ESKİ GÜNLER VE HALİD BABA

ESKİ GÜNLER VE HALİD BABA

Necdet ÖZKAYA

28 Şubat 2007- Ankara

ESKİ  GÜNLER,

Acısı ile tatlısı ile sevinçlisi, üzüntüsü ile günler hep eskiyor. Gün eskimeyince yenisi de gelmiyor. Tıpkı eski bir malı, bir eşyayı, bir elbisesi olmadan insanın yeni bir ‘şey’inin de olmadığı gibi. Herkesin kendisine göre eski günleri vardır. Kimsenin günü kimseninkine benzemez. Onun için herkesin günü eskide olsa yeni de olsa farklı olur. Birbirine benzemez. Çünkü herkesin kendisine göre bir çizgisi, bir mizacı, bir kişiliği vardır.

Kimi insan eski günleri bütün ayrıntılarıyla şimdi yaşıyormuş gibi hatırlar. Her nokta, her çizgi hafızasında taptaze durmaktadır. Anlattıkça canlanır, canlandıkça hatırlar. Yaşlı insanlar hatıralarıyla her gün yeniden doğabilmeyi becerebilirlerse, yeni gün kendileri için bir külfet olmaktan çıkar. Farkına varır ki her gün her yaştaki insan için anlamlıdır, zevklidir.

Hikâye yazmak nasıl ustalık istiyorsa hatıra anlatmak veya onları yazmak da o derece maharet istemektedir. O mahir insanları dinlerken, onun yaşadığı o günleri siz de yaşamış olursunuz. Hikâyede anlattığı olayların kahramanlarının etrafınızda dolaştığı, sizinle birlikte olduğu zannına kapılırsınız.

Bazı fısıltıları duyar gibiyim. Kırmak istemedikleri için yüzüme karşı söylemiyorlar. “Eskiye rağbet olsaydı, bitpazarına nur yağardı.” Sanki bu sözü ben bilmiyormuşum gibi düşünüyorlar.

Hocaya sormuşlar,

“Eski ayları ne yaparlar?”

“Ne yapacaklar, kırpıp, kırpıp yıldız yaparlar” demiş.

Eski günler de böyle, kırpılan yıllardan arta kalan yıldızlardır. Kimi çok ışıklıdır, kimisi az, kimi de sönmek üzeredir. Kayan her yıldızla birlikte biri bu dünyayı terk ediyor. Böyle bir inanç var. Batılda olsa böyle bir inanış.

Eski günleri hatırlamak bir bakıma tarihe hizmet değil mi? Hele bir de yazılmış ise tarihçiye yararlı bir kaynak olacaktır.

İskender Öksüz’ün “Tarih Şuuru” isimli çok kıymetli bir makalesini Türk Yurdu Dergisi’( Şubat 2007) nde okuyorum. Derginin 96. Yılı. Dile kolay. Bu rakam okuyanın beyninde bir tarih çağlayanı olmamışsa kabahat kimde?

Öksüz, yazısına amnezi hastası olan bir oyuncunun hikâyesi ile başlamış. Bu hastalığa tutulan bir kimse günlük yaşar. Ertesi güne başlarken hafızasında düne ait hiçbir şey kalmamıştır. Amnezi hastalığına tutulan bir kimse için mazisi olmayan bir adam tanımı kullanabilirsiniz. Yani köksüz bir ağaç gibi. Her sabah dikilen ağaç, güneş batarken yerinden çıkartılıyor, yeniden dikilmesi için güneşin doğması beklenecektir.

İskender Öksüz, bu uzun soluklu makalesinde Türk Milletinin amnezi hastalığından kurtulmak üzere olduğuna dair bazı işaretler veriyor. Dilerdim ki yorumlarında yanılmamış olur.

Yahya kemal’in birçok şiiri tarih ve hatıraların terennümüdür.

“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,

 Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.”

Sofuoğlu Ahmet Bey’e babası,

“İnsan yaşlandıkça parası pulu daha da kıymetlenir” demiş. Gençliğinde bunu pek manalandıramayan Sofuoğlu,

“Yaşım atmışı geçince, rahmetli babamın doğru söylediğini anladım” dedi.

Bazı doğrular zaman içinde anlaşılıyor. Doğruyu herkes kendi nefsinde deneyerek buluyor. Aradan geçen zamana hayıflanmak gerekiyor.

Tarih şuurunun kuvvetli olduğu milletlerde ecdadın hatıralarından, tecrübelerinden çok yüksek seviyede faydalanmak mümkün olur.

Geçen geçti. Ah, vah etmenin faydası yok. Dünkü söz dünle beraber gitti. Bugün yeni sözler söylemek gerek. Yine sözler söyleyebilmek için her dem yeniden doğmak gerek. Tazelenmek, yenilenmek gerek. “Dünü bugüne, bugünü yarına bağlamak gerek” Tarih Şuuru tas tamına budur. Millet olanlar bunu yapma gücüne sahiptirler.

 

HALİT BABA 

Çocukluğumda, ilk gençlik yıllarımda Van’da Halit Baba vardı. Çok yakından tanıyamadım. Çünkü büyüklerimiz çok zaman biz çocukları Halit Baba’yla korkuturlardı. Kimisine göre Halit Baba bir büyük veli, kimisine göre ise Halit Baba bir deli. Herkes kendine göre bir yorum yapardı. Herkes, yorumuna göre bir delile sahipti. Onun veli olduğuna inananlar “Adının deliye çıktığına bakmayın Halit Baba gerçek bir velidir.” derlerdi.

Halit Baba’yı bütün şehir tanırdı, bilirdi. Ama en çok Tepebaşı Mahallesinde tanınırdı. Çünkü Halit Baba’nın evi bizim mahallede idi. Aşağı Nurşin Camisine yakın bir evde otururdu.

Bir akşam üzeriydi. Biri bizim eve bir haber getirmişti.

“Halit Baba, Faik (rahmetli ağabeyim) ve iki arkadaşını evine kapatmış, dışarıya çıkmalarına izin vermiyor. Çocukların ağlamaları, yalvarmaları fayda vermiyor” demiş.

Haber sokakta duyulur duyulmaz, komşu evlerde kim varsa Halit Baba’nın evine doğru koşmaya başladı. Bu kadınlı erkekli kalabalığın arkasına biz çocuklar da katılmıştık. Etrafı duvarlarla çevrili bahçe içinde bir eski evdi.

Halit Baba, demirli bir pencerenin önünde durmuş, dışarıda zaman geçtikçe artan kalabalığa bakarak dışarıdan duyulmayan, anlaşılmayan bir şeyler söylüyor. Eli   ile kolu ile birtakım işaretler yapıyordu.

Çocukları kurtarmak için evin giriş kapısını dışarıdan güçlü kuvvetli adamlar zorladılar ama içeri girmeyi başaramadılar. Çünkü Halit Baba, eline ne geçmişse kapının arkasına yığmış, orayı tahkim edilmiş bir siper yapmış.

Zorlamayla içeriye giremeyecekleri anlaşılınca Halit Baba’yla anlaşma yolunun denenmeye başladılar. Tatlı dilin yılanı deliğinden çıkarıp çıkarmayacağı işin sonunda anlaşılacaktı.

Yalvarmalar, yakarmalar fayda vermeyince, yığılan kalabalıktan birisi polise, jandarmaya haber vermiş olacak ki, önce polisler, bekçiler onlardan sonra tam teçhizatlı bir jandarma takımı bir başçavuşun komutasında Halit Baba’nın evini dört bir yandan kuşattı. Polisi, jandarmayı görünce Halit Baba korkuya kapmış olacak ki tehditler savurmaya başladı.

“Eğer üstüme gelirseniz, çocukları tandıra atarım” diye bağırıyordu.

Evin bacasından dumanların çıktığını görünce dışarıdaki kalabalık korkmaya başladı. Çocukların anaları, babaları iyice fenalaştı. Halit Baba’nın ikna olup çocukları bırakmasının mümkün olmadığı anlaşılınca, polisler, jandarmalar çocuklara zarar vermeden onları kurtarmanın planını yapmaya başladılar. Namlulara kurşunlar sürüldü. Camın önündekiler Halit Baba’yı oyalamaya başlarken, jandarmalar kapıya ateş ederek içeri girmeye hazırlanıyordu ki kalabalık dalgalanmaya başladı.

Şeyh Kahraman önde, Şeyh Reşit Efendi arkada geldiklerini gördüler. Herkes bir adım geri çekildi. Şey kahramanla şeyh reşit öne çıktılar. Halit Baba’yla karşı karşıya geldiler. Onlar dışarıda Halit Baba içeride aralarında pencere var. Şeyh Kahraman Efendi, yüksek sesle,

“Halit! Halit! Bana bak! İçeride alıkoyduğun çocuklardan biri benim torunum Faik’tir. O çocukları derhal bırak, benim kafamı kızdırma” dedi. Şeyh Efendi sözünü bitirmişti ki Halit Baba pencereyi açarak;

“Efendi Hazretleri, beni affet. Bu yaramazlardan birinin sizin torununuz olduğunu bilmiyordum. Hemen onları serbest bırakıyorum.” dedi.

Halit Baba’nın böyle konuşması kalabalığı hayrete düşürdü. Herkes donakaldı. Heyecanla kapının açılıp çocuklarının dışarıya çıkmalarını bekliyordu. Nefesler kesilmişti. Kalabalıktan çıt çıkmıyordu. Kapının arkasından gürültüler geliyordu. Az sonra paslı bir demirin çekildiği duyuldu. Kilidin içeride dönen anahtarın sesi işitildikten sonra yorgun ve ağır kapı yavaş yavaş açıldı. Çocuklar ağlaya ağlaya dışarı çıktılar. Koşa koşa annelerinin kucaklarına atladılar. Kalabalık sevincini alkışlayarak göstermeye başladı.

Çocuklar kabahatlerini sümükleri gözyaşlarına karışarak kesik kesik bir sesle söylüyorlardı. Bahçedeki elma ağacına çıkmış elma toplarken Halit Baba’ya yakalanmışlardı. Halbuki o dönemlerde herkesin bağı bahçesi, kirazı, vişnesi, elması, armudu, eriği, kaysısı bütün çocuklara açıktı. Kimse bağında, bahçesinde yetiştirdiği meyveleri çarşıya pazara götürüp satmazdı. Satamazdı. Hemen her evin bağı bahçesi vardı. Meyvesini, sebzesini kendisi için yetiştirirdi. Genellikle pazardan meyve ve sebzeyi askeri birlikler, yatılı ve pansiyonlu okullar satın alırlardı. Bir de yerli olmayan memur evlerine çarşıdan meyve, sebze, süt, yoğurt, yumurta girerdi. Kışlık yiyeceklerin bir çoğu evlerde hazırlanır; peynir, reçel, bulgur, kavurma, erişte, turşu, kışlık yoğurt vs. Kış için kurtulmuş meyveler ve sebzeler, kuru yemişler, hediklik ve kavurmalık buğday.

Her ev, tükettiği kadar üretirdi. İçine kapalı dar bir ekonomiydi ama, insanları aç susuz bırakmazdı. Bereketli ve kanaatkâr bir ekonomi.

Halit Baba’nın çocuklara kızgınlığı elma çaldıklarından dolayı olamaz. Başka bir sebebi vardır. Elma hırsızlığı bahanedir. Halit Baba yapayalnız bir adamdı. O  kadar elmayı, armudu tek başına tüketemezdi. Bütün komşuları gibi, Halit Baba da bağındaki, bahçesindeki meyve ve sebzeleri bağı, bahçesi olmayan komşularına gönderirdi. Demek ki, o gün Halit Baba’nın “heyheyleri” tutmuş, bizden iyiler muhteremin gözüne görünmüşlerdi.

Halit Baba kimdi? Kimin oğlu, kimin nesiydi? Ne zaman ve nerede doğmuştu, nereliydi? Bu soruların cevabını bilen belki birkaç kişi vardı. Ama onlar da Halit Baba’yı başkalarına tanıtırken bu ayrıntıları hiçbir zaman anlatmamışlardır. Halit Baba’ya çok yakın olan kimseler içinde teyzemin kocası olan Mazhar Tanrıtanır vardı. Matbaacı ve gazeteci olan Nail Başıbüyük, rahmetli Demiray Şaşıhüseyinoğlu’ndan zaman zaman Halit Baba ile ilgili menkıbeler ve gösterdiği kerametlerin hikâyelerini dinledim.

Halit Baba’nın sağ kolu bilekten dirseğine kadar sarılıydı. Kimse onun sağ kolunu çıplak olarak görmemiştir. Rivayet edilir ki, Halit Baba’nın sağ kolu her gün cenneti ziyaret edip geldiği için sarılıymış. Her gün cennete gidip gelen bir kolu merak etmemek olur muydu? İnsanlar merak edip dursunlar, ama o mübarek kolu görmek mümkün değildi. O kolu büyük bir ihtimalle Halit Baba’yı teneşir tahtasında yıkayan hocalar görmüşlerdir. Ama onlarda bu sırrı hiç açıklamadılar. Halit Baba dâr-ül-bekâya bu sargılı kolla gitti.

O dönemlerde Van’ın sokaklarının, caddelerinin her iki yanında gece gündüz sular akardı. Özellikle İskele Yolu ile Sıhke Caddesinin suları ve suların gece gündüz suladığı söğüt ve kavak ağaçları yollara nasıl bir güzellik verirdi!

Yazın sıcak günlerinde Beşyol Kahvesine yakın Mazhar Enişte’min oto parçaları sattığı dükkanın önünde Halit Baba, pantolonunun paçalarını sıvar, iki ayağını suya sokardı. Saatlerce orada kimseyle konuşmadan otururdu. Müşterilerinden fırsat buldukça Mazhar Enişte yanına gider, kimsenin duyamayacağı bir sesle karşılıklı birkaç kelam ederdiler. Mazhar Enişte dükkânına dönünce Halit Baba da kendi içine dönerdi. Ne düşünür dü? Kim bilir? Gözünde hep koyu renkli bir gözlük takılıydı.  Kara bir sakalı vardı. Kış yaz üstünden çıkartmadığı kara bir paltosu vardı. Kısa boylu ufak tefek bir adamdı ama, kendisiyle ilgili anlatılan hikayeler dolayısıyla insanların gözüne heybetli olarak görünürdü.

Van’ın tanınmış hocalarından biri olan bir zat bir Cuma vaazında,

“Ortalıkta dolaşan birkaç meczup var. Onlar da birtakım kerametler buluyorsunuz. O delilerde kendilerinde olağanüstü güçler olduğunu sanıyorlar. Bu yanlış adamlara inanmanız doğru değildir. Aklınızı başınıza toplayın, dine, dindara, din adamına saygı ve bağlılık gösterdiğinizi zan ederek, ‘Şirk’e düşebilirsiniz. Bu delillere, meczuplara fazla yüz vermeyin” demiş.

Bir gün sonra Hoca Efendi, sabah namazından sonra Halit Baba’nın kapısına dayanmış,

“Ben ettim, sen etme Baba, cehaletimi bağışla” diye rica da bulunmuş. Çünkü Hoca Efendi o akşam rüyasında Halit Baba’yı görmüş. Halit Baba beyaz bir ata binmiş, göklere yükselirken,

“Hoca Efendi! Hoca Efendi! Gücün yetiyorsa sen de gel” demiş.

Korkusundan sabahı zar zor eden vaiz efendi Halit Baba’dan özür üstüne özür dilemesi bir anda şehirde duyulmuş. Halit Baba’nın kerametine inananların gücüne güç katarken, ona meczup diyenlerin ise sesleri kısılmaya başlamış. Hoca Efendi bir daha Halit Baba’yı veya ona benzeyen kişileri kötüleyen konuşmalar yapmaktan vazgeçmiş.

Halit Baba suyun başında çarşıya arkası dönük oturur. Gelip geçenlerle ilgilenmediği için kimse de onunla selamlaşmazdı. Arada bir garson çocuklar ona Beşyol  kahvesinden çay getirirlerdi. O çayını yudumlarken bağlılarından biri mesela Ağır Ceza Hakimi Nafiz Bey, öğle yemeğine giderken kahveye uğrar subaşında oturan Halit Baba’yı razı edebilirse yemeğe beraber giderlerdi.

 

 

9 Mart 2007-Ankara

 

Halit Baba’nın birkaç yakınından biri de Nail Başıbüyük ’tür. Bu satırları yazdığım da çok şükür hayattadır. Bayramların dışında da bazı vesilelerle telefonla konuşmaktayız. Yaşı 80’in üstünde. Ama işine gidip gelebiliyor. İkinisan Gazetesini sattı, fakat matbaaya gidip gelebiliyor. Gazeteyi satarken kendisinin de hatasını kabul ettiği gibi gazetenin arşivini de vermiş. O arşivde Van’ın 1960 yıllarından satıldığı güne kadar en az kırk yıllık milliyetçi kalemlerin yazıları vardır. 

Nail Ağabey’den dinlemiştim. Van’ın zengin tüccarlarından birkaçı İstanbul’a mal almaya gideceklermiş. Cuma namazını da Eyüp Sultan’da kılabilmeleri için seyahat programını ona göre ayarlamaya çalışıyorlarmış. Kimseden bir istekte bulunmamayı bir kural olarak kabul eden Halit Baba, Eyüp Sultan lafını duyunca,

“Giderken beni de götürün Eyüp’te bir Cuma namazı kılmış olayım” demiş.

Seyahat planı Perihanoğlu’nun dükkanında yapılıyormuş. Perihanoğlu Halit Baba’nın bu isteğine,

“Evet, kısmetse sen de bizimle gelirsin” diye söz vermiş. Perşembe günü uçakla gitmeye karar vermişler.

Söz vermeye vermişler ama İstanbul’a giderken Halit Baba’yı almamışlar, belki de alamamışlar. Halit Baba’yı İstanbul’a götürmedikleri için, içlerinde bir burukluk oluşmuş.

Cuma namazını Eyüp Sultan da kıldıktan sonra mezarlığı ziyarete gitmişler. Aralarında  konuşuyorlarmış,

“Van’a dönünce Halit Baba’ya nasıl bir mazeret beyan edeceğiz.” Aralarından biri demişti,

“Bilet bulamadık, bundan daha gerçekçi ve kabul edilir, bir sebep olabilir mi?”

Mezar taşlarının birinden bir ses yükselmiş.

“Hey arkadaşlar, telaşlanıp yalan söylemeyin. Ben bilet buldum geldim, Cumayı da sizinle beraber kıldım.”

Bu üç tüccar arkadaş, bakmışlar ki Halit Baba, mezar taşlarından birine sırtını dayamış, ayaklarını uzatarak oturmuş. Utançlarından, korkularından, hayretlerinden yerlerinde donakalmışlar. Halit Baba’ya söyleyecek bir söz bulamamışlar. Sadece “Baba bizi bağışla” diyebilmişler. Halit Baba,

“Zengin olun, fakir olun, erkek olun, dişi olun, Müslüman olun, putperest olun, ne olursanız olun yalan söylemeyin. Hele hele arkadaşınız olan kimseyi zinhar kandırmayın. Biriniz gelsin elimi tutsun ki kalkayım. Belimde biraz sıkıntım var. Bundan sonraki ziyaretleri birlikte yapalım” diye söylemiş.

Rica, minnet etmişler. Halit Baba’yı kendileriyle beraber uçakla Van’a dönmeyi ikna etmişler. Merak ettikleri Halit Baba’nın İstanbul’a nasıl ve neyle geldiğiydi. Fakat bir türlü öğrenemediler. Halit Baba da onlara işin içyüzünü açıklamamış ama, onun tekin bir adam olmadığını da bir kere daha anlamışlar.

Bu münzevi adam Van’ın renkli ve ilgi çekici şahsiyetlerinden biriydi. Büyük ihtimalle Van’ın yerlisi olan bir ailenin çocuğu idi. Ailesini seferberlikte kaybetmiş olabilirdi. Tahsili var mıydı, yok muydu? O da bilinmiyor. Soran olsa idi belki söylerdi.

Van’a her gidişimde arayıp sorduğum kimselerin arasında her zaman Halit Baba olmuştur. Kendisi ile hayatımda hiç konuşmadığım halde onu merak ediyordum. Van’da bulunduğum günlerde Cuma namazını Aşağı Nurşin Camisin de kılardım. Çünkü rahmetli Şeyh Kahraman Dedem Cuma namazlarını bu camide eda edermiş. Bu camiye her gidişimde dedemin ve çoktan ahirete göçmüş, çocukluktan tanıdığım mahallemizin büyüklerinin ruhlarıyla birlikte olduğumu zannederek namaz kılardım. Nurşin Camii benim için adeta dar-ül sıla idi.

Bu özlemle gittiğim bir cumada sünnet kılınmıştı. Hoca hutbe okuyordu. Cemaatte ufak bir hareketlenme oldu, yanımda oturanlardan biri “Halit Baba geldi” dedi. Döndüm baktım. Çocukluğumda gördüğüm gibiydi. Üst kata balkona çıktı. Birinci rekat kılınmış, ikinci rekata başlanmak üzereydi ki Halit Baba üst kattan indi ve camiden çıkıp gitti. Farz bitince saftakilerden biri bana dönerek “Halit Baba bu, sağlı sollu belli olmaz. Zamanımızın Behlül Danesi ’de Halit Baba” dır. diye bir tanımlama yaptı. Kim bilir belki doğru söylüyordu.

Halit Baba’yla ilgili Nail Başıbüyük’ten dinlediğim bir başka hikaye daha var hafızamda;

Demiray Şaşıhüseyinoğlu ile birlikte Halit Baba’yı ziyarete gitmiştik. O zaman Atatürk Lisesi’ne yakın bir kulübede oturuyordu. Kışın soğuğunda, yazın sıcağın da bu kulübede yıllar yılı nasıl geçirebilmiş? Diye insanın aklına bir soru takılıyor. Kulübede tarifi mümkün olmayan bir yoksullukla karşılaşmışlar. Yoksulluğun içinde derin ve aydınlık bir sima, Halit Baba şükür ve tefekkür halinde, bizi görünce  gülümseyerek,

“Buyurun gelin, hoş geldiniz çocuklar” diyor. Misafirlerini sanki saraya davet ediyor gibi davranıyor.

Nail Başıbüyük diyor ki dışarıdan kapkaranlık görülen kulübenin içi saray gibi aydınlıktı. Hâlbuki ufak bir penceresi vardı. Oradan giren ışıkla insan sadece gözünün önünü görebilirdi. İçimizdeki aydınlığın, ferahlığın kaynağı ev sahibinin ruhundan ve gönlünden geliyordu. Bizi içeriye alırken kulübeye değil gönlünün sarayına davet etmişti. Ancak biz o saraya misafir olmaya layık mıydık? Düşünmeye ve tartışmaya açık bir durum.

Halit Baba bizi ağırlamak, bize bir şeyler ikram etmek için ayağa kalkınca biz,

“Aman Halit Baba zahmet etme, biz sizin hatırınızı sormaya geldik” deyince,

“Çocuklar karışmayın, misafire hizmet zahmet değil, rahmettir. Beni rahmetten mahrum etmeye çalışmamız doğru mu?” diye sordu.

Bir kenarda duran ispirto ocağını yaktı. Üzerine orta boyda bir çaydanlıkla su koydu.

“Çay oluncaya kadar biz de sohbet ederiz” dedi.

Demiray’la  biz birbirimizin yüzüne baktık. Ve ben içimden “Bu su, bu cılız ateşin üstünde ne zaman kaynayacak, ne zaman çay demlenecek ve biz ne zaman içeceğiz?” diye düşünmeye başladım.

Nasrettin Hoca’nın mum üstünde koca bir kazanda yemek pişirmesine benziyordu. Ben bunları aklımdan geçirirken, Halit Baba birdenbire hiçbir münasebeti yokken,

“Ne aceleci insanlar? İnsana sabır ve tahammül gerekir.”

Bu soru ve tembihin bizim için yapıldığını hemen anladım ve çok utandım. Demiray’a baktım, o da başını önüne eğmiş yaptığı hatayı saklamaya çalışıyordu.

Nail Ağabey bunları anlatır, sonra hayıflanarak;

“Halit Baba veliydi. Kitap okur gibi insanın içini okurdu. Birçok insanın kadrini, kıymetini bilmediğimiz gibi Halit Baba’nın da değerini bilemedik” derdi.

Halit Baba bahsini bitirmeden önce bugün 13 Mart 2007 telefonla Nail Başıbüyük’ü aradım.

Halit Baba kimin oğluydu? Ailesi kimlerdendi? Memleketi neresiydi? Gibi Halit Baba’nın kimliğiyle ilgili sorular sordum.

“Sadece Van’ın yerlisi olduğunu biliyorum. Zamanında bu ve benzeri sorular sormaya lüzum görmediğimiz için sormadık.” diye cevap verdi. Bir de tavsiyede bulundu;

“Şeyh Reşit’in oğlu Nuri’yi ara, O babasından naklen Halit Baba’yla ilgili bizden daha çok bilgiye sahiptir” dedi.

Bu yönlendirmeye uyarak Nuri Bey’i aradım. Konuyu ona da açıkladım ve bir ricada bulundum:

1-            Şeyh Kahraman efendi

2-            Şey Reşit efendi

3-            Halit Baba

Bu üç kişi hakkında bildiklerini yazıp bana göndermesini istedim. O da teklifimi ve ricamı kabul etti. Ondan gelecek cevaba göre konuyu yeniden değerlendireceğim.

DEVAM EDECEK

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

182 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi