BİR ADAMIN ÖLÜSÜ MÜ DİRİSİ Mİ ÖNEMLİ?

BİR ADAMIN ÖLÜSÜ MÜ DİRİSİ Mİ ÖNEMLİ?

Necdet ÖZKAYA

20 Ocak 2007 - Ankara

Türkiye’de gündem hemen değişiveriyor. Dün öğlene kadar gündemin birinci sırasında Kerkük vardı. Saat 15. 00 sularında gündemin en önemli maddesi, Hrant Dink oluyor. Gazetesi olan Agos’un binasından sokağa çıkar çıkmaz ensesine üç kurşun sıkılıyor. Hrant ölüyor. Katilin 18 19 yaşlarında bir genç olduğu belirtiliyor.

Gazetelere bakıyorum, televizyonları seyrediyorum. Bir adamın ölüsü, dirisini kat kat bastırıyor. Hrant Dink’i basın dünyasının dışında kaç kişi biliyordu. Ama şimdi Türkiye’de ve dünyada herkes Hrant Dink’in ismini duydu. Onun bir gazeteci ve Türkiyeli bir Ermeni olduğunu öğrendi. Hrant Dink’in hayatı, ailesinin dışında kimin için ve hangi maksatla mühim ve kıymetli ise ölümü onlar için daha kıymetli oldu. Onu maksatlarının gerçekleşmesi için daha iyi kullanacaklardır.

Bir kimsenin öldürülmesine sevinecek halimiz yok. Hatta şahsen üzüntü duyarım. Ama birinin ölümünde kıyametler koparıp, dünyayı ayağa kaldırmak, bir başkasının öldürülmesini ise adi bir olaymış gibi göstermek yakışık almıyor.

Bir doçent öldürülmüştü. Necip Hamlemitoğlu. O da yazardı. Alman vakıflarıyla ilgili kitapları vardı. Bir akademisyen ve ilim adamıydı. Vurulduğu ile kaldı. Ölümü ailesi ve yakın dostlarının dışında kimseyi ilgilendirmedi.    

Danıştay baskının da yaralanan hakimler ve ölen bir mahkeme üyesinin acısı ve ateşi düştüğüm yeri yaktı. Giden gitti.

Hrant Dink’in öldürülmesini, Ermeniler dünya çapında aleyhimize kullanacaklarını hemen görmeye başladık. Avrupa Birliği yolunda Türkiye’ye zorluklar çıkartıp, engellemek isteyen çevrelerde bu cinayeti Türkiye’yi dünya karşısında zor duruma sokmak için alabildiğince istismar edeceklerdir. Bunların işaretleri görülmeye başladı.

Milliyet, “Hrant Dink Türkiye’dir”

Hürriyet, “KATİL VATAN HAİNİ” 

Yeniçağ, “Gün Ortasında Karanlık Kurşun”

Sabah, “En Büyük İHANET”

Cumhuriyet, “Türkiye’ye Kurşun”   

Cumhuriyet Gazetesi, manşetin hemen üstünde çok önemli bir tespit ve uyarıda bulunmuş; “Ankara’nın Kerkük’le ilgili açıklamalarının sertleştiği, Ermeni iddialarının ABD kongresi yolunda olduğu bir dönemde Gazeteci Hrant Dink silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.”

Yeniçağ’da da benzer bir ikaz var; Türkiye’yi karıştırmak isteyen odaklar düğmeye bastı. Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. 

 

21 Ocak 2007 - Ankara

Bugün Cuma, her Cuma günü olduğu gibi bu günde Galip Temur, telefon etti.

“Ayvaz Gökdemir’i alıp namaza getireceğim. Sen nasıl gideceksin?” Diye sordu.  

“Sen Ayvaz bey’i alıp namaza getir. Ben başımın çaresine bakarım” dedim. “Yalnız Cuma namazı kılmaya devam edecek miyiz ?” diye sordum. 

“Niçin?” dedi. Dedim ki;

“İki gün önce bütün Türkiye, İstanbul’da ki cinayet dolayısıyla ‘Hepimiz Ermeniyiz’ diye bağırdı. Medyanın bütünü ve köşe yazarlarının büyük çoğunluğu bu sloganı benimseyip milletimizin büyük bir hümanite örneği verdiğini yazdılar. Cuma namazını Müslümanlar için farz olduğuna göre, din değiştirenler bu farzdan kurtulmuş oldular.” Dedim ve gülüştük.

Acı ve kara bir mizah. Bu sloganlara ses çıkartmayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan; Hrant Dink cinayetini söz konusu ederek katıldığı toplantıda;

“Bunlar terzi mezurası ile kafataslarını ölçüp milliyetçilik yaparlardı.”

Başbakan milliyetçileri küçük düşürüp, milliyetçi fikirlerin zararlı olduğunu anlatmak istiyor. Milliyetçilik gözden düşerse Türklük gerileyecek. İnsanlar Türküm demekten utanacaklar. Bütün Dünya ve Türkiye medyası ile birlikte hükümet de Türklük duygusunu geriletmek, Türk’ün gücünü kırmak için vesileler arıyor.

Bu sözleri söylen Başbakan Kurban Bayramında billboardlara Türk Bayrağının zemini üstüne “Kurban olam ayına yıldızına”  sloganı yazdırıp, milliyetçi oyları almaya çalışıyordu.

Öyle bir siyasetçiyle karşı karşıyayız ki, “her olayı, her duyguyu, her imkânı, her fırsatı, her kesimi ve her cemaati istismar etmekten hiç çekinmemektedir. Makyavelizm’i çok başarıyla uygulayan bir başbakan ülkeyi idare etmektedir.

Yeniçağ Gazetesinde Özcan Yeniçeri;

“Türklüğü korumak bu mudur ve Türklüğün korunmaya değer bir tarafı var mıdır? Milliyetçiliğin savunulacak bir tarafı var mıdır? Milliyetçiliğin iyisi kötüsü olmaz, hepsi zehirlidir. Hrant’ın Öldürülmesi de Türklüğün hiç de korunacak bir şey olmadığını, korumak bir tarafa, bertaraf edilmesi gerektiğini göstermiş oldu.”

Türkiye’nin zenginler kulübü olarak nitelenen TÜSİAD’ın demokratikleşme paketi içinde anılan okullarda Kürtçenin seçimlik ders olarak okutulması konusu yer aldığı. Ayrıca Milli Güvenlik Kurulunun kaldırılması, 301. Maddenin de değiştirilmesi, Genel Kurmay Başkanlığının Milli Savunma Bakanlığına bağlanması istenilmiştir. Milletvekili seçimlerindeki % 10 barajının indirilmesi de talep edilmiştir.

Bunun üzerine MHP genel başkanı Devlet Bahçeli TÜSİAD’ın önceki başkanı Ömer Sabancının okuduğu demokratikleşme paketine şiddetle karşı çıkarak;

“ …TÜSİAD’ın Türkçe dışındaki anadillerin seçimlik ders olması önerisi PKK’nın siyasi platformu ve stratejisiyle bire bir örtüşmektedir” dedi.

 

5 Şubat 2007-Ankara

Dün sabah Antalya’dan Adalet ile Ankara’ya döndük. Sabah 08.15 de Antalya’dan kalkan uçakla Ankara’ya 45 dakika sonra ulaştık. Tabii bu saatte kalkan uçağa yetişebilmek için sabah 05.30’da uyanmak zorunda kaldık.

Antalya’ ya VI. Düzenlenen Özel Okullar Sempozyumuna davetli misafir olarak gitmiştik. Türkiye Özel Okullar Birliği’nin tertiplediği sempozyumların bu yıl yapılmasının gündemi iki önemli konuyu ihtiva etmişti. 01 Şubat 2007 Okul Öncesi Eğitim Sempozyumu, 2-3 Şubat 2007 Öğretmen Eğitimi Sempozyumu.

Türkiye Özel Okullar Birliğin Başkanı Sayın Dr. Rüstem Eyüboğlu’nun imzaladığı yazıyla davet edilmiştik. Davete icabet bizim için emekli olmamıza rağmen bir vazifeydi. Her mesleğin emeklisi olabilir ve sahibine yakışır. Kanaatimize göre öğretmenin ve eğitimcinin emeklisi olmaz. Çünkü eğitim süreklidir, o halde eğiticilik ve öğreticilik görevi de süreklidir.

Bakan Hüseyin Çelik toplantıya katılmadı. Müsteşarı da yoktu. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Prof. Dr. İrfan Erdoğan, Müsteşar Yardımcısı Vekili Cemal Taşar, yardımcının vekili, vekilin vekili bu dönemde görülen uygulamalar oldu. Cemal Taşar gibi bir iki kişi jet hızıyla yükselerek çok önemli makamlara ve mevkilere geldiler. Biri de soyadı gene taşar olan Kerim isimli bir başka görevlidir. İstanbul’da Matbaa Lisesinde henüz iki üç yıllık bir öğretmen iken Devlet Kitapları Döner Sermayesi ve Devlet Matbaası Müdürlüğüne vekâleten atandı. Yüksek kabiliyeti ve nitelikleri yüzünden değil, Bakan’a çok yakın oldukları için, belki de akraba oldukları için, bu görevlere atandılar.

Sempozyumda konuşan Cansel Güven isimli bir hanım öğretmen, Ankara Deneme Lisesinde öğretmenlik yapmaktaymış. İsminin karşısında Anadolu Eğitim Sendikası Başkanı olduğu yazılıydı. Konuşması dikkat çekiciydi. Güzel ve tesirli konuşuyordu. Büyük bir ihtimalle medeni cesareti de girişimciliği kadar, konuşmasının güzelliği de rol oynamıştı.

Cansel Güven Hanım, “Öğretmenliğe atanacaklarda aranan nitelikler ve başarılar onların amiri durumunda olanlarda aranmamaktadır. Çünkü vekâlet yolu ile çok hassas ve önemli makamlara, o makamlara atanmada aranan vasıflar ve özellikler göz önünde tutulmadığı gözlenmektedir.” dedi. 

Remzi İnanlı, Okul Öncesi Genel Müdürü, Ömer Balıbey, Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi Genel Müdürü, birkaç ilin milli eğitim müdürleri de var. İçlerinde tanıdığım Mersin Milli Eğitim Müdürü Aziz Bey, Antalya il müdürü ev sahibi konumunda.

Tanıdık tanımadık birçok akademisyen, ilim insanları var. Çoğunlukla sahasında isim yapmış prof lar vardı. Rüstem Eyüpoğlu akademisyenlerin bundan önceki sempozyumular da olduğu gibi bu seferde hiçbir ücret almadan toplantıya katılıp tebliğ verdiklerini ve fikirlerini beyan ederek sempozyumun düşünce seviyesini yükselttiklerini açıkladı. Gönüllü olarak gelmeleri takdir edilecek bir davranış. Her zaman bu kadar cömert olurlar mı, fedakârlık yaparlar mı? Herhalde her zaman olmaz.

Prof.Dr. Vehbi Çelik (Fırat Üniversitesi Eğitim Fakültesi) konuşmasının bir bölümünde ‘lider öğretmen’ kavramı üzerinde durdu: “ Öğrenim hayatımız boyunca birçok öğretmenimiz gelip geçti. Aklımızdan çıkmayan ve hatırımızda kalan öğretmenlerimiz çok azdır. Sayıları bir ikiyi geçmez.” dedi. Bunun üzerine Ömer Balıbey konuşmasında ‘lider öğretmen’ konusuna da temas ederek dedi ki:

“Bu kavrama uygun olan bir öğretmenim buradadır. Eski Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürü, Emekli Müsteşar Yardımcımız Sayın Necdet Özkaya. Bizim yetişmemizde ve buralara gelmemizde hocamızın büyük emek ve yardımları vardır” demesi salonda büyük bir memnuniyete vesile oldu. O esnada Sıtkı Alp ve Faruk Köprülü ile yan yana oturuyorduk. Her iki arkadaşım da Balıbey’in bu kadirşinas davranışı karşısında çok memnun oldular.

Prof. Dr. İsa Eşme’nin “Öğretmen Yetiştirme Sisteminde Yeni Arayışlar” isimli tebliğini zevkle ve ümitle dinledim.

Memleket meseleleri üzerinde aramızda görüş ve düşünce yakınlığı vardır. Eşme’nin ülkenin geleceğiyle ilgili kaygılarına katılmamak mümkün değildir. İnşallah endişelerimiz bir vehimden ibarettir.

Sempozyuma 750 kişi katılmıştı. Tabii bu büyük bir katılımdır. Bu kadar insanı bir salona toplayarak üç gün boyunca yapılan konuşmaları dinletmek büyük bir beceri olduğu gibi dinleyenlerin de sabırlarının ve bir şeyler öğrenmek isteklerinin bir göstergesidir.

Sempozyuma iştirak edenlerin büyük çoğunluğunu tanıyordum. Tanımadıklarım da beni tanıyor, kendilerinin tanıtarak “beni unutmadıklarını” ifade ediyorlardı. Çok yakından tanıyıp bildiğim zaman zaman konuştuğumuz özel öğretim kurumları yöneticileri ile eski günleri yâd ederek güzel sohbetler yaptık.

İbrahim Arıkan’ın “Öğretmen Yetiştirme Modeli” ile ilgili tebliği çok önemliydi. Çünkü ilkokulu bitirdikten sonra solonda birçoğu gibi, öğretmen okuluna yatılı olarak girmişti. Öğretmen okulu son sınıfında iken Ankara’da Yüksek Öğretmen Okuluna kabul edilerek öğretmenlikle ilgili derslerini Yüksek Öğretmen Okulunda, Branş derslerini de Ankara Üniversitesi Dil Tarihi veya Fen Fakültelerinde alarak branş öğretmeni olarak yetişmiştir. Öğretmenlik ruhu ve aşkı iliklerine kadar işlemiştir. Birçok arkadaşı gibi o da üniversiteye intisap etmiş, bir süre Yıldız Teknik Üniversitesinde asistan olarak çalıştıktan sonra ayrılarak MEF Dershanesini kurmuş, özel öğretim kurumu olarak hizmete başlamıştır. Aynı adla ilköğretim, lise uluslararası okullar açtı. Yurtiçi kargo ve başka şirketler kurarak Arıkan Holding’i kurdu. Her yıl kendi adını taşıyan vakfı lise öğrencileri arasında fizik, kimya, biyoloji, alanlarında proje yarışmaları yaptırmaktadır. Yıllardan beri yapılan bu yarışmaların gençlerin yetişmesinde, öğretmenlerin heyecanlanarak proje liderliğini yürütmelerini sağlamaktadır.

Sadece İbrahim Arıkan mı, salonda bir çırpıda sıfırdan başlayarak büyük iş ve meslek adamı olarak Türkiye çapında isim yapan birkaç ismi rahatlıkla sayabilirim. Sıtkı Alp, Enver Yücel, Rüstem Eyüpoğlu, Osman Öztürk gibi.

Sempozyumun aralarında bir kısım arkadaşları ifade ettiğim gibi, bundan sonra ki sempozyumlar da bu arkadaşların hayat hikâyelerini kendi ağızlarından dinlenmenin çok yararlı ve ilgi çekici olacaktır.

Sadece okulun kurucusu olanlar değil, salonda köy öğretmenliğinden profesörlüğe, müsteşarlığa, genel müdürlüğe yükselen kimseler de vardı. Onlardan biri Necdet Özkaya, prof. Galip Karagözoğlu, Prof. İsa Eşme, Ömer Saçıgüzel.

Sempozyumun en ilgi çekici kişilerinden biri bir bayandı. Prof. Dr. Naida Camukova Dağıstan Devlet Üniversitesi, Şarkiyat Fakültesi Öğretim üyesi 30 35 yaşlarında ya var, ya yok. Ufak tefek sarışın bir hanım. Konuşma konusu da çok önemli ve enteresan, “Üstün Potansiyelli Çocukların Keşfedilmesi Ve Eğitilmesi Yöntemleri”

Nadia Hanımın hayat hikâyesi bir dehanın keşfi veya bir dâhinin yetişmesi diye de özetlenebilir.                     

Sovyetler Birliğinin iki yüz milyon nüfusun içinde sekiz çocuk henüz bebeklik çağında seçilerek, özel olarak yetiştirilmiştir. Naida Camukova 7 8 dil bildiğini ve konuştuğunu söyledi. Hafif aksanlı konuşması ile Türkçeyi güzel ve seri bir suretle konuştuğunu gördük. Çocuk sayılacak bir çağda üniversiteye girmiş, çok genç yaşta profesör olmuş ve dünyanın en genç profesörü olarak ün yapmıştı.

Sovyetler dağıldıktan sonra, Dağıstanlı bir Türk olarak yeni bir kimlikle akademik çalışmalarına devam etmektedir. Matematik zekâsının çok yüksek olduğunu görenler, kendisine niçin matematik alanında değil de tarih dalında kariyer yaptığını soruyorlarmış.

“Ben bir filmi sonuna kadar izleyemediğim için sinemaya hayatım boyunca ancak birkaç kere gittim.” Dedi. Bu açıklaması dinleyiciler üzerinde olumsuz etki yaptığı için kendisine daha konuşması devam ederken sorular soruldu. Sorulardan biri;

“Sinemaya gitmeyen, sanattan hoşlanmayan bir kimse bilim insan olabilir mi?”

“Filmi birkaç dakika seyrettikten sonra, sonunu tahmin edebildiğim için, tamamını seyretmiyorum. Yoksa sinemaya karşı olduğum için değil. Ayrıca ben müzik eğitimi aldım. Müzik okulunun piyano bölümünden çok parlak bir sonuçla mezun oldum. Ayrıca tarihçiyim Osmanlı devletindeki Enderun okulunu, sistemini çok iyi biliyorum.” dedi.

Naida Camukova, konuşması esnasında bir ırklar ve kavimler yumağı olan Kafkaslar da, Dağıstan da Kumuk Türklerinden olduğunu açıkladı.

Camukova, “akıl, zeka, kurnazlık” terimlerini açıkladı. Bir takım tanımlar yaparak bu kavramlar arasındaki ilgilileri ve ilişkileri anlattı. Parlak zekâlı çocukları dahi olarak görmek yanlıştır. Parlak zekâlı çocukların kaynaştırılmış sınıflarda eğitim görmeleri doğrudur. Ama dahi çocukları normal sınıflarda eğitmek yanlıştır, dedi.

Doğu ve batı milletleri arasında ki zekâ ve duygu farklarını belirtilen Camukova’yı dinlerken rahmetli Peyami Safa’yı hatırladım. Doğu-Batı Sentezi. Bu sentezdeki Türk coğrafyası ve tarihinin rolü ile Türk zekâsının ve duygusunun önemini hatırladım.

Cins zekâları, beyinleri bulup her alanda birinci sınıf adam yetiştirmek devletimizin değişmez politikası olmalıydı.

Fen liseleri kelimenin tam anlamıyla belki bu amaçla kurulmadı ama fen ve matematik alanında bilim adamı yetiştirmek için açıldı. Bu amacı gerçekleştirmek için önceleri Ankara da sonra İstanbul ve İzmir de açılarak uzun yıllar sadece bu üç ilde sınırlı olarak kaldı.

80’li yıllardan sonra açıldı ve çoğaldı. Özelleri de açıldı. Yatılı iken gündüzlü öğrencileri de alınmayan başlayınca, fen liseleri son senelerde sadece üniversitelerin gözde fakültelerine öğrenci vermekle yetinmeye, hatta övünmeye başladılar. Bu günkü sayılarını vermek mümkündür. Bakanlığın istatistikleri elimin altında, nasıl olsa önümüzdeki öğretim yılında yenileri açılacak, böylece rakamların değeri kaybolacaktır.

Nadia Camukova’nın dahi yetiştirmeyle ilgili programı akademisyen eğitimcilerin itirazları ile karşılandı. Karşılıklı atışma olmadı ama söz sırası kendilerine gelince isim vermeden eleştiri yaptılar.

Nadia Camukova’nın Programının demokrasiyle insan hak ve hürriyetlerine aykırı olduğunu da söyleyenler çıktı. Hatta bu eğitim anlayışının Hitler gibi “ üstün ırk Nazariyesi”ne inanan insanlar yetiştireceği için uygun olmadığını belirtenler oldu. Belki itiraz edenlerin de haklı oldukları taraflar vardır. Ama seçkin insan, sahasında birinci sınıf uzman yetiştirmek ülkenin kalkınması için şarttır. Rahmetli Profesör Mümtaz Turhan’ın tekliflerini ve görüşlerini benimsemiş olsaydık, bu gün bir başka Türkiye olurdu. Güçlü millet güçlü devlet projesi gerçekleşmiş olur, Türkiye borç batağına saplanıp kalmazdı.

Nadia Camukova, “Sovyetlerin başlayıp bitiremediği ‘dahi adam’ projesini, ABD uzun yıllardan beri uygulamaktadır. Bu proje sadece ABD nin çapıyla ve nüfusuyla sınırlı olmayan küresel boyuttadır” dedi.

 

6 Şubat 2007-Ankara

 

Bugün Hürriyet Gazetesinde (6.2.2007) Kamuran Zeren Anadolu Lisesi ile ilgili bir haberi var. 

“Anadolu liseleri 2009 da sınavsız” başlığıyla yazılan haberin içeriğinde 2009’da Anadolu Liseleri ile başında Anadolu ibaresi bulunan mesleki teknik liselere giriş sınavsız olacaktır. “ denildikten sonra sınavsız geçişlerin, kayıtların nasıl yapılacağına dair teknik bilgiler verilmektedir.

Haberin devamında “Fen, Öğretmen Liseleri ve Sosyal Bilimler Liseleri ile Askeri Liseler ve Polis Kolejleri için OKS devam edecek” kaydı yer almaktadır. Sınav sisteminde değişiklikler yapılacağı” da belirtilmiştir.

Konu 17. Milli Eğitim Şurasında da görüşülmüş kademeler arası geçişlerin yeniden düzenlenmesine karar verildiğini biliyoruz.

 Konu, Türkiye Özel Okullar Birliğinin Yönetim Kademelerinde de görüşülmüş. “OKS’nin Kaldırılmasıyla ilgili olarak 17. Milli Eğitim Şurasında alınan kararın olumlu olduğunu belirtmişler. Görüşlerini Türkiye Özel Okullar Birliği bülteni (Ocak 2007, 5. Yıl 15. Sayı) 24-25 sayfalarında OKS’nin kaldırılmasının gerekçelerini kendilerine göre yazmışlar.

Gerekçeleri bir kısmını makul ne doğru olmakla beraber birkaç tehlikeli ve zararlı ifadelerinde mevcut olduğunu görmekten dolayı da üzüldüm.

9.maddenin bir cümlesin de aynen şöyle bir ifade vardır. “….toplumumuzda farklı sosyal sınıfların oluşmasında sınavlar etkin rol oynamaktadır.” Bu kanaatlerini 12. Maddede biraz daha açıkça belirtmişlerdir. Denilmiş ki “…..fakir aile çocukları Anadolu liselerini kazanamamaktadır. Bu gerçek yıllardır toplumsal bir sorun olarak devamı etmektedir. Hatta okullardaki şiddetin en önlemli nedenlerinden birisi de başarılı ve başarısız, tembel veya çalışkan bu öğrenciler” diye iki kutup oluşturulmasındandır. ( madde 9)

Bu görüş ve düşüncelerin, bir gün özel okulların karşısına çıkartılacağından kimsenin şüphesi olmasın. Birçok kesimde özel okullara karşı yapılan itirazlarda bu düşüncelerle yapılmaktadır.

Sonuçta ne yapılmalı? Sorusunun cevabı bültende şöyle verilmektedir.

“Son 35 yıldır toplum olarak bağlı olduğumuz sınav sisteminden kurtulmamız. Bunun için yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı tüm resmi okullarımızın tabelaları “Anadolu Lisesi” şeklinde değiştirilmelidir.

Demek istedikleri şudur, bakanlık Anadolu Liselerini kapatamıyorsa, bütün liseleri Anadolu Lisesi yapmak suretiyle bu okulların albenisini düşürerek ve birer çekim merkezi olan bu okullar rağbetten düşünecektir.

Anadolu Liselerinin yozlaştırılması Hasan Celal Güzel’in bakanlığın döneminde oldu. Bu okulların açılışında gözetilen şartlar, nitelikler ve ölçütler hafifletilerek küçük çaplı ilçe merkezlerinde bile Anadolu liselerinin açılması sağlandı. O dönemdeki Ortaöğretim Genel Müdürü ve kadrosu bakanın iyi niyete dayanmayan kararına karşı çıkamadı. Mevcut Anadolu liselerinde sınıf kontenjanlarını da artırarak yozlaşmanın ve bu okulların amaçlarından sapmasının yolu da böylece gerçekleştirildi.

“Zengin çocuklarının devam ettiği bu okulların çoğalmasını kolaylaştırmak suretiyle ileride gözden düşmelerini sağlayacağım” diyen Bakan Hasan Celal Bey, herhalde yakın bir zamanda bu muradına ermiş olacaktır.  

Özel öğretim kurumlarında onun bakanlığından önce tespit edilen standartlar yönergesinin hükümlerinin ve şartlarını yumuşatmak ve hafifletmek yolu ile aynı oyunu özel okullar için oynamak istedi. Daire başkanı olarak benim şiddetli bir şekilde karşı çıkmam sonucunda geri adım atmak zorunda kaldı.

Bugün gibi hatırlıyorum:

“Portakalın tanesinde, ambalajında, sandığında standart belirleyen Türkiye, özel okullarda standart aramaz mevcudu da kaldırılırsa bu cinayet gibi bir şey olur.” demiştim. Bakan da üstümüze gelmemişti.

Türkiye Özel Okullar Birliği’nin özel okullarla ilgili olarak teklif ise;

“…Özel okullara ne şekilde öğrenci alınacağına bu kurumların kendilerince karar verilmesi en doğal halklarıdır.” Bu teklife bizim karşı çıkmamız mümkün değildir. Doğru bir ilkedir. Yıllardan beri uygulamada bu yöndedir. Durup dururken Birliğin böyle bir öneride bulunması yadırganmamalıdır. Çünkü geçen yıldan beri Bakanın gündeminde OKS sınavlarına özel okulları da katarak, tek bir sınavla öğrenci alınmasını gerçekleştirmek istemektedir. Geçen yıl Türkiye Özel Okullar Birliği, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın aracılığı ile özel okul sınavlarını yapabildi. Bundan sonra nasıl bir yol takip edilecek onu da göreceğiz.

Özel Okullar Birliği, Bakan’ı ve bakanlık kadrolarını yere göğe sığdıramıyorlardı. Ama her gün aleyhlerinde yeni kararlar alınmasına rağmen seslerini çıkartamıyorlar. Hayret! Kendilerini büyük bir sivil toplum kuruluşu olarak tanıtan Özel Okullar Birliği bugünkü yapısı ve tutumu ile haklarını savunamayacak gibime geliyor.

Okul öncesi Genel Müdürü Remzi İnan’la, özel teşebbüsün anaokulu açmasının teşvik etmek için, özel okul öncesi eğitim kurumları için yürürlükte bulunan standartlar yönergesinde değişiklikler yaptık. Mesela kurumlarda bulunması zorunlu olan uyku odasını Özel Okullar Genel Müdürü ile anlaşarak kaldırdık. Salona baktım bu ifadeler karşısında hiçbir tepki yoktu.

Bu yumuşatmaları kendini lehlerine yorumlayan özel okulcular, bir müddet sonra bu müsamahanın kendileri için ne kadar pahalıya mal olacağını hesaplayamamaktadırlar.

Fiziki şartları uygun olmayan, donanımı yetersiz, eğitici kadrosu noksanı ve kifayetsiz olan kurumların yaygınlaşması, rakamları yükseltecek ama eğitimde kaliteyi ciddi bir biçimde düşürecektir. Hasan Celal zihniyeti hortlamış Bakanlığa yeniden hâkim olmuş. Bayındırlığı gecekondulaşma da gören bir anlayış. Hazin ama gerçek.

 Türkiye her alanda olduğu gibi eğitim alanında da kan kaybına uğramaya devam ediyor. Anadolu liselerini yaygınlaştırarak çoğaltmak vatandaşın ayağına hizmet götürmek gibi yanıltıcı bir izah tarzıdır. Anadolu liseleri çoğaldıkça eğitim kalitesinde de o nispette düşüşler oldu.

Buna paralel olarak özel okulların da sayısı arttı, ama maalesef öğrenci sayısı yükseltilemedi. Bunun birçok sebebi vardır. Sebeplerinden biri de Anadolu liselerinin plansız programsız açılmış olmasıdır. Sadece başkent Ankara merkezinde en az 30 tane Anadolu Lisesi hizmet vermektedir.

Bir kısım derslerini yabancı dilde öğretim vermek için açılan Anadolu liselerinin büyük bir çoğunluğunda fen ve matematik derslerini İngilizce bilen öğretmen bulunamadığı için Türkçe okutulmaktadır. Benim bundan bir şikâyetim yok. Hatta bütün derslerin Türkçe yapılmasından şahsen memnuniyet duyarım. Ama göz göre de bir okulun amacından saptırılarak yozlaşmasına fırsat ve imkân vermek devlet ciddiyeti ile bağdaşır mı?

Bulaştırırsanız olur.

 

Antalya Sempozyumu’nda talim terbiye kurulu başkanı prof. Dr. İrfan Erdoğan konuşmasında Anadolu ve Fen liselerine de temas ederek dedi ki,

“Çok iyi niyetle açılan okulların bugünkü durumları çok iç açıcı değildir.” anlamına gelen sözler söyledi. Konuşmalar yazıya geçirildikten sonra konuyu daha iyi anlamış olacağız. Ama gidişata bakılırsa Anadolu liselerinin başında kara bulutlar dolaşıyor. Eğer veliler yani halkımız sahip çıkmazsa köklü bir eğitim kurumumuz daha tarihe gömülecektir.          

Önceleri ( 1950 yılında ) Maarif Koleji adını taşıyan bir kısım derslerini yabancı dille öğretim yapan okullar açıldı.   

Bu nitelikteki okulların lise bölümleri 1975’te Anadolu liselerine çevrildi. Bu liselerde bilindiği gibi matematik ve fen dersleri yabancı dille verilir. Fen ve matematik dersleri genellikle İngilizce dilinde yapılır. Sayıların az da olsa Fransızca ve Almancanın da ağırlıklı olduğu Anadolu liseleri vardır. Başlangıcından 1997 yılına kadar Anadolu liselerinde öğretim süresi bir yıllı hazırlık olmak üzere yedi yıldır. 4306 sayılı kanunun 1997 yılında çıkmasından sonra liselerin orta kısımları kaldırılarak ilköğretim okulları kesintisiz olarak 8 yıla çıkartıldı. Böylece Anadolu liseleri 4 yıllık bir eğitim veren okullar haline getirildi. Yanılmıyorsam Sayın Vehbi Dinçer’in bakanlığı döneminde bir kısım meslek okulları da Anadolu Lisesi statüsüne kavuşturuldu. (1983 yılı) Bu meyanda Anadolu İmam Hatip liseleri de açılmaya başlandı.

DEVAM EDECEK

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

185 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi