ÇIRAĞAN' DA BİR DÜĞÜN

ÇIRAĞAN' DA BİR DÜĞÜN

Necdet ÖZKAYA 

08.02.2007-Ankara 

Koray geldi. Levent’i de anaokuluna bugünlük göndermedik. Dışarı çıkmadım. Günün bir vaktini gazete okuyarak geçirdim. Bir saatten biraz fazla bir zaman Koray’la ders çalıştık. Sosyal Bilgiler; Ünitesi, Tüketimden Üretime! Yeni bir anlayışla ünite hazırlanmış. Çocukların araştırmaya yönetmeyi esas almış. Ama dili çok güzel değil.

Sonra aramıza Levent’i de alarak oyunlar oynadık. Akşama doğru annesi geldi Koray’ı götürdü. Levent kendi kendine oyunlar bulup oynuyor. Arada bir de biz de oyunlara katılıyoruz.

Şimdi önümde, cumhuriyet gazetesinin kitap eki var.(Şubat 2007 sayı 886)

Sevgi Özel ile yapılan bir konuşma var.

Muhatabı olan Erdem Öztop’a diyor ki, “…insanın içini yakan şu, bu güzel topraklar neden bu kadar çok dönek, ikiyüzlü ne üretiyor.”

Bu cümleyi beğendim, bu soruyu benimsedim. Çünkü yıllardan beri, altı kalın çizgilerle çizilen dönemlerde, sözgelimi 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat süreci veya iktidar değişikliklerinde bu ikiyüzlü, dönek adamlarla sık sık karşılaştım. Bu soruyu çok kere kendi kendime, zaman zaman da arkadaşlarıma sordum.

Kalleşlikler, döneklikler, ikiyüzlülükler sadece günümüze has davranışlar değil. Kutsal kitaplar, özellikle Kuran-ı Kerim sözlerinde durmayan, ikiyüzlülük yapanların hikâyeleriyle dopdolu. Sözlerinde durmadıkları için yok edilen kavimlerin hikâyeleri bile insanoğlunun bir kısmı için ibretlik olamayınca, bizim karşılaştığımız tiksintici davranışlar, onların yanında hiç kalır.

Mehmet Akif merhuma bir adamın döneliğinden, iki yüzlü oluşandan şikâyet ediyorlarmış. Rahmetli demiş ki;

“İki yüzlü adamı öpüp başınıza koyun, ben öyle insanlar gördüm ki ‘yüz yüzleri’ vardı. 

İnsanoğlu tuhaf bir mahlûktur. Çünkü çiğ süt emmiştir.

 

20 Şubat 2007-Ankara

 

Geçen hafta Perşembe (15.02.2007) günü özel arabamızla İstanbul’a gittik. Beraberimizde Engin ve sevgili torunumuz Levent ’de vardı. Onları Anadolu Hisarında evleri bulunan amcası ve halasına bırakarak biz misafir olacağımızı Çırağan Oteline gittik. Arabayı eşim Adalet Hanım kullanıyordu. Zorlanmadan bulabilmek için trafik levhalarını ilk takip etmemiz gerekiyordu. Öyle de yaptık. Yol çok karışık olmayınca Çırağan’a ulaşmamız kolay oldu.

Düğüne davetli olduğumuz için İstanbul’a geldik. Osman Öztürk’ün oğlu İsmail cem evleniyordu. Düğün Çırağan da yapılacağı için bize de Çırağan da yer ayırmışlardı. Düğün Cumartesi günü yapılacaktı.

Gittiğimiz günün akşamı otele yerleştikten sonra Zekiye Teyzemin torunu, Seval’ ın oğlu geldi. Onun kılavuzluğunda Avcılara gitmek için yola çıktık. Yola çıkmak deyimini yadırgayanlar olabilir. İstanbul da mesafeler o kadar uzun ve zaman alıcı ki yola çıkmak gibi uzak yolları çağrıştıran bir tabiri kullanmak abartılı bir ifade değildir. O saatlerde nispeten trafiği rahat olan sahil yolundan gitmeyi tercih ettik. Önce Kocamustafapaşa’ya uğrayıp, Hacı Zekiye Teyzeyi aldık. Sonra Ümitlerin evine doğru hareket ettik. Akşam 19’30’da Çırağan’dan yola çıkmıştık saat 21’de ancak Avcılara Seval’lere varabildik. Seval ve kocası Samet biz ulaşıncaya kadar sofrayı hazırlamışlardı. Karnımızda acıkmıştı, ellerimizi yıkar yıkamaz acele masaya oturduk.

***

Notlarımı yazarken Ankara İstanbul arasındaki yolculuğumuzun Düzce’ye kadar olan kısmı birazcık endişeli ve zahmetli olduğunu düşündüm. Çünkü arabamız yokuşlarda güç kaybetmeye başladı. Sonuna kadar gaz pedalına basıldığı halde ancak yürüyebiliyordu. Uyarı panosunda “servis” ve “egzoz-emisyon” yazıları çıkmıştı. İnişlerde ve düzlük yerlerde normale dönen araba yokuşlarda huysuzlanıyor, o da bizi endişelendiriyordu. Otobanda kalırsak acil yardım arabasının yetişebilmesi için birkaç saat beklemek zorunda kalacaktık. İlk yardım servisine telefon ettim. En yakın servis istasyonunun Düzce ’de olduğunu öğrenince endişemiz fazlalaştı.  Çünkü bulunduğumuz mevkiden Düzce’ye yüz kilometreden daha fazla bir mesafe vardı. Yolumuz Bolu’yu geçinceye kadar genellikle yokuşlardan oluşuyordu. Yükselecektik, dağları tepeleri aşacaktık. Arabanın canı iyice sıkılır da bir yokuşun ortasında kalırsak diye içimizi korku sarıyordu. Mevsime rağmen yollar kuru idi, buzlu değildi. Toprak yer yer karlarla kaplıydı. Akşama doğru havanın iyice soğuyacağı saat 12.00’den itibaren belli olmaya başlamıştı. Bizim endişemiz Levent’i huzursuz yaptı. “Yolda mı kalacağız, İstanbul ’a ulaşamayacağız mı?” gibi soruları ağlamaklı, asabi bir sesle sormaya başladı.

Yokuş çıkarken gaz pedalına uzun süre ve kuvvetlice bastığından dolayı Adalet’in ayağı yorulduğu için, direksiyonu Engin’e bırakmak zorunda kaldı. Anneannesi arkaya Levent’in yanına geçince onu oyalamak için hikâyeler okumaya başladı. Bu işe yaramıştı. Levent sakinleşmişti ama bir türlü uyumak istemedi.

Güç ve geç de olsa zar zor Düzce’ye vardık. Yetkili servisi bir iki kişiye sorarak bulabildik ama öğle tatiline girmişti. Servis açılıncaya kadar yemek yedik, Levent oyuncaklarıyla oynadı. Yemekten sonra servise gittik. Dileğimiz masrafın az, tamirin de uzun zaman almamasıydı.

Arabanın arızasını tespit etmek için bilgisayara bağladılar. Biraz sonra ekranda  “üçüncü silindir de yanmanın tam yapılmadığı” notu göründü. Teknolojinin gücü ve kullanıldığı alanların genişliği, insanı hayrete düşürecek bir boyuta ulaştığını gözlemledik. Üçüncü silindirde görevini yapamayan bozuk parça yenisiyle değiştirildi. Değiştiren genç teknisyen, “Bu parçalar elektronik, onun için onarılması mümkün değil, mekanik bir parça olsaydı tamiri yapılırdı, bu kadar pahalı olmazdı, birkaç yıl daha iş görebilirdi” dedi.

Parçanın parasını ödemek, parçayı değiştirmekten daha uzun bir zaman aldı. Sanıldığının aksine şirketteki bürokratik işlemler devlet bürokrasisini kat kat bastıracak ağırlıktadır.

Borcumuz 100 TL idi. Ama arabamızın bakımını düzenli yaptırdığımız ve kilometresi yaşına göre düşük olduğu için %20 indirim yaptılar. Böylece bakım, onarım ve parça değişimi bedeli olarak 80 TL  ödedik.

Bir başka aksiliği ise otele inip, eşyamız taşınırken yaşadık. Resepsiyonda giriş işlemlerini yaptırırken karım, yanıma gelerek “ El çantanı arabadan sen mi aldın?” diye sordu. Bunu duyar duymaz çantanın evde Ankara’da kaldığını anladım. Bunun anlamı şuydu: Ömür boyu almak zorunda kaldığım kalp ve damarla ilgili ilaçların hiçbirisi yanımda yoktu. Bunları acilen temin etmemiz lazımdır. Zira bir ilacı bir gün dahi almazsam, nasıl bir hayati tehlikeyle karşılaşacağımı, yaşadığım iki talihsiz olay dolayısıyla biliyordum. İlaç dolu çantayı evde unuttuğumuzdan dolayı o kadar çok sinirlenmiştim ki hiçbir ilacın adını hatırlayamıyordum.

Cepten Dr. Fatih Poyraz’ı bulup ilaçlarımın isimlerini öğrendim. Sonra otel resepsiyona rica ettim bir görevli gönderdiler. İlaçların listesiyle birlikte 100 TL verdim. Adam çıkıp gittikten bir saat sonra geri döndü. İlaçlar alınmış 10 TL de para kalmıştı. Onu da adama bahşiş olarak bıraktık. Böylece o gün hiç hesapta olmayan 200 TL masraf etmiştik. Aradan bu talihin böyle cilveleri olur. Yeter ki can sağ olsun.

İkinci gün için Salih Yılmaz’la anlaştık, Cuma Namazını Ataköy’de kılacaktık. Sabahleyin saat 11 sularında şoförü geldi. Adalet Hanım’la beraber Ataköy’e gitmek için arabaya bindik. Camiye ulaştığımız zaman ezan okumak üzereydi. Fener balıkçı dükkânının sahibi Yavuz’da Salih’le beraberdi. Yavuz, Vanlı avukat Osman Bey’in oğluydu. Bakırköy taraflarının en tanınmış balıkçısı Yavuz’du. Namazdan sonra avluda birçok okul müdürüyle karşılaştık. Salih onları yemeğe davet etti. Birlikte bir kebapçıya gittik. Yemeğe oturduktan sonra okul müdürleri gecikmeli de olsa beni tanımaya başladılar. Hemen tanıyamadıkları için de özür dilediler. Müdür arkadaşların ülkücü kökenden geldiklerini anlayınca konuşmalarımız rahatladı. Salih misafirlerine tek tek soruyor:

“Ak parti eski oyunu alır mı?” Onlar da tek tek cevap veriyorlar:

“Alamaz.” diyorlar. Alamaz sözü Salih’i sevindiriyor. Çünkü onun kanaatini teyit etmiş oluyorlardı.

Yemekten sonra Salih ile dershanelerine gittik. Şoför beni camiye bıraktıktan sonra Adalet Hanım’ı, dershaneye Hatice Hanım’a getirmişti. Ömer Balıbey’in hanımı Handan Hanım da onlarla beraber olacaktı. Handan Hanım henüz gelmemişti. Adalet Hanımla Hatice Hanım dershanedeki tabldottan yemek yiyerek karınlarını doyurmuşlar.

Hatice Hanım, beni görür görmez elimi sıktıktan hemen sonra, üzerinde çalışmakta olduğu birkaç sayfalık yazıyı okumam için uzattı. Bakınca anladım.

OKS 2008’de kalkacak. Bakanlık son şurada alınan bu ilke kararını önümüzdeki yıl uygulamaya koyacak. Bu kararı Özel Okullar Derneği desteklemiş, düşüncelerini kendi bültenlerinde açıklamışlardı. Dershaneler kendi aralarında toplantılar yaparak, özel okulların görüşlerine karşı kendi görüşlerini belirlemeye çalışacaklarını Hatice Hanımdan öğrendim. OKS’nin kalkması halinde özel dershanelerin büyük bir pazarı kaybedecekleri çok açıktır.

Bu güne kadar, dershanecilerle özel okulcular açıktan açığa hiç çekişmemiş kavga etmemişlerdi. Kavganın büyüme istidadı taşıdığı çok yüksek bir ihtimaldir.

Cuma akşamı Mehmetlere gidecektik. İstanbul’a gelmeden önce anlaşmıştık. Mehmet rahmetli Bedreddin dayımın en küçük oğludur. Aynı zamanda ailenin en küçük çocuğudur. İstanbul radyosunda ses sanatçısıdır. Dünyası musiki ile çepeçevre kuşatılmıştır. Her anı güfte, beste, şarkı, solo, koro vb. kavramlarla dopdolu. Tanınmış, tanınmamış birçok sanatçıyla olan yakınlığını ne zaman karşılaşırsak anlatıp durur.    

Bu akşam sohbetin konusu ağırlıklı olarak bunlar olacak. Müzik sohbeti yapmak, vakit bulunursa Mehmet’ten birkaç parça dinlemek zevkli olacaktır. Gün içerisinde onunla birkaç kere telefonla konuştuk. Saat 19 sularında otele gelip bizi alıp,  arabası ile evine götürecekti. Randevusuna tam zamanında geldi.

Kendilerine yemeye gideceğimiz için memnuniyetini yol boyunca birkaç kere ifade etti. Ankara’dan İstanbul’a gelmekle çok isabetli davrandıklarını söyledi.

“Özden’e Ankara’da çok uğraşmamıza rağmen bir türlü iş bulamamıştık. Bütün gün evde oturmak zorunda kaldığı için canı çok sıkılıyordu. Zamanın geçtikçe onu memnun etmek, mutlu kılmak zorlaşıyordu. İstanbul’a gelince şansımız döndü. Benim, radyoda çok olumlu ve güzel bir çevrem oldu. Özden iş buldu. Çalıştığı kurum bir çok elemanına lojman verdiği gibi, Özden’e de verdiler. Şimdi lojmanda oturuyoruz. Lojman da oturunca Ankara’ daki evimizi sattık. Eksiğini bankadan aldığınız krediyle burada yeni bir ev satın aldık” dedi.

Her cümlesinin sonunda biz “hayırlı olsun” diyerek, gelecekte daha mutlu olmaları için temennilerde bulunuyorduk.

“Mutluluk” Mehmet’lerin ve ağabeyleri İlhami, İhsan ve ablası Selma’nın anahtar kelimeleridir. Her zaman, her yerde ve her şartta mutlu olduklarını belirtmek kardeşlerin şuuraltına işlenmiştir. Anneleri Hanife yengenin oynadığı “mutluluk oyunu” çocuklarına sirayet etmiş. Bir nevi soya çekim.  

Birkaç sene önceydi İlhami ’ye hal hatır sormak için telefon etmiştim. Öncelikle annesini sordum. “Çok iyi, çok mutlu!” dedi. Bu iyimser ve olumlu sözlerinden sonra Hanife yengenin nefes darlığından dolayı bir haftadan beri hastanede yattığını söyleyince, ister istemez sormak zorunda kalmıştım. “Peki, mutluluk bunun neresinde?” sorumun üzeri gülmüştü. Tam bir kara mizah örneği.

Mehmet’ler Ümraniye’de oturuyorlardı. Çırağan Oteli ile evleri arası otomobille bir saat sürdü. Bir saat boyunca genellikle Mehmet konuştu. Biz de dinleyerek arada bir memnuniyetimizi ifade eden sözler söylüyorduk. Özden Ankara Siyasal Bilgiler mezunu olduğu halde devamlı bir iş bulmak imkânı olmamıştı. Nasip İstanbul’da imiş. İbrahim Arıkan Bey’e Özden’i kurumların da bir işe yerleştirmesi için rica etmiştim. O da sağ olsun önce MEF dershanelerinin birinde, sonra da okulda iş verdi. Ümit ve temenni ederim ki bu işi çok uzun ömürlü olur, hatta Özden buradan emekli olabilir.

Biz yolda iken Özden sofrayı kurmuş olduğu için yemek yemekte gecikmedik. Mehmet evin her işinde olduğu gibi yemeklerin yapılmasında ve sofranın hazırlanmasında Özden’e yardımcı olduğunu görmek bizi şaşırtmadı. Çünkü Mehmet ‘ler küçük yaşlarından itibaren annelerinin evinde çamaşır yıkamayı, ev temizlemeyi, ütü ve yemek yapmayı öğrenmişlerdi.

Masada birden fazla yemek vardı. Çorba dâhildi. Değişik salatalar yapılmıştı. Çok lezizdi. Adalet de yemekleri ve salataları beğendi. Tabii bunlardan dolayı Özden’i kutladık.

Dördüncü sınıfa devam eden güzel bir kara kızları var. Derslerinde çok başarılı. Başarılarını gösteren çeşitli belgeler almış. Çok az konuşan sessiz bir çocuk. Babası gibi müziğe karşı ilgisi var. Yeteneği beğenildiği için İstanbul radyosu çocuk korosuna girebilmiş.

Yemek süresince hoş sohbetler oldu. Hısım akrabalarla ilgili konularda konuşma fırsatını da bulduk. Bir gün önce Sevaller de teyzemle birlikte olduğumuz için onlarla ilgili yeni havadisleri Mehmet’le Özden’e biz anlattık. Yemekleri kadar çayları da çok güzeldi.

Aradan bir beklediğimiz gibi Mehmet, Samime Sanay’la yaptığı cd’lerden bir iki şarkı dinletti. Biri kendisine ait iki cd’yi Adalet’e hediye etti.

Gece yarısı olmadan Mehmet’e bizi otele götürmesi için rica ettik. Çünkü yol uzundu. Çocuğa büyük zahmet verdik ama Ankara da bile evlerine gidememiştik. Birkaç seneden beri İstanbul ‘da oturuyorlar. Ankara’ya her vesile ile gelip gittiklerinde bize de uğrarlar. “İstanbul’a gelince hiç olmazsa bir akşam yemeğine buyurursanız” diye rica ederlerdi. Biz de “İnşallah” diye cevap verirdik. Kısmet bu sefere imiş. 

Seval’lerden dönerken rehber almadan gece otele gelebilmiştik. Ümit bizi E5’e çıkarttıktan sonra Topkapı surlarından geçerek Çapa’ya oradan Kocamustafapaşa’ya geçerek teyzemi evine bırakıp sonra Aksaray, Beyazıt, Eminönü’nden köprüyü geçerek Karaköy’e, Beşiktaş yolu ile otele gelebilmiştik. Ama Ümraniye’ye Mehmet’in arabası ile gitmiştik. Dönüşümüzde onun vasıtasıyla oldu.

Cumartesi günü düğün saatine kadar kendi kendimize kalmak istedik. Çünkü o iki günlük gidiş gelişler bizi fazla yormuştu. İstanbul zor ve yorucu bir şehir.

Sabah kahvaltısını biraz geç yaptık. Öğle namazına yakın bir saatte Ortaköy’e gitmek için yürümeye başladık. Hava hafif yağmurluydu. Üstünüze pardösü vardı ama şemsiye veya şapka almamıştım. Adalet’in yağmurluğu vardı. Başını da koruyordu. 400 500 metre yürüdükten sonra Ortaköy’e vardık. Sahilde yan yana kahvehaneler son zamanlardaki deyimi ile Cafe ler var. Daracık sokaklara, sahildeki küçük meydana çok sayıda tezgâhlar kurulmuş. Kiminde cıncık boncuk, küpeler, bilezikler, bileklikler, zincirler satılıyor. Bazı tezgâhların arkasında kadınlar bulunuyorlardı. Önlerde başlıklar, atkılar, eldivenler vardı. Satmaya çalışıyorlardı. Yağmura rağmen müşteri bulup mal satmak mümkün olacak mı?

Adalet o tezgâhlara bakarken ben hemen yanı başımızdaki camiye girdim. Mevlit okunuyordu. Kısmet Büyük Mecidiye Camiinde okunan Mevlüd’e, Kuran’a ve duaya katılmak için Ankara ’dan gelmek. Güzel bir sürpriz. Tevakkuf… Mevlüt şekeri, lokumu almak, ama yemek ise nasip olmamak. Bu da ilgi çekici. Onlara dokunmadık. Ankara’ya getirdik. Pazartesi günleri eve temizliğe gelen Nazife ’ye iki külah şekeri, evine götürmesi için verdik. Kimse kimsenin kısmetini engellemek gücüne sahip değildir. Kimin neye vesile olduğunu önceden bilinmesi ise hiç mümkün değildir.

Caminin içi çok aydınlıktı. Geniş pencereler boğazın aydınlığını içeriye çekip almıştı. Bembeyaz bir aydınlık insana huzur veriyor. Mabedin manevi havasıyla beyaz aydınlık insanın içine ılık bir nefes gibi doluyor. Büyük ve derin bir huşu içinde cemaate dâhil olup öğle namazı kıldım. Boğaz köprüsünün ayağında, boğazın en güzel sahillerinden birinde Sultan Abdulmecid’in yaptırdığı bir camii. Bu caminin devamlılık cemaati olmak, mesut bir hadise olsa gerek.

Namazdan çıktıktan sonra yüznumaraya gitmek ihtiyacı duyduğum için sağa sola bakarak tuvalet aramaya başladım, göremeyince camiden çıkanlardan birine sormak zorunda kaldım. Caminin hemen önünde bir tahta perdeyle ayrılmış barakayı işaret etti. Yalnız bir ikazda yaptı.

“Bir buçuk, iki milyon istiyorlar.” dedi.

“Parasına bakmam, ayakyoluna gitmem gerekiyor” diye cevap verdim.

Adalet dışarıda camiye yönelmiş beni bekliyordu. O yanıma gelince tuvalete gitmek zorunda olduğumu söyledim.

“Ben de geleyim bari” dedi.

İhtiyacımızı görüp dışarı çıktıktan sonra Türkiye’nin en pahalı tuvalet parasını ödedik. Üç milyon TL.

Kahvehanelerin birine oturduk. Bir bardak çay içtik. İçeride kimi tavla, kimi okey oynuyordu. Sigara dumanı bütün kahvehaneyi sarmıştı. Sigarayı bıraktıktan sonra onun dumanından ve kokusundan çok rahatsız oluyorum. Onun için kahvehanede fazla kalmadan dışarı çıktık. Otele doğru yürüdük. Yolumuzun üzerinde Feriye sinemaları vardı. En yakın saatte oynayan filmlerden birini seçtik. Saat 14’15’te ‘Son Osmanlı Yandım Ali’nin oynadığı salona girdik.

Sinemadan çıktıktan sonra yürüyerek otele döndük. İkindi ezanı okunmuştu. Otelin karşısındaki camii de tek başıma da olsa namaz kılmayı uygun gördüm. Adalet hanım otele geçti. Ben camiye yöneldim. Şadırvanın musluklarından sıcak suda akıyordu. Temiz, güzel bir şekilde abdest aldım. İçeri girerek namazımı eda ettim. Dışarı çıktıktan sonra caminin kitabesinde adının “Küçük Mecidiye” olduğunu okudum. Sarayın karşısında arazi yapısıyla bu derece uyumlu bir mimari eser. Yapanlara, yaptıranlara, yapıldığı tarihten bu tarafa bu camide ibadet eden müminlere rahmet okudum. Tarihi camilerde ecdadın ruhu ile hemhal olmak insanda uyandırdığı manevi zevkin yanında, tarihi şuuru da uyandırmaktadır.

Cuma, kandil, bayram gibi mübarek gün ve gecelerde camilerin tıklım tıklım dolduğu günlerde, hatta cemaatin dışarılara taştığı bu önemli günler de hoca efendiler, içinde bulundukları camilerin tarihçesini cemaate anlatsalar ne kadar güzel olur.  Binanın banisini, mimarını, ustasını, kalfasını yapımına başlanan tarihi, bitiriliş ve ibadete açılış tarihlerini cemaate hutbede öğretilse zannımca onların ruhlarında büyük heyecan uyandıracaktır. Hemen her selâtin caminin kendisine mahsus hikâyesi vardır. Ama cemaatinin büyük çoğunluğu bundan habersizdir. Uzun asırlar boyunca bu büyük mimari eserlerin başından çok önemli maceralar geçmiştir. Yangın gibi, deprem gibi… Acılı, çileli günlerin yanında, sevinçli, gururlu günlere de şahit olmuşlardır. O muhteşem yapıların yaşadığı bu hatıraları cemaatin bilmesi çok olumlu dini ve tarihi ibret dersleri olacaktır.  

Camilerimizin mimari yapılarının dışında bahçelerinde veya arkalarında en az camilerin yaşında olan ve onları tamamlayan önemli bir unsur çınar ağaçlarıdır. İstanbul’da, Edirne’de, Bursa’da, İznik’te veya vatanın herhangi bir şehrinde Osmanlı dönemi camilerinin adeta bir parçası olmuştur çınar ağaçları.

Onları görmeden, onları dinlemeden, onlarla konuşmadan sadece namaz kılmak için içeriye girip çıkmak, mümin gönüllerde ne kadar heyecan uyandırır.

“Hüznümüzü, şevkimizi, zaferlerimizi” asırlar süren hikâyemizi, ihtiyar çınarlardan dinlemek, minarelere, çeşmelere, kubbelere sinmiş ruhları, sesleri duyabilmek ve onlarla birlikte, kıbleye yönelmek, Itriyle tekbir alıp namaza durmak, ne hoş, ne güzel, ne heyecanlı olurdu?

Her büyük caminin bir türbesi olur. Genellikle camii yaptıran zat bu türbede yatar. Tekkelerin, dergâhların mescitlerinde de o tekkenin pirleri ve varisleri yatar. Türbesiz camiler, camileri olmayan türbeler benim gözümde hem yetim ve öksüz çocuklar gibidir.

Boğaz sularında geceleri uyuyan ve suların dalgalarına karışan ezan sesleriyle uyandığına emin olduğum Mecidiye Camiinde kıldığım o öğle namazından sonra “Süleymaniye de Bayram Sabahı” şiirinden bazı mısralar mırıldanarak çıktım:

“Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgârını,

 Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.”

 

Camii her şeyden önce şüphesiz ki bir ibadet makamıdır. Ama aynı zamanda bir medeniyet merkezi, bir sanat eseridir. Esasında bir hesap, hendese, mühendislik ve mimarlık bilgilerinin ve ustalığının, zevkin bir ürünüdür.

Tek tek fertlerin, bireylerin kendi kişiliklerinden çıkartıp onların cemaatleşmesini sağlayan mekânların başında camiler gelmektedir. Vakit namazları, cenaze namazları. Namazların dışında okunan mevlitler, indirilen hatimler, yapılan dualar insanlar arasında duygu, düşünce, ruhu ve ülkü birliği sağlayarak, onların cemaatleşmesinin ötesinde milletleşmesinde çok önemli vazifeler ifa eden mukaddes mekânlardır.

Camiler, belki bugün, eski hayatınızda ki kadar önemini muhafaza edemiyor ama ehemmiyetini de büsbütün kaybetmiş değildir.

Tevhit anlayışımız caminin taşlarında, çinilerinde, yazılarında, kubbesinde, mihrabında, kürsüsünde, minaresinde, çeşmesinde, halısında, kitabesinde kısacası çokluktan ‘tek’liğe giden yolunun bir resmi ve mimarisidir.

Tevbe sûresinde buyrulmuş ki,

“Allah'ın mescitlerini; ancak Allah'a, âhiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başka kimseden korkmayan kişiler onarır. İşte bunların, hidayete erenlerden olmaları beklenir.”

 

Düğünün yapılacağı Çırağan (Çerağen) Sarayının çok eski bir geçmişi var. 1600 yıllarına dayanan bir mazi. Padişahlar, sultanlar, şehzadeler, sadrazamlar görmüş geçirmiş yapı.

3. Ahmet döneminde (1703-1730) Damat İbrahim Paşanın sadrazam olduğu yıllar. Lale Devri, Şair Nedim’in şiirlerine konu olan mekânlardan biri. Padişah başta olmak üzere Damat İbrahim Paşanın saray erkânının bahçede akşamları çıraların aydınlığında âlemler yapıldığı için Çırağan Sarayı adını almıştır.

Çeşitli değişiklikler, onarımlar yapılarak günümüze kadar saray, 2. Meşrutiyetin ilanından sonra Meclis-i Mebusuna tahsis edilerek parlamento binası olarak da hizmet vermiştir.

19 Ocak 1910 günü öğle üzeri geçirdiği beş saat süren bir yangın sonucunda tamamen yanmış, geriye yalnızca dış beden duvarları kalmıştır. Yangın bina ile birlikte çok değerli bir kültür ve sanat hazinesinin yok olmasına da sebep olmuştur. Dönemin tarihine bu ışık tutacak belgeler ve arşivde kurtarılamamış, yanıp kül olmuştur.  

Bugün Fer’iye Sarayları denilen değişik yapı birimlerinden meydana gelen binaları, bahçeleri, yalı ve kayıkhaneleri ile Çırağan Sarayı’na dâhil ünitelerdi.

Sarayın, Devlet Konukevi ve otel kısmının dışında kalan Ortaköy cami tarafında ki bölümleri Galatasaray Üniversitesine, Denizcilik Yüksek Okuluna ve Kabataş Lisesine aittir. Fer’iye Saraylarının bir bölümünde ise halka açık lokanta ve sinema salonları bulunmaktadır. Sarayın ayakta kalan harem dairesi Beşiktaş Kız Lisesi olarak kullanılmıştır. Şimdi karma bir lise olmuştur.

Bahçesi uzun yıllar futbol sahası olarak kullanılan ve de eski ihtişamı yalnızca Meclis-İ Mebusan olduğu dönemden kalma fotoğraflarında görülebilen saray, günümüzde bahçesine yaptırılan büyük ve modern otelin bir bölümü olarak restore edilip düzenlenmiştir.

İnsanlar gibi, binaların da, şehirlerinde kendilerine mahsus bir alın yazısı vardır. Canlı cansız her varlık kaderi yaşayacaktır. Saray olarak inşa edilen bina şimdi İstanbul ’un en muhteşem otellerinden biri olarak hizmet veriyor.

Tarihimizde bir de “Çırağan Vak’ası” talihsiz bir olay da yaşanmıştır. Çırağan sarayında oturmasına izin verilen 5. Murat çeşitli zamanlarda buradan kaçırılmak istenmiştir Akli dengesi bozulması yüzünden tahta çıktıktan üç ay sonra hal’edilmiştir. (31.08.1376).

Bunlardan kanlı olarak bastırılan Ali Suavi’nin giriştiği Çırağan vakası( 20.05.1878) ise Ali Suavi ve kader birliği yaptığı birkaç arkadaşı öldürülmek suretiyle saraya yapılan bu baskınlar durdurulmuştur.

Tarihi macerası çok derin, değişik duyguları ve heyecanları yaşamış Çırağan Sarayında Osman Öztürk’ün oğlu İsmail Cem’in düğünü yapılacak. Düğün saat 20’de başlayacak. Düğün salonu açılmadan önce öndeki salonlarda davetliler ayaküstü bir şeyler içip, bir şeyler atıştırarak sohbet edecekler. Buna kokteyl diyorlar. 

Otel yenilenmiş olmasına rağmen vaktiyle saray olduğunu, beyleri, paşaları, vezirleri ağırladığını gizlemeden, gizlemek ne kelime gururla hatırlatıyor.

Kaç sene önceydi, tam tamına hatırlayamıyorum. Ama herhalde on yıl oldu. İbrahim Arıkan’ın kızı da burada evlenmişti. O zaman mevsim kış olmadığı için, düğünü yemekten ve nikâhtan önceki bölümü bahçede yapılmıştı.

Nikâhın yapılacağı, yemeğin yenileceği salon açılmadan önce ayaküstü tanıdıklarla sohbet imkânı bulduk. Doğu Bey, eşiyle düğüne bizden önce gelmişti. Onlarla hoş ve güzel sohbet ettik. Ömer Balıbey eşi handan Hanım, Salih Yılmaz eşi Hatice Hanım, Bahaddin Durmuş ve eşiyle de görüşme, sohbet etme imkânı bulduk. Mustafa Çandır, Özel Öğretim Kurumları Genel Müdür Yardımcısı da Ankara’dan gelmişti. Ankara’dan gelen bir başka misafiri ise Ankara Valisiydi. Vali Bey’le ayaküstü sohbet ederken, İstanbul ’un eski valilerinden Kutlu Aktaş Bey eşiyle çıka geldi. Bir başka vali ise çiçeği burnunda Iğdır Valisiydi. Onunla Bilfen Lisesinde bir akşam yemeğinde birlikte olmuştuk. O zaman Üsküdar kaymakamı idi. Hararetli bir Beşiktaş taraftarıydı. Maazallah biri Beşiktaş’a yan gözle bakacak olsa kaymakam Bey, kendisini kaybedercesine bir savunmaya ve Beşiktaş’ı övmeye girişirdi. O zamanki Üsküdar Milli Eğitim Müdürü şimdi Iğdır İl Milli Eğitim Müdürlüğü yapıyormuş. Recep Bey’de düğüne davet edilmişti. Daha çok tanıdık sima vardı. Kimiyle ile sadece selamlaştık, kimiyle ile ayaküstü karşılıklı bir iki nezaket cümlesi konuştuk.

Düğünün yapılacağı salona girdiğimizde, gördüğümüz ihtişam karşısında ağızlarımız uçukladı. Her şey çok zevkli, güzel ve göz kamaştıran bir lüks ve uyum içindeydi. Osman Bey, paraya hiç acımamıştı.

Osman Bey’in genç eşi resim öğretmeni Zeynep Hanım, yemek dâhil her aksesuarı kendisinin seçtiğini, bundan dolayı çok yorulduğunu Adalet Hanım’a söylemişti. Müzik ve şarkılarda çok güzeldi.

Gelin ve damat salona girdiği zaman büyük bir alkış koptu. Gelin çok güzel damat çok yakışıklıydı. Nikâh İstanbul Valisi’nin gelmesi için biraz geciktirildi. Vali Muammer Bey gelince, nikâh masasına şahit olarak Ankara Valisi, eski İstanbul valisi, Iğdır valisi çağrıldı. Mülki amirlerin çok olması, nikâhın tapusunu, milliyetini kuvvetlendirecektir. Valiler oğlan tarafı şahitleriydi. Kız evininde şahitleri vardı. Saymadım ama şahit olarak en az on kişi vardı.

Çırağan sarayı olduğu günden beri genellikle düğünlere, eğlencelere, âlemlere sahne olmuştu. Düşündüm, şehzadelerden birinin düğünü olsaydı ancak bu kadar görkemli olurdu. Demek ki padişahça, vezirce, beyce yaşayanların sayısı artmış.

Düğünün ihtişamı karşısında çok zaman önce Fahamettin Akıngüç’ün anlattığı bir hikâyeyi hatırladım. Kendisinin henüz özel okulcu olduğu yıllarda, İstanbul’un en eski yaşayan özel okul sahiplerinden bir Rahmi Bey varmış. Arada bir, birbirlerini ziyaret ederlermiş. Fahamettin Bey, bir gün Rahmi Beyin okuluna gitmiş. Okulun garajında çok lüks, dönemin pahalı arabalarından biri varmış. Arabanın sahibini Rahmi Bey’e sormuş. Rahmi bey, “Benim” demiş. Eski püskü bir araba yerine bu yeni ve güzel arabayı niçin kullanmadığını merak edince, Rahmi Bey, “Bu pahalı arabada beni görenler, okulculuktan para kazandığımızı anlar ve bizi eleştiriler” demiş.  Yani o zamanlar özel okul sahipleri korktukları için varlıklarını, zenginliklerini saklarlarmış.

Fehamettin Bey’in bir başka hatırası da şu: “Nadiren birkaç okul sahibi ile Ankara’ya gider, sorunlarımızı bakanlıktan yetkililer de anlatmaya çalışırdık. İstanbul’dan Ankara’ya trenle gidip, girdik. Arkadaşları yataklıyla yolculuk yapmaya zar zor razı etmiştim. Çünkü o günkü anlayışa göre özel okulcular pahalı yolculuk yapmamalı, pahalı ve lüks restoranlarda görünmemeli, yaşayışları sade ve ucuz olmalıydı.

Trende bir keresinde öğle yemeği yemiştik. 57 TL. tutmuştu. Sıtkı Dost (Dost okullarının kurucusu) para ödemek için garsona 100 TL verdi. Bunu fırsat bilerek, “Paranın üstü kalsın” dedim. Garson bana teşekkür edip çıktıktan sonra Sıtkı Dost,” Fehamettin Bey, hayatımda ben hiç 43 TL bahşiş vermedim” demiş.

Fehamettin Bey,  bana “seninle bu zihniyet değişti. Özel okulculuğun aynı zamanda bir işletme olduğunu, zarar edebileceği gibi kazanç da sağlayabileceğini Türkiye anlamaya başladı.”

Düğünün sonunda Bahaddin Durmuş ve Salih Yılmaz’a Fehamettin Bey’in yukarıda anlattığım hatıralarını naklettim. Yorumunu da yaptım. Hak verdiler.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

50 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi