NASİPSİZ DAYAK BİLE YENİLMEZ

 

NASİPSİZ DAYAK BİLE YENİLMEZ

Necdet ÖZKAYA

19.06.2007-Ankara

Bugün Yeniçağ’da MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır, “Üniter Devlet yapımız tehdit altındadır. Cumhuriyetimiz, bayrağımız tehdit ve saldırı altında olduğu bir dönemdeyiz” diyor. “MHP’nin iktidarı bu tehdit ve saldırıları durduracak yegane güçtür” diye konuşmuş.

Bayrağı yükseltecek, üniter devlet yapısını MHP koruyacak sağlamlaştıracaktır. İddiasını savunurken, Aslan Bulut “MİT ve MHP’de federasyon hazırlığı mı var?” isimli çarpıcı ve insana endişe veren bir yazısı Yeniçağ’da çıktı.(19 6 2007)

Yazının MHP ilgili bölümünü aynen aktarıyorum:

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli seçim bildirgesini anlatırken “Anayasamız temel hak ve özgürlükler esas alınarak devletin kuruluş ilkeleri, Türkiye’nin milli birliği ve milli değerleri korunarak gerçek bir “toplum sözleşmesi belgesi” olacak şekilde geniş bir uzlaşma ile yenilenecektir. 23. Dönem TBMM bu amaçla bir kurucu meclis gibi faaliyet gösterecektir” ifadesini kullandı.

Konunun uzmanı akademisyen bir arkadaşım, Devlet Bahçeli, Şenkol Atasagun (Emekli MİT Müsteşarı) ilişkisini hatırlatarak, “Türkiye ulus devletten vazgeçiyor, devlet ulusa geçiyor” yorumunu yaptı.

Aslan bulut; “ Devletin içinde ve özellikle Mit’le Özal döneminde olduğu gibi eyalet sistemine federasyona dönük bir hazırlık mı yapılıyor?” diye soruyor. Cevaba bakalım kimden ve nasıl gelecek?

Öteden beri duyduklarımız yoksa gerçekleşecek mi?

Uzun zamandan beri değişik siyasi çevrelerde, ABD nin Devlet Bahçeli’yi Türkiye-Kürdistan Federasyonuna ikna ettiği söylenip duruyordu. Hatta İşçi Partisi Lideri Doğu Perincek, yanılmıyorsam Aydınlık Dergisinde bu konuyla ilgili yazılar yazdırdı. Beyanat verdi. Bu beyanat üzerine Ümit Özdağ’a fikrini sordum. “Konunun aslı doğrudur, yanlış zamanda yanlış adama açıklama yaptırdılar. MHP kitlesi üzerinde haberin tesirini azaltmak için” dedi.

Türkiye Topluluğunun bir seminerine davet edilmiştim. Mustafa Özbek (Maden-iş Sendikası Genel Başkanı) açılış konuşmasında aynı iddiayı tekrarladı “ABD ve AB Devlet Bahçeli’yi federasyon konusunda ikna etmiş vaziyettedirler” dedi. dinleyince başımdan kaynar sular döküldü. Sırf Devlet Bahçeli’yi yıpratmak için mi böyle konuşuyorlar? Diye kendi kendime sordum. Anlaşılıyor ki bu işin fikri yapısı hazırlanmış. Sıra gerçekleşme safhasına gelmiş.

Türk milliyetçileri vasıtasıyla devleti bölmek ancak şeytanın başvuracağı bir senaryodur.

“Siyasi Oportünizm” gözüyle konuya bakmak yanıltıcı olur.

 

Arkadaşım Nevzat Köseoğlu, “Geçmiş Zaman Peşinde” kitabında, bize de rahmetli kaybedelim M. Salim Ertem’e de yer ayırmış. “Sokak Köpeğinin Sırları” 

Allah dostlarını bulmaya, onlarla sohbet etmeyi öğütleyen Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin sözünü dinleyenler Nevzat,

“Dışkapı’da oturduğumuz günlerdi. Bir akşam evden çıktım; içim, diken basmış tarla gibiydi. o yıllarda bu hallerin pek farkında olmazdım. Cebeci tarafından oturan asker arkadaşımın evine gittim.”

Asker arkadaşı Necdet Özkaya’dır. Ama ne hikmetse bunu açıklamak istememiş. Halbuki hatıralarından kesitler yazmış, bir çok bölümde bahsettiği kişileri adlı adınca yazmış. Burada bilinmezi niye tercih etmiş? Meçhul!

‘Meçhul’ olmak ve ‘meçhul’ kalmak her zaman kötü müdür? Değildir elbet. Meçhul asker olmak, meçhul kahraman olmak, sırlar içinde ser olmak. Meçhul asker! Böyle dedim ama, Arif Nihat Asya diyor ki;

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye

Yattığı toprak belli,

Tuttuğu bayrak belli,

Kim demiş meçhul asker diye?..

Demek ki kişinin tanınması, bilinmesi için mutlaka ismi gerekli olmuyor. Taşıdığı izler o insanı  tanımamıza imkan veriyor. Böyle düşünmüş olacak ki sevgili Köseoğlu Necdet Özkaya yerine asker arkadaşım demeyi tercih etmiş. Asker arkadaşı olmak rütbelerin en güzeli, sevgilerin en halisi ve temizi.  Diğer bir sevgili asker arkadaşımız Ayvaz Gökdemir’dir. Köseoğlu’nun Dışkapıda oturduğu yıllarda biz de, Ayvaz Beyler de Cebeci’de oturuyorduk. Biz Demirkapı sokakta Ayvaz Beyler de bir üst sokaktaydı. Bir başka dava arkadaşımız rahmetli Hüseyin Sarı ile Bıyıkoğlu apartmanında oturuyorduk. O asker arkadaşımız değildi. Bakanlıktan mesai arkadaşımız, ülküdaşımızdı.

Hüseyin ’nin  askerliği kısa dönemdi. İskenderun da yapmıştı. İki üç ay gibi bir şey sürmüştü. Yani onların ünvanı Mehmetçik değildi, Mehmet ağa veya Mehmet bey deniyordu. Bizim gibi askerliği 24 ay yapanlar Mehmetçikti.

Hüseyin’in  askerlik yaptığı dönemde uzaktan eğitimin atası sayılan mektupla öğretim Bakanlıkta uygulamaya konulmuştu. Ali Naili Bey’in Bakanlığı dönemiydi. Projenin başında Kenan Okan Hoca vardı. Kenan Okan Hocayla o yıllarda tanışmıştık. Yıllar yıllar sonra MESEV’de beraber çalışmaya başladık. Gördük ve anladık ki ortak işi yapmak için asgari müştereklerimiz azami müşterek olacak kadar çoktur. Onun solcu, benim milliyetçi olmam ortak iş yapmamıza engel değildi.

Nevzat kimliğimizin bir başka ipucunu veriyor:

“…..Arkadaşımız Adanalı kayınpederi berberdi ve kızına gelmişti.” Nevzat’ın asker arkadaşlarının içinde kayınpederi Adanalı ve mesleği berber olan kaç arkadaşı vardı.

Bu yazıyı okuyan arkadaşların hemen hepsi Nevzat’ın misafirliğe gittiği evi ve sahibini tanımış olur.

Kayınpederimin adını unutmuş, unutmak insanoğluna has bir haslettir. Hele hele iyi tanımadıklarını unutmak hakkı bir kat daha fazladır. Nevzat bu hakkını kullanmış.

“Yalnız olabilseydik, belki arkadaşımla İran’a, Turan’a gider bir şeyler konuşurduk. Ama bu zatla ortak hiçbir konumuz olabileceğini düşünmüyor, susuyordum.”

Nasip çok önemlidir. Sözlükleri açıp anlamını tek tek yazmak istemedim. Herkesin kendi hayatında nasiple ilgili birçok olay vardır. Her birinin de ayrı ayrı hikayesi vardır.

Kimi kişiler ‘nasip’le, ‘kısmet’i eş anlamlı kullanır. Kimi kader der, kimi de şans diye tanımlar. Alın yazısı veya yazgı da diyebiliriz.

Nasiple ilgili birçok deyim ve atasözü vardır. “Nasipsiz dayak bile yenilmez.”, bir başka yaygın olanı da, “Gelini ata bindirmişler, ya nasip demiş.”

Diyeceksiniz ki arkadaş, sen ne konuşuyordun onu bırakıp nereye geldin, nasip meselesi nerden çıktı? Doğru, ama ben konudan ayrılmadım. Eski adamların, eski zamanlarda yaptıkları sohbet üslubuna uygun olarak yazıyorum. Söz içinde söz, mesele içinde mesele vardır. Sözün soluğunu kesmemek lazım.

Tatsız tuzsuz yemek nasıl yenilmezse tatsız tuzsuz sözde dinlenmez. İkisi de hüner ister.

Nevzat Köseoğlu’nun yemekle ilgili bir hüneri var mıdır? Bilmem söz söylemekte, yazmakta hüneri vardır. Bu hünerli arkadaşım,

“Sonunda kalktım. Dışarıda serin bir sonbahar havası vardı. Eski konservatuarın önünden Bent Deresi’ne doğru yürümeye başladım. Bir an fark ettim ki hafiflemişim. Bir hoş oldum.” diyor. Halbuki evden çıkarken “İçim diken basmış tarla gibiydi.”

Yol boyunca hissetmiş ki diken basmış tarla gitmiş, yerini hozan tarlasının çiçeklenmesine bırakmış. İçi temizlenmiş, yıkanmış”

“Berber amcanın yüzünü hatırlamaya çalıştım tam başaramadım.”

Rahmetli Mahmut ustaya bunları okuyorum. Hafif tebessüm ediyor. Demek ki nasibi o kadarmış” diyor. Allah dostları mümkün mertebe kendilerini gizlerler, unutturmaya çalışırlar. Onları keşfetmek, tanımak taliplerine düşer.

Nasip bahsini boşuna açmadım. Nevzat’ı okumaya devam edelim.

“Arkadaşımı, amca gitmeden tekrar ziyaret etmek istedim, olmadı, gidemedim. O Adana’ya döndü. Bir gün birlikte Adana’ya gidelim, “Konya’daki zatın adresini de alırız” dedim. Olur, dedi gidemedik.

Bir zaman sonra yeniden gitmekten söz ettiğimde Hakka yürüdüğünü söyledi. Mekânı cennet olsun.

Nasip mühimdir, dememin sebebi buydu.

Çok kere insanlar bu Allahın veli kullarını hiç tanımazlar, yahut tanımak istemezler. En yakınları bile onların derunlarını göremezler, anlayamazlar.

O veli kullar neleri var, neleri yoksa hepsini Allah yolunda yele verirler. En sonunda akılarını da verirler. Adları deliye çıkar. Onlar Leyla’yı aramaktalar…ama Leyla gelin olmuş.

Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda,   

Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda,       

Ateşten kızaran bir gül arar da,

Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,   

 

Emine Işınsu Hanımın “Atsız Kahramanlar” isimli bir romanı vardı.

Edebiyat geleneğimizde yazarı belli olmayan eserler vardır. Çoğunluğunu şiirler oluşturur. Bunlara “laedri” denir. Eser var, isimi yok. İnsan eserinden belli olur, ismi, namı gereksiz diye düşünmüş olabilirler. Bunun dışında anonim şiirler, masallar, fıkralar ve hikayeler vardır. Menkıbeleri, dini hikayeleri de bu sınıfa dahil edebiliriz.

Rahmetli kayınpederim bu hikayeleri çok bilir, çok anlatırdı. onun anlattığı menkıbeleri, kıssaları rahmetli dedemden, nenemden, annemden de dinlerdim. Bunun manası ortak kültürümüzün yaygınlığını ve bütünlüğüdür.

Bugün dedeler, nineler bu menkıbeleri çocuklarına, torunlarına anlatabiliyorlar mı? Hiç sanmıyorum. Ben, anlatamadığıma göre başkaları da hiç anlatamaz. Acaba bildikleri halde mi anlatamıyorlar? Bildiklerini de sanmıyorum. Çünkü o dedeler, o nineler çekilip gidince, o torunlarda yetişmez oldu.

Çağ, çizgi filim çağıdır. Kahramanların büyük bir bölümü bize ait değildir. Konularda başka kültürlerin ürünüdür. Bilim kurgular var, onların altındaki imzalar Türk değil. Çağdaşlaşma bu değildir. Yaşadığımız dünyaya zirai, sınai ürünleri az çok satabiliyoruz. Dünya kültürüne, dünya çocuklarına Türk damgalı armağanlarımız maalesef yok. 

Koca Akif, “Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir?” diye soruyordu. Sessiz kalmak, gölgede kalmak, şimdi arka plan diyorlar, orda kalmak öndekilerin veya öndeki kadronun başarılı olmasını sağlamak bence hem bir tevazu, hem bir kahramanlık örneğidir. Bir bakıma ülkücülüğün bir tarafında bu davranışlarda gizlidir.

O erler ki “ölmeden ölmek” şuuruna erenlerdi. Mahmut Usta da bu erlerden biriydi. Nevzat kardeşim birkaç saat süren bir sohbet sonunda çok tanınmamasına rağmen anlamış rahmetlinin bu vasfını.

Herkes gibi bir günde onun da arkasından “bir varmış bir yokmuş. Evvel  zaman içinde, kalbur saman içinde Adana Memleketinde bir Mahmut Usta varmış” dediler. Bu tekerleme kaç zaman söylenecek, kim bilir?

Faruk Nafiz, Han Duvarları şiirinde,

"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan    

            Baba ocağından yar kucağından    

            Bir çiçek dermeden sevgi bağından    

Huduttan hududa atılmışım ben"    

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...

Gözüm imza yerinde başka bir ad görmedi.

Er kişi olan, erler kendilerini ahiret kapısı, ahiret tarlası olan bu dünya hayatında yaşarken nasıl izlerini, tozlarını sakladıkları gibi terk-i dünya ettikten sonra da çok kere mezarları belli olmaz.

Cihan çapında ünlü olanların bir kısmının da gerçek mezarları meçhuldür. Hayatta iken kendilerine ne kadar sahip çıkıldı bilmiyorum, ama aramızdan göçüp gittikten sonra sahipleri çoğalmıştır. Yerkürenin bir çok yerinde mezarları vardır. Onların bir kısmına “makam” denir. Ziyaretçileri olur akın akın. Kimileri dilek ile gelir, kimileri dua ile. O uhrevi dünyalara besmeleyle, selamla girilir, Fatihalarla aminlerle  çıkılır.

“Yolcudan Fatiha, Tanrıdan rahmet,

Bir varmış, bir yokmuş andan ötesi.”

Erlerin eri vardır, velilerin velisi, gönüllerin sultanı, erenler kafilesinin başbuğları. Gelişleri de muhteşemdi, gidişleri de.

Yanı başındaki komşusunu tanımayanlar, Hacı Bayram Veli’yi, Tacettin Sultanı Ankara’da bilir oldu, tanış oldu.

“Ruhlar ölesi değil” diyen Yunus Emre’ye bu dünyadan göçüp gitmiş gibi bakabilir miyiz?

 

 

28.6.2007-Ankara 

 

Demirlibahçe hamamın bitişiğinde küçük bir çay ocağı vardı. Dadaş Çay Ocağı. İsmi kapının üstünde yazılı mıydı? Hatırlamıyorum. Yazılı olmasa da fark etmez. Çünkü sahibi Mustafa Dayı Erzurumluydu. Dadaşın hasıydı. Erzurum’dan çoluk çocuk toplanıp Ankara’ya her halde çay ocağı açmak için gelmemişti. Hoş geliş sebebini aramızda hiç konuşmamıştık. Konuşsak ne olurdu? Hiç! Ne çıkar? Gelmiş işte.

Van’dan, Erzurum’dan Kars’tan, Erzincan’dan, Elazığ’dan vatanın dörtbir köşesinden kopup gelen binlerce, on binlerce ailelerden biri de Mustafa Dayılardı. Kimi İstanbul’a, kimi İzmit’e, Bursa’ya, Ankara’ya yerleşmişlerdi. Her göçün kendine özgü bir hikayesi vardı. Sebepler muhtelif olabilir.

Mustafa Dayı’nın bildiğim kadar iki kızı iki oğlu vardı. Çocuklarının hepsi evliydiler. Kızın birini İzmir’e gelin etmiş.

Senede bir kere memleketine gider, orda kalan hısım akrabayı ziyaret ederdi. Gitmeden önce çay ocağının müdavimlerinden peynir siparişleri alırdı. Bal, yağ gibi başka siparişlerimiz olur muydu? Çok iyi hatırlayamıyorum. Dayı gidince onun yerine bazen oğlu Hakkı, bazen başka bir yakını bakardı. Çayların deminde bir değişiklik olmazdı ama ocağın, tadı tuzu havası kaçardı.

Arkadaşların muayyen saatlerde çay ocağında toplanmasını sadece içilen çayın güzelliğine bağlamak doğru olmaz.

Hani kimin söylediği belli olmayan manzum bir tekerleme vardır ya, ülkenin bir ucundan öteki ucuna herkesin ağzındadır.

“Gönül ne çay ister ne çayhane,

 Gönül sohbet ister çay bahane.”

Çay kelimesinin yerine isterseniz kahveyi koyabilirsiniz. Sizin keyfinize ve tiryakiliğinize kalmış.

Sohbetin en önemli kişilerinden birisi Dayı idi. Çay demler, çağı dağıtır, sigarasını içer, masaya oturmadan bulunduğu yerden sohbete katılırdı. Zaman zaman sohbetin konusu Dayının kendisi olurdu. Dayıyı kızdırmak müdavim müşterilerin en büyük zevklerimden biriydi. Dayının sinirleri keman telleri gibi her zaman gergindi. Her Erzurumlu kadar da asabiydi. Damarına basınca Dayının başından hiç çıkarmadığı kasketi bir karış havaya fırlardı! O zaman Dayının ağzının fermuarı kendiliğinden açılır, o açıldığı zamanda “ne çıkarsa bahtıma” deyip, sineye çekmek zorunda kalırdın.  

Dayıyı sinirlendirenlerin başında Demirlibahçe Ortaokulunda matematik öğretmenliği yapan adaşım Necdet Pakdil’di. Ben de o yıllarda aynı okulda Türkçe öğretmeniydim.

Necdet’in Dayıyı kızdırmak için türlü türlü numaraları vardı. Kaç türlü oyuna başvururdu Allah bilir.

Dayı Erzurumlunun yiğitliğini, mertliğini örnekleri ile anlatmaya başlar. Birkaç arkadaş onu zevkle dinlerken, Necdet Pakdil Dayının sözünün bitmesini beklemeden, “Bilmez miyiz dadaşların yiğitliğini” diyerek lafa karışır. “En büyük kahramanınız Nene Hatun değil mi?” der. “Kadınlarınız kahramanlık yaparken, erkeklerimiz ne iş yapıyordu?” diye sorunca Dayının zembereği atar.

“Söle! Söle! Sen Kahramanmaraşlı değil, kahpemaraşlısın!” diye çok sert çıkışlar yapardı. Necdet’inde gülmekten başka yapacağı bir şey kalmazdı.

Dayı dindar adamdı. Beş vakit namazını camide kılardı. Kendisi ne kadar okumuştu? Bilmiyorum. Ama okur yazardı. Dini bilgilerinin birçoğunu, “bizimki” dediği karısından öğrenmişti. Dini sohbet olunca sık sık karısına atfen konuşurdu. Karısı erken öldü. Eşi vefat edince Dayının neşesi kaçmıştı. Kızı da olsa başka bir ele muhtaç olmuştu. Hanımının vefatını öğrenince eşimle başsağlığına gittik. O zamanlar Söğütözü yolu üzerinde bir bakkal dükkanının yanındaki gecekonduda kira ile oturuyordu.

Bizi görünce çok sevinmişti. Seksenli yılların başından beri tanışıyorduk. Demirlibahçe de oturduğumuz yıllarda bir iki kere karı koca bize gelmişti. Bizde onlara gitmiştik. Kaç sefer davet ettik bilmiyorum ama, iftar yemeğinde bizde birlikte yediğimizi hatırlıyorum.

Dayılar, o zaman Demirlibahçe Ortaokulunun sağ tarafından geçen demiryolu boyunca uzanan gecekondu evlerinin birinde oturuyorlardı. Bizim eve de yakındı. Diğer gecekondular da olduğu gibi onların da evinin önünde ufak bir bahçe vardı. Bir iki meyve ağacı, o ağaçlardan arta kalan yerlere soğan, nane, marul gibi yeşillikler ekmişlerdi. Ayrıca fasulye, domates, biber gibi sebzeler de vardı. Yaz mevsiminde bahçeye koydukları kerevitte oturuyorlardı.

Teyze vefat edince mirasından bana H. Hilmi Işık’ın yazdığı ilmihal düştü. Hala kütüphanemizde yerini muhafaza etmektedir. Arada bir kitaba baktığım oluyor. Mustafa Dayıya ve karısına rahmet okurken, gözlerimin önünde onları görür gibi olurum. Bazen de Dayı ile konuşurum. Erzurum şivesi ile ne candan ne güzel konuşurdu.

Sohbet halkamız, Halil Altay, Hakkı Amca, Süleyman Amca, Hakkı ve Süleyman amcalar  DDY ’dan emekli olmuşlardı. Halil Ağabey, Sümerbank’tan emekliydi. Sitelerde mobilya atölyesi olan ihsan Bey de sohbete zaman zaman dahil olurdu. O da Erzurumluydu. Çok zeki ve becerikli bir insandı. Alet yapar, alet icat ederdi. Kıbrıs Barış Harekatı’nda savaş uçaklarının bir parçasını orijinaline bakarak yapabildiğinin anlatırdı. “Genelkurmayda adresim var. Zaman zaman beni bir teknik veya elektronik bir problemin çözülmesi için çağırıp yardımımı isterler” derdi. Böylece aramızda farklı bir kişi vardı.

Kahvenin oradan müşterilerinden birisi de Tarih Hocası Nihat Karakurum’du. Engin bir tarih bilgisi ve çok kuvvetli bir hafızası vardı. Ülkücü, Milliyetçi bir ölçüde de Nurcu çevrelerde tanınır ve bilinirdi.

Asabilikte, kızıp öfkelenmekte aramızda Mustafa Dayı ile yarışabilecek tek kişi oydu. Tabir yerinde ise “deli deliyi görünce çomağını saklarmış” misali Dayı, Nihat Hoca, çay ocağına gelince, çomağını tezgahın arkasına koyar, edebini takınır, Necdet Pakdil’in sataşmalarına cevap vermez ama, başını sağa sola çevirir “la havle” çektiğini hissederdik. 

Nihat hoca, yaşça Dayı’dan büyüktü. Tahsili terbiyesi çok üstündü. Konuşmaya başlayınca kimseye söz hakkı tanımazdı. El ve kol hareketleriyle konuşmasını destekler, ses tonu genellikle en üst perdeden olurdu. Oturduğu yerden kalkar, boyunu az da olsa uzun göstermek için ayaklarının uçlarına basarak yükselir. Kollarını uçmaya hazırlanan bir kartal gibi havaya, yanlara doğru açıp kapardı. Konuşmasının tesirini karşısında oturan kişiye iyice hissettirmek için dövecekmiş gibi yumruklarını sıkar, kollarını uzatır ve adamın üstüne üstüne hamle yapardı. Çay ocağında, Hocayı tanımayan birisi varsa, karşısında sesini çıkartmadan oturan adamın suratında yumrukların patlayacağını sanarak heyecanlanırdı.

Hoca, her dem, her an bir infial içindeydi. Patlamak üzere olan bir yanardağ gibiydi. Hayranlıkları, sevgileri her an bitebilir, husumete, öfkeye dönüşebilirdi.

Türkeş’e kızıp, küsmüş Milli Selamet Partisi’ne iyice yaklaşmıştı. Erbakan hoca’yı arkadaş gurubumuza sevdirmek için çok büyük gayret gösterirdi. Benim gibi Hocayı çok eskiden ve yakından tanıyanlar bu “kara sevdanın” çok yakında biteceğini bilir, itiraz etmeden dinlemeğe çalışırlardı. Çok geçmeden yanılmadıklarını anlarlardı.

Beklenmedik bir günde, bir saatte, hatta ilgisi olmayan bir zamanda hoca büyük bir öfkeyle,

“Adamın suratına bakın, hiçbir karışıklık var mı?” diye sorar, sonra yüzümüze dönüp bakar, “Nasıl tespitimi beğendiniz mi?”  der.

Dinleyenlerden kimden bahsettiğini anlamayanlar varsa, onlara dönüp, “kimden bahsettiğimi anlamadınız galiba” demekten çekinmezdi; “Erbakan’dan bahsediyorum. Erbakan’dan” derdi. Bu sözler üzerine herkesin gözünün önünde Erbakan Hoca canlanır.

Nihat Hoca’nın teşhisinde ne kadar haklı olduğu onaylanırdı. Kimse “Hocam, daha önce Erbakan’ı çok överdiniz, şimdi ne oldu?” diye soramazdı. 

BEŞİNCİ DEFTERİN SONU

ALTINCI DEFTERİ YAKINDA YAYINLAMAYA BAŞLIYORUZ 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

721 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi