DÖRTYOL’UN ÜLKÜCÜLERİ VE ALİ ŞEKEROĞLU

ÜLKÜCÜ BİR GÖNÜL ERİ ALİ ŞEKEROĞLU

Necdet ÖZKAYA

14.07.2007-Dörtyol 

Dün, Cuma namazından sonra Ali Şekeroğlu’nu toprağa verdik. Kalabalık bir cemaati vardı. Allah rahmet eylesin. Osmaniye’den, İskenderun’dan, Ceyhan’dan Ankara’dan, Pozantı’dan, Kadirli ’den arkadaşları, akrabaları gelmişti. Merkez Camiinde cenaze namazı kılındı. İmam Hatip Lisesinin bitişiğindeki mezarlığa defnedildi.

Karısı Pozantılıydı. Yazları oraya yaylaya çıkarlardı. Kayınpederinin evi de oradaydı. Pozantı Toroslar ’ın önemli geçidi olan Gülek Boğazı’nın çıkışındadır. Serin ve yaylalık bir ilçedir. Kurtuluş savaşının çok önemli merkezlerinden biri olmuştur. Ormanlık, suları bol olan bir yerleşim yeridir. Evliya Çelebi’nin ifadesi ile havası güzel, suları soğuk, içimi hoştur. Kışları sert geçer, yazları serin olur. Bir kısım yaz akşamlarında insanlar dışarıda üşürler. Ahalisi Yörük ve Türkmen taifesindendir.

Köylüklerde oturan ahalinin bir kısmını “tahtacı ”dır.

Çakıt suyu şehrin içinden geçiyor. Karşı geçe de on, on beş sene önce dahi ev bark yoktu. Şimdi karşıda yeni bir Pozantı kuruluyor. Orman içlerinde çok lüks görünüşlü yazlık evler yapılmaya devam ediyor.

Pozantı Adana otoyolunun sağında ve solun da Çukurova’nın, Adana’nın, Tarsus’un çok eski yaylalıkları vardır. Tekir, Bürücek, Gülek, Belemedik gibi

Ali her yaz olduğu gibi, bu yaz da Pozantı ‘ya yaylaya çıkmıştı. Üç beş gün önce Dörtyol ‘a gitmiştim. Akdeniz Ticaret’e uğradım. Burayı Sami ile Bülent iki bacanak ortaklaşa işletiyorlar. Rahmetli Ali’de bu arkadaşlarla bacanaktı. Bacanak oluşlarının hikâyesini bilmiyorum. Nasip olursa bir gün öğrenirim. Rahmetli Ali’nin hayatı “değişik”liklerle, sıra dışılıklarla geçtiği için, Kadirli ’li birinin Pozantılı bir ailenin kızıyla evlenmesi, sonra Dörtyol ’lu iki gençle bacanak olması ve Dörtyol’a yerleşmesinin önemli ve ilgi çekici bir hikâyesi vardır.

Acılar biraz dindikten sonra bunu Sami’den veya Bülent’ten dinlenmek isterim.

Rahmetli Ali’yi yirmi beş otuz yıldan beri tanıyorum. Ülkücünün hası bir dava arkadaşımızdı. Çektiği ailevi sıkıntılara, koruyucu olduğu için katlanmak zorunda kaldığı, resmi eziyetlere, işkencelere, zulümlere rağmen, gülebilen, şaka, latife yapmaktan hoşlanan nadir ülkücülerden biriydi.

Ülkü yolunda fedakârlığın her türlüsüne, derecesine katlanmış olmaktan hiç pişmanlık duymamıştı. Üzüntülerinin başında ‘yeteri kadar ülkücü olamamanın ıstırabı’ vardı. Rahmetli Galip Erdem en büyük eksiğimiz yeterince birbirimizi sevmemiş olmamızdır.”derdi. Mümin olmanın da önemli şartlarından biri de “birbirini sevmektir”.

Ali, yeni yetme “Ülkücü Marka” gençleri gördükçe, eski günleri ve gençlik yıllarımda ki ülkücüleri hatırlayarak, bu yeni yetmelere çok kızardı. Ülkücülüğün kaybettiği değerler için üzülürdü.

Küçük ve orta büyüklükteki yerleşim yerlerinde arkadaşlık, ahbaplık, dostluk bir başka türlü oluyor. Adeta alışkanlık yapıyor, bir tutku haline geliyor. Dostlar herhangi bir sebeple birbirini görmeden şakalaşmadan muhabbet etmeden evlerine gitmek zorunda kalırlarsa o gün içlerinde bir burukluk duyarlardı.

Dostlukların şiddetli ne ölçüde ise, ayrılığın hüznü de o derece şiddetli olur. Ali’nin ayrılığı arkadaşları, dostları arasında büyük acı olmuştur. Ailesi Ali’yi ne kadar çok özler ise, Saim Mete, Sami Ocak, Bülent Akkoyunlu, Bayram Türkoğlu, Cengiz Gökakın, Necdet Özkaya, Bedirhan Yıldırım ve diğer arkadaşları da o kadar özleyeceklerdir.

Şekeroğlu ile Saim Mete’nin arkadaşlığı çok eskilere dayanıyor. Seksen öncesi, Ecevit döneminde binlerce ülkücü öğretmene, yöneticiye kıydıkları gibi bu iki ülkücü öğretmeni de Sivas’ın Kangal ilçesine sürgün etmişlerdi. O sürdür hikâyesini bütün ayrıntılarıyla dinlenmek ve ayrıca yazmak gerekir.

Önce Ali’nin sürgün kararı Ankara ’dan tel emri ile gönderilmiştir. Saim diyor ki “Ali Ağa’yı Kangal’a yalnız başına göndermek uygun düşmezdi. Onun için onunla beraber, Sivas Kangal yoluna düştük. Önce Sivas’a Vilayet’e gittik. İkimiz de çok güzel giyinmiştik, bizi görenler katiyen sürgüne gönderilmiş bir öğretmene benzetmezlerdi.

Vali bizi kabul etti. Çay ikram etti. Çok saygılı ve mesafeli davranıyordu. Ali Ağa şık kıyafeti ve özellikle kendisinden önde giden göbeği ile büyük bir işadamına veya Ankara ’dan gelen yüksek seviyeli bir bürokrata benziyordu.

Vali de öyle kabul etmiş olacak ki mesleğimizi sormadığı gibi, ziyaret sebebimizi de öğrenmedi.

Çaylarımızı içtikten sonra, Ali Şekeroğlu, cebinden sarı zarfı çıkartıp Vali Bey’in masasına koyduktan sonra burada bulunuşumuzun sebebini açıkladı.

“Hatay’ın Dörtyol ilçesi ilköğretim müdürüydüm, arkadaşım da aynı ilçede öğretmendir. Ben öğretmen olarak ilinizin Kangal ilçesine atandım. Göreve başlamak için geldim.” Deyince o nazik, misafirlerine saygılı davranan Vali, birdenbire ciddileşti, saygısını kaybederek,

“Bunun için beni ziyaret etmenize gerek yoktu. İlgili vali yardımcısına gidiniz, yasal olarak ne yapılacaksa orada yapılır” dedi. Adeta bizi makamından kovdu. Dışarı çıkınca Ali Ağa boynunu kıvırarak Vali’yi sessizce bir kalayladı. Rahmetli bir küfür ederken, bir de yalan söylerken boynunu kırardı. Kendisini çok yakından tanıyan arkadaşlar, Ali’nin hareketlerinin şifresini Saim Mete gibi çözmek de zorlanmazlardı.

Hatta rahmetli zaman zaman Saim Mete’yi uyararak, “her kesin önünde bunları konuşma” derdi. Ama Saim Mete buna rağmen boş bulunur, arkadaşlarının yanında “Ali Ağa, gene yalan konuşuyorsun, boynun kendiliğinden dönüp duruyor” deyince Ali’nin yüzü hafifçe pembeleşir, güler gibi yaparak, Saim Mete’ye “Hop, hop dedik Saim Mete.” Derdi. Başını geri doğru atarak, “benim sözlerim her zaman olduğu gibi doğrudur” demek suretiyle Saim Mete’ye sert çıkmış olurdu. Ama darılmak, küsmek, kırılmak arkadaşlar arasında olmazdı.

Arkadaşlığın, bozulmadan devam edebilmesi ancak insanların birbirlerine katlanabildikleri ölçüde mümkün olabiliyor.

Defin işleri devam ediyor. Hava çok sıcaktı. Sıcaktan fazla etkilenmemek için servilerin koyu gölgeleri altında bir yer bulduk. Sırtlarımızı taşlara dayadık. Yola çömelmiş vaziyetteyiz. Sağ tarafımda Cengiz Gökakın, sol tarafımda Saim Mete var. Karşıda Enver Yıldırım, Mustafa Çığ oturuyor. Çevremizin dört bir yanında tanıdık yüzler ve arkadaşlar var.

Saim Mete’ye Ali’yle ilgili sorular soruyorum. O da anlatıyor;

“Ali Bey’i göreve başlatmak için Kangal’a gittik. Hükümet binasını bulmakta zorlanmadık. Kaymakamın makamına çıktık. Kaymakamın tayini çıkmış, yerine yazı işleri müdürü vekâlet etmektedir. Kaymakam vekilinin oturduğu odaya girdik. Vekil bizi görünce Ali Bey’i yeni kaymakam sanmış olacak ki ayağa kalkarak bizi karşıladı.

“Beyefendi hoş geldiniz, buyurun makamınıza geçiverin” dedi. Durumun icabına göre davranmak da mahir olan Ali Şekeroğlu, kaymakamlık rolünü bir saatten fazla çok başarılı bir şekilde oynadı. “Buzlar Çözülmeden” filmindeki kaymakam gibi.

Seyahatimiz esnasında, Sivaslı bir adam bizimle tanıştı. İl Genel Meclisi Üyesi imiş.

“Siz Hatay Dörtyol’dan mı geliyorsunuz?” diye sorunca adama “evet” demekten çekindik. Dudak ucuyla evet dedik ama içimize de korku düştü. Zaman birbirini tanımayan insanların birbirlerinden şüphelendikleri, çekindikleri bir zamandı.

Adam bizim çekindiğimizi anlamakta gecikmedi.

“Telaşlanmayın ben de sizin gibi bir Türk çocuğuyum. Belanın bundan dolayı geldiğini biliyorum ve üzülmüyorum. Sizi MHP’li bir meclis üyesi arkadaşımla tanıştıracağım” dedi.

Bizi MHP’li meclis üyesine götürdü. Onunla konuşunca endişelerimiz belli bir ölçüde giderildi.

CHP’li meclis üyesi, “İkinizde göreve başladınız mı?” diye sorunca, önce şaşırdık sonra; “Yalnız Ali Bey, başladı. Çünkü yalnız onun atama yazısı gelmişti.”   diye cevap verdik. Meclis üyesi,

Benim bildiğime göre Dörtyol’dan iki öğretmenin Kangal’a atamaları yapılmıştı. Demek ki atamanın birinde bir aksaklık meydana geldi” dedi.

Ali Bey’le birbirimize bakıştık acaba Dörtyol’dan atanan ikinci öğretmen kimdi? Merak etmeye başlamıştık.

Dörtyol’a döndükten bir gün sonra atanan ikinci öğretmenin Saim Mete yani ben olduğumu öğrenmiş oldum.

Ali Şekeroğlu’ na durumu haber verdim.

“Yarın Sivas’a gitmeniz gerekiyor” deyince Ali,

“Güle güle git. Benim geleceğimi düşünüyorsam yanılıyorsun” dedi.

Ali Bey’in benimle gelmeyeceğini anlayınca Sivas ‘a tek başıma gittim. Ama ona hiç gücenmedim. O yıllarda Dörtyol’da bir kooperatifimiz vardı. Mağazamızda ağırlıklı olarak gıda ve temizlik tüketim maddeleri satıyorduk.

Ali Bey’ de o zaman Dörtyol İlköğretim Müdürüydü. Çalışma saatine beş on dakika kala onun ofisine gitmeyi alışkanlık haline getirmiştim. Yine bir akşamüstü saat 17.00’ye birkaç dakika kala Ali Ağa’nın makamına gittim. İçeride bir telaşın olduğunu sekreterin odasına girer girmez anladım. Sekreter hanıma,

“Hayrola içeride bir tuhaflık mı var?” diye sordum.

Kızcağız yarı korku, yarı telaş içinde,

“İçeride müfettişler var. Galiba Müdür Bey için gelmişler.”

İçeri girmek de hiç tereddüt etmedim. Beni görür görmez Şekeroğlu;

Saim sen kapıyı tut. İçeriye kimse girmesin, misafirler dışarı çıkmasınlar” deyince iki kolumu yana açarak sırtımı kapıya dayadım. Bir kartal alıcılığıyla kapıya dayanınca misafir diye nitelenen müfettişlerin renkleri değişti. Şekeroğlu bütün heybetiyle yerinden kalktı. Kıdemli olan müfettişe dönerek;

“Sen falanca değil misin?” diye sordu. “Seni çok eskiden beri tanıyorum. Senin Nazım Hikmet’ten daha çok komünist olduğunu biliyorum. Ne yazacaksanız çabuk yazın. Bizi daha fazla meşgul etmeyin” dedi.

Müfettişler bu pervasız çıkış karşısında şaşırıp kaldılar. Şekeroğlu’ nun bu cesareti yıllar yılı arkadaşlar arasında anlatılıp durdu.”

Cengiz Gökakın, kaybettiğimiz arkadaşımızın değerini anlatmak için dedi ki;

“Kendisinden ne istediksek onu kabul edip yerine getirmekte tereddüt etmedi.

İlköğretim müdürü ol dedik, oldu.

MHP ilçe başkanı ol dedik, hiç düşünmeden kabul etti.

Tekrar öğretmenliğe dön dedik, döndü.

Belediye başkan yardımcısı olman gerekiyor dedik, onu da kabul edip başarı ile görevini yaptı.

Rahmetli emeklilik öncesi bizden Demir Çelik İlköğretim Okuluna Müdür olmak istedi. O günkü siyasi gücümüz bu isteğini yerine getirmeye yetmişti.

Şekeroğlu, hacca gidecekmiş, veda ziyaretlerine çıkmış. Allaha ısmarladığına gittiği arkadaşlarından biri de Bedirhan Yıldırım’dır. Bedirhan Ali Bey’in hacca gideceğini anlayınca,

“Ali Ağa şaka yapma! Yörük’ten hacı mı olur?” deyince,

“Denemeye çalışacağım” diye cevap vermiş.

 

21.07.2007- Dörtyol

 

Dün Cuma idi. Namaza Hüseyin Polat, Sami Ocak’la birlikte İmam Hatip Lisesinin bitişiğindeki camiye gittik. Bayram Türkoğlu ’da oraya gelecekti. Namazdan sonra rahmetli Ali Şekeroğlu başta olmak üzere, caminin mezarlığında yatan din kardeşlerimizi ziyaret edip, Fatiha okuyacaktık. Öyle de yaptık.

Mezarlığın büyük bir kısmı Türkoğlu ailesine aitti. Bayram, annesinin başında Yasin i şerifi okumaya başlamıştı. Biz de Ali’nin mezarına gittik. Selam verdik, selam aldık. İhlâslar, Fatihalar okuduk. Ali’nin mezarının yanında çok genç yaşta vefat eden kızı vardı. Kocasıyla, bebeğiyle geçirdikleri trafik kazasında hayatlarını kaybetmişlerdi. Bundan yedi sekiz sene önce, üç canını toprağa veren Şekeroğlu’ nun kalbi ile ilgili rahatsızlıkları başlamış, birkaç sene sonra baypas olmuş, birkaç yıl onunla idare etmiş. Hastanede dört damarının tıkandığı tespit edilmiş. Ama tespit ve müdahale yeterli olmamış. Vakit, saat gelmiş bir kere, içilecek su, yenilecek ekmek, teneffüs edilecek nefes bitmiş.

Büyüklerimiz bizim çocukluğumuzda “İnsanı gam, duvarı nem çürütür” derlerdi. Kızının yanı başında yatan Ali, bu hikmetli sözü doğrulayan milyonlarca şahitten biridir.

Mezarlıktan çıktıktan sonra Hüseyin Polat’ın Payas ’ta bu yıl açtığı Antep yemeklerinin yapıldığı Kervansaray lokantasına gittik.

Yemek yerken seçim ve siyaset ağırlıklı bir sohbet yaptık. Önce Türkiye siyasetini sonra Dörtyol’u konuştuk. Ben,

“MHP’si koşuyor önde götürüyor” dedim. Üç arkadaşta bana hak verdiler. Sami Ocak,                

“Bu dirliğin, birliğin oluşmasında rahmetli Ali Ağa’nın rolü çok büyük oldu” dedi. Bayramla Hüseyin bu görüşü onayladılar.

Seçim mevsimi başlayınca ilçe başkanı Dörtyol’daki MHP ileri gelenlerini sahilde bir lokantada toplamış. Seçime birlik ve beraberlik içinde girmelerinin önemini vurguladıktan sonra, en eski ilçe başkanı olarak Ali Şekeroğlu’ na söz vermiş. Rahmetli arkadaşımız bir saate yakın kuşatıcı, birleştirici ve bütünleştirici bir konuşma yapmış.

“MHP teşkilatının canlılığı, heyecanı, azim ve kararlılığının özünde bu toplantı yatıyor” dediler.

Devlet Bahçeli’nin Türkiye çapında yapamadığını Dörtyol ilçe başkanı kendi ilçesinde bunu gerçekleştirmiş.

Kendimi yokluyorum. Arkadaşlarımla konuşuyorum. MHP’ye verilecek oylar Devlet Bahçeli’ye rağmen verilecek.

Eski solcu yazarlar, mesela Ertuğrul Özkök, Cüneyt Ülsever gibi kalemler, Devlet Bahçeli ’yi beğenen yazılar yazmış olsalar da onların bu düşünceleri, MHP’ lilerce çok büyük oranda paylaşılmıyor.

MHP’ye yönelişin en önemli sebebi Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehlikedir.

Mezarlıklar ecdat ruhunun çok canlı olarak hissedilen mekânların başında gelmektedir. Tarih şuurunu yükseltebilmek için mezarlıklardan faydalanmak çok akıllıca bir iştir. Şüphesiz ki mezarları ziyaret etmek aynı zamanda dini bir vecibedir. Bir medeni ve sosyal bir görevdir.

 

22.07.2007- Dörtyol

 

 Çok partili hayata geçtiğimiz tarih olan 1946’dan bu tarafa 16 ncı genel seçim bugün yapılıyor. İlk defa bu seçimde yazlık evimizin bulunduğu Dörtyol’da oy kullandık. Oyumuzu Dörtyol Kardelen Sitesinin bağlı bulunduğu Kırıkköprü mahallesindeki Ziya Gökalp İlköğretim okulunda kullandık. Komşularımızdan birkaçı oylarını maalesef kullanmadılar. Çünkü seçmen kütüklerini buraya nakletmedikleri gibi kayıtlı bulundukları seçim bölgesine de gitmediler. Gitmeyen komşularımızın hepsi üniversite mezunudur. Vatandaşlık görevini yerine getirmekten kaçındılar.

Haber ajanslarının verdikleri bilgilere göre, yurttaşlarımızın büyük çoğunluğu tatillerini keserek, oy kullanmak için oturdukları yerleşim bölgelerine koşarcasına dönmüşler. Bu sevinilecek bir haber.

2002’de yapılan seçimde yaklaşık on milyon seçmenin oy kullanmamıştı. Bakalım bu seçimde katılım yüzde kaç olacaktır.

Hasan Pulur Milliyette, Cüneyt Arcayürek Cumhuriyette 1946, 1959 seçimlerine birkaç cümleyle temas etmişler.

“İlk hatırladığımız seçim 1946 seçimi, resmi adı ‘seçim’ olsa da yakıştırılan ‘rezalet’ti diyor Hasan Pulur.

O zaman skandal kelimesi bilinmiyor olacak ki yerine rezalet kullanılmış.

Her seçimin temel kuralı “gizli oy, açık sayım” dır. 1946’daki seçimde tersi olmuş, herkes oy pusulasını göstere göstere sandığa atmış, sonra kapılar kapanıp oy ayrımına geçilmiştir. Yani oy sayımı vatandaştan gizli yapılmıştır.

Benim hatırladığım ilk genel seçim 1950 seçimidir. Henüz 10 yaşındayım. Galiba okullar açıktı. Akşam eve döndüğümde annemler evde yoktu. Kapı kilitliydi. Komşulara sora sora annemlerin izini buldum. Misafir oldukları eve gittim.

Kimden nasıl duymuşsam duymuşum; içeri girer girmez, İsmet Paşa’nın kazandığını söylemiştim. Ama haberime komşu hanımlardan bir ikisi itiraz ederek;

“Yok, İsmet Paşa düşmüş” dediler.

Düşmek sözünün birkaç gün sonra seçimi kaybetmek anlamına geldiğini öğrenmiş oldum.

“Gizli oy, açık sayım” esasına dayanılarak yapılan ilk seçimde CHP kaybetmişti. 27 yıllık CHP iktidarı yıkılmış, yerine “Yeter! Söz milletindir” diyen Demokrat Parti iktidara gelmişti.

1950’den bu yana hiçbir seçimde CHP tek başına iktidar olamadı.

Türkiye’nin alev alev yandığı bu temmuz ayında yapılan seçimlerde CHP nasıl bir başarı gösterecek?

***

Cüneyt Arcayürek Cumhuriyet’te 1950 seçimlerini Demokrat Parti merkezinde takip etmiş.

“Belli bir saatten sonra tek başına iktidara geldiği anlaşılmıştı.

Özel kalem müdürü Basri Aktaş, sekreter görevi yapıyor, aralıksız çalan son telefonu yandaki odaya bağladı. “Kırşehir efendim.” Birkaç dakika sonra gürültü duyunca, bir an duraksadı sonra koştu gitti yandaki odaya.

Basri Aktaş geldi hafif gülümseyerek gürültünün nedenini açıkladı: Fuat Hoca telefonu yere vurup kırmış dedi.

Millet Partili Osman Bölükbaşı’nın Kırşehir ‘de seçimi kazanmasına sinirlenen Fuat Köprülü telefonu yere vurup kırmıştı.

CHP ‘yi 1946 seçimlerinden sonra, Ecevit namlı diğer Karaoğlan 1977 seçimlerinde %41 yükselterek 213 milletvekili çıkarttı.

Cüneyt Arcayürek’in ifade ettiğine göre yakınlarının, özellikle genel sekreter Orhan Eyüboğlu’nun uyarılarına karşın parti balkonuna çıktı, tek başına iktidara geldiklerini ilan etti. Sokak çıldırdı. Otobüse binen partililer Güniz Sokak’a gittiler ve Demirel ‘in evinin önünde “Nazmiye pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım” diye bağırdılar.

Gece yarısını geçtiği bir saatte Demirel ’in çalışma odasına girdim. Sinirliydi 213 milletvekili ile tek başına iktidar olunamayacağını söyledi.

CHP’lilerin saygısız hareketlerine fena halde bozulduğu için;

“Ben ona (Ecevit) bak ne yapacağım” diyordu.

Ecevit’in azınlık hükümetini Çankaya yerden yere vurdu.  CHP lideri görevi iade etti.

Demirel ikinci MC hükümetini kurdu. Ecevit, Güneş Modeli olayının yaratıcısı oldu. Bakanlık vaadiyle AP ’den istifalarını sağladığı Milletvekilleriyle hükümet kurabildi.

Ara seçimlerde yenilgiye uğradı ve Demirel’in Erbakan’ın MSP ’nin dışında desteğiyle kurduğu azınlık hükümeti ile 12 Eylül darbesini buldu.

 

Bugün saat 19.00’dan itibaren seçim sonuçları televizyonlardan duyurulmaya başlandı. AKP oylarını büyük ölçüde artırdı. CHP umduğunu bulamadı. %20 ler civarında kaldı. CHP için bir hezimettir. Televizyonların birçok kanalında seçim değerlendirmesi yapılmaktadır. CHP ana muhalefet partisi olarak başarısızlıklarından dolayı lider kadrosunun istifa etmelerinin gerektiği konuşuluyor.

MHP işte oyunu altı kat artırdı ama ancak 70 milletvekili çıkartabildi. Tek başına iktidar hayaline bile yanaşamadı.

23 Temmuz Erzurum Kongresi’nin 88.yıldönümü. Kurtuluş Savaşının önemli dönemeçlerinden biri.

Güneydoğu’da açıkça Kürtçülük yapan legal, illegal örgütlerin 27 bağımsız milletvekili çıkartması bakalım ileride nelere mal olacak?

DEVAM EDECEK

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

160 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi