ECZACI İSMET AYTEKİN

ECZACI İSMET AYTEKİN

Necdet ÖZKAYA

10 Ağustos 2007

1962 ve sonraki yıllarda Adana’da tanıdığım, milliyetçi simalardan biri de rahmetli İsmet Aytekin idi. O da dün ebedi âleme yolcu oldu. O nesilden olanların çoğu çok önceleri uhrevi âleme göçmüşlerdi. Bu dönemde “ağabey” diye hitap ettiklerimizden biri de rahmetli İsmet Bey’di. Kendisi eczacıydı. Hacıbayram mahallesinde aynı ismi taşıyan eczanenin sahibiydi.

Ölüm haberini Dörtyol’daki yazlık evimizde okudum. Adana’ya bir saat mesafedeydi. Ama haberi cenaze namazına yakın bir saatte okumuştum. Gidip cenaze namazını kılmak imkânlarını araştırdım. Maalesef bulamadım. İçimden Adana’da oturan Mehmet Turgut’a kızmaya başladım. İsmet Bey’in vefatından onun haberi erken saatlerde olmuştur. Dörtyol‘a gelip beni alıp Adana’ya Asri mezarlıkta kılınacak olan cenaze namazına götürecek imkânlara sahipti.

Bunları düşünüp içimden Mehmet’e kızarken telefon çaldı. Açtım Mehmet Turgut’tu. Cuma’yı, Miraç kandilini karşılıklı kutlayıp, hal hatır sorduktan sonra İsmet Bey’in vefatını söylemeyi Mehmet en sonraya bırakmış olacak ki, asıl konuya bir türlü gelmiyordu. Benim de konuyla ilgili bilgi sahibi olduğumu tahmin edemiyordu.

“Mehmet’im, İsmet Bey dünyasını değiştirmiş. İçimden sana kızdım. Telefon edeceğine gelip beni alıp cenaze götürseydin, güzel olmaz mıydı?

“İnan Ağabey, aklımdan geçmedi değil, Murat dükkânda olmayınca gelemedim. Kusura bakma.”

Karşılıklı üzüntülerimizi belirttik. Bütün geçmişlerimize, tanıdıklarımıza, dostlarımıza, arkadaşlarımıza rahmet diledik. İsmet Aytekin’e ise ayrıca dualar ettik.  Miraç Kandili ve Cuma günü toprağın verilmesini onun hayrına yorumladık.

Rahmetliyi yakında görüp görmediğini Mehmet Turgut’a sordum.

“Evi bize çok yakındı. Geçenlerde Özer Bey gelmişti. –geçenler, acaba kaç ay önceydi kim bilir?- İsmet Bey’e gitmiştik. Şuuru yarı açık, yarı kapalıydı. Bazen bizi tanıyor, bazen de tanımıyordu. Konuşmaları anladığı zamanlar mantıklı cevaplar veriyordu. Ama abuk sabuk laflarda ediyordu. Ayrıca felç olmuştu.

Sonra kardeşim Oğuz aradı. Cuma ve Miraç Kandilimi kutlamak içindi. Yaylada olduğu için İsmet Bey’in ölümünden haberi yoktu. Ben söyleyince;

“Uzun zamandan beri hasta idi” dedi. Rahmet okudu.

Onun hasta olduğunu ben de biliyordum. Yanlış hatırlamıyorsam Parkinson tedavisi uzun zamandan beri görüyordu.

Ben kendisiyle 2002 seçimleri esnasında bir kere telefonla konuşabilmiştim.

Yıllar önceydi. Belki on belki daha önceydi. Ben MEB. Müsteşar Yardımcısıydım. Bakanlığa bir tayin için gelmişti. İşinin görülmesi için bana uğramıştı. O sırada odamda rahmetli Dündar Taşar ’ın kızı, Şevket Yahnici’nin eşi Yasemin Hanım’da bulunuyordu. 

Masanın önündeki iki sandalyeye karşılıklı oturuyorlardı. İsmet Ağabey, her zamanki gibi çok aceleci, çok telaşlıydı. Nerdeyse yerinde oturamıyordu. Çayını içerken derdini anlatmanın yollarını aradığını anlayınca,

“İsmet Ağabey, acele etme. Karşınızda oturan hanımı size tanıtayım” dedim. Hanımın yüzüne dikkatli dikkatli baktı. Ama kıpır kıpırdı.

“Yasemin Hanım, rahmetli Dündar Taşar ’ın kızıdır” dememle birlikte İsmet Bey’in gözleri yaşardı. Yerinden fırlayıp Yasemin Hanım’ın boynuna sarıldı. Başladı konuşmaya. Kendi konusunu unutmuştu. Dündar Taşar ’ı kızına anlatıyordu.

Çok duygulanmıştı. Zaten hassasiyetleri çok yüksek bir arkadaşımızdı.

Köy, aşiret kökenli, Oğuz Türklerinin Kösreli aşiretinden. Çukurova yerleşen ilk aşiretlerden. 

Yüksek tahsilini İstanbul’da yapmış. O dönemin milliyetçi büyüklerini tanımıştı. Onlardan sık sık bahsederdi.

Beyaz gözlükleri yüzüne çok yakışırdı. Galiba gözleri renkliydi. Çehresinde sert, derin çizgiler yoktu. Bakışları yumuşaktı. Tanıdık tanımadık herkesle tebessüm ederek konuşurdu. Aceleci ve telaşlı tavırları konuşmasına da tesir eder, onun için kesik kesik konuşurdu.

Adana’daki milliyetçi, mukaddesatçı her dairenin içinde dozu farklı da olsa bulunuyordu.

Türkeş’in CKMP ’ne lider olması ile beraber partinin Adana teşkilatına katılanların arasında o da vardı. Faruk Akkülah Hoca’yı çok severdi. Sık sık onunla birlikte olurlardı.

Ara sıra da arkadaşları ile fikir ayrılığına düşüp alınganlıkları olurdu.

Dönemin özelliklerine uygun olarak çıkartılan “fitne-fesat” konuları en aklı başındaki arkadaşları bile birbirine düşürecek ustalıkla oynanıyordu.

1960-1970’li yılların tartışma konularının başında komünistlik-faşistlik, Türklük-Müslümanlık, gericilik-ilericilik vb. gelirdi.

Milli ve manevi değerlere ağırlık verenler arasında çıkartılan fitnelerden birisi de “Türklük mü, Müslümanlık mı önce gelir?” Türklük dediğin an yakana takılacak etiket çoktan hazırlanmıştır: Kuru milliyetçi, yani dinden, imandan mahrum. Tarihi rozeti; şamanlık. İsmet Aytekin kendisini hep kuru olmayan milliyetçi olarak görmüş, kabul etmiştir.

Nihal Atsız – Necip Fazıl arasında, A.Türkeş - N.Erbakan arasında gidip gelenlerdendir.

Evde galiba iki kutuptan da iz ve eser yok. Bambaşka bir dünya. Tam bir tezat. Bu tezat içinde bir şahsiyet.

***

 

Necip Fazıl’ın yurdun dört bir yanın da konferanslar verdi bir dönem. 60’lı yıllar Adana Türkocağı da Üstat’ı davet etmişti. Konferansın birincisi Asri sinemasında ikincisi ise birkaç yıl sonra belediyenin bitişiğindeki çay bahçesinde yapılmıştı.

Asri sinemadaki konferansın takdim konuşmasını İsmet Aytekin yapmıştı. Konuşmacıyı tanıtırken; “Büyük Şair Necip Fazıl Kısakürek’i huzurunuza davet ediyorum” gibi birkaç cümle söylemişti.

Üstat kürsüye alkışlar arasında çıktı. İlk sözü,

“Ben sadece bir şair değilim. Benim fikir yönüm, tefekkür gücüm inkâr edilemez” deyince sözün kime söylendiğini anlayanlar dönüp İsmet Aytekin’e baktılar. Rahmetli kıpkırmızı olmuştu. Hoş görmeyen bir büyüklük kendisini çok sertçe ifade etmişti.

O gelişinde Üstat, ismet bey’e çok sayıda büyük doğu dergisi için abone makbuzu vermiş.

“Abone yapın, parasını acele gönderin. Önümüzdeki dönemde Büyük Doğu’yu yepyeni hamlelerle çıkartacağız. Hasımlarımızın korkulu rüyası olan büyük dava organı olan Büyük Doğu’nun çıkmayışı, milliyetçi – mukaddesatçı çeşmenin kuruması demektir.” Demiş ve İstanbul ’a hareket etmiş. 

O gittikten sonra İsmet Aytekin’i bir telaştır almış.  Nasıl ve kimleri abone yapacaktı? Hali, ahvali, işi, meşguliyeti abone yapmaya uygun değildi.

Necip Fazıl’ı dinlenmek için Asri sinemasını tıklım tıklım dolduranlar arasında Büyük Doğu’ya abone olmak için çok sayıda adam bulmak mümkün değildi. Çünkü halkımız okumaktan ziyade dinlenmeyi tercih ederdi.

Eşin dostun yardımı ile çok sayıda abone yapan ismet bey, topladığı paraları muntazam olarak gösterilen hesaba yatırır. Elinde birkaç makbuz kalınca, hısım akrabayı abone yapar, parasını cebinden öder. Böylece bir büyük yükten kurtulmuştur.

Aradan aylar geçer, aylar yıllara döner. Büyük Doğu’dan ses seda yoktur. Birkaç abone de arada bir İsmet Bey’e dergiyi sormaya başlar. Necip Fazıl’dan hesap sormak kimin haddine!   Ama abone olanlara da İsmet Aytekin’in vereceği cevabın kıymeti harbiyesi yok. Bir kısım aboneler kedilerinin dolandırıldıkları kanaatindedirler. Ama yapacak bir şey de yoktur.

Aradan bir iki sene geçtikten sonra Necip Fazıl Adana’ya tekrar gelir. Misafir edildiği otelde kendisini ziyaret edenler arasında “dostum” diye hitap ettiği İsmet Bey’de vardır. Fırsatını bulur, münasip bir tarzda Büyük Doğu’nun ne zaman çıkacağını sorar. Bu sualin amacını derhal anlayan Necip Fazıl, çileden çıkar. Sohbet halkasının içinde kimler olduğuna bakmaksızın İsmet Bey’e,

“Benim çapımda komünizmi savunan bir adam olsaydı, komünistler onu el üstünde taşır, onu dünyalık hiçbir şeye muhtaç etmezdi. Şu tezata bakınız ki kendilerini maneviyatçı yani maddeciliğin karşısında olduğunu iddia eden taraf, milliyetçiler, mukaddesatçılar üç beş kuruluş için bana hesap soruyorlar! Yazıklar olsun, yazıklar!”

Bu müthiş fırça karşısında ne yapacağını şaşıran İsmet Aytekin, ne kadar özür dileyip yanlış anlaşıldığını ifade etmiş olsa da Üstat’ın öfkesini dindirmek mümkün olmamış. Neredeyse konferans vermekten vazgeçilip, Adana’dan ayrılacakmış.

Araya giren arkadaşlar üstat’ı teskin edebilmişler. Böylece o günün akşamında bir yaz gecesi bir çay bahçesinde muhteşem bir konuşma yaptı.

Birkaç yıl arayla İsmet Aytekin, Necip Fazıl’dan iki kere fırça yemiş oldu. Buna rağmen üstat’ın sevgisi ve kıymeti İsmet Aytekin’in gönlünde azalmadı. Allah rahmet etsin.

Adana’da Sofuoğlu Ahmet Bey’le bizim neslimiz arasındaki kuşağın son milliyetçi aydınlarındandı.

Tanıdıklar, arkadaşlar, dostlar birer birer göç ettikçe sevdiğimiz, bizim dediğimiz sokaklar, caddeler, meydanlar, evler, dükkânlar insan için yabancılaşıyor.

 

 

15.08.2007-Dörtyol

Dün Kamışlı ’ya Oğuz’ların yaylasına gittik. Oğuz, Hayati, Çiğdem’lerin ayrı ayrı evleri var.  Muzaffer, Mehmet Kaçar, Ahmet Turan gibi üç yakın arkadaşında evleri var.

Otoyoldan Pozantı’yı geçtikten sonra Ankara yönüne giderken su dolum tesislerinden Çamardı ’ya dönülen sapaktan Kamışlı yoluna giriliyor. Otobandan sağa döner dönmez yol yükselmeye başlıyor. Kıvrılan yollar her dönemeçte yeni bir tepeyi aşıyor. Aştığımız her tepeden sonra arazi iki tarafla açılıyor, ufuk büyüdükçe büyüyor.

Büyüyen ufkun, genişleyen dalgalı arazinin her karış toprağı yeşille kaplı. Çok uzaklarda sivri ve çıplak kayalar göze çarpıyor. Ormanlık alanların dışındaki meyve bahçeleri ve üzüm bağları araziye ayrı bir güzellik ve bereket katmış.

Evler genellikle bahçe içinde veya orman eteklerinde yapılmış. Bahçe dışındaki yapılmış evler, sırtlarını dağ yamaçlarına dayamışlar. Toprak kaymalarını önlemek için istinat duvarları yapılmış.

Kamışlı ’ya giderken Alpu, Fındıklı gibi yerleşim yerlerini geçiyoruz. Bunlar aynı zamanda yayla yerleri. Kışın da burada insanlar oturuyor ama şenlikli günlerini yazları, yani yayla mevsiminde yaşıyorlar.

Eskiden yayla evleri derme çatmaydı. Çoktandır yayladaki evler, şehirdeki evler gibi yapılıyor. Şehirdeki evde ne varsa, yayla evlerinde de onlar var. Buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, televizyon, telefon, elektrik ve su. Sıcak su soğuk su. Duşlu çağdaş banyo ve tuvaletler. Şehir hayatında çağdaş hayata alışan insanlar, denizde veya yaylada da ilkel hayata razı olmuyorlar.

Her evin ufak veya orta boylu bahçesi var. Bodur meyve ağaçlarının aralarında domates, biber, kabak, patlıcan gibi bildik sebzeler yetiştiriyorlar.

Çiğdem öğle yemeğinde içli köftenin yanında yaptığı salatanın biber, domates ve diğer malzemelerini kendi bahçesinde yetiştirdiğini söyledi.

Yayla hayatı gençler için fazla cazip gelmiyor. Özellikle üniversitede okuyan veya bitiren genç kızlar ve oğlanlar yayladaki baba evlerinde uzun süre kalmıyorlar. Çünkü o sessiz sedasız, tabiatın içindeki hayattan hoşlanmıyorlar.

Bugünkü yaylacılık geçmişe göre bir hayli şekil ve mahiyet değiştirmiş vaziyette. Geçmiş yaylacılığın en önemli nesnesi hayvancılıktı. Diğeri ise kış için zahire hazırlığı yapmaktı. Konargöçer Yörükler ise kışları kışlaklarda, yani iklimi mutedil olan bölgelerde, yazın ise yaylalarda geçirirlerdi.   Bu onların hayat tarzı idi.

Şehirler geliştikçe konar-göçerlikte kazanmaya başladı. Torosların belli yörelerinde dar ölçekte de olsa bu gelenek devam etmektedir.

Bugün ise şehir hayatının yoğunluğundan kısa bir müddet de olsa kurtulmak isteyen şehir insanları yaylalara çıkmaktadırlar. Bazı yörelerde orman evleri adı ile yazlık evler, bir bakıma yayla evleri yapılmaktadır.

Yeni yayla evleri, genellikle devlet ana yollarına yakın köylerin, beldelerin civarında yapılması, gidiş gelişi kolaylaştırmaktadır. Biz Dörtyol’daki deniz evimizden Kamışlı ’ya gittik. Gidiş dönüş beş saatimizi aldı. Kamışlı ’ya girdikten sonra sağ taraftaki Hamidiye köyüne dönünce Oğuz’ların evinin yoluna girmiş oluyorsunuz.

Yayla havası ile deniz havasını karşılaştırmak mümkün değil. Dörtyol’da sahilde saat 11.00 ile 18.00 arası dışarıda mecburiyet yoksa sağlık açısından bulunmamak gerekiyor. İçeride ise klimaları çalıştırmadan oturmak adeta imkânsız gibi. Klimasız evlerde oturanların vay haline. Onca yıl Adana’nın yazın sıcağına, kışın yağmuruna iyi dayanmışız. Hele geceleri sivrisineklerle mücadele etmek ayrı bir savaştı. Cibinliğin içine sivrisinek girmişe geceniz perişan olur. Bir yandan sıcak öte yandan sinek uğraş dur sabaha kadar.

Bu şartlar içinde yaylaya gitmek en akıllı ve uygun bir tedbir. Ama kesenize uygun ise. Kazancınız yaylada birkaç aylığına ailece kalmamıza elverişli ise.

 

18.08.2007-Dörtyol

Lale Şıvgın bu günkü yazısına (Tercüman 17.08.2007) “Çölaşan mağdurunun Çölaşan savunması” adını koymuş. Yazı aşağıya olduğu gibi alınmıştır:

“Basın hürriyetinden doğan mahzurların giderilme vasıtası, yine basın hürriyetidir.” Atatürk - 1924

 Emin Çölaşan bu ülkenin en çok okunan yazarlarının başında geliyor. Sevin ya da sevmeyin, görüşlerine katılın ya da katılmayın, Çölaşan, okurun gözünde önemli bir yere sahip olan, okur tarafından kabul gören bir isim. Dahası kendi kimliğinin ötesinde medyada bir simge haline gelmiş önemli isimlerden biri. Ancak bu durum elbette ki Çölaşan’ın her yazdığının doğru, üslubunun da yerinde olduğu anlamına gelmez.

 Yazılı basında henüz 2 küsur yıllık bir tecrübe sahibi olmakla birlikte Çölaşan’ın köşesinde günlerce yer almış ve haksız eleştirilerine muhatap olmuş birisi olarak, bu tesbiti yapma hakkını kendimde görüyorum. Çünkü hem medya mensubu, hem de bir Çölaşan okuru olmakla birlikte, ‘Çölaşan mağduru’ sıfatına da sahibim.

 Çölaşan’ın Özal’a olan muhalefeti nedeniyle Özal’la birlikte siyaset yapan babam da tıpkı Özal ve ekibi gibi Çölaşan’ın hedefindeydi. O yıllarda henüz 11 yaşımda olmama rağmen, ben bile günlerce Çölaşan’ın köşesine konu olmuş ve haksız eleştirilerinden, önyargılı bakışından nasibimi almıştım. Bugün bu yazıları hatırladığımda gülümseyebiliyorum. Ama ‘double check’ denilen gazeteciliğin altın kuralını atlayarak, tek taraflı iddialara dayanan yazılarla hedef haline gelmek, o yaşta bir çocuk için çok da kolay bir süreç değildi. Bu taraflı yazıların açtığı yaralar çok kolay kapanmadı. Ancak yine de basın özgürlüğü herşeyin üstündeydi. Bu nedenle, Çölaşan’ın kaleminden canı acımış bir insan olmama rağmen, Atatürk’ün yukarıda aktardığım sözünde de ifade ettiği gibi, basının hatalarının yine basın yoluyla telafi edilmesi gerektiği inancını hâlâ koruyorum.

 Bugün de “Çölaşan mağduru” sıfatıma rağmen, genç bir medya mensubu olarak, ne Çölaşan’ın ne de başka yazarların, muhalif görüşleri nedeniyle görevden alınmasını hazmetmem mümkün değil. Her yazarın, her muhabirin, her medya mensubunun hatası olabilir. Yapılması gereken, bu hataların yine aynı mecralarda düzeltilmesidir. Görüşleri nedeniyle, yazarların sesinin kısılması Türkiye’nin ve demokrasinin geleceği açısından kabul edilebilir değildir, endişe vericidir. Çünkü, demokrasinin devamlılığının ve işlerliğinin sağlanmasında basın itici güçtür. İfade özgürlüğü de demokrasilerde basının birinci gereği...

 Demokrasi çoğulculuk anlamına geldiğine göre, basın da çoğulculuğu sağlamak zorunda. Medyada çok sesliliğin önüne geçilmesi halinde, basın kendisine atfedilen “4. kuvvet” olmanın gereğini yerine getiremez. Nitekim, son yıllarda medya- iktidar ilişkileri nedeniyle basın, James Mill’in kavramsallaştırdığı “4. kuvvet” olmanın gereğini yerine getiremiyor. Karşı güç işlevini kaybeden medya, artık denetlenmesi gereken bir mekanizma halini aldığı için de Ignacio Ramonet gibi isimler, “4. kuvvet” medyayı denetleyen, medyadaki haber çarpıtmalarını ve eksik bilgilendirmeleri ortaya çıkaran bir “5. kuvvet”i yani “yurttaş gazeteciliğini” gündeme getiriyor. “Kamusal tartışma ortamı” nın oluşması için artık en büyük görev okurun ve izleyicinin.... “

Ya nezaketi icabı, ya da araştırmadığı için Lale Şıvgın kendisinin mağdur olduğu konuyu açıklamamış. 11 yaşındaki bir çocuk, Çölaşan’ın köşesine neden konu olduğunu açıklanmalıdır. 

Olayın başka mağdurları da vardı. Lale Şıvgın büyük bir ihtimalle bunların kimler olduğunu bilmektedir.

Olayın bir tarafında Necdet Özkaya (Dönemin Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürü) var. Diğer önemli kahramanlarından biri de zamanın Talim Terbiye Kurulu Başkanı Ömer Okutan ’dır.

Konu: Lale Şıvgın, Ankara ‘da Ortadoğu Özel lisesinin hazırlık sınıfında öğrencidir. Hazırlık okumadan birinci sınıfa geçmek için girdiği sınavı kazanamamıştır.

Aile çocuğa yazın özel İngilizce dersi aldırtmış. Bu arada yabancı bir ülkeye gönderilmiş, İngilizcesini geliştirip ilerletsin diye.

Okullar açıldıktan sonra İngilizce derslerine giren yabancı uyruklu bir öğretmen, Lale’nin İngilizcesinin sınıf arkadaşlarından ileri olduğunu görünce ailesine sözlü ve yazılı olarak bu tespitini bildirmiş. Hazırlık sınıfında bir yıl boşu boşuna okuyacağını söylemiş. Aile, okul idaresi ile görüşmüş, bir çare bulmak için. Konu okul idaresinin yetkisini aştığı için Bakanlığa müracaat etmek zorunda kalmışlar.

Hazırlık sınıfı ile ilgili kurallar gereği yapılacak bir husus olmadığı için, baba Halil Şıvgın, Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğüne yazılı müracaat ederek “kızının mağduriyetinin giderilmesini” istemiştir.

Halil Şıvgın’ın dilekçesi Talim Terbiye Kuruluna “müptelaları” için Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğünce uygun görüşle gönderilmiştir. 

Talim terbiye kurulu başkanlığı, emsal olmamak üzere yani genelleştirilip bir kural haline getirmeden, kişiye özel gibi görünse de, olaya özgü olarak;

Eldeki bilgi ve belgelere göre Lale Şıvgın’ın eğitim öğretim yılının henüz başındayken, “hazırlık sınıfından birinci bu sınıfa geçmesinden uygun olacağı” düşüncesi ile yazıya karşılık veriyor.

Bakan Köksal Toptan’dır. Halil Şıvgın konuyu bir kere de Bakan’a götürmek gereğini duyuyor. Çünkü kendisi Sağlık Bakanlığı yaptığı için, Bakan ’nın bilgi sahibi olmasının gereğini bilmektedir. O zaman milletvekili olan Şadi Pehlivanoğlu  ile birlikte  Bakan K.Toptan’ı ziyaret edip konuyu anlatıyorlar. 

Bakan, problemin çözümü hususunda kendilerine yardımcı olacağı sözünü vermiştir. Bu söz Halil Şıvgın tarafından gerek Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürü olarak Necdet Özkaya ’ya, gerekse Talim Terbiye Kurulu Başkanı Ömer Okutan ’a ulaştırılmıştır.

Lale Şıvgın’la ilgili yazı okuluna gönderilip gereği yapıldıktan sonra, yani çocuk birinci sınıfa geçirildikten sonra, konuyla ilgili yazılar, birisi tarafından Emin Çölaşan’a gönderilir.

Emin Çölaşan’a göre büyük bir suiistimal yapılmıştır. Partizanlık rezaleti, skandal vs. diye nitelendirilerek olayı anlatmıştır.

Yazıyı okuyan Toptan, Şadi Pehlivanoğlu ve Halil Şıvgın’la yapılan konuşmayı hemen unutmuş, mesele iktidarı kaybeden Anavatan’ın bürokrasideki uzantılarının marifeti olmuştur.

Soruşturmayı yürüten Teftiş Kurulu daha doğrusu başkan Cemal Şeker’e göre olay MHP’li olmaktan kaynaklanmaktadır. Halil Şıvgın Anavatan’ın Milletvekili ve Sağlık Bakanı olmasına rağmen, köken itibarıyla ülkücü-milliyetçi bir kimsedir. Necdet Özkaya, herkes tarafından tanınan, bilinen bir MHP’lidir. Ömer Okutan da milliyetçi olarak bilinmektedir. Bu iki milliyetçi üst bürokrat, ülküdaşları Hali Şıvgın’a yardım etmek için özel bir “kurgu” geliştirmişlerdir. Lale Şıvgın kaydolduğu birinci sınıfa devam etsin diye müfettiş bir rapor yapmış, Toptan’a sunmuştur. Gereği aynen yapılmıştır. Mağdur Lale Şıvgın’la birlikte Necdet Özkaya ile Ömer Okutan olmuştur.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

93 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi