“GEÇMİŞ ZAMAN PEŞİNDE”

“GEÇMİŞ ZAMAN PEŞİNDE”

Necdet ÖZKAYA

14 Haziran 2007-Ankara

11 Haziran pazartesi günü Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde anjiyo oldum. Bu aynı hastanede ikinci defa anjiyo oluşum. Birincisini 12 Eylül 2004 ‘de olmuştum. Evde geçirdiğim bir kalp rahatsızlığı sonucu cankurtaranla hastaneye getirilmiştim. Henüz vakti saati gelmediği için hekimlerin yaptıkları müdahale sonucunda hayatta kalmıştım. O gün yapılan müdahaleleri ve operasyonları sonradan öğrenmiştim. Çünkü şokta idim. O gün yapılan anjiyo sonucunda kalbe giden sağ atardamardaki tıkanmayı sten takarak gidermişler.

İkinci anjiyoda şuurum açıktı. Yapılan hele işlerimi verilen her ilacı Rıdvan Hoca, bir iki kelimeyle açıklıyordu. Önce sağ kasıkta anjiyonun yapılacağı bölge iğneler ile uyuşturuldu. Onun için damara girmek için yapılan ameliyenin acısını duymuyordum. Hoca, önce sağ kasıktan damara girmeye çalıştı, başaramadı. Çünkü birinci anjiyoda orda kan toplamıştı. Bunun sonucunda bir kitle oluşmuştu. O kitlenin eriyerek dağılması için hekimlerin tavsiyelerine uyumama rağmen küçüldü fakat tamamen yok olmadı. Ağrı, ateş vb. reaksiyonları olmadığı takdirde cerrahi bir müdahale yapılmaması hekimlerce düşünüldüğü için biz de bu karara uyduk. Ama üç yıl sonra benzeri bir uygulamada o kitle anjiyonun yapılmasını engelledi. Çünkü o derinliği aşıp damara gelmek mümkün olmadı. Onun için Rıdvan Hoca sol kasığa geçti. İş uzadı. Uzadıkça hem Hoca, hem de ben yoruldum. Monitörden yapılan işlemi görebiliyordum fakat anlamlandıramıyordum. Hoca ekibinde ki personele sık sık talimat veriyordu. Kiminden alet istiyor, kimine görüntüleme cihazının pozisyonunu ayarlamaları için talimat veriyordu. Arada bir de bir takım rakamlar ve tıbbi terimler söyleyerek bilgisayar kayıtlarına geçmesini sağlıyordu.

Damar yapısındaki değişiklik dolayısıyla işin uzadığını Rıdvan Hoca söyleyince,

“Değişikliğin sebebi nedir?” diye sordum.

“Allah öyle yaratmış” diye cevap verdi. Doğrusu cevap hoşuma gitmişti.

Anjiyo bittikten sonra, beni o odadan çıkartıp koridora dinlenmem için koydular. Başımda genç bir doktor anjiyonun yapıldığı damarı sıkıca tutarak kanamasının durmasını sağlamaya çalışıyordu. Yarım saate yakın bir zaman öylece bıkmadan, usanmadan, yorgunluğunu buna hissettirmeden kaldı. Kanamanın durduğuna emin olunca elini bıraktı, o bölgeye kum torbası yerleştirdi.

Anjiyo bitince Rıdvan Hoca, “Korkulacak bir durum yok.” dedi. Bu haberi Dr. Fatih, dışarıda bekleyen eşime, kızlarıma ve kardeşim Cengiz’e ulaştırdığını sonradan öğrendim.

Koridorda sedyede yatarken onların seslerini duyuyordum. Ama hareket edip kanamayan sebep olmamak için kıpırdamadan konumumu korumaya çalışıyordum.

Yanıma önce Elçin geldi. Biraz onunla kaldım. O gittikten sonra Adalet geldi. Birbirimizi ilk görüşümüz gibi heyecanlandık. Sessiz, ama derin bir duygu yaşadık. Bu hüzün ve sevinç dolu duygulu an, çok kısa sürmüştü. Gözümden dökülen bir iki damla yaş yüzüme akmıştı. O sırada bir hemşire serum bağlıyordu. O da akan yaşı gördü. Islaklığı eşim kâğıt bir mendille sildi.

Bir hastabakıcı geldi. Tekerlekli bir sedye ile beni Koroner yoğun bakım bölümüne götürdü. Sedyeyi o kadar ustaca kullanıyordu ki şaşırdım. Koridordan geçerken kimseye çarpmadık. Dönüşlerde sedyeyi bir yere sürtmedi, asansöre binerken, çıkarken büyük ve kıvrak bir ustalıkla kullandığı için ne korktum ne de rahatsız oldum.

Yoğun bakımda kolumda su dolu bir poşet vardı. Biraz sonra Gökçen, 5 6 şişe suyla çıkar geldi. “Babacığım bu suların hepsini içmen gerekiyor.” Dedi. Az sonra bir hemşire tansiyonumu, nabzımı ölçmek için geldi. Kolundaki su dolu serumun akışını düzenledi. Bir iki lokma yemek yedikten sonra suları içmeye başlamamı tembih etti. Aynı tembihatı daha sonra odaya giren Dr. Fatih Poyraz’da yaptı. “Anjiyo esnasında damara x ışınlarını geçirmeyen bir madde şırınga edildiği için, bu sıvının bir an önce idrar yolu ile atılması gerekmektedir.” dedi. “Aksi halde Allah korusun böbreklere zarar verir. Onun için 5 6 saat içerisinde her saat başı bir litreye yakın suyu içmen gerekir ” diye ekledi.

Verilen müddet içinde sırtüstü ayaklarımı ve bacaklarımı hareket ettirmeden kalakaldım. Bunun ne kadar zor olduğunu ancak çeken bilir. Beş altı saat boyunca içtiğim bolca suyun tesiriyle sık sık idrara çıkmak zorunda kaldım. İdrarı Adalet’in yardımı ile bir elinde tuttuğu “ördek”e yaparak çıkartabiliyordum. Bir keresinde de tekniğine uygun yapamadığım için üstümü, yatağı, yorganı ıslattım. Bir hastabakıcı kasığının üzerinde duran kum torbasını düşürmeden üstümdeki örtüyü ve altımdaki çarşafı ustalıkla değiştirdi. İşin ehli olmak ne güzel! Yatak temizlenince Eşime dedim ki “içine yapmadığımız hastaneye kalmadı”

Meşhur bir fıkra vardır. Adamın biri çok sıkışmış, kapalı bir yer arıyor. Bulmak ne mümkün. En yakınında bir eczane var. İçeriye giriyor, “Siz de Zeki Müren’in plakları var mı?” diye soruyor. “Kardeşim, burası eczane plakçı dükkânı değil” cevabını alınca,

“Zeki Müren’in plaklarını satmayan eczanenin içine ederim” demiş ve etmiş. Yaptığım odada tuvalet var ama kalkamadığım için ihtiyacımı orada gideremiyorum.

Beş litre suyu içip bitirdikten sonra Dr. Fatih, istersem hastanede geceyi geçirebileceğimi söyledi, ama ben mahsuru olmadığı için taburcu olmayı tercih ettim. Son bir muayene yaptıktan sonra çıkmama izin verdi.

Ertesi gün anjiyonun yapıldığı kasığı muayene ettirmek için tekrar hastaneye gittik. Anjiyonun yerini Dr. Fatih de, Dr. Hüseyin de iyi gördü.

 

15.06.2007-Ankara  

 

Bir dönemin ünlüleri arasında Hıfzırrahman Raşit Öymen adında bir zat var. Milli Eğitim Bakanlığının eskilerinden bu kişi ile ilgili olarak bir hikâye dinlenmiştim. İlk ilk Hikâyeye konu olan olay hangi tarihlerde geçti, o tarihlerde Bakan kimdi? Şimdi bunların hiçbirini hatırlayamıyorum. Benim olayı öğrenmemin üzerinden otuz yıl geçti. Tabii yeri gelmişken bir zaafımı da itiraf etmek zorundayım, unutulmaması gereken olayları zamanında yazıya geçirmek gibi bir alışkanlığım yok. Genel olarak yazmaktan hoşlanmayan bir milletiz. Kültürümüz daha çok şifahidir, yani sözlüdür. Yazmaktan çok anlatmayı, okumaktan çok dinlemeyi severiz. Yahya Kemal, yıllar önce “resmimiz ve nesrimizin” olmayışından dolayı hayıflanan yazılar yazdı.

Nevzat Köseoğlu’da ayni tespitleri yeni çıkan “Geçmiş Zaman Peşinde” isimli kitabın da sözlü geleneğimizi güzel bir hatırasıyla belirtiyor.

“Özellikle kış geceleri, bizim evin küçük odasında toplanan kadınlara Aşık Kerem, Sürmeli bey, Şah İsmail ile Telli Senem yahut Yusuf ile Züleyha gibi hikâyeler okurdum.”

Bizim çocukluğumuzun ve ilk gençlik yıllarımızın geçtiği 1940’lı 50’li yıllarda bile bu gelenek çok canlıydı.

Neyse konuyu dağıttığımın farkındayım, ama söz sözü, konu konuyu açınca anlatmamak olmazdı.

Hıfzırrahman Raşit Öymen Bey, dönemin bakanının yakın arkadaşıdır. Altan ve Örsan Öymen kardeşlerin babasıdır. Arada bir bakanlığa uğrar, bakan arkadaşının kahvesini, çayını içermiş. Bu arada bir işi varsa onu da söylermiş.

Günün birinde bakanlığa çıkagelmiş. Özel kaleme girmiş. Müdür masasında oturan kişiyi tanıyamamış. İsmini söyleyerek, Bakan Bey’le görüşmek istediğini belirtmiş.

“Randevunuz var mıydı?” sorusuna,

“Gerek yok, siz içeriye ismimi verirseniz görüşmemizi sağlamış olursunuz” diyor Hıfzı Raşit Bey. Bunun üzerine Özel Kalem Müdürü içeriye giriyor. Bir iki dakika sonra dışarı çıkıp Hıfzı Bey’i içeriye buyur ediyor. İçeriye girmesiyle Bakanın kahkahasıyla karşılaşması bir oluyor. Önce tuhaflaşıyor, sonra sebebini anlamadığı halde oda gülmeye başlıyor. Karşılıklı kahkahalar arasında Hıfzı Raşit Bey, makam masasının önündeki sandalyelerden birine oturuyor. Gülme nöbeti bitince Bakan misafirine,

“Neden güldüğümü tabii olarak bilmiyorsun?” diyor. Gülmesinden dolayı önce özür dileyen Bakan, sonra kahkahasının sebebini açıklıyor.

“Sizin benimle görüşmek istediğinizi belirtmek için içeri gelen Özel Kalem Müdürü;

“Efendim, adının Bismillahirrahmanirrahim olduğunu söyleyen bir zat geldi, sizinle görüşmek istiyor”

“Oğlum, böyle bir isim olmaz” deyince elinde tuttuğu not defterine bir daha baktı,

“Efendim, böyle bir isim olur mu, olmaz mı bilmiyorum ama adam adını, Bismillahirrahmanirrrahim olarak yazdırdı, deyince biraz da merakımdan acele olarak içeriye almasını söyledim. Karşımda sizi görünce yanlışlığın neden kaynaklandığını anladım ve gülmeye başladım. Kusura bakmayın” demiş.

Hıfzırrahman Raşit Öymen, “Bismillahirrahmanirrrahim”e dönünce gülmemek olur mu?

 

16.06.2007-Ankara

 

Elimde Nevzat’ın kitabı, Karşımda televizyon açık. MHP’nin Manisa’da düzenlediği mitingi Kanal B, canlı olarak veriyor. Devlet Bahçeli güzel hazırlanmış bir metni, boğuk bir sesle çok kötü biçimde okuyor. Alan kalabalık ve çok canlı.

“Tek devlet! Tek bayrak! Tek millet! Tek ülke!”

“Hattı müdafaa yoktur. Sathı müdafaa vardır. O satıh ki bütün vatandır.” Gazi Paşa’nın bu emrini Devlet Bahçeli aktarmaya çalışıyor. Ama ne kendisinin kanı kaynıyor, ne benim ne de meydanları dolduran kalabalığın.

22 Temmuz seçimlerini bu vatanın gerçek sahipleri kazanmalıdır.

Bunları yazıyordum. Kapının zili çaldı, açtık. İçeriye saçlarına kır düşmüş, esmer yüzlü, uzuna yakın boylu, kırk beş elli yaşlarında bir adam girdi. Kimsin, nesin dememize fırsat vermeden. Medeni bir cesaret göstererek;

“Hocam, siz beni tanımazsınız. Adım Temel Çürük. Adana Atatürk Ortaokulundan öğrencinizim” dedi. Çalıştığım odaya misafir ettik. Temel, Karayolları Genel Müdürlüğünde Harita Servisinde teknik eleman olarak çalıştığını belirti.

Hastalandığımı Çukurovalılar Derneğinde Hasan Topçudan öğrenmiş. Evimizin Bulunduğu Neyzen Tevfik Sokağından geçerken beni balkonda otururken görmüş. Dolayısıyla evi bulmakta zorlanmamış.

Televizyondan Devlet Bahçeli’nin Manisa mitinginde yapmakta olduğu konuşmanın bir bölümünü misafirimiz de izlemek durumunda kaldı. Sonunda;

“Ülkücü Hareketin önündeki en büyük engel, Genel Başkanın tutumu ve kişiliğidir.” diye bir tespitte bulundu.

Nevzat Köseoğlu, “Geçmiş Zaman Peşinde” kitabında hatıralarının yanı sıra çok ilgi çekici tespitler yapmış:

“Dikkat ettim, Gökalp’e okuma alışkanlığı kazandıran kitaplar benim nesliminkilerle aynı. Demek, 1880’lerden 1950’lere okuma kültürünüzde, en azından başlangıç noktalarında pek şey değişmemiş. Önce Hz. Ali’nin cenkleri; Kan Kalesi, Hayber Cengi ve diğerleri. Gücün ve kahramanlığını simgesi çatal ağızlı Zülfikar ve uçan at Düldül. Çocukluk hayallerimizin ilk resimleri…

Bunlarla beraber yahut hemen peşinden aşık hikâyeleri: Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin ve diğerleri. Derken, Baltalı Gazi ve Ebu Müslim Horasani. Tabii Şahmeran ve Keloğlan’ı araya sokmak lazım. Bunların da evveli masallar vardır.”

Ya yazar unutmuş veya ben görmedim. Bizi çok duygulandıran, her dinleyişimiz de bizi ağlatan bir başka hikâye vardır. Yurdun dört bir bucağında okunurdu: Kesikbaş hikâyesi.

Topluca kitap okuma veya toplu olarak masal dinleme çok yakın zamanlara kadar evlerde devam etti. Hem anamın hem de kendi evimizde 60’lı 70’li yıllarda bile bu gelenek yaşamaya devam ederdi. Mesela Dedekorkut Hikâyeleri, Bozkurtların Ölümü, Bozkurtların Dirilişi ve Sepetçioğlu’nun art arda gelen romanları Kilit, Kapı gibi, bunların ben yüksek sesle okurdum, çoluk çocukta dinlerdi.

Daha önce defterlerin birinde yazmıştım. Sadece evlerde değil, kış geceleri kahvelerde de hikâyeler, masallar anlatılırdı. Aşıkların atışmaları zevkle dinlenirdi.

Nevzat Köseoğlu, Ayvaz Gökdemir ve ben askerliğimizi aynı zamanda Kars’ta yaptık. Asker arkadaşıyız. Aşık kahvehanelerinde aşk hikâyelerini beraber dinlemişizdir.

Birliklerimiz ayrıydı ama aynı otelde kalırdık. Akşam sohbetlerinde genellikle beraber olurduk. Ortak dostlarımızla akşamları Saray Pastanesinde buluşurduk. Gece geç vakitlere kadar burada, ağırlığını siyaset teşkil eden milli konularda sohbetler yapılırdı. Sohbet arkadaşlarımız arasında avukat ve orman mühendisi olan Yasin Bozkurt vardı. Bir dönemde Refah Partisinden milletvekilliği yaptı. Pastanenin sahibi Burhanettin Bey de fikirdaşımız, gönüldaşımızdı. O yıllar Türkiye’de sosyalist Marksist rüzgârların çok şiddetli estiği yıllardı. Kars, siyaseten solcuların egemenliği altındaydı. Yıllarca Rusya Devleti’nin işgali altında yaşayan bir ilin bundan acı dersler çıkarmamasına şaşar kalırdık.

Çoğu kez sivil, arada bir de üniformalarımızla pastaneye giderdik. Kars il merkezinde MHP henüz kurulmamıştı. Sohbetimize katılan sivil arkadaşlarla MHP il teşkilatının kurulması için anlaşma sağladık.“Bu iş tamam.” diye biz kendi aramızda konuşur, vazifesini başarıyla yapan insanların mutluluğu içinde otelimize dönerdik. Nevzat’la Ayvaz üst katta birlikte, ben alt kattaki bir odada tek başıma yatar kalkardım.

Akşam yemeğinden sonra pastaneye gider bir gün önceki sohbetimize kaldığı yerden devam ederdik. Tıpkı birkaç gece devam eden masallar gibi. O upuzun masalları Hurşit Dayı’nın ağzından dinlerseniz, sıkışmış olsanız bile ayakyoluna gitmek istemezdiniz. Ta ki Hurşit Dayı kuruyan boğazını bir bardak çayla ıslatmak için anlatmaya ara verinceye kadar kımıldamadan otururdunuz. Bizim sohbetlerimizde Hurşit Dayı’nın masalları gibiydi.

“Dün nerde kalmıştık?” sorusunu genellikle ben sorar, bazen cevabını da ben verirdim. Bazen de sohbet halkasına dâhil olan arkadaşlardan biri verirdi. Dört kişilik bir masada başlayan sohbet, zaman içinde genişleye genişleyen pastanenin üsteki ara katına çıkmıştı.

“Dün bir kararımız vardı. Mutabakata vardığımız arkadaşlar, MHP müteşebbis heyetine yetki almak için genel merkezde görüştüler mi?” diye sorduğum zaman önce bir sessizlik oldu. Sonra başlar aşağıya eğildi. Bıyık altında gülüşmeler başladı. Sessizliği Burhanettin Bey bozdu.

“Kararlaştırdığımız saatte bazı arkadaşlar gelmediler. Sonra Yasin Bey, gecikmeli de olsa geldi. Arkadaşlar, akşam heyecanlandık, MHP’yi kuralım dedik fakat ben bu gün akşam sözleştiğimiz bir iki arkadaşla konuyu yeniden müzakere edince, teşebbüsün henüz erken olduğuna karar verdik deyince bizim de yapacağımız pek fazla bir şey kalmadı” dedi. “Biz sözümüzde duruyoruz Yasin Bey, gevşeklik yapmasa iş düz olacak” diye ilave etti.

Yine oyunbozanlığı Yasin Bey yapmıştı. Bu Yasin Bey’in kaçıncı oyunbozanlığı idi? Kim bilir?

Masal anlatmanın kendine özgü nasıl kuralları, eskilerin deyimiyle nasıl bir adabı varsa, dinlemenin de kuralları vardır. Bu kurallara herkes uymak zorundadır. Aykırı davranan olursa çok ayıplanır ve o meclise bir daha giremez.

Bunlar ortak değerlere uymak, ortak davranışlar geliştirmenin küçük basit birer örnekleriydi. İçtimai murakabe, yani sosyal denetim toplumun en küçük hücrelerine kadar yaygındı.

Nevzat Köseoğlu, “eskiden şehir kahvehanelerinde fıskiyeli havuzların çevresindeki kerevetlerde sohbet edip, namaz vaktini bekleyen erkekler, Battalnâme ve benzeri destanları okur, dinlermiş. Kerevetlerin yerini sandalyeler aldıktan sonra Gazavâtnâmeler okumaz olmuş.”

Köroğlu, delikli tüfek çıktı mertlik bozuldu dediği gibi radyolar özellikle televizyonlar çıkıp çok yaygınlaştıktan sonra evlerde, kahvehanelerde sohbetler bitmiş, masallar, hikâyeler anlatılmaz olmuş. Radyolar, televizyonlar masalcıların rolünü üstlenmiş. 

Bir metni toplu olarak okumak yahut dinlemek bizim büyük geleneklerimizden biri olduğu gibi, çağdaş eğitim öğretim yöntemlerinden de biridir. Adana Kültür Derneğinde biz bu usulü yıllarca devam ettirdik.

Tekkelerde, ocaklardan ve bir kısım cemaatlerde toplu kitap okumak usulü devam etmektedir. Nur cemaatinde Said-i Nursi’nin eserleri olan risaleleri topluca okumak çok hararetli bir şekilde devam etmektedir.

Nevzat Köseoğlu; “Ozanların destan veya halk hikâyeleri anlatma geleneği bize özgü değil ve çok eski. Kadim Yunan’da çeşitli kabilelerin ortak bir geçmiş ve değerler etrafında birleştirilen en etkili güç, ozanların anlattığı bu destanlarmış. Bizim ege sahillerinde doğup yaşayan kör şair Homeros, dinlediği bu destanların bir kısmını şiire dökerek ünlü İlyada ve Odesa yı yazmış.”

Türk dünyasında geleneğinde var olduğunu bilmekle beraber işin uzmanı olan Nevzat Köseoğlu’nun bunun belgeleriyle açıklanması Türk Dünyası Kültürüne büyük hizmetler etmiştir. Etmeye de devam edecektir. Türkiye Dışı Türk Edebiyatı Serisinin hem projesini, hem de projenin gerçekleşmesini sağlayan bir kıymetli insandır.

“Kaşgar ’dan Kazan’a, Taşkent’ten İstanbul’a yayılan bu muazzam coğrafyada aynı ve benzeri hikâyeler, adıyla sanıyla anlatılıyor.”

Nevzat Köseoğlu’nun yazılarından öğreniyoruz ki, mevlit okuyanlara mevlithan veya mesnevi okuyanlara mesnevihan değinildiği gibi Özbek yurdunda yesevihanlık, Nevaîhanlık, meşrephanlık, destanhanlıklar vardır.

Nevaîhanlık, Nevaî ’nin şiirlerini ve diğer eserlerini okuyan kimseye verilen unvandır.

Ali Şir Nevâi (1441-1501)

Doğru Türkçesiyle söyleyip yazmıştır. Orta Asya Türk Edebiyatını en yüksek seviyeye yükselten zattır. Türk edebiyatına büyük hizmetlerde bulunmuştur.

Herat hükümdarı Hüseyin Baykara’nın yakın arkadaşıdır. Nevaî aynı zamanda büyük devlet adamıdır. Herat sarayında mühürdarlık ve vezirlik de yapmıştır.

Nevaî bulunduğu bölgede o kadar çok sevildi ve sayıldı ki, şairler, musikişinaslar ona hükümdar gibi davranarak kasideler sunmuşlar, kitaplar ithaf etmişler.

Hükümdar Hüseyin Baykara ile tam bir işbirliği yaparak, kendi çağında Herat’a Türk edebiyatının, sanatının ve ilminin merkezi yapmışlardır. Orta Asya Türkçesi en olgun ve güzel örneklerini Nevaî ’nin şiiri ve nesri ile vermiştir. Orta Asya Türkçesi onun kaleminden üstün bir musiki dili haline gelmiştir. Nevaî ve Hüseyin Baykara’nın ortak çalışmaları sayesinde Herat ’ta medreseler, hastaneler, çeşmeler, hamamlar ve yollar yapılmıştır. Bu imar faaliyetlerinin yanında ilim ve sanat alanlarında da yapılan çalışmalar Herat ’ı bir ilim, şiir, musiki, resim merkezi yapmış. Uyandırılan bu medeni hayat Baykara’nın Sarayı, Baykara’nın Meclisleri diye ün yapmıştır. Çünkü Türk ve Türk olmayan birçok ilim adamı, şair ve sanatkârlar bu meclislerde bulunmuşlardır. Bunlar içinde edebiyat tarihlerinde adı geçen şahsiyetlerin başında Molla Cami, Hatifi, Ali Şir Nevâi gibi büyük İran ve Türk şairleri, Bihzad gibi ressamlar, Sultan Ali gibi hat sanatkârları, birçok musiki üstatları, tanınmış bir edebiyat tarihicisi Devletşah gibi ünlü kimseler gelmektedir.

Nevâi’ nin ilim, sanat ve devlet adamı olarak yaptığı hizmetler kendisini örnek bir şahsiyet haline getirdi. Yaşadığı müddetçe ve sonraki asırlarda da Nevâi gibi şiir söylemek, onun gibi meclis adamı olmak, güzel konuşmak Herat aydınları arasında bir gelenek olmuştu. Nevâi Türkçeyi hem zenginleştirmiş, hem de samimi bir Türkçeci olduğunu ispatlamıştır. Moğolların dilinin bu dönemlerde Orta Asya Türkçesinin büyük çapta tesiri altında kalarak fark edilmeden Türkçeleşmiştir.

"Türk ve Sart dillerinden keyfiyet ve hakikatlerini bu risâlede toplayıp, açıklayıp yazdım ve ona Muhâkemetü’l-Lügateyn adını koydum. Öyle sanıyorum ki Türk milletinin şairlerine büyük hak kazandırdım. Kendi öz dillerinin nasıl bir dil olduğunu öğrendiler ve Acemce söylenenlerin Türkçeyi küçümseyen sözlerinden kurtuldular.

Türk şairleri benim bu gizli hakikati ortaya koymaktaki gayretimi öğrenirlerse umarım ki beni hayır duâ ile anacak ve rûhumu şâd edeceklerdir.”

Evet, Ali Şir Nevâi ve Nevâi’ nin yolundan gidenlerin cümlesinin ruhu şad olsun.

“Nükte şevki Farisiydi. Bu yolda Türkçenin zevki azdı. Şiir Farisi ile söylendiğinden şiirden anca Farsça bilen zevk alıyordu. Ben bu hikâyeye Türk dili ile başlayıp bu efsaneden Türk halkı da istifade etsin onun içinki bugünkü cihanda Türkler hem sayıca daha çok, hem de hoş yaradılışlı ve temiz anlayışlıdırlar.”

Ali Şir Nevâi ’nin tesiri batı Türkçesi’nin (Oğuzca) hâkimiyeti olan alanlarda da görülmüş. Osmanlı sarayında Hüseyin Baykara meclisinde konuşulan sohbeti edilen konular gündem teşkil etmiştir.

Tanzimat şairlerine kadar tesirleri uzayan Nevâi, Türkçü bir âlim ve sanatkâr olarak da değerlendirilmeli ve takdir edilmelidir. 

Nevâi ‘den bir asır önce Anadolu da yaşayan Âşık Paşa’da ( 1 272-1333 ) Türkçeyi ihya eden bu yolla ilk Türkçüler olarak isimlendirilen örnek şahsiyettir. Onlardan biri de Gül şehridir.

Paşaya göre, “… Türkler dahi kendi dillerini bilmemek, Türkçeyle ne ince ve ne yüce eserler verebileceğini akıl edememek durumuna düşmüşlerdir.”

Türk diline kimese bakmaz idi,

Türklere hergiz gönül akmaz idi.

Türk dahi bilmez idi bu dilleri,

İnce yolu ol ulu menzilleri.

DEVAM EDECEK

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

543 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi