorum Yusuf Tavil Beyi arayıp yardım istedim. Kendisi Ankara dışında olduğu için Kardiyoloji servisindeki doktorlara talimat vereceğini söyledi. Eşimle acil servise girdiğimiz zaman kardiyoloji servisinden iki doktorun bizi beklediğini öğrendik.

Beni acele olarak yatağa yatırdılar, nabız ve tansiyonumu ölçmek için kolumu bir cihaza bağladılar. Bu arada bir genç doktor çeşitli sorular sorarak kanamanın sebebini öğrenmeye çalışıyordu. Büyük abdeste baktı, kanın mideden gelmediğini söyledi. Akciğerden gelmiş olsaydı nefes almakta zorlanacağımı söyledi. Buna rağmen akciğer filmi de çektirdi. Onu da görünce akciğerden gelmediğine iyice emin oldu. Büyük ihtimalle burnun arka damarlarından kan geldiğini düşünerek beni taburcu etti. Bir de yarın öbür gün daha ince tetkikler yaptırmamı tavsiye etti.

Salı günü Özden Hanımla zaten randevumuz vardı. Tiroitlerimin testini yaptıracak,  guatr ilaçlarının miktarını yeniden belirleyecekti. Bu arada doktor hanıma cumartesi günü yaşadıklarımı anlatınca bir tomografi çektirelim dedi. Ve acil olarak beni tomografi bölümüne sevk etti. İşlemin kısa sürede yapılması için bir arkadaşı devreye koyduk. Bir gün sonraya randevu aldık. Tomografinin filmlerini, raporunu Özden Hanıma götürünce bizi şok eden gerçekle yüz yüze gelmiştik.

Bu konuda tanınmış bir hekim bulmak için Özden Hanım arkadaşları olan doktorlara sormak için bizi bir yerde bıraktı.

Az sora Özden Hanım döndüğünde göğüs bölümünden Can Öztürk isimli Profesör Doktordan bahsetti. Ondan randevu alıp tomografinin sonuçlarını gösterip muayene edilmemiz için gün alacaktı.

İki gün içinde hocadan gün ve saat alınmıştı. Gittik, doktorla görüştük. Çenesinin üzerinde top bir sakal.  Saçları ve sakalları yer yer kırlaşmış. Acaba boyalımıydı saçı sakalı. Yüzü gülmeyen, gözlükleri çehresine bir ciddiyet vermiş. Az ve sessiz konuşuyor.

Doktora giderken Gazi Üniversitesi’ndeki eski dosyamı ve filmlerimi de götürmüştüm. Ayrıca ilaç raporlarımı da yanıma almıştım. Doktor önce onları teker teker dikkatlice bakarak inceledi. Arada sırada da önündeki kağıda notlar alıyordu.

Bizde karı koca merakla ve sabırla doktorun notlarını tamamlayıp bizimle konuşmasını bekliyorduk.

Nihayet o an geldi:

Soru: -Sigara içiyor musunuz?

-Altı yıldan beri içmiyorum fakat ondan önce en az kırk yıl içtim. Son on yılda ise günde iki paket sigara tükettim. Bunları söylerken kendimden utandım. Sanki başıma kaynar sular dökülüyordu.

En az elli yıl önce, İstanbul Eğitim Enstitüsünde okuduğum dönemlerde rahmetli babamdan bir mektup almıştım.

‘Eşek oğlum, sana kaç sefer söylemiştim. Sigara içme ! diye’ Kendi hayatında bedelini ağır ödediği sigaranın oğlunun hayatına kıymasını istemiyordu. Ama nafile! Kim dinleyecek nasihati……

Sonra rahmetli diş hekimi arkadaşım Ülkü’yü hatırladım:

‘Kırk yıllık arkadaşım bana ihanet etti. Dedi. Karşılaştığımız bir gün. Kimin ihanet ettiğini sorunca. ‘Sigara ‘ dedi. Gırtlağından kanser oldum deyince neye uğradığımı şaşırmıştım.

Ben iki kere sigaranın ihanetine uğradım. Birincisi kalp kriziydi. Altı sene geçmiş aradan. Şimdi akciğer kanseri! Hey hat!

‘Sigarayı rahat içmek için iki kere baypas oldum.’ Diye şaka yapan Rahmetli  Ayvaz Gökdemir’i hatırlamamak  mümkün mü?

Bazen sert şakalar yapmaktan hoşlanırdı rahmetli arkadaşım.

‘Büyük adamların büyük hastalıkları olur.’ Derdi.   Sıradan insanların kalpten, kanserden, veremden gittiğini bilmediğini sanmayın.

Doktor “ hastaneye yatmanız gerekir” dedi. Tek yataklı odalarımız bu sıralarda dolu, boşalınca arkadaşlardan biri sizi arayarak yatmanızı sağlayacak dedi. Haberleşmeyi sağlayabilmek için eşimin ve benim telefon numaralarımızı aldı. Yatak ve oda boşalıncaya kadar bir araştırma daha yaptıralım dedi. Araştırma ve taramanın adı ‘PET’ idi. Bütün bunlar yapılırken yanımda Dr. Yakup ile Dörtyol’lu emekli öğretmen Emin Can vardı.

Hastanenin başhekimi telefon numaralarımızı aldı. Yatak ve oda boşalıncaya kadar bir araştırma daha yaptıralım dedi. Araştırma ve taramanın adı ‘PET’ idi. Bütün bunlar yapılırken yanımda Dr. Yakup ile Dörtyol’lu emekli öğretmen Emin Can vardı.

Hastanenin başhekimi Dr.Yakup’un arkadaşı olduğu için PET’in erken yapılmasını sağladı.

PET için belirtilen saatte gittik. Dördümüz birlikteydik. Önce beni bir odaya aldılar. Büyük ve rahat bir koltuğa oturttular. Hemşire hanım kolumun birine damar yolu açtı. Açılan o yoldan ilaçlı serum verdiler. O koltukta                    (           ) bir zaman oturdum. Sonra hasta hazırlama odasından biri boşalınca beni aldılar.  İçerde temiz yatak vardı. Uzanmam için hemşire somyayı göstererek, burada kırk dakika kalacaksın, istersen uyuyabilirsin dedi. Geniş, temiz, havadar bir oda olmasına rağmen kendimi hücreye kapatılmış gibi hissettiğim için uyuyamadım. Uyuyamadığım için de zaman bir türlü geçmek bilmiyordu.

Nihayet kapı açıldı. Hemşire ‘kalkabilirsiniz.’ Dedi. İşkencenin bittiğini anlayınca fırlayarak kalktım. Makinaya girmeden önce pantolonumu çıkartmamı istediler. Bacaklarımı dizlerime kadar kapatacak bir önlük giydirdiler. Çekimde kendimi emniyete almak için tuvalete gittim. Ne olur, ne olmaz diye.

Cihazın altında 20-25 dakikalık bir süre kaldım. İş bitip giyinip dışarı çıktığımda içerde en az iki saat kaldığımı anladım.

Dışarıda Adalet, Yakup, Emin Can beni bekliyorlardı. Filmleri hemen elime verdiler. Bir gün sonra da raporu da alınca onları hocaya göstermek için tekrar gittik.

İnceden inceye raporu okudu. Birkaç yerin altını çizdi. Birkaç not aldıktan sonra dosyayı bize vererek, ‘Yatmaya geldiğiniz zaman dosyayı getirirsiniz.’ Dedi.

Birkaç gün sonra idi. Bir Çarşamba günü saat 16-17 sıralarında hastaneye yatmak için gittik. Odam 11. Katta, Ankara’yı çok geniş açıdan gören bir manzarası vardı. Günün her saatinde bu görüntüyü seyretmek insana zevk veriyor. Özellikle gece manzarası….Gündüzleri hava açık ise Hüseyin Gazi tepesi, Elmadağ’ı rahatlıkla görülüyordu.

Hemen ilk akşam hastanenin kurallarına, disiplinine uymayı başarabildik. Bir gün geçmeden çöpleri hangi saatte alacaklarını arkasına odanın paspas edileceğini öğrenmiştik. Hemşirelerin günde kaç sefer hangi vakitte tansiyona, nabza ve ateşe bakacaklarını da ezberlemiştik. İlaçların alınma saatlerini doktor tespit etmiş, hastanın günlük takip cetveline yazdırmıştı. Hemşirelere düşen iş ilaçların saati şaşırmadan alınmasını sağlamaktı.

Hastaneye yattığımız ilk saatte genç bir hanım adının Çiğdem olduğunu benden sorumlu doktor olduğunu söyleyerek bizimle tanıştı. Elinde kâğıt kalem hastalığımın hikayesini çeşitli sorular sorarak kağıda geçiyordu. Diyarbakırlıydı. Mersin’de doğup büyümüş, Çukurova Tıp Fakültesinden mezun olmasına rağmen Türkçesi çok güzel değildi.

İçtiğim ilaçları, ilaçlarla ilgili raporları doktorun önüne koydum. İlaçların hepsini de evden getirmiştim. Hastanede yattığım süre içinde bana sadece gece saat 10’da içmemi istedikleri fomadin vardı. Zaten kendileri yatış sebebimle ilgili olan hiçbir ilaç vermediler.

Akademik araştırma yapmak, şüphelerini, meraklarını gidermek için ellerinden gelenleri artlarına koymadılar. Hatta zaman zaman sabrımızı zorlamayan sinirlerimizi alt üst eden uygulamalar yapıyorlardı. Çenemin altından tükrük bezimin bulunduğu bölgede sol tarafta bir şişkinlik vardı. Geçmişi çok eskiydi. Hatta rahmetli Dr. Nuri Kemal’e guatr hastalığı için gittiğimde o şişlikten su almış tahlil yaptırmış, ‘kötü bir şey yok.’demişti. Ama PET  raporunda orada kanserli bir oluşum olduğu yazılmıştı. Ultrason eşliğinde oradan iğneyle biyopsi alınmasını istemişlerdi. Bir gün oraya davet edildim. Dosya ve elimde sevk kağıdıyla oraya gittik. Bana İlhan’la Harun da arkadaşlık etti. Ayakta saatlerce bekledikten sonra ancak bana sıra geldi.

Biyopsi esnasında ağrısına sızısına rağmen ‘of’ bile demedim. Elde edilen sonuçları eşim çok acele olarak patolojiye götürdü.

Patoloji sonucu iki üç gün yattığım bölüme gönderilmişti. Önce parçanın temiz çıktığına dair bir haber dolaştı. Fakat çok geçmeden bilginin yanlış olduğu anlaşıldı. Yeniden K:B:B:’ye gönderildim. Her gidip gelişim en az bir haftama mal oluyordu.

Doktorlar her fırsatta ‘Kanserden korkmayın, geç kalmaktan korkun!’ diyorlar demesine de ellerine düşen hastalar için hiç de erken davranma gibi çaba göstermiyorlardı.

Çenemin altındaki nodülün tamamının çıkarılmasını isteyen patoloji raporumun gereğinin yapılması isteniyordu.

Eşimle Kulak Burun Boğaz Bölümüne gittik. Boğaz hastalıklarıyla ilgili bir hekim aradık. Erdoğan isimli bir cerrah profesörü salık verdiler. O doktorla tanıştık. Ameliyatı kendisinin yapmasını istedim. Kabul etti. Asistanına ‘yaz.’ dedi “ Kızım Perşembe günü saat 10’da buradaki ameliyathanede Necdet Beyi lokal anesteziyle ameliyat edeceğiz.”

Bu görüşme ve konuşma pazartesi günü yapılmıştı. Perşembe gününe kaç gün var. Çıkartılan parçanın sonucunu patolojinin sonucunu da ancak önümüzdeki pazartesi gününe alırız. Böylece bir hafta daha gecikme olacak.

Hastanede vaktin her zaman nakit olmadığını anlamaya anlıyordum. Ama içime sindiremiyordum. Hastalarını nadiren ziyaret eden Can Öztürk Hoca’ya ‘işlerin çok ağır aksak yürüdüğünü söylemek zorunda kaldım. O, tam aksi düşüncedeydi.

Arada bir koridorda bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Eğitimi kaybetmiştim ama talim yapabiliyordu. Vatanın dört bir köşesinden insanlar dertlerine derman bulmak için hastaneye gelmişti. Gençler vardı. Kadınlar vardı. Yaşlılar vardı. İyice çaresiz, zavallı kimseler var. Ziyaretçisi dolup taşanlar, günlerce kimsesi gelmeyenler vardı. Derdine ortak olacak, bir tek teselli, bir tek tebessüm duymayan ve görmeyenler vardı.

Hastane koridorunda her dolaştığımda Faruk Nafiz’in ‘Han Duvarları’ şiiri aklıma geliyordu. Onun bazı mısraları sanki bizim için, hastalar için yazılmış gibiydi.

‘Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri,

Bir devâ bulmak için bağrındaki yaraya

Toplanmışlar garipler şimdi kervansaraya

Kervansarayın yerine hastaneyi koyarsanız ne demek istediğimi anlamış olursunuz. Bu kervansarayda yani hastanede toplananların ortak bir adı vardı: Hasta!

‘Hana sağ girip ölüsü çıkanlar gibi, bu hana da sağ gelip ölüsü çıkanların sayısı kim bilir kaç kişidir.

Kim bilir kaç Şeyoğlu buradan sağ çıkamamış evine barkına ulaşamamıştır.

Faruk Nafiz’in içini titreten han duvarları için,

‘Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.’ Dizelerini yanık bir sesle söylüyor.

Ben de hastanelerde gizlenen dertleri biliyorum.

Gönlümü sızlatan duvarlarına bakarak uyuyor, o duvarlara bakarak bir ay boyunca gözlerimi açıyordum.

Hastaneyle ilgili bildiğim tek roman var: 9. Hariciye Koğuşu, Peyami Safa’nın romanı.

‘Garibim namıma Kerem diyorlar.

Aslı’nı el almış harem diyorlar.

Hastayım derdime verem diyorlar.

Maraşlı Şeyoğlu Satılmışım ben.’

Bir zamanlar Türk insanını kasıp kavuran veremin yerini şimdi kanser almış. Her hastanenin bir de onkoloji bölümü var.

Kanser patlamasının sebeplerini uzmanlar, son 20-30 yılda bir çok hastalık gibi kanserde de büyük artışlar oldu. Sebeplerinin başında çevre ve beden kirlenmesi gelmektedir. Kanser türlerinin bir kısmında genetik yüzde on beşi-yirmiyi geçmemektedir.

Akciğerdeki hastalığı tanımak,  çapını, boyunu  (                    ) tespit etmek için ‘Bronoskopi’ dedikleri bir işlem yaptılar. Pazartesi günü yapacaklardı, Pazar akşamı hastaneye dönmüştük. Hemşire mutat saatlerinde geldi. ‘Gece yarısından sonra bir şey yeme, çünkü yarın  bronoskopi yapacaklar.’ Dedi. Ama az sonra gelip aspirin içtiniz mi diye sordu. ‘Evet’ deyince nöbetçi doktora danıştı. Aspirin içince bronoskopi yapmanın mümkün olmayacağını söyledi. İtirazın, kızmanın, sitem etmenin bir faydası yoktu, olmadı da. Bana ne hemşirelerden, ne de doktorlardan herhangi biri aspirin almaması hususunda bir tenbihte bulunmamıştı.

Bir aspirin bana üç gün daha kaybettirdi. Ancak Perşembe gün bronoskopinin yapılacağını söylediler.

Çarşamba akşamı gece yarısından sonra hiçbir şey yemedim. Sabah ve öğle vaktini de yemeden geçirdim.

Sonra 13.30-14 arası bronoskopinin yapılması için küçük bir laboratuarı andıran bir odaya götürdüler. Önce nargileye benzeyen bir cihazın bulunduğu bir bölüme girdik. Bu cihaza bağlı bir hortumu boğazıma soktular. Bunu içine çek dediler. Az sonra yapılacak işlemin acısını az hissetmem için boğazımın uyuşmasını gerçekleştirmek istiyorlardı.

Az sonra bir başka masaya geçtik. Bir başka cihaza bağladılar. Sağ burnumdan çok ince ve esnek delikli bir telle nefes boruma girdiler. Ağzıma da oksijen veren bir başka hortum bağlamışlardı. Bir başka hortumdan da bir çöp kutusuna kan, burnumdan verdikleri ilaçlar akıyordu. Yapılan operasyonu yanıbaşımdaki monitörden görüp takip edebiliyordum. Karşıda uzak bir masada bir bilgisayar var. İçerde olup bitenleri kaydediyor, resim çekiyor. Teknolojinin neler yaptığını, yapabileceğini çektiğim ıstıraplara rağmen düşünebiliyordum. Midem bulanıyor, ağzıma kadar boğazıma dolan ilaçlardan kurtulmak istedikçe başımdaki doktorlar ‘aman ha! Dışarı çıkarma!’ diye uyarıyorlardı.

Ameliyat yarım saat belki de kırk dakika sürdü. Bitti dedikleri zaman kendimi Çin işkencesinden kurtulmuş gibi hissettim. Ne kadar ilaç yutmuştum kim bilir?

***

Yatağıma uzandığımda sinirlerim o kadar bozulmuştu ki ağlamak zorunda kaldım. Elde ettikleri parçaları Adalet acele olarak hematolojiye götürmüştü.

Biraz dinlendikten sonra, sakinleşmiş, aklım başıma gelmişti. Hepimiz yakında uzakta bulunan arkadaşlarımız günlerdir bronoskspinin sonucunu merakla bekliyorduk. Hastalığın en doğru tanığı bu işlemin sonucuna göre elde edilen sonuçlar olacaktı.

****

Yarın 15 mart pazartesi günü kemoterapinin ve ışın tedavisinin üçüncü haftasına başlayacağım. Umut ve tahmin etmekteyim. Üçüncü hafta da bundan önceki iki haftada olduğu gibi kolay ve başarılı geçer.

Kemoterapi (ilaçlı) tedavinin başladığı ilk gün, koluma muhtelif ilaçları ihtiva eden serum takılırken, kolumu dayadığım sehpanın üzerine yazılı bir kağıt bıraktılar. Okumak için elime aldım. Tedavinin yan etkileri yazılıydı. Diyordu ki; bu tedaviyle birlikte;

•Saçlarınız dökülebilir, zayıflayabilirsiniz, iştahınız kapanabilir.

•İshal veya kabız olabilirsiniz.

•Ağzınızda veya vücudunuzun herhangi bir yerinde yaralar çıkabilir, kanama olabilir.

•Beklenmedik ağrılar olabilir….v.b.

Bunlardan hangisi veya hangileri olduğu takdirde ne gibi tedbirler alınabileceği ve hastanın ne yapması gerektiğini açıklamalar da  bu yazılı metinde vardı.

Kolumda ilaç, önümde bu metin kendi kendime kırk katır mı, kırk satır mı? Tercihini yap Necdet Özkaya

Sonuç: ilaçla tedaviye devam.

Bu metni hazırlayanlar kesin olarak psikoloji bilmiyorlardı. En azından  hasta psikolojisinden haberdar değillerdi. Önce tedavinin faydaları yazılsa, faydaları karşısında geçici olan sorunlarla karşılaşmanın çok fazla önemi olmadığı yazılsaydı. Hasta bu metni okuyunca paniğe kapılmamış olurdu.

Sabahleyin 7.30-8 arasında hastanede olacağız. Tahlil için kan vereceğim. Kan sonuçlarını çabuk alabilmek için Adalet Hanım kan tüplerini 4. kattaki laboratuara götürüp verecek. Döndükten sonra hastane bahçesindeki Zeynel Çilli’nin lokantasına gidip sabah kahvaltısı yapacağız.  Geçen iki haftada olduğu gibi.  Bir, bir buçuk saat sonra tahlilin biri çıkmış olacak. Onu doktora götürüp ilaç verilebilir diye onay verdikten sonra salona gideceğiz. Damar yolunun açılması, ilacın verilme başlaması ile orada oturup bekleme nöbetimiz iki, iki buçuk saat sürecek. Bu müddet içinde ben en az iki kere yüznumaraya gitmek zorunda kalacağım.

 

16 Mart 2010

Dün tedavinin üçüncü haftasına başlandı. Kan değerlerim düşmediği için kemoterapiye başlanması için gerekli onay ve talimatı vermeden önce beni muayene odasına alarak muayene etti. Muayene bitince  ‘Siz ulaştırma bakanlığında mı müsteşar yardımcısıydınız?’diye sordu.’ Hayır ben Millî Eğitim Bakanlığında müsteşar yardımcısıydım.’ Diye cevap verdim.

‘Hasan İşgüzar’ı tanır mıydınız?’ diye sordu doktor Uğur Bey. ‘Ulaştırma Bakanlığında müsteşar yardımcısı oydu.’ Dedim.

‘Biz onunla iyi arkadaşız.’ Deyince Uğur Bey, ‘Biz de onunla iyi arkadaşız’ dedim.

Muayene odasından doktor çıkıp gidince ben de giyinip doktorun odasına gittim.

İlaç için gerekli izin kağıdını verdikten sonra kesilen para makbuzunu bize iade ettikten sonra ‘Lütfen vezneden paranızı geri alınız.’ Dedi. Israrlarımıza rağmen makbuzu bize verdi. Arkasına da geri verilmesi için imzalamış, kaşesini basmış, ‘paranın iadesini’ ibaresini de yazmıştı. Üç hafta önce ilk muayene ettiği zaman ücretini bal gibi almıştı. Şimdi ki davranışı ise Hasan’la olan arkadaşlığımıza bağladık.

Nerden nereye?   …. Rızka kefil Allah…

***

Bu gün saat 14.30’da gene hastanedeydik. Işın tedavisi için.

Hastane mekanımız oldu.

Adımız hasta!

Hastanede ‘Necdet Özkaya’ diye bir ses duyunca ‘O benim işte’ gerçek adımı hatırlıyorum. Kimliğimi buluyorum.

Dün salonda sıra beklerken kan alınan odaya kafamı uzatacak gibi oldum. Kapının önünde bekleyen uzun boylu bir hasta ‘Sıraya bozmayalım.’ Diye uyardı. ‘Bozmak gibi bir niyetim yok. Bu kadar hassas olmanıza gerek yok.’ Dedim. ‘Hastane beni hassas yaptı’ gibi bir şey söyledi.

‘Gördüğün gibi ben de hastanedeyim ve hastayım!’ diye cevap verdim. Cevabın üzerinden bir dakika geçti geçmedi odadan hemşirelerden biri dışarı çıktı. Yüksek sesle ‘Acil onkoloji hastalarına öncelik tanınacak.’dedi.

Kağıdımda ‘acil onkoloji kaydı’ vardı. İçeriye ilk ben girip kanımı verip dışarı çıktım. ‘Sırayı bozmayın’ diyen adam kapıda bekliyordu. Daha da çok bekleyecekti. Acil onkoloji hastaları çoğunluktaydı.

Kendi kendime güldüm.’onkoloji  acilin de bir üstünlüğü varmış.’ Dedim. Yeter ki gülmesini bilmek gerek.

Nerdesin? diye soranlara

Hastanedeyim!

Nereye gidiyorsun? diye soranlara

Hastaneye!

Nerden geliyorsun?

Hastaneden!

Hayatın bir sayfası da bu imiş. Ne diyeceksin.

 

20 Mart 2010

Tedavinin üçüncü haftası da bitti. Bir iki gece hariç fazla rahatsız olmadım. Fakat Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece, saat 2-3 sularında müthiş, dayanılmaz, çok zor bir gaz baskısıyla uyandım. Sakinleştirmek için evdeki gaz giderici ilaçları almaya başladım. Ama ne çare? Sakinleşmiyor! Göğüs kafesimi her yönden zorluyor. Kalbimin fırlayacağını, ciğerlerimin yırtılacağından korkmaya başladım. Öyle bir geğirti var ki adeta dana böğürmesi gibiydi. Çıkardığım sesten hem korkuyor, hem utanıyordum. Sadece eşim değil, üst, alt kattaki komşuların da rahatsız olacağından endişeleniyordum. Ancak, mide ve bağırsaklarımı dizginlemek mümkün olmuyordu.

Böğürmeler, geğirmeler arasında sabah ezanını okunduğunu fark ettim. Abdest aldım. Sanki yenilenmiş gibiydim. Namaza durmadan önce bir bardak ılık sütle birlikte iki üç tane galeta yedim. Bulduğum bir mide ilacı kutusundan bir tablet aldım. Sonra rabbimin divanına durdum. Namaz ve namaz sonrası dualarım otuz-kırk dakikamı almıştı. Geğirtiler azalmış, gaz baskısı hafiflemişti. Uyku gözlerimden akıyordu. Yatağıma gitmeden, namaz kıldığım odada bulunan divana uzandım. Uyumuşum. Eşim uyanmam için seslendiğinde saatin 9.30 olduğunu fark ederek kalktım. Demek ki üç saate yakın uyumuşum. Birkaç saatlik uykunun ne büyük nimet olduğunu düşündüm. Allah’a şükürler ve hamt ettim.

Saat 14.30’da ışın tedavisi için hastaneye gittik. Işından sonra Prof. Dr. Eray beyi ve baş asistanı Dr. Gül Hanımı gördük. Gece yaşadığım rahatsızlığı anlattım. Tedavinin başladığı ilk gün verilen ilaçlar arasında kanser tedavisi ile sitostatik tedavinin yol açtığı bulantı ve kusmanın önlenmesi ve tedavisinde endike olan Setron adlı bir ilaç vardı. İki hafta süresince bu ilacı kullanmıştım. Üçüncü haftaya girince bünyemin bağışıklık kazandığını düşünerek ilacı almaktan vazgeçmiştim.

Eray Hoca tedavi boyunca bu ilacı almamın gerekli olduğunu söyledi. Reçeteyi Dr. Gül yazdı. İlk iki defa ilacı bulduk. Ama bu sefer Ankara’da setron’u temin edemedik. Onun yerine eşdeğer bir ilaç olan ‘Kytril’ verdiler. Yemekten bir saat önce aç karnına ilacı alınca sabaha karşı hafif bir gaz sıkıştırmasıyla uyandım ama kısa bir zaman sonra gaz sancısını atlattım.

Uzun zaman alacak, sabredilecek, dayanılacak bir tedavi süreci. Manevi yüksek bir güçle yenilecek bir hastalık. Önce şifayı Allah’ın vereceğine inanmak, buna   şeksiz    şüphesiz inanıyorum….

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

65 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi