“SATIYORUM, SATIYORUM BİTMİYOR, NE KOMÜNİST BİR DEVLETMİŞİZ”

“SATIYORUM, SATIYORUM BİTMİYOR, NE KOMÜNİST BİR DEVLETMİŞİZ”

Necdet ÖZKAYA

Yazın okumak için aldığım kitaplardan biri de Erol Mütercimler’in Onlar Bizim İçin Öldüler, Bu Vatan Böyle Kurtuldu. Kitabın 6. Baskısı, Kasım 2005 tarihinde yapılmış. Ben okumak için ancak Ağustos 2007’de elime alabildim. Araya başka çalışmalar girdi.

Yazarın ifadesiyle, memleketin nasıl kurtulduğunu, vatanın nasıl kurulduğunu bilmediğimiz için, bu vatanı çok kolay biçimde elimizden çıkarmakta hiç sakınca görmüyoruz.

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, “Babalar gibi satarım” gibi laflar ederek efelenmektedir.

Geçenlerde galiba seçim propagandası yaparken, “Satıyorum, satıyorum! Bitmiyor, ne komünist bir devletmişiz” diyordu. Bu aklınca Cumhuriyet kurumlarını, fabrikalarını, tesislerini, barajlarını, yollarını devlette ait olmasının yanlışlığını belirtiyordu.

“Cumhuriyete ait ne varsa onları, özellikle Gazi Mustafa Kemal’e ait hangi tesis, hangi fabrika, hangi banka varsa ortadan kaldırılıyor. Hem ticari olarak sanıyoruz hem de tabelalarını bile mezara gömüyoruz.”tursun

Erol Mütercimler, “geçmişimizden (Yani Cumhuriyet tarihinden, Milli Mücadeleden) kurtulmaya çalışıyoruz. Neden? Yazara göre:

“Acaba tek bir soruyu sormamak için mi? Bu memleket nasıl kurtuldu?”

“Kemalist Cumhuriyet’e ait ne varsa yok ediyoruz.” Diyor yazar.

Seçimlerde Mersin AKP milletvekili olarak seçilen Prof. Zafer Üskül,

“Anayasadan Atatürkçülüğü, Kemalizm’i çıkartmalıyız.” diye demeçler vermeye başladı. Tanınmış bir solcu olan Zafer Üskül şimdi AKP li. 

Dini cemaatler de solcuların, bölücü Kürtlerin yolları Atatürk’e muhalefet de hep kesişti. Bundan sonra da kesişmeye devam edecektir.

Kitabının 7. Bölümünde denizcilik tarihiyle ilgili özel bilgiler yer almaktadır. Bir çok satırın altını çizerek okudum. Özelleştirmeyle ilgili olduğu için yazıyorum:

“…Osmanlı Devleti'nin Bayındırlık Bakanı Halaçyan ile İzmir milletvekili İstepan Ispartalıyan ve bazı Ermeni asıllı devlet ileri gelenleri, "devlet ticaret yapamaz ve yapmamalıdır" tezini ileri sürerek, Bakanlar Kurulu'ndan (Vükela Meclisi) karar çıkartmak suretiyle (söylentilere göre yüklü bir komisyon karşılığı) İdare-i Mahsusa'yı 350 bin Osmanlı altın lirası karşılığında İngiliz Fire Filt-Wodl şirketine, 75 yıl süreyle işletme hakkı verilmesini sağladılarsa da, İngiliz şirketi çıkardığı hisse senetlerini satamadığı ve şirket kanuni süre içinde kurulamadığı için münfesih sayılarak, yatırdığı 10 bin altın lira hazineye irad kaydedildi.

Halaçyan ile Ispartalıyan'ın kötü niyetlerini öğrenen İdare-i Mahsusa kaptanlarından Osman adlı bir yurtseverin Osmanlı Meclis-i Mebusan'a durumu bir raporla bildirmesi üzerine harekete geçen yetkililer 1910 yılında Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi'nî kurdular.”

Denizlerin millileşmesi Lozan Zaferi’nin bir sonucudur. Bir başka ifadeyle devletimizi kuranların nasıl milli bir kafaya sahip olduklarının belgesidir.

Denizlerimizin millileştirilmesi (kabotaj hakkı) Lozan da kazanılmıştır.  Ayrıca;

Deniz gücümüzle ilgili olarak ticaret ve savaş gemileri ve bunların inşaları için konulan sınırlamalar kaldırmıştır.     

O tarihte henüz anavatana katılmamış olan İskenderun Körfezi’nde bile denizcilikle ilgili bir çok hak elde edilmiştir.

Mübadele döneminde, göçmenlerin milli ticaret gemileri ile yapılmasını gerçekleştiren Türkiye, Kabotaj Hakkını rahatlıkla kullanabileceğini batılı devletlere kanıtlamıştır.

Mübadeleden sorumlu bakan olarak Mustafa Necati Bey 15 Şubat 1924’te TBMM de yaptığı konuşmada;

“Vekâlet, gerek seyr-i sefahin ve gerekse onun etrafında toplanan diğer yedi Türk vapurculuk şirketine (Türk Vapurcular Birliği) elinden gelen her turlu nakdi yardımı yapmış ve yapmaktadır” demişti.

Maalesef Atatürk ve İnönü döneminde denizcilik sahasında görülen olumlu gelişmeler onlardan sonra adeta durmak noktasına gelmiştir. Gerçi büyük gemilerin yanaşabilmesi için uygun limanlar yapılmıştır. Turizm amaçlı yat limanları, küçüklü büyüklü iskeleler de yapılmıştır. Askeri amaçlı gemilerimiz eskiye oranla artırılmış, güçlü bir deniz gücü oluşturulmuştur. Ama 1967 yılında Kıbrıs‘a çıkartma yapabilecek çapta ve donanımda askeri gemilerimizin olmadığı da acı bir hakikattir.

Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde yeterince deniz ticareti gelişmediği gibi yolcu taşımacılığı da yok mesabesine düşmüştür.

Batılı ülkelerde, Japonya’da tren yolcu ve yük taşımakta çok önemli bir araç iken, ülkemizde demiryolları maalesef geliştirilmemiştir. Hatırlıyorum Turgut Özal Başbakan iken, “Komünist ülkelerde demiryolları, liberal demokratik ülkelerde karayolları geliştirilmiştir” demek suretiyle gerçekle pek örtüşmeyen ideolojik bir yaklaşımda bulunmuştu.

Sular kesilince değeri ve önemi yeniden tartışılmaya başlandı. Bir nesnenin kıymeti azlığında veya yokluğunda daha iyi anlaşılacağı için, bir damla yağmur için her gün Mevla ‘ya yalvarır olduk.

Kuraklığın bir afet olduğunu yaşamaya başlayınca anladık. Başkentte su kesintisi başladığından beri her kafadan bir ses çıkıyor.

Ankara’nın nüfusu yüz bin kadar geçici de olsa eksilse, Melih Gökçek bayram edecek. Çok rahatlıkla “Elli altmış bin kişi Ankara ‘dan uzunca sürecek bir tatile çıkarak ayrılırsa su kaynaklarımızın ömrü uzayacak” diyebiliyor.

Mekke, Medine gibi şehirlerde Ankara su ve barajlar olmadığı halde, bu şehirlerde su kesintilerinin olmadığını “Belediye Başkanı’na” hatırlatılıyor. Ama taş altında kalabilecek Melih Gökçek laf altında kalmaz. Hatta su kıtlığının nimetlerini ve yararlarına Ankaralıları ikna ederek bir dönem daha seçilebilir.

4 Ağustos tarihli Tercüman Gazetesinde Sırrı Yüksel Cebeci köşesinde konuyla ilgili bir yazı vardı.

“AKP’nin seçim propagandası da ki en etkili argümanlarının başında, elektrik ve suya zam yapmamış olmak geliyordu.

İnadına AKP diyenler de ellerindeki faturaları göstererek AKP iktidarı dört yıldır elektriğe ve suya zam yapmadı propagandasını yapıyorlardı.

Allahın sopası yok.

Öyle bir çuvalladılar ki, suya ve elektriğe zam yapmaktan başka çare kalmadı” diye yazmış.”

Ama Bor’un pazarı geçtikten sonra…

Yüksel Cebeci sözü 9. Cumhurbaşkanına getirerek Demirel‘den şunları aktarıyor:

“Küresel su miktarına bakarak dünyanın bir su kıtlığı içinde olmayacağı düşünülebilir. Dünyanın % 70’inin su ile kaplı olması insanları bu düşünce sevk edebilir. Ancak bu suyun %97’si tuzlu sudur. Sanayide ve tarımda kullanılmamaktadır. Nehir, göl ve bataklardaki su miktarı % 0,4’tür.

Türkiye su kaynakları bakımından zengin bir ülke olmadığına göre, bu sorununu nasıl çözecek?

Su ve enerji sorununun nasıl çözüleceğini Sayın Demirel’e soran, danışan var mı?    

Bu kafa ile gidersek yağmur duası da, Kızılırmak da, Melen Çayı da kurtaramaz bizi.”

Demirel’in ömrünün büyük bir bölümü suyun ardında geçmiştir. Çocukluk günlerinde “şu dağının arkasındaki su, bir gelse” diye hayıflanan ve yakaran yaşlı köylüleri dinleyen Demirel, o köylülerin hayal ettikleri suyu dağların ardından alıp Isparta’nın İslamköyün tarlalarına, bağlarına, bahçelerine getirmeyi Allah bana nasip etti diye bir konferansta anlatmıştı.

ABD ile ortaklarının Irak‘ı işgal ettikleri günden beri ABD orta doğu petrollerini ve bölgeyi kontrol etmek ve elinde tutmak için Irak’a müdahale ettiği söyleniyordu. Şimdi buna bir de su faktörü ilave edildi.

Amerika’nın işgali petrol kadar, suyun paylaşılması ve su sıkıntısı çeken İsrail’in Dicle ve Fırat’tan yararlanması amacıyla da planlandı.

Önümüzdeki yıllarda Fırat ve Dicle’nin kontrolü Panama ve Kolombiya örneğinde olduğu gibi kukla bir Kürt devleti ile denetim altına alacaklar.

 

05.08.2007

 

“Yeni Osmanlıcılık hortlatıldı” diye milli hassasiyeti yüksek olan gazetelerde haberler ve görüşler yeniden gündeme geldi.

Rahatsızlığın en büyük kaynağı Türklüktür. Büyük Ortadoğu projesini hayata geçirebilmek için Türkiye’nin eyaletlere ayrılması, yetmez ise federal devletler olarak yeniden şekillendirilmesi amaçlanmaktadır.

Prens Sabahattin ile Hürriyet ve İhtilaf partisinin görüşleri AKP tarafından benimsenmiş, geçen dönemde bir kısım görüşler hayata geçirilmiş, bir kısmı da bu dönemde gerçekleştirilecektir.

AKP Mersin Milletvekili Prof. Dr. Zafer Üskül’ün yeni sivil anayasa yapma projesi, Yeni Osmanlıcılık fikrini gündeme getirdi.

Osmanlı İmparatorluğunu yıkan güçler, odaklar ve devletler yeniden Osmanlı Devletini kurmaya çalışıyorlar. Adı Osmanlı olan devleti kolayca parçalarız düşüncesindedirler.  

 

Hikmet Bila,  dünkü Cumhuriyet’te “Ya Ankaralı Giderse” diye. Biliyorsunuz Melih Gökçek “su sıkıntısının belli ölçüde de olsa azaltılması için Ankaralılar tatile çıksın” demişti ya, herkesi de kızdırmıştı. Hatta eski belediye başkanlarından Murat Karayalçın “Ankaralılar gideceğine, melih gökçek gitsin daha iyi olur” demişti.

Susuz kalmamızın en büyük sorumlusu Melih Gökçek’tir. Çünkü yapılan bütün uyarılara rağmen tedbir almadı. Ankara’nın susuz kalmasına sebep oldu.

Gitmek fiiliyle yapılan bir söz daha vardı. Başbakana ait. Vatandaşın birine “ananı da al git” demişti. Bu söze herkes çok kızmıştı.  Bu söz başbakana yakışır mı denmiştir. Bu ve buna benzer çirkin davranışları sandığın cezalandıracağına mutlak gözüyle bakılıyordu. Aksi oldu. Celalli, öfkeli, argo konuşmalardan hoşlanan başbakan, sanıldığının aksine çok büyük oranda oy alarak seçimi kazandı.

Ankaralı, Melih Gökçek’in sözünü dinler, pılını pırtısını toplar yollara düşerse şaşmayın. Çünkü Başkanın boşa söz söylemeyeceğine inanmıştır.     

Birçok akademisyen erozyon ve kuraklığın tedbir alınmadığı takdirde felaketin kapıda olduğunu söylüyorlar. Felaket gelmeye geldi de, geldiğini bir türlü anlatamıyor. Çünkü gözleri kapalı, kulağı duymayan bir toplum haline geldik. Çünkü afetlere karşı toplum alışkanlık kazandı veya kazandırdık.

*  Depremle yaşamak,

*  Kuraklıkla yaşamak,

*  Terörle yaşamak,

*  Elektriksiz yaşamak,

* Trafik kazalarıyla yaşamak

   Listeyi uzatmak mümkün.

ABD Demokrat Parti Kasım 2008’de yapılacak seçimleri kazanırsa dışişleri bakanı olabileceği söz edilen Richard Holbrooke, şöyle konuşuyor:

“… 11 Eylül’den beri ABD dünyanın her yerinde ılımlı İslami demokrasi istiyoruz. Bugün dünya üstünde iki devlet var. Biri Türkiye, diğeri Malezya. Türkiye’de seçimleri ılımlı İslam kazandı. Bundan dolayı çok memnun olduk. Ilımlı Müslüman, AKP karşısında meşruiyetlerini Atatürk’ten alan ünlü milliyetçi partileri Mağlup etti.”

İçeride, dışarıda Türklük, Türkçülük, Atatürk ve Atatürkçülük düşmanlarının cümlesi AKP nin yeniden iktidar olmasından memnun oldular.

Su iç politikada da, dış politikada da çekişme ve kavga konusu olacaktır. Özellikle 2780 km. uzunluğundaki Fırat ve bize 1840 km. uzunluğundaki Dicle en tartışmalı konulardan biri olacak.

GAP bütün hasım güçlerin dikkatini çektiği gibi Suriye, bu büyük su projesini kendisi için bir tehdit olarak görmüş, PKK’yı destekleyerek Türkiye’ye adeta örtülü bir savaş ilan etmiştir. Özellikle Atatürk Barajı’nın yapımına başlanmasıyla tepkilerini daha artırmıştır. GAP’ı Türkiye’nin “saldırıdan bir dış politika davranışı” olarak nitelendirmiştir.

Büyük Orta Doğu Projesi’nin diğer adı büyük İsrail’dir.

Proje’nin birinci adamı ABD Başkanı Bush, ikinci adamı, yardımcısı Türkiye cumhuriyeti başbakanı Tayyip Erdoğan, onların at uşakları Barzani ve Talabani ve Kürtler. Kürtlerin yeni bir ihaneti ile karşı karşıyayız.

Büyük İsrail demek işlerine gelmediği için, bizim tarihi büyük gururumuzu okşamak için “Yeni Osmanlıcılık” adını kullanıyorlar.

Rahmetli Özal, “federasyonu tartışalım” düşüncesi Türk-Kürt federasyonu idi. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılmasıydı. Atatürk ve onun düşüncelerinden kurtulmak için her türlü yolu deniyorlar, denemeye devam edeceklerdir.

Çanakkale’de oyunlarını bozmuştuk. Anadolu ihtilalı ile de emperyalizmi ve onun uşaklarını vatan topraklarından kovmuş, Türkiye Cumhuriyeti adıyla yeni bir devlet kurmuştuk.

Bu projeye göre, balkanlar, Kafkaslar, orta doğu ve orta Asya’da dört adet federasyon kurulacak bunlar “ılımlı bir halife”  şemsiyesi altında birleştirilerek bir konfederasyon kurulacaktır.

ABD Başkan Bush’un Endonezya’da söylediği “Hıristiyan alemi ile bir meselemiz olduğunda Vatikan’la görüşüp hallediyoruz. Ama İslam  Âleminin böyle bir otoritesi yok, mesele ortada kalıyor.” Sözünü unutmamak gerekiyor.

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, dışişleri bakanı iken İstanbul’da 1991 yılında yapılan Sosyalist Enternasyonal toplantısında “21. Yüzyıl su savaşlarının olacağı bir dönem olacaktır.”

Henüz milletler arası su savaşı başlamalı ama Ankara’da belediye ile vatandaşlar arasında başladı.

Yeni Meclis Cumartesi günü toplandı. Yeminler yapıldı. DTP’liler TBMM’ne girdi. DPT’li Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Sırrı Sakık, Osman Özçelik ve Hasip Kaplan yemin töreni başlamadan önce MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yanına gittiler. DTP’ liler önce Bahçeli ile sonra da yanında oturan Mehmet Şandır, Cihan Paçacı Ve Sabahattin Çakmakoğlu ile de tokalaştılar.

CHP lideri Deniz Baykal genel kurula girişinde DTP’lileri görmezden gelerek MHP’lilerle tokalaştı.

Bugün hürriyet’in Çukurova ekinde çok önemli sevinç duyulacak bir haber var:

“Yumurtalık’a ikinci tersane. Adananın en hızlı gelişen ilçesi olan yumurtalık’a ikinci tersane kuruluyor.  80 bin metrekare alan üzerine kurulacak olan tersanede her yıl ortalama altı gemi inşa edilecek.

Birinci büyük tersane 800 bin metrekare alan üzerinde yaptırılacak olan tersanede yılda 12 gemi inşa edilebilecek.”

 

Ankara‘da ve İstanbul‘da su problemi bilinerek çıkartılmıştır. Milletlerarası firmaların su pazarını ele geçirmelerine imkân ve fırsat vermek için İstanbul, Ankara gibi iki büyükşehirde suyla ilgili ileriye yönelik tedbir alınmamıştır.

Devletin su hizmetlerine yetmediği düşüncesi kamuoyuna mal edildikten sonra özelleştirmenin önü açılmış olacak. Türkiye akarsularının, göllerinin, barajlarının milletlerarası kuruluşlara verilmesi çok kolay olacaktır.

Bilim adamları, uzmanlar küresel ısınmanın yol açtığı su krizinin temelinde ısınmadan çok uygulanan politikaların hatalarından kaynaklanıyor diyorlar.

Su kaynaklarını özelleştirmek için AKP hükümeti planlarını, programlarını yürürlüğe koymak üzeredir. Fırsat bu fırsattır. Ankara’da sular kesilip, İstanbul’da kesilmek üzereyken, “Ey ahali, biz devletin kıt imkânlarıyla su problemini çözemeyiz, bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi bu işi özelleştirerek, yeni su yatırımlarını yaptırmamız gerekir” diyecektir. Canından bezdirilmiş halk, musluklardan su aksın gerisi beni ilgilendirmiyor noktasına gelince, önce milli şirketler sonra uluslararası şirketler devreye girecektir.

Anayasanın 43 üncü maddesinde “Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil yerlerinden yararlanmada kamuoyu gözetilir.”

Anayasa değişikliğinin söz konusu olduğu bugünlerde, renksiz ve yumuşak anayasa projelerinde kamu yararı, milli yarar gibi hükümler yer almayacaktır.

Uzmanların belirttiğine göre ABD’de su kaynakları ile ilgili konuların planlanması projelendirilmesi inşaatı ve işletmesiyle ile çevre meseleleri Amerikan ordusu tarafından yönlendiriliyor.

Su İsrail, Güney Afrika, Kuzey İrlanda ve Avusturya gibi pek çok ülkede devlet denetiminde, Türkiye su havzalarının devletin denetiminden çıkartmak için yol arıyor.

2006 yılında İngiltere Büyükelçiliğinin organizasyonuyla “su sektöründe işbirliği olanakları” konulu bir seminer düzenlendi.

Yıllar yılı Türk Milliyetçileri Dicle, Fırat, Aras “benden doğar niye bana dökülmez” diye hayıflanıyordu. Rahmetli Arif Nihat, bu duyguları şiirleştirenlerin en başında geliyordu. Şikâyetimiz akarsularımızın uzunluğunda değil, sınırlarımızın darlığındandır. Bu duygularda kaybedilen toprakların acısı ve sızısı yatıyor.

“Yeni Osmanlıcılık” fikrinin revaçta olduğu günlerde milliyetçi kalemlerin buna itiraz etmeleri kendi içlerinde bir tezat değil mi? Diye bakıyorum. Değil diyorum. Çünkü Osmanlı Devleti’ni ABD, Avrupa ve İsrail kurdurmadı. Şimdi bu fikri niye savunuyorlar? Çünkü Büyük Ortadoğu Projesinin gerçekleşmesi için “Yeni Osmanlıcılık” fikri önemli bir adımdır.

Petrol kavgası olarak görülen Irak işgali yakında su kavgasına dönüşecektir.

“1430 metreküp yıllık tüketimi ile su yoksulu olan ve 2030’da 80 milyona ulaşması beklenen nüfusuyla tüketim 1100 metreküpe gerileyeceği öngörülen Türkiye için durum parlak değildir.”

2025 yılından itibaren Türkiye’de su sıkıntısının üst noktaya ulaşacağız yazılıydı. Aynı raporda Suriye ve Irak’ta büyük su kıtlığı yaşanacağı öngörülüyordu.

Bu Fırat ve Dicle’nin önemini artırıyor. Büyük Ortadoğu Projesinin su ayağından Fırat ve Dicle var. Suyun önemini artıracak.

Güney Amerika ülkelerinde su kaynaklarının çok uluslu şirketlerin eline geçmesi sonucunda geçimini topraktan sağlayan kesimi zarara sokmuş, tarımla uğraşanları yoksullaştırmıştı. Bolivya’da Moreles’i iktidara tarım kesimi getirmişti.

Suların yabancılara satılmasını milletimiz nasıl karşılayacak?

Toprakların satılmasına nasıl tepki verdiyse, suların satılmasında da öyle tepki verir.

 

08.08.2007

Milliyet Gazetesinin kitap ekinde (Ağustos 2007)

Refik Erduran, bir “eğitim mühendisi” nin yaşam öyküsü isimli yazısını görünce çok sevindim. Zira Fehamettin Akıngüç ve kızları tanıdığın ötesinde aile dostlarımız olan insanlardır. Onlarla ilgili her haber, her söylenti, her yazı veya malumat bizi ilgilendirir.

Yazıyı okuyunca Fehamettin Akıngüç’ü aradım. Sevincimi ve memnuniyetimi paylaşmak için. Toplantısı varmış. Telefonumu bıraktım saat 12.30’da onlar beni aradı.

Karşılıklı sevgi ve saygı sözlerinden sonra konuya girdik. Refik Erduran’ın yazısını okuduğumu söyledim.

“Derli toplu, kitabı can alıcı yönleriyle tanıtan bir yazı.” dedim.

“Doğru. Bu adamı tanımam. Kim olduğunu biliyor musun?” diye bana bir soru sordu. Neyin cevabını öğrenmek istediğini anladım:

“Nazım Hikmet’i yurt dışında kaçıran adam” Fehamettin Bey, bu cevabı duyunca şaşırdı. Onu birkaç kere şaşırttığımı biliyorum. Kendisi de bunu muhtelif sohbetlerimizde söylemiştir. Hatta kitabında da benzer ifadeler vardır.

Ömer Balıbey, Fehamettin Bey’in misafiri olarak odadaymış. Konuşmalarımızı o da dinlemiş. Konuşmam bitmek üzereyken Fehamettin Bey, telefonu Ömer Bey’e verdi.

Sabahleyin Balıbey’i aramıştım. Partisi DP barajı geçmiş olsaydı Ömer Balıbey, büyük ihtimalle İstanbul milletvekillerinden biri olarak TBMM’ne girmiş olacaktı. Kader, kısmet diyecek fazla bir şey yok.

Milletvekili adayı olmadan önce MEB Öğretmen Yetiştirmeden Sorumlu Genel Müdürdü. Seçim kanunu gereğince görevine dönmesi mümkündür. En azından emsal bir göreve dönmesi icap etmektedir. Bakanlık nasıl bir tavır takınacak, önümüzdeki hafta belli olur. Kendisine,

“65 yaşına kadar görevde kalmayı düşünme sağlığın el verdiği ölçüde siyasetle ilgilen. Türkiye’de siyasi taşlar henüz yerine oturmadı.” dedim. O da,

“Ben de böyle düşünüyorum. Lojmanı boşaltıyoruz. Kendi evimize taşınacağız” dedi.

Bakanlık Talim Terbiye Kurulu üyesi Veli Kılıç, 2007 seçimlerinden MHP’den milletvekilliği için müracaat etmiş. Aday olamayınca seçim sonuçlarını beklemeden göreve dönmek için bakanlığa başvurmuş. TTK üyeliğinden her bakımdan düşük olan uzman olarak İlköğretim Genel Müdürlüğünde görevlendirilmiş. Partizanlığın en son örneği. MHP’ye olan husumet her alanda kendini gösteriyor.

Veli Kılıç, bu davranışı Türklüğe karşı bir davranış olarak değerlendiriyor. Kendisine şahsen katılıyorum.

Refik Erduran’ın yazısına geri dönüyorum.

“Haritasız ve pusulasız rota çizmek güçtür. Sis bastırırsa o güçlük tehlikeli de olur.

 Çat şurada, çat kapı arkasında saf tutan köşe kapmacıların bulandırdığı, sağın sola karıştığı, ileri ile gerinin yer değiştirdiği, değerlerin ve kavramların silikleştiği ortamda çoğumuz o durumdayız yıllardır. Rota çizmekten vazgeçip kendini akıntılara bırakanlar da var.

 Bir dostun armağan ettiği "Eğitim Mühendisi" adlı nehir söyleşi kitabı benim kafamda sis dağıtan bir rüzgâr estirdi. Anlatılan -ve şimdi 81 yaşında olan- Fahamettin Akıngüç bir mühendis. Ancak, başka bir mühendis...”

Fahamettin Bey, hayatının çeşitli evrelerinde değişik siyasi görüşlere ve değişik partilere ilgi duymuş, bir kısmına da maddi ve manevi yardımlarda bulunmuş. Türkiye İşçi Partisine karşı bir İsrail olmasına rağmen kendisine yakın hissetmiş. Partinin çıkartmayı düşündüğü gazeteden bin liralık beş hisse almak için teklifte bulunmuş, “Sen patronsun” diye öneriyi geri çevirmişler. Gazeteyi de çıkartamamışlar. 

Parti yetkililerinin ilkelerine uygun davrandıklarını kabul edip, takdir edelim.

Refik Erduran’ın değerlendirmesine göre;

“Fahamettin Akıngüç'ün kendini hep 'solda' sayması. İlerici öğretmenlere, özellikle Köy Enstitüsü kökenlilere her zaman ağırlık vermiş, çocuklara ve gençlere hep o yönde görüş açısı kazandırmaya çalışmış. TİP'e yardım etmiş.”

Özel bir soru,  Fahamettin Akıngüç kendini hem solda sayıp, TİP’e yardım etmeye kalkmamış olsaydı Refik Erduran, ilgi duyup kitabı okur, üzerine yazı yazar mıydı? Çok şubheli!

Hele hele Akıngüç, TİP yerine MHP’ye ilgi duyup maddi yardımda bulunmuş olsaydı Refik Erduran ne derdi?

Türkiye’de aydınlar taraf tutmazsa, objektif davranabilmiş olsa, yurdun çevresi ne kadar değişik olurdu.

DEVAM EDECEK

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

732 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi