TÜRK’ÜN VATANI NERESİDİR?

TÜRK’ÜN VATANI NERESİDİR?

Necdet ÖZKAYA

6 Ağustos 2009

Ahmet Er’in hatıraları arasında çok ilginç notlar var. Bunlardan birisi;

“Demokrat Partinin kurucularından Menderes hükümetlerinin Dışişleri Bakanı Prof. Fuat Köprülü yurt dışından Türkiye’ye döndü. Uçaktan iner inmez kendisini basın mensupları karşıları. Ertesi günkü hemen hemen bütün gazetelerde DP iktidarında suçlunun Menderes olduğunu iddia ediyordu. Fuat Köprülü bütün suçu Menderes’e yüklüyordu.

Kendisine (Türkeş, Numan Esin, Ahmet Er, Muzaffer Özdağ) haber gönderdik. “Bu beyanınızı tekzip ediniz” Fuat Köprülü beyanını tekzip etti.

Bu trajik komik duruma bakınız. Menderes’i iktidardan zorla uzaklaştıranlar onu savunuyor. Siyaset ve hükümet arkadaşı onun aleyhinde…

27 Mayıs ihtilalı ve sonrası ile ilgili olarak çok şey okudum, çok konuşma dinledim. Gençlik günlerim o dönemi içine almıştı. İhtilal öncesini, ihtilalı ve sonrasını İstanbul’a, Ankara’ya uzak illerde kendi çapımda, çevremde yaşamıştım. Ama Ahmet Er’in naklettiği bu olayı ilk defa Ahmet Er’in kaleminden öğrendim.

“DP’liler tutuklanıp Yassıada’ya gönderilince biz de Menderes’le irtibat sağlamak için Vecihi Öğütçüoğlu’nu Yassıada’ya gönderdik. Müstafi Yüzbaşı Vecihi Öğütçüoğlu’yla Menderes ihtilal öncesinde tanışıyorlarmış.

14’ler 13 Kasım 1960 da yurt dışına sürülünce, Menderes Öğütçüoğlu’na “Vecihi bey, ihtilal şimdi oldu. Bugüne kadar Türkeş ve arkadaşlarının bizleri kurtaracaklarını ümit ediyordum. Şimdi o ümit de kalmadı” demiş.

Vecihi de “ Sayın Başbakanım, dediğiniz doğru, fakat arkadaşlarımız orduda sevilen, sayılan arkadaşlardır ve tecrübelilerdir. Belki dışarıdan bir müdahaleyle bir şey yapabilirler. Ümitsiz olmayalım” demiş.

Dışarıdakiler gerçekten idamlara karşıydılar. Ama Başbakanın, dışişleri ile maliye bakanının idam edilmelerine engel olamadılar.

Vecihi Öğütçüoğlu’nu,  1975 yılında Ankara’ya Bakanlığa tayin edildikten sonra tanıma fırsatı buldum. Üçlü koalisyon hükümetinde Devlet Bahçeli ve başbakan yardımcısı A.Türkeş’in müşavirken tanımıştım. Çok değişik bir insandı. Müthiş, önemli bir adamdı. Ama son dönemleri maalesef ideallerine uygun bir uyum içinde değildi.

Ümit Özdağ, Milli Birlik Komitesini teşkil eden 38 kişiyi ima ederek, 38 tane 27 Mayıs vardır demiş. Ahmet Bey de bu tespite katılıyor. Bir de siviller açısından bakılınca 27 Mayısların sayısı arttığı gibi değişik izahları da vardır.

Ama en tuhafı bizimkiydi. Bir yandan 27 Mayısa karşı çıkıyorduk. Öte yandan da 27 Mayısın 14’ler kanadını seviyor ve onları tutuyorduk.

 

                                                                                                          8 Ağustos 2009

Sorumlu her vatandaş gibi olup bitenleri dikkatlice ve etraflıca izlemeye çalışıyorum. Kendimce analizler yapıyor, bir yargıya varıyorum. Mümkün olabildiğince haber ve bilgileri değişik ve çeşidi çok olan kaynaklardan edinmeye çalışıyorum. Bir gazeteye, muayyen bir TV’ye veya internet sitesine bağlanmadan olayları takip ediyorum. Haftada bir iki gün Dörtyol’a (çarşı) çıktığımda gördüğüm arkadaşlarla karşılıklı yorum ve değerlendirmeler yapıyoruz.

Mesela, “Baykal ve Bahçeli’ye haksızlık” yazısı ile Ertuğrul Özkök (Hürriyet, 8 Ağustos 2009)

“…Önce Devlet Bahçeli’den başlayayım. Milliyetçi partiler, dünyanın her yerinde etnik meseleleri kaşırlar. Hem de fena halde kaşırlar.

MHP ve Bahçeli bugüne kadar bunu yaptı mı?

“Irkçılık, denilebilecek tek kelime, tek davranış işittiniz, gördünüz mü?

Kürtleri aşağıladı mı?

Hayır”

Özkök, bu arada rahmetli Türkeş’i unutmuş. Türkeş ırkçılık yapmadı. Kürtleri de küçümsemedi, dışlamadı.

“Dolayısıyla, bu sürecin gerçek bir barışa dönüşmesini istiyorsak Baykal’a ve Bahçeli’ye yapılan haksızlıklardan vazgeçmemiz gerekiyor.

“Nuray Mert geçen pazartesi Hürriyet’e çok önemli bir yazı yazdı.

Özeti şuydu “Kürt sorununu çözelim derken, bir Türk sorunu yaratmayalım”.

Bu önemli uyarıya ne hükümet yetkilileri, ne bir kısım siyasetçiler ve medyanın bir bölümü ile bu bölümün yazarları henüz dikkate almış değil.

Vaktiyle büyük devletimiz yıkılırken de Rum, Ermeni, Arnavut, Arap, Kürt vb. sorunlar vardı. Yalnız ve yalnız kimse Türk’ün farkına varmak istemiyordu. Türkçülük akımının nasıl ve niçin doğduğunu bilmek bugünün problemlerini çözmek için çok önemli bir adımdır.

Türk Ocakları niçin kuruldu?

Türk Yurdu dergisi niye çıkartıldı?

Demokratik açılım,

Kürt açılımı,

Rum açılımı,

Ermeni açılımı,

Kıbrıs açılımı.

Adamın birisi demiş ki, bu “açılım” değil, “saçılımdır.

                                                           ****

“Öcalan’a İmralı’da soruldu” Emekli Cumhuriyet Savcısı Talat Şalk Cumhuriyet kitapları arasında çıkan kitabı.

Talat Şalk’la yakın bir arkadaşlığımız yok. Tesadüfen karşılaşırsak birbirimize selam verecek kadar bir tanışıklığımız var.

Talat Şalk, 1970 te Cumhuriyet Savcısı olarak göreve başladığında, ne ayrılıkçı terör örgütü vardı, ne de Abdullah Öcalan ismini duyan vardı. O yıllarda Kürtçülük denilince molla Mustafa Barzani’den söz ediliyordu.

Talat Şalk,

“Türkiye’nin PKK ile mücadelesi küçümsenmemelidir. PKK başlangıçta kolay başarı kazanacağını düşünmüş, hesabını buna göre yapmıştır. Ancak güvenlik kuvvetlerimizin fedakârlığı PKK’nın hesabını bozmuştur.

PKK’nın büyümesinin en önemli sebebi yönetimin örgütü ve amacını iyi anlayıp değerlendirilmemesidir.

Bunun baş sorumlusu merhum Özal’dır. Cumhurbaşkanı iken terör örgütü PKK’ nın elebaşı Öcalan’a gönderdiği mesajı unutmamak gerekir.

Orhan Doğan ve arkadaşlarına, “çocuklar gidin ona söyleyin, ateşkesi uzatsın ki generalleri de ikna etme şansı bulabileyim. Dağda ne yapıyor o adam? Gelsin Ankara’da siyaset yapsın”

Bugün “Kürt açılımı” diye adlandırılan girişimin adı, takip edilmekte olan yol ve usul o günün ortaya konulan görüşlerin bir devamıdır.

PKK ve onun lideri muhatap alınmış, demokratik açılım Kürt sorunu ile başlamıştır. Hedef üniter devlet yapımızı bozmak, devlete yeni bir ortak bulmaktır.

“Kürtler de devletin kurucusu olsun” teklifini elinin tersiyle reddedecek hükümete ihtiyaç var.

Sormak lazım geliyor:

Kürtler 1071 den buyana ne zaman ve hangi dönemde devletin kurucu unsuru oldular ki Cumhuriyetin 86 ncı yılında böyle bir hak talebinde bulunabiliyorlar?

Önemli bir başka soru ise, Türkler, Kürtlerle birlikte yaşamak istiyor mu?

Peki, kim Kürt?

Bu ayırım nasıl yapılacak?

Oy nasıl verilecek?

Referandumdan önce, Türk vatandaşları etnik kimliklerine göre sayılarak, teşkil edilen bilgiler nüfus hüviyet cüzdanlarına eklendikten sonra, sıra referanduma ve sorularına gelecek? Ne kadar zor bir iş.

 

                                                                                                          9 Ağustos 2009

Metin Münir’in Milliyet (8 Ağustos 2009) de “Türkiye Türklerin midir?” diye çok tuhaf, çok aykırı bir yazısı çıktı.

Yazının (rejimin bekçileri) ara başlığında “Sünni Türkler bu ülkenin gerçek sahibi addediyorlar kendilerini” rejimin bekçileri onlardır. Ülkenin kremasını onlar yiyor. Bal tutup parmağını yalayanlar da onlardır.

Diğerleri, Kürtler ve aleviler onların verdiğiyle yetinmek zorundadır,

…Rumlar, Ermeniler…

Osmanlı kendini yönetici, yani üstün, onları yönetilen yani ikinci sınıf görüyordu.

Tarih bilgisinden yoksun bir yazı ancak bu kadar yazılır.

Padişah analarının etnik ve dini kimliklerine bir baksınlar.

Osmanlıya vezir olan, sadrazam olanların soyuna sopuna baksınlar.

Kendilerinin Türk olduğunu bilen kaç padişah, kaç sadrazam var.

Atatürk devrimlerini ve Cumhuriyet idaresinin din dışı olduğunu Cumhuriyetin kurulduğu günden beri iddia edenler koyu Sünni Müslümanlar değil mi?

“Biz bu ülkenin Kızılderilileriyiz” diyen bugünün Başbakanı değil mi?

Devlete ve millete “Türk” kimliğini veren Atatürk’ün ve onun ilkeleri, politikaları değil mi?

Emekli Büyük Elçi Ümit Pamir “…Türklerle Kürtlerin birlikte mi yoksa ayrı ayrı yaşamak istedikleri saptaması referandumla yapılmalıdır”

Referandumda 3/2 nitelikli çoğunluk aranmalıdır.

Referandumun sağlıklı sonuç vermesi için eksiksiz işleyen bir demokrasinin, tam bir basın ve ifade özgürlüğü sağlanmalıdır. Herkes fikrini açıkça ve korkusuzca söyleyebilmelidir.

Erdem Gencan (Avukat)eski devrimci demokratik kültür dernekleri genel sekreteri. Dernek 1977 de kuruldu.

Mevcut Anayasada Kürtlere tanınmış hak ve özgürlük yoktur ki genişletilebilsin. Yeni bir anayasa yapılmalıdır.

Bu anayasada herkes Türk sayılmamalıdır. Türkiye’de var olan bütün kimlikler yaşamın her alanında kendilerini kimlikleriyle eşit olarak ifade edebildikleri, amasız, enceksiz, fakatsız bir düzenleme içermelidir.

Mustafa Şefik Onaran yaşama dediğimiz “büyülü serüven” “yaratıcı beyin, Cumhuriyet, kitap 6 Ağustos 2009 Dr.Nancy Andreasen. Bir hekim. Kitabı Türkçeye Kıvanç Güney çevirmiş. Arkadaş Yayınevi çıkartmış.2009

Yaratıcılık tohumların filizlenmesini önleyen etkenler, ırkçılık, ön yargı, yoksulluk, savaşanlar, eğitimsizlik ve daha birçok sebep.

İngiliz ozanlarından William Blake İslam tasavvufunu bilmeyebilir. Ama “akıl için tarik birdir” sözünü doğrular gibi, gerçeği şu dizelerde aramıştı:

Dünyayı bir kum tanesinde görmek cenneti yabancı bir çiçekte, sonsuzluğu avucunda tutabilmek ve ölümsüzlüğü bir saate sıkıştırmak”

Günlük hayatta, düşünmeyi ve yeni şekillerde algılamayı öğrenmeye adanmış bir zaman dilimini bulmak, ayırmak gerekiyor.

Bedenle ruhun uyumu

Meditasyon, kendinden geçerek yeni bir oluşuma dalmak, gizemci bir anlayışla Tanrı’yla bütünleşmek.

“Bütün dinler, “kendinden arınma” anlamına gelen bir dinginliğe hazırlayarak insanın beyin gücünü geliştirmek ister. İslam’da namaz kılmayı bu anlamda değerlendirmek.

İzmir’de yaşayan İtalyan asıllı bir dünyalı var. Gianna Paradiso. Ailesi yaklaşık 100 yıl önce İzmir’e  yerleşmiş. İki kültürün zihin coğrafyasını iyi tanıyan bir yazar.

            O “insan kimliğini araştırıyor”

            Tanrı’ya inanç biliminin birleşmesinden bakıyor. Bedenin duyumsamadığı zaman “reiki” ile beyin gücünü geliştirerek ruhun ölümsüzlüğüne inanıyor. (Tanrım bana kim olduğumu söyle, yükselişin seyir defteri, Cinius Yayınları, 2008)

            “Reiki” eğitimi, bir çeşit evrensel enerji akımıyla beyin geliştirmeye yarar.

Yaratıcı beyin, gövdemizin yeniden oluşmasını sağlayarak insan tükenmez dediğimiz anlayışla, ölüme direnmenin gücünü oluşturacak.

            Acıma duygusunu, iyilik anlayışını unutan insanlığa yeni bir yorumla bakmak için önce kendini düzeltmek gerektiğine inanmak.

Gıanna Paradiso, yeni insanın nasıl olması gerektiğini anlatıyor:

“Benim yapmak isteyip de yapamadıklarımı sen yapacaksın.

Anlamayı öğreneceksin!

Sadakati öğreneceksin!

Eşitliği öğreneceksin!

Paylaşmayı öğreneceksin!

Yardım etmeyi öğreneceksin!

Affetmeyi öğreneceksin!

Beyin gücü, yaratıcı olmaktan önce bizi bırakıp giden bedene “dur” demesini bilmekti. Ölümcül bir hastalığa bile engel olmalı.

Muammer Öner’in kanserle savaşımından nasıl bir direnme gösterdiğini hatırlatmak gerekecek. (Bir ömür dört yaşam, kanserle 16 yıl,  Cinius Yayınları, 2009)

Birbiriyle ilgili olmayan bu üç kitabı birlikte anlatışım, aralarında gizli bir bağ olduğunu düşündürüyor.

Daha beynimizin nice alanları keşfedilmiş değildir. Hiç önemsemediğimiz bir insanda gizli güç olduğunu bilemezsiniz. Sabırlı olmayı denemek hoşgörü içinde yaşamayı kolaylaştırır. Ama hoşgörülü olmak ödün vermek anlamına gelmez.

 

                                                                                              11 Ağustos 2009

“Kürt açılımı” AKP veya hükümet tarafından adlandırıldı ama konuyla ilgili bir görüş açıklanmadı.

Baykal, etnisitenin milli eğitim sisteminin içine sokulmasından yana olmadığını çok açıkça belirtti.

İkinci husus:

Yerel yönetimlerin, yetkileri, görevleri ve sorumlulukları ülke içinde ülke yaratmaya veya

Federe devletin yolunu açacak olan yerel yönetim formülü sorunun çözümü şöyle dursun, yeni yeni sorunlar açacaktır.

MHP’nin tavrı daha açık ve daha keskin: Gurup Başkan vekili Oktay Vural,

“Kafayı kuma gömen C.Başkanı A.Gül’dür”

Kürk açılımı bir ihanet projesidir. C.Başkanı iki gün önce Bitlis’in Güroymak ilçesinde konuşurken oranın eski adıyla hitap etti. Norşin (Nurşın) diye hitap etti. Bunu da demokrasinin bir gereği olduğunu söyledi. Bunun üzerine Oktay Vural;

“Sen Bizans tekfuru musun? Diye sordu. Demokratik olduğumuzu göstermek için İstanbul’un adını da Konstantinopolis diyelim” dedi.

Batıda sanayi devrimi kendi burjuvasını ortaya çıkartı. Kendi tarihi kültürünü, edebiyatını, sanatını yaratarak oluşmuştur.

Köylü toplum, çiftçi toplumunun batılı anlamda burjuva sınıfını meydana getiremez.

Batıda burjuva devrimi kilise iktidarını yıktı. İslamcılar Camii kültürünü devlete hâkim kılarak mı burjuvalaşacaklar?

Selçuklu-Osmanlı ana çizgisi, Cumhuriyetleri milli varlığımızın tarihi temellerini oluşturdu.

Böyle bir tarihin bin yılda yoğurarak günümüze taşıdığı “harmanı etnik olarak ayrıştırmak mümkün mü? Bin yılın yaşattığı harmanı yakarsınız”.

Taha Akyol’un 11 Ağustos 2009 tarihli Milliyetteki “Ahlat Modelinde etnik tarih” isimli yazısından aldım.

Tespitler doğrudur. Bin yıllık harmanı nasıl ve niçin ayrıştırmaya kalkmak gerekiyor? Sorusu da doğrudur.

Aması var.

Bu etnik ayrılık fikrini ortaya atan, onu derinleştirmeye çalışan ve hatta harmanı yakmak için “Kürt açılımı” politikasını güdenler kimlerdir? Taha Akyol yallardan beri Tayyip Erdoğan ve Ahmet Gül ikilisinin yürüttüğü politikaları destekleyenlerden biri de kendisidir.

 

                                                                                                          12 Ağustos 2009

Beş-on seneden beri “kutsanmış kavramlar” buluyoruz. Aklıma gelenleri yazıyorum:

Önce; yenileşme,

Sonra; gelişme,

Daha sonra değişim,

Şimdi; açılım…

“Açılım” bu gidişle Türk Milleti sorunu olarak karşımıza çıkabilir.

Uzun zamandan beri her vesileyle ifade ediyorum ki, kıyamet “Türklük üzerinde kopacak. Çünkü DTP, PKK’ya göre “Türk Milleti” kavramı bir üst kimlik değildir. O da Türkiye’deki Kürt, Zaza, Arap, Laz, Çerkez, Arnavut, Boşnak vb. gibi etnik bir kimliktir. Bu görüşü AKP çok açık ve belirgin bir şekilde kabul etmiş ve uygun bulunan her ortamda Başbakan bunu ifade etmiştir.

Dengir Mir Mehmet Fırat, AKP’nin önde gelen milletvekillerinin başında geliyor. Özellikle “Kürtçülük”le ilgili sözü çok dinlenen bir milletvekili-avukat. “Kürt sorunu değil, vatandaşlık sorunu var. “Sana bana tabi olacaksın” deniyor. Bu da “Ne mutlu Türküm “ diyeceksin. Çünkü bu bir ırk ifade etmiyor” diye açıklanıyor. Peki, o zaman bir de “ne mutlu Kürdüm diyene” diyelim deyince kabul görmüyor. Demek ki Türk kelimesi ırk ifade ediyor.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de “ ne mutlu Türküm” diye sözünü “ülkücülük” olarak nitelemişti.

Ruhat Mengi Vatan’da olup bitenleri görünce kaygılanarak yazmış. “Ne mutlu Türküm diyene” de kalacak mı?

“Hükümet PKK terör örgütü ile aynı çizgide olduğunu, bu nedenle PKK terörünü lanetlemeyeceğini” defalarca açıklamış olan DTP’nin istekleri doğrultusunda açılımını yapmaya başladı!

Deniz Baykal;

“Etnik ayrıştırmaya yönelik hiçbir talebe sıcak bakmaya aklarının da altını çizdi. Bu tehlikeli süreçten uzak durun. Türkiye’nin kimlik arayışı yok. Milli kimliğimiz değişmez biçimde kalacak!”dedi. (12 Ağustos-Gazeteler)

Bahçeli ise;

“AKP, şehit ile caniyi aynı kefeye koyuyor. Kalite eleştirisine sert yanıt veren Bahçeli İstanbul İl Başkanı iken bölücülüğün yüksek lisans tezini başlatmış birinin vatanseverliğini ölçmek için ayrı kariyer ve kabiliyete gerek yok” dedi.

Metin Münir’in 8 Ağustosta Milliyet’te yazdığı gibi Ergun Babahan’ın da Starda kaleme aldığı “mahalle baskısı” yazısında: “Türkiye Türklerin olmayacak!

Türkiye’yi Türk Sünni ve laik bir cumhuriyet olarak kurup diğer bütün kimlikleri bastıra gelmişsiniz”

Dünyanın bugün geldiği noktada bu baskı politikasını sürdürmenize imkan yok.

Son zamanlarda Cumhuriyeti, Atatürk’ü, Atatürk’ün ilkelerini şiddetle tenkit edip, devleti ve ona ruh veren felsefeyi din dışı, hatta din düşmanı olarak niteleyenler, birden bire Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti,

Türk, Sünni, laik diye vasıflandırarak onun da tekilliklerinden şikayetçi oluyorlar.

Televizyonun birinde “Kürt açılımı” ile ilgili bir tartışma programını izliyorum. Oktay Vural, Onur Öymen, Murat Mercan (AKP) var.

Murat Mercan diyor ki;

“Ben partinin MYK üyesiyim. Açılımın içeriğini ben bile bilmiyorum.

Aynı soruyu Onur Öymen’e soruyorlar;

Bence biliyorlar ama tepkilerden korktukları için söylemiyorlar.

Duymuşuz, okumuşuz:

Savaş alanında kazanır, masa başında kaybederiz, darbı mesel olmuş gibi söz. Doğruluğu, geçerliliği tartışılabilir.

Ama günümüzün siyasi olaylarıyla ilgili olarak;

TSK dağda PKK’ya yenilmedi. ABD’nin zorlamasıyla dağda kaybedilmeyen savaş masada mı yenilecek. Tarih tekerrür mü ediyor?

Kürt açılımının bela olması istenilmiyorsa, akıllarında ne varsa, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ilkeleri ve nitelikleri değiştirilmeden veya değiştirilmesine teşebbüs edilmeden öyle yapsınlar.

Mümtaz Soysal, Cumhuriyet (12 Ağustos-2009)

“Açılıma katılım”

“…Açılım sözcüğü, başlı başına karşı tarafın yani terörü sürdürenlerin lehine bir “ödünler silsilesi” izlenimini vermekte kamuoyunun büyükçe bir bölümünün kuşku duymasına sebep olmaktadır.

“Açılım sözcüğü… Çözülme, bölünme dağılma yönünde bir adıma doğru itildiği izlenimini vermiş olmuyor mu?  Böyle olunca MHP’nin “açılıma katılmaktan birkaç fersah uzak durması yanlış mıdır?

“Türkçenin sözcük dağarcığına kıran mı girmiştir ki “açılım gibi ödün vaat eden bir terime mahkum olunmuştur.

“Açılım” niye kimse açamıyor? Bekir Coşkun Hürriyet, 12 Ağustos 2009

Açmaya ya korkuyorlar, ya utanıyorlar! Olur ya, çarşaf açılır ve içinden tahmin edilemeyen bir şey çıkarsa!

Bekir Coşkun;

Türkiye için devletin otuz yıldır belirlediği iki iç tehdit vardır.

Birincisi; irtica…

İkincisi; bölücülük…

Anayasa mahkemesi, iktidarın “irticai faaliyetlerin merkezi” olduğuna karar verdiğine göre,

 Birincisi iktidardadır.

Ve birincisi, ikincisini yanına çekiyor. Çünkü bu ikisini bir araya getiren unsur “Türk” tanımına karşı oluşlarıdır.

1839 Tanzimat ilanı

1856 ıslahat fermanı

1838 Osmanlı-İngiliz ticaret antlaşması devletin çöküşünün başlangıcı oldu. Bu antlaşma ile Tansu Çiller hükümetince imzalanan gümrük birliği antlaşması da mana ve mahiyet itibarı ile birbirine çok benzemektedir.

1838 antlaşması ile uğradığımız felaketi uzmanlar özetin özeti olarak şöyle değerlendirmişler:

Üretim felce uğradı.

Çiftçinin geliri azaldı.

Tarıma zarar verdi.

Sanayi belini doğrultamadı.

Osmanlı’nın başına düyun-u umumiye gibi belanın çıkmasına sebep olmuştur.

“Tarihimizin ilk satılık memleket vesikasıdır”

Türklerin resmen ikinci sınıf insan durumuna düşmesinin başlangıcı Tanzimat fermanı ile başlamış, Cumhuriyete kadar devam etmiştir.

Devletin adının Türk olması içerdeki ve dışarıdaki Türk düşmanlarını bir araya getirmiştir.

Bir başka doğru değerlendirme ise bugün yaşamakta olduğumuz siyasi olayları hatırlatıyor.

Islahat fermanı (1856):

Osmanlı gayri Müslimlerinin kendilerinin ilan etmediği bir bağımsızlık bildirisidir.

Bugün karşılaştığımız ve yaşadığımız “Kürt açılımı” sanki Kürtlerin istemediği, ama devleti yönetenlerin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın onlara vereceği bağımsızlığın ilk fikir, düşünce ve ilk adımı mıdır?

Mehmet Y.Yılmaz Hürriyet-13 Ağustos 2009

Diyor ki;

Açılım “ortak din” ise işe yaramaz. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Yozgat’taki anne ile Hakkari’deki anne duayı ediyorlarsa” deyince AKP grubundaki bazı milletvekilleri gözyaşlarını tutamamışlar.

“Ne kadar duygusal insanlar” bu demek mümkün. “Yedi yıldır iktidarda olan partinin milletvekilleri bunu yeni mi fark etmişler” demek de mümkün.

Başbakan Erdoğan’ın “aynı duayı ediyorlar” sözleri, eğer sözünü ettiği “Kürt açılımının bir işaretiyle doğru bir yolda değildir.

Başbakan belli bir dini kimlikleri bir üst kimlik olarak tanımlamak ve birliği bu şemsiyenin altında kurmak gibi bir hayale sahip!

Özcan Yeniçeri’nin 14 Ağustos 2009 tarihli dikkate ve okunmaya değer bir yazısı var.

“Türkiye’nin ruhu ve iktidarı”

“…Kürt sorunu” nedenini dolaylı olarak söyleselerdi de “Türk” kavramına bağlamaktadır. Onlara göre Anayasada milleti “Türk” olarak nitelendiren maddeler silinmelidir. “Ne mutlu Türküm diyene” sözü ortadan kaldırılmalıdır. Bunlar yapıldığı takdirde terör sorunu çözülecektir.

Henüz Cumhuriyetin ilanına beş yıl varken Z.Gökalp “Yeni mecmua”da şunları yazmıştır. “Gerçekten biz aradığımız milli hayatı, milletin vicdanında şuursuz bir surette var kabul ediyoruz. Bu şuursuz vicdanı, şuurlu bir hale getirmeye Türkçülük adını veriyoruz. 

Türkiyecilik kavramı ile de Gökalp şunları yazıyor: Türk kelimesiyle Türk kavramı arasında büyük fark vardır. Her Türkiyeli; Türk değildir, aynı zamanda her Türk de Türkiyeli değildir.

Türkiye kelimesi devletimizin ismidir. Türk kelimesi milletimizin adıdır. Ben, tabiiyetim itibariyle Türkiyeliyim. Kültür itibariyle de Türküm. Benim bu iki ada birlikte sahip oluşum, bu kelimelerin eş manalı olmasını gerektirmez. İşte Türk ve Türkiyeli kelimelerini mukayesesi gösteriyor ki, Türkçülük başka bir şey, Türkiyecilik ise başka bir şeydir. Jön Türkler, yalnız Türkiyelidirler.

Türkçülüğün birinci işi, devlet ümmet, millet kelimelerinin farklarını ortaya koymaktadır.

Devlet tabiiyette, ümmet dinde, millet kültürde müşterek olan fertlerin toplamıdır. 

“Anayasal vatandaşlık” kavramı Osmanlılık ideolojisinin bugünkü adıdır. Onun eşanlamlısıdır.

Türkler dışındaki haklar Osmanlı ideolojisini ciddiye almamışlardır, hatta alay konusu bile yapmışlardır.

Osmanlı Mebusan Meclisindeki Rum mebuslardan Başo efendi’nin, “benim Osmanlılığım Osmanlı Bankasının kadardır” sözü tarihe geçmiştir. Osmanlı bankası bir Fransız bankasıdır.

Rum Patrikhanesinin Adliye ve mezahip (mezhepler) nezaretine gönderdiği bir yazıda açıkça;

“Osmanlı milliyeti bir tabir-i lisanı, (dilde bir deyiş) ise de hakikat halde gayri mevcuttur.

Nitekim fırsat ve vasatını bulan gayrimüslim ahali, Osmanlı devletinden koparak istiklalini ilan edip kendi devletini kurmaktan çekinmediler. Tereddüt bile etmediler. Milliyet kargısını ve kavgasına girmeyen tek halk Türk halkı idi. Devletin yıkılıp gittiğini gören kimi Türk kişiler milleti uyandırmaya gayret ettiler. Ama seslerini bugün olduğu gibi  “vatanımı” kaybederim endişesi ile “vallahi de, billahi de Türk değilim, Osmanlıyım” demek zorunda bırakılmıştı.

Türklük mefkuresi peşine düşüp Türkçülük yaptığı için Divan-ı harp örfi’de yargılanan Ziya Gökalp’e mahkeme başkanı (Nemrut Mustafa)’nın yönelttiği sorulara bakınca “Osmanlılık”ın ne anlama geldiğini anlamak kolaylaşmaktadır.

Bu anasır-ı gayrimüslimeyi mazı guna (değişik) hissiyata sürüklemez mi?

“Osmanlılık birçok milletlerden teşekkül ettiği için onların milliyetini rabıtayı takviye etmek icap eder. Yalnız birini intihap edip de (seçim) onların milliyetini meydana koymaya (yani, Türk ulusu üzerinde durmaya) say etmek (çalışmak) tabiidir ki diğer anasının (unsurların/halkların) hatta Müslüman olan diğer unsurların (yani Araplar, Kürtler gibilerin) inkızar-ı kalbini mucıp olmaz mı?

Bugün Kürt açılımı ile ilgili olarak ortaya atılan fikirlere bakınca, maziyi bir daha yaşadığımızı görmekteyiz.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın

“Türkiye Cumhuriyetinde 27 etnik grup yaşamaktadır. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. “Türkiye Türklerindir” gibi tezler yanlıştır. (Metin Sever-Cem Dizdar 2.cumhuriyet tartışmaları, Başak yyn. Ankara)

Birçok yazar ve aydın da Başbakan veya Nemrut Mustafa gibi düşünmektedirler.

“Türkiye Türklerin olmayacak”

Devlet, Sünni, laik Türk anlayışına göre idare edilmemelidir. Edilmek istense de bu çağda bu düşünceyle devleti yönetmek mümkün olmayacaktır.

Birinci Türk ordusunu arkadan vuran Türk halkını katleden Ermeni çete reislerinden Pastırmacıyan ve Papazyan Osmanlı mebusan meclisinde milletvekili, Lozan Barış görüşmelerinde Türkiye’den toprak isteyen Ermeni heyetinin başında İsmet Paşa’nın karşısında ortan Gabriel Nuradunkyan efendi Balkan savaşı sırasında Osmanlı devletinin hariciye nazırıydı.

Ziya Gökalp, bütün acıları görmüş, şahit olmuş, yaşamış bir fikir adamı olarak;

Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar mânasını namazdaki duanın...
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kuran okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Huda'nın...
Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!
 
Bir ülke ki toprağında başka ilin gözü yok,
Her ferdinde mefkûre bir, lisan, adet, din birdir...
Mebusânı temiz, orda Boşo'ların sözü yok,
Hududunda evlâtları seve seve can verir,
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!
 
Bir ülke ki çarşısında dönen bütün sermâye
Sanatında yol gösteren ilimle fen Türkündür
Hirfetleri birbirini dâim eder himâye
Tersâneler, fabrikalar, vapur, tren Türkündür
Ey Türkoğlu işte senin orasıdır vatanın!

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

137 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi