GİZLİ GÜÇ

GİZLİ GÜÇ

Necdet ÖZKAYA

13 Mart 2007-Ankara 

Dün MESEV’e (Milli Eğitim Sağlık Vakfı) Ali Naili Bey gelmişti. Daha önce geleceğinden haberdardık. Kendisinin bakanlığı döneminde ben de Ayvaz Gökdemir rahmetli Hüseyin Sarı, rahmetli A.Nihat Akay gibi isimler Bakanlık Merkez Teşkilatında tayin edilmişti.

MESEV’e Ali Naili Bey’i Kenan Okan, Sabri Kırlı ile birlikte davet etmiştik. Kenan Beyle Sabri Bey uzun bir süreden beri Necati Bey adıyla bir eğitimciler derneği kurmak için tüzük çalışmaları yapıyor ve Necati Bey Eğitim Enstitüsünden kendileri gibi mezun olan arkadaşlarıyla bu konuyla ilgili görüşüyorlardı. Arada bir bana fikirlerini açıyorlar, fakat ilgisizliğim karşısında fazlaca ileri gidemiyorlardı.

Bir gün MESEV’de bulunduğum bir sırada yaşlı iyi giyinmiş tanımadığım birkaç kişi salona girdi. Gelenleri Sabri Bey tanıştırdı. Üçü de Balıkesir Eğitim Enstitüsü ilk dönem öğrencileriymiş.

İçlerinden biri enstitüyü 1940 yılında bitirmiş. Benim doğduğum sene. Yaşı 85’in üzerinde olmasına rağmen çok dinç ve zinde görünüyordu. Adlı Mustafa idi. Mustafa Bey, eşini birkaç yıl önce kaybetmiş, evde yapayalnız kalmış. Çocukları evli oldukları için bir bakıma, kaderiyle de baş başa kalmış. Münasip bir hanım bulup evlenmesine yardımcı olmamızı istedi. Ben kendimi 60- 65 yaşında hissediyorum diyordu. Mustafa Bey’e göre 60 65 yaş gençlik çağıdır.

Biraz sonra Kenan Bey, bu emekli ve yaşlı öğretmenlere konuyu açınca gördüm ki Necati Bey Öğretmenler Derneğiyle ilgili olarak bu insanlar davet edilmişler. Bir süre onları dinledim. Sonra söze karışmak zorunda kaldım.

“Amacınızla kurmak istediğiniz arasında uygunluk yok. Çünkü geniş öğretmen ve eğitimci kitlesini bir çatı altında toplanmasını sağlayabilmek için ismin mana ve hudutlarının geniş olması icap eder”

Bu görüşüm salonda bulunanlar tarafından benimsendi.

“İkinci olarak Necati Bey Atatürk döneminin iz bırakan bakanlarından biridir. Ama ondan sonra gelen bakanlar içinde de yararlı işler yapmış kimseler var. Biz bu başarılı bakanlara haksızlık etmeyelim.”

“Üçüncüsü Balıkesir Necatibey Eğitim Enstitüsü, Gazi ve İstanbul Çaba Eğitim Enstitüsünün yanında biraz geri planda kalır. Bunlardan ve sonra açılmış okullardan mezun olan meslektaşlarımızı dernekte toplamamız zor olur. Dolayısıyla meslektaşlarımızın büyük çoğunluğunu içine alacak, temsilde zorlanmayan bir isim bulalım. Benim aklımdan ‘cumhuriyet’ ismi geçiyor. ‘Cumhuriyet Eğitimcileri ve Öğretmenleri Derneği’ olabilir.” Bu isim beğenildi.

“Tüzükten önce bazı kimselerle görüşülmeli, onların düşüncelerini öğrenmeliyiz. Mesela İhsan Doğramacı, Mehmet Haberal bunlar Türk yüksek öğretiminin yüz akı olan insanlardır. Ali Naili Bey gibi memleket ve millet sevgisi, heyecanı yüksek tecrübeli bir devlet ve siyaset adamı ile görüşmeyi ilk adım olarak kabul ederim” dedim.

Ali Naili Bey’i vâkıfa bu münasebetle davet ettik. Konuyu çok kısa bir konuşmayla sayın bakana takdim ettim. Necati Bey isminden niçin vazgeçtiğimizi, cumhuriyet ismini neden tercih ettiğimizi izah edince Ali Naili Bey bana hak verdi. Ayrıca

“Bu arada kurulması düşünülen dernek, mümkün olduğu kadar siyasetten ve partilerden uzak olmalıdır. Partilerin arka bahçesi olmamalıdır. Kuruculara ve yöneticilere çok dikkat edilmelidir. “ tavsiyelerin de bulundu.

Bizim yönlendirmemizle Ali Doğramacı ve Mehmet Haberal’dan randevu almak için telefon etti. Onları bulamadı. Ama bizim söylememize gerek kalmadan kendisi,  9. Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel’i aradı, konuştu. Maksadımızı anlattı ve bize bir vakit ayırması için kendisine bir arzda bulundu. Demirel kabul etti. Bugün Ali Naili Bey, Kenan Okan’a telefon etmiş Sayın Demirel’in 15 Mart 2007 Perşembe günü saat 16.00’da bizi kabul edeceğini söylemiş.

Ali Naili Bey’le biraz geçmiş günleri konuştuk. Çok heyecanlı, siyasi ve ideolojik tansiyonun çok yükseklerde seyrettiği yıllardı. İktidar ile muhalefet arasındaki kavganın şiddeti azalmak nedir bilmiyordu. Merhamet, şefkat, insaf, vicdan, izan, selim akıl kayıplara karışmıştı. Bunlara rağmen arada bir bakanlıktaki odalardan gülme sesleri duyulurdu. Ciddi ciddi alınan kararların uygulanmasında gülünç durumlarla karşılaşılır, şakalara vesile olurdu.

Ecevit’in liderliğindeki CHP öyle şiddetli muhalefet yapıyordu ki düşman başına. Muhalefette CHP yalnız değildi. Basının büyük kısmı, DİSK, TÖP-DER, DEV-GENÇ, TİP vb sayıları yüzlere varan solcu kuruluşlar. Muhalefetin odağında 1. Sırayı Milli Eğitim Bakanlığı teşkil ediyordu. Bakan olarakta Ali Naili Bey boy hedefiydi. Sadece muhalefetin değil, kendi partisi içinde de Ülkücü olarak bilinen bizleri bakanlıkta görevlendirdiği için eleştiriliyordu. Milliyetçilikten hoşlanmayan bir kısım milletvekilleri de Ali Naili Bey’e muhalefet etmekte CHP’den geri kalmıyordu.

TBMM’nin öğleden sonraki oturumunda, gündemde Milli Eğitim Bakanlığı ve Bakanının faşist, şoven uygulamaları var. Sorulara yazılı olarak Sayın Bakan cevap verecek. Mesleki Teknik Eğitim tarafında bir odaya oturmuş sorunlara cevapları hazırlıyor. Bulunduğu odaya beni çağırdı. O zaman Ortaöğretim Genel Müdür Yardımcısıydım. İçeri girdim. Yalnız başınaydı. Oturmamı istedi, oturdum. Önergede ki soruları bana uzattı. Okudum. Tam hatırlayamıyorum ama yüze yakın soru vardı. Bitirince,

“Ne diyorsun Sayın Özkaya” dedi.

“Sayın bakanın, en iyi savunma taarruz olduğu söylenir. Bu metodu bir de biz deneyelim” dedim.

“İyi ama bu kadar kısa sürede Üstündağ’ın kanunsuz uygulamalarının listesini kim, nasıl hazırlayacak” deyince

“Sayın Bakan’ım, Cezmi Bayram’ın o dönemin uygulamalarını anlatan iki çitlik kitabı var. Adı Haçlı Seferleri. Bakanlığın kütüphanesinde vardır. Yoksa Anda ’dan dan temin edebiliriz.” Dedim.

Bakan hemen Basın Müşaviri Rahmetli Servet Develioğlu’nu arayarak,

“Bana çok acele Cezmi Bayramın Haçlı Seferleri kitabını bulup getirin.” diye emir verdi.

Kitapların gelmesini beklerken bir kısım sorulara cevaplar hazırlıyorduk. Kapı çalındı. Bakan Bey’in “Buyurun” komutundan sonra kapı açıldı, içeriye Kenan Bey girdi.  Öğretmen Okulları Genel Müdür yardımcısıydı. Bizden yaşça başça çok büyüktü. Ben mesleğimin on beşinci yılında iken O emekliliğini doldurmak üzereydi. Son derece ağırbaşlı, mesleki tecrübesi ve bilgisi yüksek olan bir bürokrattı. Üstlerine ve astlarına karşı son derece dikkatliydi. Kime nasıl muamele yapacağını çok iyi biliyordu.

“Buyurun, beni emretmişsiniz Sayın Bakanım. Günaydın! Size saygılar sunuyorum.” dedi. Sesinde taşları eritecek bir sıcaklık ve samimiyet vardı. Yüz ifadesinde zerre kadar bir kurnazlık yoktu.

Kitapların gelmesi geciktikçe Bakan’ın tedirginliği artıyordu. Durumu hissedince,

“Sayın Bakanım, izin verirseniz ben Servet Bey’e bir bakıp geleyim.” dedim.

“Size zahmet olacak, ama vakit daralıyor bakıp gelirseniz çok iyi olacak” dedi.

Meseleyi Kenan Bey’e de açmak durumunda kaldık.

Bakan Bey, “Sayın Cezmi Bayramın Haçlı Seferleri isimli kitabı hemen lazım. Fakat bir saate yakın bir zaman geçmesine rağmen Servet Bey kitabı bulup getiremedi.” Deyince Kenan Bey,

“Efendim, ben de Necdet Beyle çıkayım, o kitapların bizim dairede de olacağını sanıyorum” diyerek benimle birlikte odadan çıktı. O asansöre yöneldi. 4. Kata çıkacaktı. Ben Basın Müşavirliğine geçtim.  Basın Müşavirliği A blokta 2. Katta idi. Bir baktım ki Servet Bey, o dar ve uzun koridoru bir baştan bir başa adımlayıp duruyordu.   

“Hayrola Servet Ağabey?” dedim,

“Necdetçiğim, Bakan Bey şaşırmış vaziyette. Aklına bir zarar gelecek diye korkuyorum.”

“Böyle düşünmen için bir sebep olsa gerek” dedim,

“Olmaz olur mu? Bugün Sayın Bakan Mecliste yazılı sorulara cevap verecek. Aşağıda bir odada çalışıyor. Bana telefon ederek hazırlık yapabilmem için Haçlı Seferleri isimli iki ciltlik kitap varmış onu acele bul getir dedi.

Yahu Haçlı Seferlerinin üzerinden 800-900 sene geçmiş. Kaç tane haçlı seferi olmuş. Onlarla ilgili yazılmış kitaplardan yararlanarak CHP’li Milletvekillerinin sorularına nasıl cevap verecek? Anlamıyorum ki.” deyince, şaşırma ve gülme sırası bana geldi.

“İlahi Servet Ağabey! Bakan Bey, Cezmi Bayram’ın, Mustafa Üstündağ’ın milliyetçi, ülkücü öğretmen ve yöneticilerle ilgili olarak yaptığı kıyımları anlatan kitabı istiyor. Birini gönder Anda yayınevinden kitapları satın alıp gelsin” dedim.

Tabii Servetin Beyin yüzü kıpkırmızı oldu.

“Yahu demek ki ben konuyu tam anlayamamışım” dedi.

Bir görevli kitabı almaya giderken ben de bakan beyin bulunduğu odaya döndüm. Bakan Bey, ‘ne oldu’ dercesine yüzüme baktı. Ben de,

“Kitap bakanlık ta yokmuş, satın alıp getirsinler diye birini kitapçıya gönderdik.”

Sözüm henüz bitmişti ki Kenan Bey elinde kitaplarla içeri girdi.

Bu olayı yıllar sonra MESEV’de Bakan Bey’e anlatınca onunla birlikte hepimiz katıla katıla güldük. Servet Bey’i rahmetle andık.

Ali Naili Bey’e sordum:

“Birkaç kere Bakanlık yaptığınız. Günümüzdeki gibi hırsızlık, ihale yolsuzluğu, haksız kazanç sağlamak gibi meşru olmayan yollardan gelir sağlamak gibi insanı ve toplumu rahatsız edecek boyutta olaylar var mıydı?”

Düşünmeden hemen cevap verdi. “Hayır!”

İdeolojik ve siyasi olaylar, çok şiddetli kavgalara hatta cinayetlere sebep olurken, hiçbir resmi kurum ve kuruluşlarda çıkar kavgası olmuyordu.

Başbakanlar veya bakanlar, “benim memurum işini bilir” cinsinden bir söz söylemedi. Bu ifadeyi Özal kullandı. Hangi anlamda kullandığını bilmiyorum ama devletin verdiği aylıkla, ücretle geçinmesi, çoluk çocuğuna bakması mümkün olmayan bir devlet memuruna el altından ek gelir elde ederek kimseye muhtaç olmadan geçimini sağlamasını bilmek, anlamına gelen bir yorum toplum katında kabul gördü. Kamu görevlileri ile politikacılar bu yorumu çok beğendiler, bir kısım bunu tepe tepe kullandı. Gidişat değişmedi, korkarım bu gidişle hiç değişmeyecek.

***

Mustafa Zeki Sofuoğlu Müsteşar Yardımcımızdı. Hafızam beni yanıltmıyorsa Ali Naili Bey’in Bakanlığı döneminde emeklilikten dönerek müsteşar yardımcısı olmuştu.

Bakanlığa gelmeden önce tanıdığım iki isimden biriydi. Diğer isim Ayvaz Gökdemir’di

M.Z eki Sofuoğlu, Adananın Karaisalı İlçesinin Çakallı köyündendi. Adana’da manifaturacılık yapan Sofuoğlu Ahmet Bey’in kardeşiydi. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirmiş olmasına rağmen eğitimci olmayı tercih etmiş ve öğretmen olmuş.

Rahmetli Atsız Hoca’nın, Alparslan Türkeş’in dava arkadaşı idi. 1944 de yedek subayken tutuklanmıştı. Türkçülük, Turancılık davasının önemli sanıklarından biriydi.

Türkeş, CKMP’ye Genel Başkan olduktan sonra milliyetçilerin büyük çoğunluğu gibi Zeki Sofuoğlu da bu partiyi benimsedi. Hatta 1965 seçimlerinde CKMP’den Adana’da 1. Sıra Milletvekili adayı oldu. Ticaret öğretmeni yetiştiren Meslek Yüksek Okulundan öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Ara dönemlerin birinde Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğü yaptı.

Dürüst, çalışkan, bilgili, ciddi milliyetçi yüksek seviyede bir bürokrattı. Laubaliliğe asla düşmezdi. Sulu ve ucuz şakalardan hoşlanmadığı için bazı kimselerle bir arada olmamaya çalışırdı.

Zaman zaman ziyaret ederdim. Kendisine karşı saygı ve sevgim vardı. Adana’dan tanıyordum. Ağabeyi Sofuoğlu ile çok güzel dostluğumuzun olduğunu biliyordu. Bütün bunlara ilaveten ikimiz de Ülkücüydük ve Milliyetçi Hareket Partiliydik.

Orta boylu, alnı açık, yuvarlak yüzlü bir adamdı. Toros Türkmenlerindendi. Tanımayanlar O’nun Türkistan’dan yeni gelmiş bir Türk olduğunu zannedebilirdi.

Ankara’da o yıllarda Ticaret Gazetesi çıkardı. Zeki Bey, gazete başyazı yazardı. Güzel konuşur, zaman zaman eski terkipleri kullanırdı. Bu terkiplerden biri gülüşmelere ve şakaya vesile olmuştu,

Hoca’yı ziyarete gitmiştim. Odada yalnızdı. Her zamanki gibi beni güler yüzle karşıladı. Okumakta olduğu dosyayı kapattı.

“Hoş geldin. Biraz yorulmuştum. Sohbet edince yorgunluğum gider herhalde” dedi.

Her zamanki gibi sigarasının külü masanın üstüne düştü düşecek. Düşeceğini görünce önce avucunun içine, sonra külü tablaya dökerdi. Zile bastı, hizmetli içeriye girdi.

“Buyur Hocam.“ dedi.

“Hasan Efendi, bana bir bardak su, Necdet Beye de sürat-ı mümküneyle bir çay getir” dedi.

Hasan Efendi “baş üstüne” diyerek çıktı. Biraz sonra suyla döndü. Bardağı masanın üstüne koydu, ayakta durdu.

“Evladım ne bekliyorsun? Misafire çay getirecektin ya!”

“Efendim, çayın yanında bir şey daha getirecektim. Onu dışarıda aradım bulamadım. Çayı yalnız getirsem olur mu? Diye soracaktım.”

Zeki Bey, biran ne diyeceğini şaşırdı. Hoca şaşırınca veya öfkelenince kekeleyerek konuşurdu. Onun kekeleyeceğini görünce fırsat vermeden ben,

“Hasan Efendi, yanında başka bir şey istemem git çayı getir.” Dedim

Hizmetçi odadan çıkınca Zeki Bey bana dönerek,

“Necdet Bey, çayın yanında bir şey istemedik. Hasan niye yanlış anladı?” diye sorunca, ben gülerek,

“Siz bir bardak çay getir demediniz.”

“Ya ?” dedi.

“Sürat-i mümküneyle bir çay getir, dediniz. Çayı anladı ama sürat-i mümküneyi anlamadı. Onu simit gibi çayla birlikte yenilecek bir şey sandı” dedim.

İki elini birbirine vurarak,

“İlahi Necdet Bey, zavallı adam sürat-i mümküneden ne anlasın. Haklısın” dedi. başladık karşılıklı gülmeye.

Ayrılmak için izin isteyip ayağa kalkınca,

“Geldiğin için teşekkür ederim, yorgunluğum gitti, dinlendim” dedi.

Zeki Hoca, merdivenin başına kadar benimle yürüyerek uğurladı.

 

Mustafa Zeki Sofuoğlu’ndan aklımda kalan bir başka hatıra. Anlatmıştı;

“Haruniye Ortaokulunda öğretmen iken memleketin hal ve ahvalinin iyi gitmediğini gördükçe endişelenerek üzülürdüm. İşin kötüye varacağından korkardım. Korkularıma rağmen devletin ve memleketin yerinde durduğunu görünce, kendi kendime “demek ki benim bilmediğim ve görmediğim, devleti gözeten ve kollayan bir ‘gizli güç’ var. İşlerin kötüye sardığı zaman, o güç devreye kimseye hissettirmeden giriyor memleketi uçurumun kenarından çekip, alıyor” der, teselli olurdum. Ama bu gizli gücüde merak eder dururdum.

Bu ‘gizli güç’ün Ankara’da olduğuna inanıyordum. Ama varlığı ve mahiyeti hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildim. Haruniye gibi Ankara’ya uzakta bir kasabadan, orada olup bitenleri tam olarak görmek, anlamak, tahlil etmek, sonuç çıkarmak çok zordu. Çünkü iletişim araçları çok yetersizdi.”

(Şimdi olsaydı işin içinden çok çabuk çıkardık. “derin devlet” derdik mesele biterdi. Ama o yıllarda bu kavram bilinmiyordu.)

“Ankara’ya Ticaret Yüksek Okulu’na öğretmen olarak geldim. Bir ara müdürlükte yaptım. Ama ‘gizli güç’ün mahiyetini öğrenemedim. Devlet idaresi Haruniye ’den göründüğünden daha da kötüydü. Ankara her Allahın günü karışık işlere sahne oluyordu. Allah sonumuzu hayretsin diye dua ediyordum. Devletin galiba sonu geliyor diye düşünüp üzülürken, o gizli ve güçlü el kimseye çaktırmadan müdahale ederek, devlet çarkını yeniden doğrultup işleri düzeltiyordu.

Ama bu istikrar dönemi bazı birkaç yıl sürer, insanlar rahat bir nefes alır, güven içinde işine gidip gelirken, sebebi ve yönü belli olmayan bir fırtına çıkar her şey alabora olur.

Bazen bu durgunluk ve düzen bir yıl bile devam etmez. Önce siyaset sarsılır, ardından ekonomi bozulur. Fiyatlar artar, birçok malın yokluğu başlar. Çok sürmez işçiler greve gider, gençler her şeyi yakıp yıkarak “Kahrolsun Kapitalizm, Yaşasın Sosyalizm” vb. sloganlar atarak başta Ankara olmak üzere üniversite şehirlerinde polisle gençler arasında taşlı sopalı kavgalar başlar.

Demirel gibi soğukkanlı bir adam başbakan olarak çıkar; “Yollar yürümekle aşınmaz!” der. Yolların yürümekten dolayı aşınacağını bildiğiniz için kan beyninize sıçrar ama elinizden hiçbir şey gelmez. Üzüntünüzden kahrolursunuz, dostlarınıza, arkadaşlarınıza telefon eder, ümit var birkaç söz duymak istersiniz, ama nafile! Akşam eve bedbin ve münkesir olarak dönersiniz.

Bir gün bir sihirli el dokunmuş gibi ortalık sakinleşir. Evli evine, köylü köyüne döner. Fakülteler açılır, öğrenim başlar, grevler, protestolar, yürüyüşler biter. İşçiler fabrikalarına, memurlar dairelerine dönerler.

Sadece ben değil, benim gibi birçok arkadaş da işlerin nasıl yoluna girdiğini bilemezdi.

Ben o ‘güç’ü yeniden merak ettiğim zaman Bakanlık ’ta Genel Müdürdüm. Ama merakımı giderecek tatmin edici bir cevap bulamıyordum. Arada bir başkalarından o güç hakkında bilgi sahibi olmak için sorular sordum. Ama tam manasıyla malumat sahibi olmadıklarını anladım.

Necdetçiğim, bugün milli güvenlikle ilgili başbakanlıkta bir toplantı vardı. Müsteşar Ahmet Nihat Bey’in başka önemli bir işi olduğu için, yerine ben gittim.

Aklımda hep o güç olduğu için herhalde bugünkü toplantıda uzun yıllardan beri merak ettiğim sorunun cevabını öğrenirim diye düşündüm.

Toplantının yapılacağı salona girdim. Teşrifatçı görevi yapan şahsa kendimi tanıtıp içeri girdim. Başbakan Müsteşarlığının başkanlığında bir toplantıydı. Genelkurmay, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini temsilen generaller gelmişti. Bakanlıkların müsteşarları vardı. Emniyet Genel Müdürü, Jandarma Genel Komutanı da bulunuyordu. MİT Müsteşarı da toplantıdaydı.

Bu manzara karşısında sorumun cevabını kesin olarak öğreneceğime inanmıştım. Toplantı başladı. İlgilileri tarafından hazırlanan raporlar okundu. Raporlar üzerinde müzakere açıldı. Kısa kısa konuşmalar yapıldı. Sonra içeriye çaylar, kahveler, meyve suları gelmeye başladı. Pastalar, börekler zaten masalar da vardı. Çaylar, kahveler içilirken ağırdan ağıra fıkralar anlatılmaya başlandı. Her fıkranın ardından kahkahalar yükseliyordu. Belden aşağı fıkraların biri bitiyor, diğeri başlıyordu. Ben renkten renge girerken, bu toplantıya katılmakla ne kadar hatta ettiğimi anlıyordum. Benim için tam sükût-u hayaldi. Toplantıyı terk etmenin şık olmayacağını bildiğim için mecburen toplantı bitinceye kadar oturdum.” Dedi. Hoca gerçekten hayal kırıklığına uğramıştı. Güvenlikten sorumlu birimlerin vurdumduymazlı, ciddiyetsizliği Zeki Bey’i dehşete düşürmüştü.

Hocayı biraz olsun teselli edebilmek için,

“Yukarıdaki bu milletti sevdiği için korumaya devam ediyor, diyordu Galip Erdem.  Hocam, inan ki koyuyor.” dedim.

“Doğru, doğru! Korumamış olsaydı çoktan tepe taklak olurduk.” dedi.

Aradan otuz yılı aşkın bir süre geçmiş. O günlerde filizlenen birçok hadiseye karşı gerekli tedbirler alınsaydı, Türkiye bu günlerde cumhuriyet tarihinin en büyük tehlikesiyle, tehdidiyle yüz yüze gelir miydi? Bu, benim değil Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın tespitleridir.

DEVAM EDECEK

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

162 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi