MUHALEFETİ GÖREV EDİNEN BİR GARİP ADAM

MUHALEFETİ GÖREV EDİNEN BİR GARİP ADAM

Necdet ÖZKAYA

23.07.2007-Dörtyol  

Gecenin belli bir saatinde Mehmet Ağar ’ın istifa haberlerini medya duyurmaya başladı. Genel başkan yardımcısı emekli büyükelçi Nusret Kandemir’de görevini bıraktı. İstifalar DP genel merkezinde buz gibi hava estirirken, partililerin üzgün olduğunu gazeteler yazıyor.

Basının belirttiğine göre, salondaki partililer. “Başkan mertçe davrandı, barajı geçemezsek giderim demişti, gitti.” diyenlerin yanı sıra “Bu istifanın DP bitirilmeden önce yapılması gerekti.” değerlendirmesinde bulunanlar vardı. DP olağanüstü büyük kongreye gitme kararı aldı.

Seçim sonuçları AKP’de bayram sevinci yarattı. “AKP, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde oyunu en çok artıran iktidar partisi olarak tarihe geçti” diye yazan basın, CHP için hüsran yaşadı, yerinde saydı. %20,7’de kaldı. Baykal evine kapandı. Partide protesto var.

Bahçeli, “Milletimiz bize muhalefet görevi yükledi. TBMM’de MHP’ye önemli görevler düştüğü anlaşılmaktadır” diye değerlendirdi.

Fikret Bila (Milliyet, 23 Temmuz 2007)

“Sandıkların yüzde 95'inin açıldığı saat 22.00 sularında MHP lideri Devlet Bahçeli'yle makam odasında birlikteyiz...

Bahçeli, MHP'nin aldığı yüzde 15 civarındaki oydan memnun. Partisinin oylarının iki katına çıkmış olmasını başarı olarak görüyor ve halkın MHP'ye önemli bir muhalefet görevi verdiğini söylüyor.

AKP'nin bu kadar hata, bu kadar yanlışına rağmen oylarını bu kadar artırması hayret edilecek bir durum. Nasıl oluyor, anlamakta zorluk çekiyorum. Çünkü gerçekten birçok önemli hata ve yanlış yaptılar. Halkın bunu anlamamış olması hayret edilecek bir şey.

Sanıyorum, son olaylar üzerine izledikleri mağduriyet politikası etkili oldu. Halk arasında bunun propagandasını yaptılar. İşte Müslüman bir cumhurbaşkanı seçtirmediler diye propaganda yaptılar. Bunun üzerinden etkili olmaya çalıştılar.

Keza belediyeler üzerinden halka yardım paketleri, kömür dağıttılar, bu yolla çok sayıda seçmene ulaştılar. Bu da doğru bir politika değildi ama sanıyorum etkili oldu.

Umarım Sayın Erdoğan ve AKP yönetimi geçen döneme göre daha uzlaşmacı, daha olgun davranırlar” demiş Devlet Bahçeli.

Başbakan Erdoğan, genel başkan olarak dün akşam eşi emine hanım ile genel merkeze geldi. Abdullah gül ve eşi Hayrünnisa ’da geldi.

Başbakanın genel merkezde dikkate değer, şayanı takdir bir konuşma yaptı. Özetle;

“Bu seçimle Türkiye yeni bir ak sayfa açtı. Yeni bir döneme girdik. Mecliste temsil edilecek tüm partileri kutluyorum. Herkesi bu yeni sayfanın gereklerine göre hareket etmeyen davet ediyorum. Ben kimseye kırgın değilim” dedi. 

Mesut Yılmaz Rize‘den, Muhsin Yazıcıoğlu Sivas’tan, Ufuk Uras İstanbul 1. Bölgeden yaklaşık 80 bin oy alarak meclise giren önemli bağımsızlar oldu. Ayrıca İstanbul 3. Bölgede ise DPT’nin desteklediği veya halen cezaevinde tutuklu bulunan Sebahat Tuncel, 83 bin oy alarak bağımsız milletvekili seçilmiştir. Ayrıca Kamer Genç’te meclise bağımsız olarak girenler arasında.

Gazeteler, “Devlet Bahçeli’nin AKP’nin bunca hatasına rağmen %47 oranında oy alıp ikinci kere iktidara gelmesinin sebebini bir türlü anlayamadığını” yazıyor. Yani en MHP lideri halkın AKP lehinde olan tercihini anlayamamış. Daha düz ve yalın bir ifade ile Devlet Bahçeli halkı anlayamamış. Halkta Devlet Bahçeli’yi.

Karşılıklı bu anlayışsızlıktan gene de % 14,5 oy alabilmiş! Takdire değer, övgüye layık değil mi?

Başarısız ve biraz daha kibarca ifadeyle yeteri kadar başarılı olamayanlar kabahati kendilerinde aramak yerine, suçu kendileri dışındaki insanların veya kurumların sırtına yüklüyorlar. Şimdilik iki suçlu mevcut;

Biri Anayasa Mahkemesi, diğeri ise TSK. Yani Genelkurmay Başkanlığı.

1)Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanlığı seçiminde 367 oyunun şart olduğuna karar verdiği için dindar veya mason olmayan Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesini engelledi. Bununla mağdur olduğunu söylemeye başlayan AKP oylarını en az %5 artırdı.

2)Genelkurmayın 27 Nisanda yaptığı açıklamada ters tepki yaptı. Demokrasiden yana olan halk bundan etkilendiğinden dolayı AKP’ye yöneldi ve %5’i de böylece alan iktidar partisinin oyları %50’ye yaklaştı.

Üç ay sonra anlaşılıyor ki, Anayasa Mahkemesinin kararı ve Genelkurmayın Muhtırası CHP, MHP ve DP’yi mağdur etmiş.

O gün düşünceleri söylemeyen Genelkurmay Başkanlığının rejimle ilgili kaygılarını benimseyenler şimdi günah keçisinin buldukları için hayatlarından memnunlar.

Seçim sonuçlarını değerlendiren batı medyası da tıpkı bizimkiler gibi düşünüyor: “Seçim sonuçları askere atılan bir tokattır!”

Dinci basın, 2. Cumhuriyetçiler, iş çevreleri. İktidar partisi ve son olarak CHP’li Mustafa Özyürek ve MHP lideri Devlet Bahçeli’de bu kervana, bu kampanyaya katılıyor.

Meclis başkanı Bülent Arınç;

“Bu da sivil muhtıradır” demek suretiyle Genelkurmaya ders vermeye çalışıyor. Belki de gözdağı veriyor.

Bu görüşler iktidar partisinin lider kadrosu tarafından da seçim boyunca dile getirildi. Bilhassa Abdullah Gül, “Cumhurbaşkanı olacaktım, engellediler. Cumhurbaşkanlığı adaylığım devam ediyor” demek suretiyle becerisizliklerini bir başka beceriyle yani propaganda ustalığıyla kapatıp, lehlerine puan olarak çevirebildiler. 

Bu günkü Cumhuriyet Gazetesinde (25.07.2007) konuyla ilgili olarak bir haber var:

“Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, “Anayasada her kişi ve kurumun görevleri ve sorumlulukları bellidir. Türkiye’de siyaseti siyasetçiler yapar, yapmalıdır. Siyasete müdahale gibi algılanabilecek her türlü tavra halkımızın her zaman tepkisi olmuştur” demiş.

Mehmet Gül’ün Yeniçağ 25.07.2007 “Seçim Sonrası İlk Tahlil” isimli çok önemli ve ilgi çekici şahit olduğu bir olayı naklediyor:

“Bir sene kadar önce, Mehmet Ağar, Celal Adan, Eser Karakaş, Mehmet Altan, Cüneyt Ülsever, İstanbul’un Anadolu yakasında, Sahan restoranda yemekli toplantı yapıyorlar, Celal Adan ’a sorduğumda inkâr etmediği bu toplantıda, bu zevat DYP’ye ve Mehmet Ağar ’a danışmanlık yapmaya başlıyor. Kısa bir müddet sonra, danışmanlığın konuları ve kokusu ortaya çıkıyor. Mehmet Ağar DYP’lilerin bile hayret ettiği “dağdan inip, düz ovada siyaset yapın” çağrısını yapıyor. Herkes dil sürçmesi gibi değerlendirme temayülündeyken, Ağar bu görüşünde ısrarcı olup, ne yalanlıyor, ne de içini dolduruyor. Mazisindeki terörle mücadele çizgisinin ona yeteceğini düşünmüş olmalı ki, hem Güneydoğudan oy almayı, hem de bu ova siyasetini planlayanların gözüne girmeyi düşünüyor. Bu Dalton biraderlerin danışmanlık süreci ile birlikte, Ağar ’a bir şeyler oluyor, medyanın ilgisini, halkın ilgisi zannetmeye başlıyor, işte DYP yükselmektedir.

Bir yerde otururken, Ayşe Önal ve Mehmet Altan’ı görmüştüm, bundan 4,5 ay kadar önce, önlerinden geçerken selamlaştık ve eğildim Mehmet Altan’a, “Sizinle bir arada gözükmek, siyasetçi için ciddi bir risk, Mehmet Ağar’a bir dokundunuz, adam yüzde 15’lerden 8’lere geriledi” dediğimde, Mehmet Altan mütebessim bir bakışla “Gazete manşetleri böyle söylemiyor” dedi, ben de “Bunu göreceğiz ama halkın manşetleri böyle söylüyor” diye cevap verip ayrıldım.”

Bu kısa ve iddialı konuşmada kazanan taraf Mehmet Gül oluyor. Çokbilmiş Mehmet Altan ile arkadaşları yanıldılar. Mehmet Ağar’ın başında bulunduğu DP Mehmet Gül’ün tahmini olan %8’i bile tutturamadı. %5’de kalınca Ağar, daha önce verdiği söze uyarak genel başkanlık görevinden ayrıldı.

Mehmet Ağar ’la ilgili olarak Ertuğrul Özkök kısa fakat özlü bir yazı yazmış (Hürriyet 25.07.2007):

“Önceki gün DP Genel Başkanı Mehmet Ağar’ı aradım. Gazetecilik için değil, sırf geçmiş olsun demek için. Çünkü onun TBMM çatısı altında olmasını gerçekten arzu etmiştim. Telefonuma dün cevap verdi.

TBMM’de cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında, salona girmeyerek büyük bir hata yaptık. Vatandaş bu tavrı benimsemedi. Bu hatayı bütün seçim kampanyası boyunca tamir edemedik. Sonuç ortada.

Başbakan Tayyip Erdoğan kendisini arayıp üzüntülerini iletmiş.

İkisi arasında başından beri siyasetin yüzünü ağartacak iyi ve insani bir ilişki vardı. Bu insani mesafe, seçim kampanyası sırasında da devam etti.”

 

26.07.2007-Dörtyol

Seçim sonuçlarını kendi kendime tartışıyorum. Gazete haberlerini okuyorum. Tanınmış siyaset yazıları yazan kimselerin bakış açılarını ne düşündüklerini köşelerini okuyarak kendi görüş ve düşüncelerimin sağlamasını yapıyorum. Televizyonlarda konu ile ilgili olarak yapılan tartışmaları ve sohbetleri takip ediyorum.

Böylece eksikliklerimi noksanlıklarımı gördüğüm gibi, artılarımı ve uygunluklarımı da görmekle, temiz, güzel ve yararlı bir zihni faaliyet yapmış oluyorum. Bu faaliyetlerin sonucunu ana fikirler olarak not defterime geçiriyorum.

Söz gelimi bugünkü Sabah Gazetesinde Aydın Ayaydın yazısının bir bölümünde “Çöküşün Sebebi Ağar-Adan bilmecesi” alt başlığında şunları yazıyor: 

“Merkez sağın birleşme başarısızlığından sorumlu tutulan Erkan Mumcu'yu aradım ve sürece ilişkin karanlık kalan yönleri sordum. Mumcu çok dertli; bir dokun bin ah işit.”

Özetin özeti Mumcu diyor ki, "Mehmet Ağar ve Celal Adan ilişkisinin gerçek mahiyeti bilinmeden, merkez sağdaki birleşme başarısızlığının üzerindeki sır perdesi kalkamaz.”

Birleşmenin olmayacağının anlaşıldığı günlerde İstanbul’daki arkadaşım Cezmi Bayram’la bir telefon konuşması yaptım. Konuyu ona sordum. Çünkü Celal Adan ’ı çok yakından tanıyan bir kimseydi. Mehmet Gül’ün anlattıklarını ilk defa ondan dinlemiştim.

“Celal Adan, bozulmanın mimarıdır.” dedi.

Demek ki oluyor ki Cezmi Bayram olayın sırrını herkesten önce sezmiş görmüş.

Sabah Gazetesinde Tarhan Erdem ile seçim anketleriyle ilgili bir mülakat var.

“Seçimin ana fikri nedir?” Sorusunu Tarhan Erdem şöyle cevaplandırıyor:

“Bir ekonomik durumun, iki insan hakları ve yönetim tarzı bakımından değişimin onaylandığını gösteriyor. Anayasayı değiştirselerdi oran daha da artardı.”

“Seçmen artık toplum ve siyaset mühendisliğine itibar ediyor. Etnik ya da milliyetçi söylemler işe yaramıyor diyebilir miyiz?”  Sorusuna ise, cevap şöyle olmuş:

“Türkiye bölünüyor, cumhuriyet tehlikede sözleri çok işe yaramadı. Laiklik bir seçim propagandası yapılamaz.”

“Lehteki bütün şartlara rağmen Milliyetçi Hareket Partisi niçin o patlaması yapamadı?” Cevap:

“Şehit cenazelerini kullanmak, idam ipi sallamak ters tepti yani? Tabii ki tepti. Kürtler beraber yaşadığımız insanlar bir. Bunların bir meselesi var. Sen onlara sahip çıkacağına şehitleri ortaya koyarak politika yapıyorsun, başka söyleyecek tek fikrin yok. Kürtler yıllarca oy verdikleri CHP’yi ilk kez reddettiler. Demek ki politikan yanlış. Onlara terörist diye bakıyorsun.  

Genç parti de oylarını arttırabilirdi olmadı. Neyi yemedi halk?

Yalanı!

27 Nisan Genel Kurmay Başkanlığı bildirisi seçim sonuçlarının % nispetinde AKP lehinde tesiri olduğu görüşüne Tarhan Erdem katılmıyor. Olsa olsa % 1-2 gibi küçük bir oran olabilir.

Sabah Gazetesinin bir başka yazarı Hakan Bülent Kahraman;

             MHP bu seçimlerin yükselen partisidir.

             Kazancını zafer sanmak yanlıştır.

             1999’daki oy oranına ulaşamadı.

             MHP’nin görünen Kürt karşıtı politikalarından başka elle tutulur, dikkate değer bir projesi yoktur.    

MHP haksızlık yapılmıştır. MHP Kürtlerle değil, bölücü Kürtçülere karşıdır.

“Merkez sağ” çökmedi görüşünü savunan Ergun Babahan;

Demirel’in DYP’nin, Özal’ın Anavatan’ın yerini alan AKP merkez sağı şahlandıran parti oldu.(Sabah G. 25.07.2007)

Bekir Coşkun (Hürriyet G. 25.07.2007)

“Göbeğini kaşıyan adam kazandı seçimleri.

Bu sefer cüzdanını okşayan zengin adamın da desteğini alarak.”

Yalan mı?

Yalan değil. Ama kazandı!

Hürriyet’te bir Türkiye komünist partisine oy veren, son seçimde baskın oran’a oy verdiğini söyleyen yalçın doğan;

             Toplu konut,

             Sağlıkta atılan adımlar,

             Halkla birebir ilişki kurmak,

Bir başka etken, köye ve köylüye götürülen yol su bu gibi ve bu gibi hizmetler.

Belediyeler ve Sosyal Yardım Vakfı yolu ile yardımlar. Kömür, gıda vb. gibi.

Yeniçağ (25.07.2007)

İki gündür üst üste iddia ediyor ki,

“AKP uyguladığı ekonomik modelle milleti borçlandırdı. 52 milyon kişi 100 milyon dolar borçlu olarak sandığa gitti. Borçlu seçmeni rehin alan iktidar, istikrar bozulursa dolar yükselir, faiz artar, enflasyon fırlar” gibi tehditlerle seçimleri kazandı.

Yeniçağ’ın bu görüşleri Hürriyet’te Tufan Türeç tarafından da benimsendi.bu uğurda yıldırımın konusu

Tarhan Erdem de Yeniçağ’ın görüşlerini kabul ederken “Halkın %78’i ekmek parası için oy veriyor. Seçmenin ekonomik kaygılarla hareket ettiği doğrudur.”  

 

01.08.2007- Dörtyol

“Öğretmene öğretmenliği çocuklar öğretir.”

Her 10 öğrenci ayrı bir çocuktur.

Öğrencinin başarısı öğretmenin başarısıdır.

Her öğrencinin başarılı bir yönü vardır.

Onu ortaya çıkartmak okulun yani öğretmenlerin görevidir.

İyi okul demek iyi öğretmen demektir.

Bu tespitlerin bir kaçını İstanbul kültür okulları eğitim danışmanı Celil Altın’ın Cumhuriyet Gazetesi Bilim ve Teknoloji(27.07.2007) ekinde yazdığı makaleden aldım.

Kültür Okulları için öğretmen seçiminde Celil Altın’ın tespitleri ve gözlemleri ise oldukça manidar ve ilgi çekicidir.

“Öğretmen seçiminde karşılıklı görüştüğümüz adayların sınıfa girdiklerinde ders konularını nasıl işleyeceklerini, öğrencileri konuya nasıl bağlayacaklarını, sınıftan sınıfa geçişlerde çıkan eğitim sorunlarında hangi davranışları göstereceklerini sürekli soruşturmuş, görüşlerini almıştım. Ancak yukarıda değinilen örneklerdeki temel öğretim ilkelerini öğrenip de gelen şimdiye değin beş yüzün üstünde görüştüğüm öğretmen adayından birinden bile beklediğim yanıtı alamadım.”

Celil Altın’ın bir başka tespiti bence bugün eğitim hayatımızda karşılaştığımız problemlerin en önemlisidir: Öğretmen yetiştiremiyoruz!

“Bugün acı acı yakındığımız eğitim yetersizliğimizin nedenlerini ne sınıflarımızdaki öğrenci kalabalıklığına bağlamak doğrudur ne de sınav kargaşasından ileri gelen sorunlara. Bugünkü eğitimimizin istenen düzeyde olamayışının baş nedeni, öğretmenlerimizi istenen nitelikte yetiştiremeyişimizde yatıyor. Bu saptama için öğretmen yetiştiren eski okullarımıza bakalım.

Bundan yarım yüzyıl önce ilkokulun beşinci sınıfına kadar çocuklarımızı okutan öğretmenler, ‘ilköğretmen okulu’ adını verdiğimiz okullarda; ortaokul öğretmenleri, Gazi Eğitim Enstitüsü örnek alınarak oluşturulan ‘eğitim enstitülerinde’ yetiştirilirdi. Lise öğretmenleri de üniversitelerin çeşitli dallarından seçilen öğrencilerin yüksek öğretmen okullarında, asıl ders branşlarının yanında öğretmenlik eğitimi alırlardı.

Ancak şimdi ne ilköğretmen okulları, ne eğitim enstitüleri ne de yüksek öğretmen okulları kaldı!”

***

 

“Bilim her zaman anlamaya çalışmaktır.”

“Lozan İstiklaldir”

Türkiye Cumhuriyeti’nin istiklalinin senedidir.

Emperyalizmin bir diğer ifadeyle son haçlı seferinin bu aziz topraklardan yenilgisinin resmi ve milletlerarası belgesi Lozan’dır.

Numaracı cumhuriyetçilere göre Lozan yapay, Sevr gerçekçidir. Dinci geçinenlere göre “Lozan hezimet”tir. Bölücüler ise Lozan’ı ret, Sevr’i kabul ediyorlar.

Lozan’da tescil edilen önemli bir fikir de şudur:

Türk toprakları üzerinde “Ermeni Yurdu, Keldani Yurdu, Asurî Yurdu, Kürt özerk bölgesi, Bizans imparatorluğu, Pontus Devleti, İyonya Devleti” gibi Sevr’den kalma istek ve emeller daha başlangıçta kesin ve keskin bir dille reddedilmiştir.

Lozan’ı imzalayan, kabul eden taraf devletler, imzalamaktan imtina eden güçler, kimi zaman ortaklaşa, kimi zaman ayrı ayrı Sevr’i hayata geçirmek için akıl almaz hile ve oyunlara başvuruyorlar. 84 yıldır bu niyetlerinden asla vazgeçmedikleri halde, böyle bir amaçlarının olmadığını söylemekten geri kalmıyorlar. Ancak her fırsatta Sevr’i hortlatmak için gayret sarf ediyorlar. Bu arzu ve emellerini gerçekleştirmek için yerli işbirlikçileri de bulmakta sıkıntı çekmiyorlar.

 

02.08.2007-Dörtyol

 Sıcaklık arttıkça artıyor. Su sıkıntısı ve elektrik kesintileri Türkiye’nin gündeminden hiç düşmüyor. Hatta dünden beri Ankara’da su kesintileri başladı.

Sıcaklığa bağlı olarak klimalar çok çalıştırılıyor ve elektrik üretimi artıyor. Kesintiler önce arıza olarak yapılacak. Mızrak çuvala sığmayınca resmi kesintilere dönüşecek. Akmayan suya, yanmayan elektriğe zam gelmiş olacak. 20 25 yıl öncesi diyecektim, sonradan düşündüm ki daha eskilere gitmek gerekir. Ecevit ‘in tek başına iktidar olduğu yıllar, yetmişli yılların sonuna doğru.

Çok şiddetli kışları yaşanmıştı. Elektrik kesintileri büyük ölçekte yapılmıştı. Yakıt yokluğundan kaloriferler, sobalar yanmaz olmuştu. Su yokluğu tabii karşılanır olmuştu. Yokluk, kıtlık kendiliğinden vurgunu, soygunu ve karaborsayı getirmişti. İdeolojik ağırlıklı terör her gün kan döküyor, sabotajlar yapıyordu.

Ürkütücü, korkutucu, karamsar bir hava ülkeyi bir uçtan bir uca esir almıştı. Ecevit iktidarı milletin üstüne bir karabasan gibi inmişti. Benim gibi düşünenler bütün bu olumsuzlukları Ecevit’in uğursuzluğuna bağlamıştık.

Bu düşüncem hiç değişmemişti. 1999 seçimlerinden sonra Ecevit’in başkanlığında üçlü koalisyon kurulurken Devlet Bahçeli’ye giderek Ecevit’le hükümet olmaması için ricada bulunmuştum.  

Sebep olarak, Ecevit ’in 80 öncesi Başbakanlığı dönemindeki karşılaştığımız olumsuzlukları hatırlattım. Ama çare olmadı. Kaderin de Ecevit’in yardımcısı olmak DSP ile koalisyon kurmak olan Bahçeli Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı oldu. Ecevit’in uğursuzluğu hem ülkeyi, hem MHP’yi vurdu. Kocaeli, Bolu ve Düzce’de büyük depremler oldu. Ekonomik sıkıntılar hat safhaya çıktı. Piyasalar altüst oldu. Üç buçuk sene sonra Kasım 2002’de yapılan seçimlerde DSP, MHP ve ANAP %10’luk barajı geçemediler. Bu üç parti başarısızlıkları dolayısıyla sınıfta kaldılar. Bir başka başarısızlığı ise muhalefette bulunan Tansu Çiller’in DYP ile Recai Kutan’ın genel başkanlık yaptığı Saadet Partisi yaşadı.

Refah partisinden ayrılan bir grup insanın kurduğu AKP seçimlerin sonucunda tek başına rahat bir çoğunlukla iktidara geldi. İkinci yükselişini de 22 Temmuz 2007 seçimlerin de yaptı.

Seçimlerden bir hafta on gün sonra sular ve elektrikler kesilmeye başladı. Kuraklık haberleri gazetelerin, televizyonların en önde birinci sınıf haberi haline geldi. Sebzeyi, meyveyi sıcaklık ve kuraklık vurunca pazarlarda fiyatlar yükseldi.

Seçimler bu yokluklar, kıtlıklar ve pahalılığın yükselmeye başladığı ortamda yapılmış olsaydı AKP herhalde %47 oy alamazdı.

Susuzluğu ve enerji azlığını, kuraklığı ve kavurucu sıcaklarla iktidar arasında bir bağ kurmaya kalkarsak uğursuzluk mu yoksa tedbirsizlik mi diyeceğiz? Belki de her ikisi.

Enerji alanında 4,5 yıldan beri hiçbir tedbir almayan AKP iktidarı karasularımızı, barajları ve gölleri özelleştirerek, enerji alanında yatırımların yapılmasını sağlayacaktı. Gazetelerdeki haberleri özetlersek şöyle bir not çıkarırız.

Fırat’ın suları, Atatürk ve Keban gibi barajlara gelen sularda bu özelleştirme kapsamı içinde olacak DSİ de yapılan ön çalışmalara göre, Fırat’ın 29 yıllık satış değeri 950 milyon dolar, Dicle’nin 650 milyon dolar olacağı söyleniyor. Yani akarsularımıza bir fabrika gibi bakılıyor.

Konuyla ilgili olarak Yeniçağ’da bir yazı yazan Aslan Bulut (01.08.2007) önemli tespitlerde bulunmuş;

“Fransızlar Türkiye’de Sabancı ile ortak olup Torosların suyunu Türklere satıyor! Danone’nin Türkiye’de dördü su ve ikisi sütlü ürünler olmak üzere 6 fabrikası var. Zaten Avrupa Birliği, Türkiye’den Fırat ve Dicle sularının uluslararası bir komisyon tarafından yönetilmesini istemişti. İşte bu talebi, akarsuların özelleştirilmesi ile karşılayacaklar!  

Rahmi Koç da 1997 yılında Venizelos gemisinde düzenlenen toplantıda Boğazların yönetiminin uluslararası bir komisyona devredilmesi gerektiğini söylemişti.

 

Diğer taraftan, Yabancı Sermaye Derneği Başkanı Şaban Erdikler, konuyla ilgili olarak şöyle demişti:

 

“Sayın Başbakan bizden, GAP’ta yatırım konusunda yabancı ve yerli yatırımcıya dönük çalışmalarda bulunmamızı istedi.

 

 Buranın hem yerli, hem yabancı yatırımcılara pazarlanması için, Yatırım Tanıtım Ajansı ve bizim gibi sivil toplum kuruluşlarının el ele vererek çalışmasına ihtiyaç var. TÜSİAD ve MÜSİAD’ın da aralarında bulunduğu kuruluşlarla bir araya gelip, hangi sorumlulukları kimler alacak, burada neyi, nasıl yaparız, onu görüşüyoruz. Bu amaçla çeşitli ülkelerde bir bilgilendirme turuna çıkacağız.

 

 Öncelikle gelecek yatırımcılar komşu ülkeleri, Arap ülkeleri, Rusya ve Türk Cumhuriyetleri olacaktır. Sonra Avrupa ve Amerika’dan talep gelecektir. Uzakdoğu’dan da önemli yatırım çekilebilir”

 

***

 

Erdikler, küresel şirket başkanlarının katıldığı Uluslararası Yatırım Danışma Konseyi toplantısının dördüncüsünün Mart 2007’de yapılacağını, toplantıda GAP yatırımlarının “özel bölüm” olacağını da bildirmişti.

 Bu toplantı yapıldı! Küresel şirketler, Türkiye’nin sadece enerji sektörünü değil, sularını da tamamen ele geçirmeye karar verdi ve bunun için Tayyip Erdoğan’dan söz aldı!

Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu ne diyordu:

“İnsanların bir kısmına Müslüman olmak bir kısmına da laik olmak yetiyor. Bu denge, ancak satacak bir şey kalmadığında bozulur. Bu seçim bir şey değiştirmeyecek. 120 milyar dolarlık yabancı sermayeyle Türkiye’nin pazar olarak satın alınması tamamlanmadan AKP iktidarını kimse indiremez.”

Demek ki “sözde” değil “özde” tartışılması gereken mesele, Türkiye’nin satılmasıdır! Gerisi halkı uyutmaktır!

Medyadaki “küresel ısınma” yaygaralarının sebebi şimdi anlaşıldı mı?”

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

175 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi