TÜRK IRKÇILIĞI YAPILMAMIŞTIR

TÜRK IRKÇILIĞI YAPILMAMIŞTIR

Necdet ÖZKAYA

Eğitim-Sen,  kendilerine TÖS ve TÖP-DER’den intikal eden bu fikirlerin ve tekliflerin gerçekleştiğinde Marksist bir düzenin kurulacağına inanıyorlardı.

Eğitim-Sen’ciler, Bugünkü eğitim sistemiyle ilgili olarak yaptıkları tespitlerin bir bölümünde şunları ifade etmişlerdir.

“Kapitalizmde Eğitimin işlevi:

Toplumların eğitime yükledikleri işlev, toplumun işleyişi ile bağlantılı olarak insana yaklaşımını da yansıtmaktadır. Kapitalist toplum, temelde kâr güdüsüne ve iktisadi rasyonelliğin toplumsal yaşamın her alanına yaygınlaştırılmasına dayanan bir işleyişe sahiptir. Kapitalist toplumu ayakta tutabilecek inşan, daha fazla kazanç elde etme yönünde “güdülenmiş”, “rasyonel” insandır. İnsanın, “daha fazla kâr’a yönlendirilmiş üretim faaliyetlerinin vazgeçilmez bir öğesi olarak ekonomi politikaların yaşama geçirilmesinde önemli bir yeri vardır. Bu nedenle de eğitim, insanı “biçimlendiren” önemli bir süreç olarak algılanmaktadır. Bireyi, bir yandan üretimdeki rollerine, bir yandan da toplumsal yaşamdaki rollerine yönelik olarak 'biçimlendiren” eğitim süreci, kapitalizmin diğer kurumlarıyla koşutluk gösteren bir yapılanma ve işleyişe sahiptir.”

Kapitalist eğitim sisteminin yıkılabilmesi için, “Özgürlükçü eğitim anlayışının esin kaynağı Marks ve Engels’tir.”

“…Eğitimi,insanın insanlar üzerinde egemenlik kurma aracı ve bir bölüşüm değeri olarak gören liberal öğretinin tersine, özgürlükçü eğitim anlayışında eğitimsel kazanımlar, insanların özgürlük içinde birlikte zenginleşmeleri olarak anlam kazanır.”(s.196)

“Devletin, Bölünmeyelim! Sloganı toplumsal yapının çelişkileri karşısında düpedüz bir aldatmaca nitelik kazanır.”

Türkiye öncelikle gelir dağılımı eşitsizlikleri açısından ve bana bağlı olarak eğitim açısından giderek derinleşen sorunlar yaşamaktadır. Ekonomik ve toplumsal yapıda devrimci çözümler gerçekleşmeden eğitimde yapısal dönüşümler sağlanamaz.”

“Eğitim emekçileri olarak var olan kokuşmuş, insanlık dışı toplumsal düzeni ve onun eğitim öğretim düzenini sorgulamak, irdelemek, sonuna kadar eleştirmek ve diyalektik materyalist felsefenin eğitimsel amaçlarına, insan için öngördüğü amacı yaşama geçirmenin mücadelesi verilmelidir.

Eğitimin siyasal amaçlarından biri de devletin üniter yapısının korunmasıdır. Resmi ideoloji üniter anlayışı ile etnik kültürlerin kendilerine ifade etmelerini dil, din, gelenek ve göreneklerini yaşamalarını ve geliştirmelerini engeller: tek kültür, tek din, tek dil, etnik kültürlerin manipülasyonunda eğitim aracılığı ile somutlaştırmaya çalışırlar.”

Kitaptan altını çizerek çıkardığımız belge, on üç dosya sayfasından ibarettir. Çok küçücük puntolarla ve çok sık olarak yazılmıştır. Tamamını yeniden yazmanın gereği yok.

Sayın Sadi Somuncuoğlu ’nun Milli Eğitim Bakanı Sayın Uluğbay'ın cevaplaması için verdiği soru önergesi, Demokratik Eğitim Kurultayı isimli kitaptan özet olarak aldığı alıntılar 12 madde ve 4 sorudan ibarettir.

Bu maddeler iyi incelendiği takdirde AB’nin bizden istedikleriyle örtüşmektedir.

Eğitim-Sen’cilerin ileri sürdükleri gibi özgürlükçü eğitim anlayışının esin kaynağı Marks ve Engels değildir. Özgürlükçü eğitiminin esin kaynağı AB felsefesidir. Uygulama örnekleri de batı ülkeleridir.

 Eğitim-Sen’cilerin varsaydıkları gibi tekliflerinin bütünü gerçekleştiği takdirde, Türkiye’de gelir dağılımında ki eşitsizlik düzeltilemeyecek. Aksine bütün kitlelerin aleyhindeki halka daha da büyüyecektir.

Devletin üniter yapısı bozulacak, ülkenin bütün zenginlikleri yeni liberalizmin ve kapitalizmin sömürüsüne verilecektir. Ülke sömürgeleştirilecek, milli devlet yıkılacağı için, küresel güçler her alanda egemen olacaktır.

Marks ve Engels’ten esinlenerek kurulan Sovyetler Birliği tarihe karışırken Rusya’da bile yeni liberalizm ve özelleştirme bütün gücüyle devam etmektedir.

Din dersleri kaldırılması şöyle dursun yaygınlaştırılmaya ve derinleştirilmesi için imkân aranıyor.

İmam hatipler kapatılmadı. Yeniden eski gücüne ve itibarına kavuşturulması için çareler ve tedbirler aranmaktadır.

***

Şeb-i yeldâyı muvakkitle müneccim ne bilir

Mübtelây-ı gama sor kim geceler kaç saattir.

 

Kürt, Kürt olduğu için şaibeli sayılmamıştır. Bu gün karşı karşıya bulunduğumuz mesele Kürt problemi değildir. Çünkü böyle bir problem yoktur. Kürt ırkçılığı ve bunun kışkırttığı bir bölücü terör vardır. Apo’cu eylem doğrudan doğruya ırkçı bir Kürt hareketidir. “Ne Mutlu Türküm” özdeyişini Türk ırkçığının bir ürünü olarak gören çevreler ve kimseler Kürt ırkçılığı karşısında susmayı tercih ediyorlar.

Bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti ırkçı bir politika hiç takip etmemiştir. Ne Osmanlı nede Selçuklu dönemlerinde Türk ırkçılığı yapılmamıştır. Ama bu tutumumuz Türkiye’yi yolgeçen hanı olması anlamına gelmemelidir. Türkiye adil, şefkatli ve şeffaf olması halkının mutlu olması için en önemli görev ve ödevlerinden olmalıdır. Vatandaşın ırzını, namusunu can ve malını korumak devletin önemli bir görevidir.

Demokrasi, insan hak ve özgürlüklerini en geniş ve kâmil anlamda kullanılabildiği rejimin adıdır. Türk demokrasisi çağdaş demokrasilerin tanıdığı bütün hakları ve hürriyetleri vatandaşlarına tanımak zorundadır. Bu asla devletin içinden başka devletlerin çıkmasına, çıkarılmasına göz yummak ve hoş görmek gibi anlayışla eş anlama gelmemelidir. 57. Hükümet zamanında Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edilerek bugünkü Meclis tarafından kanunlaştırılan “İkiz Yasalar”  kâğıt üzerinde kalmalıdır.  

Eşitçi, hakkaniyetçi ve adil bir devlet mekanizması kurmak için Türkiye Cumhuriyeti, inkılâp çapında hamleler yapmaktadır. Eğitim alanındaki eşitsizliklerin ve farklılıkların ortadan kaldırılması için elden geldiğince çalışmalar yapılmıştır, yapılmaya da devam etmektedir.

Eğitim-Sen, projelerinin gerçekleştirmesi için Marksist bir düzenini, komünist bir devletin kurulması ile mümkün olacağını düşünmektedir. Kurulacak bu yeni düzen sayesinde kapitalizmin ve emperyalizmin belinin kırılacağı zannetmektedir. Onun beli kırılınca “eğitimde tek kültürlü, tek dilli ve tek dinli anlayışın terk edileceği” kanaatindedir.  

Yani sosyalist rejim sayesinde Türkiye’de Türkçe ile birlikte başta Kürtçe olmak üzere diğer dillerde eğitim dili olacak, böylece demokratik eğitim gerçekleştirilecektir. Aksi oldu. Eğitim-Sen’in bu görüşlerine kapitalist, küreselci ve özelleştirmeci olan yeni emperyalizm sahip çıktı. ABD ve AB Türkiye’yi tek devletli, tek dilli, tek dinli ve tek bayraklı olmaktan çıkartmak için her türlü siyasi ve ekonomik oyunlar oynamaktadır.

Türk öğretmeni Türkiye’de Türk egemenliğinin yıkılması için yarım yüzyıldan beri uğraşmakta ve bu ısrarından vazgeçmemektedir. Bu millet ve bu devlet çocuklarını kendi kültür değerlerine, inançlarına, soylarına, bayraklarına, dillerine ve dinlerine ihanet etmelerine göz yummuştur. Göz yummaya da devam etmektedir.

Türk Milleti dostuna ve düşmanına şunu bütün gücüyle, kesin ve kararlı bir şekilde anlatmalıdır:

“Hiç bir güç Kürtçe ’nin ikinci bir resmi dil ve resmi eğitim dili olmasını gerçekleştiremez.”

Kürtlerin, Çerkezlerin, Gürcülerin, Lazların, Arapların başka hangi etnik gruplar varsa, onların da kendi dilleriyle konuşmalarına, yazmalarına karışmayız. Kendi imkânlarıyla kendi dillerini öğrenmek için kursların açılmasına devlet imkân tanımıştır. Ama sınır bu kadardır. Bu çizginin aşılması Türk devletinin canı ile kanı ile oynamak demektir. Buna izin verileceğini sanmak gibi tarihi bir yanlışlığa düşmemek gerekir. Belçika’daki Valon-Flaman modeline bakarak Türk-Kürt devleti kurmak hayalinden vazgeçmek gerekir.

Kürtler kendilerini Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklar gibi görmemelidirler. Çünkü onların Türk’ten gayri görmedik. Görmemeye çalışıyoruz. Kürtçü çete, binlerce Türk’ün evini yıkmış, binlercesini şehit etmiş, sakat bırakmış olmasına rağmen Türk nüfusunun yoğunlukta yaşadığı yerleşim birimlerinde Kürtlere karşı hiçbir aykırı hareket olmamıştır. Acısını yüreğine taş basarak dindirmeye çalışan milletimiz bir büyük sabır göstererek bu Kürtçü ve Apocu çetenin kendi kanlarında boğulacağına inanmaktadır.

TÖS,TÖP-DER ve Eğitim-Sen’cilerin tasavvur ettikleri Türkiye sosyalistlerin eli ile değil, küresel sermayenin eli ile kuruluyor. Avrupa birliğinin eli ile yerel yönetimler, federe devlete dönüşüyor. Diyarbakır Belediye Başkanı, kendisini eyalet valisi gibi, ya da federe devlet başkanı gibi görüyor. Bu davranışlar karşısında büyük ihtimalle Eğitim-Sen’ciler memnundurlar. 

Dünkü Marksistler, Leninciler bugün ikinci Cumhuriyetçi oldular, hepsi AB’den yanadır; silahlı silahsız mücadele ile 80 öncesinde Türkiye Cumhuriyetini Marksist ve sosyalist bir devlete dönüştüremeyenler, 90’lı yıllardan bu tarafa Avrupa Birlikçi olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devletini federe devletlere çevirmek için şeytanla dahi işbirliği yapmaktadırlar.

 “Geçmişte olduğu gibi günümüzde de bu ülkenin topraklarında yaşayan kültürlerin kendilerini ifade edememek gibi sorunlar vardı. Oysa hükümet programlarındaki eşit eğitim ve fırsat eşitliği yaklaşımları millilik, Türklük gibi ulusal değerler çerçevesinde yer alanlar için bulunmaktadır.” Demokratik Eğitim Kurultayı isimli kitabın 262,263 sayfalarında yer alan bu ifadelerden anlaşılacağı gibi Marksist ve solcu öğretmenlerinde problemlerinin ana kaynağı Türk ve Türklüktür. Eğitim-Sen’ciler Türk hariç Ermeni, Rum, Gürcü, Arap, Arnavutların ve bilhassa Kürtlerin yanındadır. Eğer hayal ettikleri düzen kurulursa vay geldi Türklerin başına.

Adı geçen kitabın 265. Sayfasında bir başka ifadeleri ise AB’nin teklifleri ile örtüşmektedir. “Temel eğitim görme hakkı gerçekten de Türk olma koşulu ile mümkündür. Etnik kültürler, çok kültürlülük dikkate alınmamaktadır.”

Söylemeye çalıştıkları şudur: Türkiye’de azınlıklar vardır. Kürt, Zaza, Çerkez, Gürcü, Arap, Arnavut vb. gibi. Bu etnik grupların kendi ana dilleri ile eğitim öğretim yapmalarına izin verilmelidir.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu kültürler mozaiği üzerine kurulmuştur” görüşü Kürtçüler, Ermeniciler, Avrupa birlikçileri gibi Eğitim-Sen’ciler de benimsemişlerdir. “Ancak siyasi iktidarların tek dil, tek kültür, tek din hatta tek mezhep anlayışını benimsemesi ve bunu uygulamaya koyması bu gücün sorunların çıkmasına neden olmuştur. Ayrıca bazı kültürlerin ve bazı dillerin yok olması için de zemin hazırlanmıştır.”

Bugünkü eğitim anlayışının esasları Atatürk döneminde tespit ve tanzim edilmiştir. O dönemden bugüne kadar gelen birçok siyasi iktidarlar, eğitimi cumhuriyetin başında belirlemiş olan yörüngesinden çıkartmak için, orasıyla burasıyla oynamışlar, ama aslından çıkartmayı başaramamışlardır. Bugünkü iktidar, Eğitim-Sen’cilerin birçok önerilerini, görüşlerini uygulamaya koymakla beraber Eğitim-Sen’in gözünde “irticacı” ve “mülteci” olmadan kurtulamamıştır.

Bu günkü iktidar ve onun Eğitim Bakanlığı da eğitimi ‘millilikten çıkartmak için çok istekli ve heveslidir.

Eğitimde yeniden “misyon” ve “vizyon” çalışmaları yapılırken Türk kelimesinin metinlere girmemesi için karar almışlardır. Konu basın organlarında haber olunca her zaman olduğu gibi yalanlamışlardır.

Eğitim-Sen’cilere göre Türkiye Cumhuriyetinin karşılaştığı sorunların kaynağında Cumhuriyetin tek dil, tek kültür, tek din hatta tek mezhep, tek vatan, tek devlet, tek millet, tek bayrak anlayışı vardır. Apo’nun ortaya çıkması, bölücü terörün silahlı isyanının suçlusu olarak söylenmemekle birlikte Atatürk göstermektedir. Bunu Marksistler, Kürtçüler, AB’ciler, İkinci Cumhuriyetçiler (çoğu eski Marksist, Leninist ve Maocudur), bir kısım İslamcı Siyasetçiler ve Yazarlar bu görüşleri paylaşmaktadırlar. 

 Eğitim-Sen’cilerin bir şikâyetleri de “Cumhuriyetin ilk yıllarında, esas olarak Türk etnik kültürü etrafında siyasal birliği sağlamak üzere bir araç olarak kullanılmış; dolayısıyla farklı kültürel kimliklerin kendini ifade edebilmesi ve gelişebilmesi yolunda engelleyici bir rol oynamıştır.”

“Türk etnik kültürü etrafında siyasal birliği sağlaması” fikrinden günümüzde Kürtçe özel kursların açılması, siyasi, sosyal ve kültürel mahiyetteki toplantılarda Kürtçe, Gürcüce, Arapça konuşulması, afişler yapılması serbest olduğuna göre vazgeçilmeye başlanmıştır. Bunun ilk adımını atan AKP iktidarı solcu ve sosyalist değildir.  Eğitim-Sen ve benzeri görüşte olan kuruluşlar ve çevrelere göre dinci, irticacı ve kapitalist batının uşağıdır.

Dış politikasını ABD ve AB’ye bağlamış, mali politikasını da IMF’ye ve Dünya Bankasına emanet etmiştir. Marksist Eğitim-Sen’cilerin eğitimle ilgili görüşlerini büyük ölçüde paylaşmaktadır.

Turgut Özal’da devletimizin adının yanlış konulduğuna inanan politikacılardandı. Bunu bilgilerime göre açıktan ifade eden ilk politikacıdır. Türk-Kürt federasyonunun konuşulmasını ve tartışılmasını da isteyen odur.

Dış Türkler gibi dış Kürtlerde vardır. Birincisiyle ilgilendiğimiz gibi ikincisiyle de ilgilenmeliyiz. Hatta Türkiye’nin Güneydoğusunda, Irak toprakların da Türkiye Cumhuriyetinin himayesinde bir Kürt Devletinin kurulabileceği düşüncesi de ona aittir.

“Siz Ne Mutlu Türküm” derseniz, bir başkası da “Ne Mutlu Kürdüm” der, diyen bu zat da, Özal’a yakın düşünceleri olan Erbakan’dır.

Türklüğü ve Türk milliyetçiliğini reddeden Tayyip Erdoğan, Erbakan’ın politika okulundan yetişip gelmiş olmakla beraber, asıl rehberi Özal olmuştur.

Özal Başbakan’dı. Namık Kemal Zeybek Kültür Bakanı idi.  Kültür Bakanlığı Milli Kütüphane Salonunda bir toplantı tertiplemişti. Kültür Bakanlığı için bir bakıma bir danışma politikasıydı. Ayvaz Gökdemir de konuşmacılar arasındaydı. Çoğunlukla solcu yazar ve fikir adamları çağrılmıştı. İçlerinde Aziz Nesin de vardı.

Ayvaz Beyle birlikte ben, Hüseyin Sarı salona beraberce girdik. Toplantı Sayın Bakan Namık Kemal Zeybek Bey in başkanlığında başladı. Sıra Aziz Nesinin konuşmasına gelmişti.

Kürsüye çıkmak için ayağa kalktığı zaman, salonda çok büyük alkış olmuştu. Anlaşılıyor ki salonda solcu gençler yığınak yapmışlardı. Belki yaptırılmıştı. Alkışlar arasında kürsüye çıkan Aziz Nesinin ilk cümlesi şu oldu: Kültür Bakanlığının isminin önünde niçin Türkiye Cumhuriyeti yazılmıştır? Türkiye de Kürt, Zaza, Çerkez, Laz, Gürcü, Arnavut, Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani, Arap daha nice kültürler ve diller vardır.

Ayvaz Bey oturduğu yerden kalkarak yüksek sesle Aziz Nesin’e hitaben,

“Siz şöhretinizi Türkçe ’ye borçlusunuz. Süryanice yazsa idiniz, bu kadar isminizi duyura bilir miydiniz?” dedi. Bu ikazın üzerine Aziz Nesin ’nin ne dediğini hatırlayamıyorum. Fakat Bakanın ondan önce davranarak Sayın Gökdemir’e yönelerek,

“Lütfen hatibe müdahale etmeyiniz. Burası demokrat bir platformdur. Herkes düşüncelerini açık açık serbestçe söyleyebilir.” dedi. Muhtemeldir ki, Bakanın bu konuşması üzerine Aziz Nesin Ayvaz Bey’e bir cevap vermemiş olabilir.

O günlerde Özal henüz AB’ye yeniden müracaat etmemiş Türkiye’nin gündeminde AB ve onun konuları yoktu. Ama aziz nesin bütün solcular ve komünistler gibi Türklüğü ırkçılıkla, şovenizm ve faşizmle eş anlamlı tutuyorlardı. Bu suçlamalar gerçeklere aykırıydı. Çünkü Faşizm, Nazizm ve komünizm de Avrupa kıtasının ve Avrupa kültürünün eserleridir. Türk yurtlarında ve kültürlerinde kendileri dışındaki toplumları küçük görmemiş ve ırkçılık yapılmamıştır. Ama Eğitim-Sen’ciler bu görüşler değillerdir.

Eğitim-Sen diyor ki; “Ders kitaplarımızda devlet tarafından oluşturulan ‘üstün millet, kadim devlet’ anlayışı yer almaktadır. ‘Bir Türk dünyaya bedeldir.’ Anlayışına denk düşen Türk ırkını yücelterek (!) başka ulusları küçük düşüren cümlelere sıkça rastlanır. Bu savaşlarda yenen hep Türklerdir.”

Bu tespitler çok doğru değildir. Yenilgilerimiz tarih kitaplarımız da var. Sebepleri dahi yazılıdır. Diğer milletlerin tarih dersi kitaplarıyla mukayese yapabilselerdi belki bu kadar sübjektif olmazlardı.

Tarih kitaplarımızda Ermeni zulmünü bile çocuklarımıza anlatmadık. Ama Ermeniler aradan geçen bir asra yakın zamana rağmen milletimize karşı öfkeyi, kini dindirmemiş, yetişmekte olan yeni kuşaklara tıpkı Rumların yaptığı gibi Türk düşmanlığını unutturmamak için her türlü araca ve oyuna başvurmaktadırlar. Aynı tutum ve davranışları Araplar da, Arnavut ve Bulgarlar da görmekteyiz.

Makedonya müstakil bir devlet olarak kurulduktan sonra onu ilk tanıyan ve ilk elçi gönderen ülkelerin başında Türkiye vardı. İki ülke arasında eğitim alanında işbirliği yapmak için çok geniş sayılan bir heyetle Üsküp’e gitmiştik. Heyet benim başkanlığımda görüşmeler yapacaktı. O zaman Müsteşar Yardımcısı idim. Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü bana bağlıydı. Genel Müdür de Fikret Gökdemir’di. Soyadı Kısakürek olan bir arkadaşımız YÖK başkan vekiliydi. Üsküp’te Türk öğrencilerinin devam ettiği bir lise vardı. O lise de Türk çocuklarına okutulan tarih kitaplarında “Türklerin barbar ve sömürgeci bir millet olduğu anlatılıyordu. Osmanlıları çekirge sürüsüne ve yırtıcı kuşlara benzetmişlerdi.” Bu kitaplar sosyalist bir devlet olan Yugoslavya resmi makamlarınca yazılmış, Yugoslavya devleti bünyesindeki milletlerin çocuklarına bu fikirler insafsızca telkin edilmişti. Sosyalist olan bu devletin kuruluş felsefesin de Marks’ın, Engels in fikirleri hâkimdir. Tarih kitaplarında komünist olmayan bütün ülkeleri ve milletleri aşağılayıp düşman ilan etmişlerdir.

“Türk’ün zaten mevcut olan cesaretine, İslam dini ayrı bir kuvvet katmıştır.” Mantığı Eğitim-Sen’i çileden çıkartan bir başka cümledir. Buna AB’de çok fazla kızmaktadır. “Allah indinde hak din İslam’dır.” Ayetini utanmazlarsa Kuran-î Kerim’den çıkartın diyecekler. Ne yazık ki AKP iktidarın da Cuma hutbelerinde son zamanlarda bu ayet okunmaz oldu. İlgili ve yetkili makamlar bu konuda bir karar aldılar mı? Bilmiyorum. Ancak son haftalarda hutbe konuları genellikle evrensel değerler, insan hakları ve özgürlükler esas alınarak okunmaktadır. Dinler arası diyalogcular bu ayeti ağızlarına almamakta özellikle “Senin dinin sana, benim dinim bana”  ayetini öne çıkarıyorlar. Elbette ki Maide Suresi’nin 54 ncü ayetinin yanına hiç yaklaşmıyorlar.

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları gönül dostları edinmeyin. Onlar birbirlerinin gönül dostlarıdır. Sizden kim onları gönül dostu edinirse o, onlardandır. Allah, zalimler toplumunu doğruya ve güzele kılavuzlamaz"

Aziz Nesin’i, Eğitim-Sen’cileri ve onun yandaşlarını rahatsız eden fikirler, düşünceler, tarihi ve edebiyat kitaplarından çıkartılmakta. Cuma hutbelerinde olduğu gibi evrensel değerler öne çıkartılmaktadır.

Millilik hükümetimizi de en az Marksistler kadar rahatsız etmektedir. Evrensellik veya yerellik bütün uygulamalarda ön planda tutulmaktadır. Eğitimi yerel yönetimlere bırakmak icra planlarında vardır. Bu güne kadar cumhurbaşkanı engelini aşamadıkları için uygulamaya koyamadılar. Cumhurbaşkanı makamında AKP.’li biri tarafından doldurulduğu takdirde bu görüşleri de hayata geçirecektir. Muhtevası millilikten çıkartılan bir eğitim, yerel yönetimlere devredilmek suretiyle milli olmaktan çıkartılacaktır.

O zaman Eğitim-Sen, AB ve Kürtçüler, Marksistler, kendilerini İslamcı olarak tanıtanlarla ortak bir noktada buluşmuş olacaklardır. Ortak hedeflerinin adı Türk olan bu cumhuriyeti ve onun devletini dağıtmaktır.

Bunlar açık bir şekilde görülmeye başladığı içindir ki bugün N.Kemal Zeybek AB. karşıtıdır.  Dün Aziz Nesin’in Türklüğe aykırı konuşmasına itiraz ettiği için Ayvaz Gökdemir’e “Lütfen hatibe müdahale etmeyiniz. Burası demokrat bir platformdur. Herkes düşüncelerini açık açık serbestçe söyleyebilir.” diyebilmiştir. Bugün Ayvaz Gökdemir’in AB’ci olmasının en önemli sebeplerinden birisi 1960 yılından bu tarafa yapılan askeri müdahaleler ile sivil iradenin ikinci plana itilmesidir.

Türklüğe şükran borcu olan kavimlerin en az 150 yıldan beri ihanetlerini göre göre bu güne kadar geldik. Sıra şimdi Kürtlere geldi. Oysa Lozan’da Müslümanlar bir millet olarak kabul edildiği için Kürtler milletlerarası bir anlaşma olan Lozan’da azınlık sayılmadı. Onun içindir ki Atatürk cumhuriyeti kuran halka Türk Milleti denir. Ama içeride ve dışarıda yapılan kışkırtmalar sonuç almak üzeredir. Devleti idare eden siyasi iktidarlar 20, 25 yıldır gidişata müsamahayla baktıkları içindir ki AB azınlık meselesinin peşine düştü. Lozan’da başaramadıkları bir konuyu siyasi iradenin zaafından faydalanarak barış döneminde Türkiye Cumhuriyetine kabul ettirmeyi başardı.

Atilla İlhan ’nın bir sözü hatırlıyorum: Türk Milletine ihanet edenler, bu yurdu terk etmek zorunda kaldılar. İnşallah Kürtlerin büyük çoğunluğu bu akıma kapılarak Türk’e ihanet etmezler.

18. yüzyılın sonlarına doğru büyük devletler Osmanlı devleti vatandaşı olan gayri Türk, gayri Müslimlerle çok yakından ilgilenmeye başladılar.

Tabii haklar ve hürriyetler 19. Yüzyılın sonlarında politikanın en önemli unsuru ve muharrik gücü oldu. Bu politikanın salt insan hakları ve hürriyetleri olmadığı çok geçmeden anlaşıldı. Çünkü Balkanlarda yaşayan Müslüman olmayan kavimler isyan ederek, yüzlerce yıldan beri rahat ve huzur içinde yaşadıkları devletlerinden ayrıldılar. İhanetin acısı maddi ve manevi olarak çok büyüktü. Milletimiz hala o kayıpları telafi edemedi. Ayrılıp gidenlerin bir kısmı da Müslüman’dılar ama Türk değildiler. Bunlar Araplar bir kısmı Müslüman olan Arnavutlar ve Boşnaklar ’dı. Çekilip bıraktığımız bu coğrafyalar biz ayrıldıktan sonra çok huzurlu olmadılar. Ortadoğu Arap devletlerin bugün içine düştükleri buhranın acaba işledikleri ihanetlerin bir bedeli midir? İzaha girmek istemiyorum.

Yeni bir ihanet senaryosu ile karşı karşıyayız. Adı küreselleşmedir. Evrensel değerlerdir. İnsan haklarıdır. Somut olarak hedefleri, devletsiz olan Kürtleri devletli kılmaktır. Bir başka ifadeyle Türkiye, İran ve Suriye üçgeninde İsrail misali, ABD nin petrol bölgesinde uç beyliği olacak bir devlet kurmaktır.

Gidenler gitmişti. Yapayalnız kalmıştık. “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!”  dönemi başlamak üzereydi.

Mustafa Kemal, 1905 yılında Harp Akademisinden kurmay yüzbaşı olarak mezun olmuştu. Görev mahalline giderken Beyrut’a uğrar. Orada iki arkadaşlarına “Asıl mesele yıkılmak üzere bulunan imparatorluktan bir Türk Devleti çıkarmaktır.” diyordu.

Mustafa kemal 1907’de de özetle şöyle bir görüş ileri sürüyordu: “….Osmanlı imparatorluğunun gövdesi üzerine, aksine Türk çoğunluğunun yaşadığı kısım üzerinde, düşmanların yani büyük devletlerin yapacağı bir tasfiye yerine kendi başına bir Türk Devleti kurmaktır. Nüfusun yarısı Türk olmayan ve hâlbuki geniş bir sahayı işgal eden devletin bütün varlığı ve muhafazası Türk’ün omuzlarına yüklenmiş. Hıristiyan azınlıklar ise yalnız kendi çıkarlarını sağlamakla kalmıyor, komşu ve aynı ırkta ki devletler ile birleşmek için fırsatı kaçırmak istemiyorlar. Geriye kalan Türkler ve Araplar, ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri halinde getirilecekti. Türk’ten başka unsurlar, düşman devletlerin tarafını tutacakları kesindi. O halde devlet gövdesinin çökmesi ile hâsıl olacak enkazın altında ezilip, perişan olmak mı? Yoksa çoğunluğu Türk olan milli sınırlara çekilerek burasını savunmak, daha doğru, daha hayırlı mı olacak? Ben selameti ikinci fikrin tatbikinde görüyorum.”

Henüz 1. Dünya savaşı çıkmamıştı ama milli bir devleti kurmak fikrini 1905 de, 1907 de Mustafa Kemal arkadaşlarına söylüyor, geleceği görüyordu. Gelecekle ilgili tasavvurlarını ifade ediyordu. Bu günkü moda deyimle misyonu ve vizyonu belirlemişti. 1919’da Samsuna çıkarken kafasında kurmayı düşündüğü milli devletin planları vardı. 

Peki, bugün ayrılıkçı düşüncelerle yola çıkanlar o günlerde neden Mustafa kemal paşa benzerini çıkartıp, kendi milli devletlerini kuramadılar? Bu soru bu güne kadar, milli birliğimize zarar verir endişesiyle sorulmadı. Çünkü stratejik bir sorundur. Nazik bir sorudur.   

Toplum tarafından dönem dönem öne çıkan kelimeler, kavramlar vardır. Islahat, Tanzimat, yenileşme, meşrutiyet, cumhuriyet, inkılâp, devrim, milliyetçilik, Turancılık, demokrasi, ortanın solu, yeter söz milletindir, gibi. Günümüzde her Allahın günü küreselleşme, özelleştirme, yerleşme, insan hakları, özgürlükler, AB, ABD, büyük Ortadoğu, küçülen dünya, dinler arası diyalog, medeniyetler arası işbirliği, evrensel değerler, bireyselleşme, gelişme, değişim, çok kültürlülük, mozaik değerler, çiçek bahçesi vb.

Bunlar içerisinde ise birkaç kavram diğerlerine göre bana baskın çıkmıştır. Mesela; hürriyet, müsavat, uhuvvet, İkinci Meşrutiyet döneminin birer aziz hatırası olarak siyasi edebiyatımıza girmiş ve baş tacı edilmişlerdir.

Milli eğitimin kavramları arasında değişim, gelişim, misyon, vizyon, toplam kalite gibi kavramlar ön plana çıkmış, adeta kutsallık kazanmıştır.

Her projede altı çizilerek bahsi geçen mübarek kelimelerden değişim, gelişim, arada bir de olsa yenileşme de ağırlıklarınca diğer yer alırlar. Okuyan ve konuşan kimse sıra bunlara gelince adeta cezbeye tutulmuş bir derviş gibi kendinden geçer, dinleyicilerin heyecanlarını artırmak için:

“Arkadaşlar! DEĞİŞİM ve GELİŞİM ‘in önemini anlamamız ve kavramamız gerekir. Değişime ve gelişime ayak uyduramayan toplumlar ayakta duramazlar.” Bu heyecanlı konuşmaları gırgıra almasını bilen birkaç kişi “… Ayakta duramazlar” sözünü duyar duymaz, “Zaten ayakta durmaktan çok yorulmuşlardı, dinlenmek için biraz oturmalarının zararı yok.” Deyince salondaki ciddiyet ve dikkat dağılır, yerini irili ufaklı gülüşmelere bırakır. Hatip ciddiyetten yorgun düşen salonun biraz olsun gülüşmelere sahne olması dağılan dikkatlerin toparlanmasına yardımcı olacağını düşünerek o şakayı yapan arkadaşına teşekkür etmek zorunda kalır.

Yenileşme, gelişim ve değişim insanın tabiatında vardır. İstese de istemese de ömrü hayatında çeşitli merhaleler geçirecektir. Toplumlarda böyledir. Ama her yeniliğin, değişikliğin ve gelişmenin toplum için yararlı olduğunu söylemek mümkün değildir.

Bugün değişimden, gelişimden ve yenileşmeden yana olup bunları şiddetle savunanlar, Osmanlı döneminde cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan yenileşmelerin, değişimlerin yani Tanzimat ve ıslahat hareketlerine cumhuriyet, daha genel ismiyle Atatürk devrimlerine karşı çıktılar.

AKP iktidara gelir gelmez batılılaşmanın, çağdaşlaşmanın son evresi olan Avrupa Birliğine girmek için kendi ülkesinin ve milletinin birliğini dahi tehlikeye atmaktan çekinmemektedir.

“Türkiye Türklerindir.” Sloganından hiç hoşlanmayan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, “Türkler de bu ülkedeki halklardan biridir.” demektedir. 

4.DEFTERİN SONU

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

530 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi