MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI’NIN KADERİ

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI’NIN KADERİ

Necdet ÖZKAYA

Dışarıdan ve içeriden solcular tarafından saldırılan kurumlardan birisi de Milli Eğitim Bakanlığıdır. Seçimlerden bir veya iki gün sonra öğle yemeği paydosunda dışarı çıkan solcularla dışarıdan gelen solcular Bakanlığın önünde birleşerek kahrolsun Faşizm, Kahrolsun MHP. Türkeş Asılsın vb. sloganlarla, küfürlerle karışık bağıra çağıra haykırıyorlardı.

Öğle yemeği için Bakanlıktan çıkıp evine gitmek üzere iken Teftiş Kurulu Başkanımız rahmetli Bedri Alogan ile koridorda karşılaştık,

“Efendim, yalnız başınıza dışarı çıkmayınız. Çünkü dışarıda şuurunu kaybetmiş her türlü çılgınlığı yapma ihtimali olan bir solcu topluluk var. Çoğunluğunu maalesef bakanlık personeli teşkil ediyor” dedim.  

Rahmetli evine gidecekti. Emniyet tedbirleri almadan başkanı dışarı çıkartmak uygun olmazdı. O tarihlerde bir iki birimin dışında dairelerin özel hizmet arabaları yoktu. Genel müdürler dahil bütün üst düzey yöneticiler, kendi imkânları ile mesaiye gelip gidiyorlardı.

Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğü’nün beyaz bir minibüsü vardı. Ayvaz Bey’le aynı mahalle (Demirlibahçe) de oturduğumuz için onun makam arabasından ben de yararlanıyordum.

Minibüsün şoförünün adı Tekin’di. Ona haber gönderi arabayı makam kapısını yanaştırmasını söyledim. Arabanın geldiğini görünce Bedri Bey’le beraber arabaya bindik. Arabamız kalabalığın arasından geçerken gözü dönmüş militanlar tarafından yumruklanıyordu. Bunların büyük çoğunluğu Bakanlık personeliydi. Yani devlet memurlarıydı. Teftiş Kurulu Başkanı ve Genel Müdür Yardımcısının içinde bulunduğu araba yumrukluyor, tekmeliyorlardı. “Faşistlere Ölüm!”. Köpekler Defolun.” Diye bağırıyorlardı.

Ecevit e ve CHP’lilere göre “bunlar masum gösterilerdir. Seçim zaferini kutlamaktadırlar. Kutlamalar esnasında kırılan kapıları, pencereleri gösterip CHP’yi eleştirmeye kimsenin hakkı yoktur.” diyorlardı.  

 

2 Aralık 2006-Ankara

 

Bugün olduğu gibi dün de anarşiyle mücadelede ortak bir görüş, ortak bir tavır, ortak tutum ve politika takip edemedik. Ayvaz Bey’in ifadesi ile anarşi ve terörü tartışırken anarşi içindeyiz. Dün olduğu gibi bu gün de böyledir.

80 öncesi olayların önemli şahitleri olan bizlerin her biri Ayvaz Gökdemir’in şu görüşlerini paylaşmaktan hiç imtina etmeyiz:

“Kanaat ve müşahedem odur ki, meseleye yaklaşırken birinci derecede sorumlu olanlar da dahil, birçok kimse hasbi ve objektif değildir. Kanaat ayrılıkları, yorum farkları anlaşılabilir bir şeydir, fakat realitenin müşahedesinde, hadiselerin tespit ve ifadesinde ayrılık, müspet selim akıl ve ahlaklı vicdan için anlaşılabilir bir şey değildir.”

Durum gerçekten ilim ve ahlak dışıdır. Çünkü ilmin de ahlakında temeli doğruluktur.

Bu günde en büyük sıkıntımız olayları doğru olarak idrak edememek ve çare ararken hasbi ve ahlaklı davranmamaktadır.

Kürtçü ayrılıkçı, silahlı bölücülüğü ile mücadele ederken siyasi partilerimiz arasında fikir birliği olmadığı gibi, olayı isimlendirmek de bile aramızda anlayış birliği yoktur. Kavramlarda birlik sağlayamadığımız için düşüncede de birlik kuramıyor.

Bölücü silahlı mücadeleyi, “bir Kürt sorunu vardır, bunu çözmek boynumuzun borcudur” diyen bir başbakanın görüşüne göre tedbir almaya kalkarsanız bir türlü, “Kürt sorunu yok, güneydoğu sorunu vardır” diyen bir başbakanın bakış açısına göre tedbir bir başka türlü alınması gerekiyor.

Terör ve bölücülüğe karşı ortak anlayış geliştiremediğimiz gibi aramızda laiklik konusunda da fikir birliği kuramadık. İrtica derdimiz Tanzimat’tan beri devam etmektedir. Son yılların bir başka büyük problemi ise türban konusudur.

Devlet, cumhuriyet döneminin en muhataralı bir dönemini yaşarken, ülkeyi idare edenler arasında fikir birliğinin olmaması ise tehlikenin en büyüğüdür.

1980 öncesi olayların merkezinde kendi deyimiyle “Buhranın Kaynağı”nda olan Gökdemir,

“…. Milletim parçalanmasın, devletim yıkılmasın, insanlarım her gün birbirini boğazlamasın, kurşunlamasın, bayındırlık eserleri yıkılarak vatanım bir harabeye döndürülmesin, bayrağım inmesin, ezanım dinmesin derdindeydim.”

Bu dertte olan sadece elbette Ayvaz Bey değildi. Bütün ak Türk milliyetçileri bilhassa ülkücüler, Ayvaz Gökdemir ile aynı dertte ve endişe içindeydiler. Onun içindir ki başta CHP olmak üzere solcuların, Marksistlerin, Leninistlerin, Maocuların, Kastorcuların, Kürtçülerin hedeflerinde milliyetçiler özellikle MHP’liler ve ülkücüler vardı. Ve ülkücüler

Devlet,  Din-ü devlet

Millet,    Mülk-ü millet için

Vatan, Bayrak, Din, Ezan için,

Gök ekinler gibi biçiliyor,

Kara toprağın bağrında,

Sıradağlar gibi diziliyorlardı.

Mahalleler, sokaklar bölünüyor, üniversiteler, yüksek okullar, birçok lise, hatta ortaokullar ideolojik kavgaların alanı haline geliyordu.

Birçok okul ve fakülte kurtarılmış mekânlar oluyor ve o okullara ve fakültelere ülkücü öğrenciler devam edemiyorlardı. Daha önceden de belirlendiği gibi öğretmen okulları ve eğitim enstitüleri TÖP-DER’li öğretmenlerin sayesinde birer Marksist, Leninist ve Maocu fikirlerin karargâhı olmuştu. Aykırı fikirdeki öğretmen ne öğrencilerin bu eğitim kurumlarında barınmaları mümkün değildi.

Ecevit’in bakanlarının, milletvekillerinin arka çıktıkları, masum öğrenci olayları diye savundukları ve kamuoyunu kandırmaya çalıştıkları hadiselerin hiç de anlattıkları gibi olmadığını, korumaya çalıştıkları öğrencilere ait bir iki örneği Sayın Gökdemir’in kitabına dönerek verelim.

“Susuz Öğretmen Okulu’ndan sürekli uzaklaştırma cezası alan A.K. Tuzluca’dan eski sınıfına bir kartpostal gönderiyor. Arkasına el yazısı ile yazdıkları:

“Canım 6/D sınıfına, sosyalizmin ulaşacağı ve halkların bağımsızlık mücadelesi sonucu kazanacağı zaferi kucaklarım ve onun ardından gelecek faşizmi ve onun uşaklarıyla getirecek ölümü göğüslerim. Yaşasın Marksizm, Leninizm yüce ideolojisi. Yaşasın Türk, Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi. Kahrolsun ABD emperyalizmi ve onun yerli uşakları. Kahrolsun faşizm. Kahrolsun oligarşik dikta.”

 İkincisi Tabii Bilimler sınıfı öğrencisi H.T.’ye Elazığ’dan atılmış 4.11.1976 tarihli Türkçe, Kürtçe karışık bir mektup. Yazan imzasını “Saso” diye atmış. Eski bir öğrenci olduğu ifadelerinden anlaşılıyor. Dediği şu:

“Düştüğüm sınıf tam sana göre, hocalar falan sizi ırgalamaz. Onlarla gırgırızı (kendi imlası) geçin, alışırlar size.

Kopekler güçsüz ulamalarına meydan vermeyin. Vurun kafalarına.

H. sanırsam o yörede Kürt solu hakim bunlarla sağlam ilişkiler kur. Bilinçsiz çocuklara ulus sorumunu bilincini kavratmaya çalış. Demek istediğim sömürülen bir ulus olduğumuzu, kurtuluşun mücadeleyle olacağını anlatabil. Bu uzun yollar bilirsin. Mektupla açıklanacak bir konu da değil. ( Arada ve bazen bir cümlenin yarısı halinde Kürtçe olduğu anlaşılan ibareler var. Sondaki şu ibarelere duvarlardan aşinayız.) Bimri Koledari, Bimri Zordesti, Biji azadi, Biji rizgari.”

 80’li yıllardan itibaren bu sloganlara bir yenisi daha eklendi ve hala söylenmeye devam ediyor. Biji Apo!    

İşte Ecevit’in Kars Milletvekili Sırrı Atalay’ın gadre uğrayan “totaliter ülkelerde bile rastlanmayacak baskılara” maruz kalan masum yavrular bunlar!

Ayvaz Gökdemir, “Buhranın Kaynağında” isimli kitabını kaleme aldığı sıralarda genel müdürlük görevinden alınmış, bakanlık müşaviri yapılmıştır. Ecevit Başbakan, Sırrı Atalay’da Cumhuriyet Senatosu Başkanıdır. Aynı zamanda Cumhurbaşkanına vekâlet etmektedir.

Ayvaz Gökdemir diyor ki;

“Acaba dün söylediklerini hatırlıyorlar mı ki, devr-i saltanatlarının hapishanelerinde yer kalmadı! Bu yaşta çocuklara disiplin cezasını çok görenler acaba şimdi aynı yaşta çocukları zindanlara doldururken, karakollarda işkencelere tabi tutulurken bir parça yüzleri kızarıyor, vicdanları sızlıyor mu dersiniz?”

İlahi Ayvaz Bey! Ne yürekleri sızlar, ne yüzleri kızarır.

Yıllar, yıllar sonra Ecevit MHP ile koalisyon yaparak yeniden Başbakan oldu. Ayvaz Gökdemir’de DYP Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde idi. Ayvaz Bey rahatsızdı. Güven Hastanesinde tedavi görüyordu. Eşim Adalet Hanımla ziyaretine gittik. Eşim, Sevgi Hanımla kantine inince biz kendi aramızda biraz geçmişi konuştuk.

Biz Ayvaz Bey’le 1968 yılından beri arkadaşız. Ben askerliğimi yedek subay olarak Kars’ta tank taburunda yaptım. Ayvaz Bey 14. Zırhlı tugaya yanlış hatırlamıyorsam altı ay sonra geldi. Nevzat Köseoğlu’da aynı dönemde Kars’ta idi. Üçümüz de aynı otelde kalırdık. Otel Sedat Yurtseven’in babası ve amcasına aitti. Sedat ve Nihat Çetinkaya Atatürk Üniversitesinde öğrenciydiler. Tatillerde Kars’a gelirler onlarla arkadaşlık yapardık.

Ayvaz Bey’le hastanede Kars günlerimizi konuşmadık. Kendisinin yazdığı “Buhranın Kaynağından” söz açtım.”O kitap ben de yok.” dedi. “Kim bilir nereye koymuşum. Geçenlerde aradım bulamadım.” diye devam etti.

Ecevit’in ölümünden söz açarak “Kel ölünce sırma saçlı, kör ölünce ela gözlü olur,  misali Ecevit’i büyük devlet adamı yaptılar. Uzlaşmacı, insancıl ve barışçıl bir lider oldu” dedim. “Senin kitabını okuyunca yeniden 80 öncesi yaşadıklarımızı hatırlamama yardımcı oldu. Ecevit’in dürüstlüğü hususunda herkesin aksine, benim kanaatim olumlu değil. Güvenoyu alabilecek bir kabine oluşturmak için Adalet Partisinden kapalı kapılar ardında saklı ve gizli anlaşmalarla ayarttığı milletvekilleri ile nasıl hükümet kurduğunu, birkaç yazarın dışında herkes unutmuş gibi görünüyor veya hatırlatmak istemiyorlar. Senin de kitabında da söylediğin gibi CHP’nin ‘kargası bülbül, zulmü şifadır.’ Karaoğlan’ı Türk siyasi hayatının namus ve dürüstlük abidesi olarak gösterenler, hiç utanmadan Demirel’i, Türkeş’i karanlıkların kahramanı olarak takdim edenlerdir. Siyasetin pratiğinde esasen var olan ‘dün dündür, bugün gündür’ sözünü söylediğinden dolayı Demirel’i ilkesizlikle suçlayanlar, aynı gerçekle hareket ederek MHP ile koalisyon kurmasını, O’nun uzlaşmacılığına örnek olarak gösteriyorlar. Bir başka örnek olarak da Cumhurbaşkanlığı süresi biten Demirel’i ikinci sefer Cumhurbaşkanı seçtirmek için Ecevit’in çabalarını gösteriyorlar.”

Bunun üzerine Ayvaz Bey: “Biliyorsun Ecevit ve istisnasız bütün CHP’lilerin karşı oldukları, hasım ilan ettikleri bürokrat bendim. Güvenoyu alamadıkları o bir aylık kısa süreli hükümet döneminde görevden aldıkları tek Genel Müdür bendim. Güvenoyu almamış olan hükümetlerin bürokratları görevden almaları veya atamaları geleneklere ve siyasi kurallara aykırı olmasına rağmen öfkelerini yenemeyen Milli Eğitim Bakanı Üstündağ ve Başbakan Ecevit azlim için kararname hazırladılar ve maalesef Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’te imzaladı. İmzalanan kararname Resmi Gazete’de yayınlandı. Kararnameyi yürütmekle Milli Eğitim Bakanı görevlendirildi.

Bu işlemler sürerken Ecevit hükümeti güvenoyu alamadığı. İstifa etmek zorunda kaldı. Demirel Güven Partisi’ni de koalisyona katarak eski ortakları ile ikinci MC’yi kurdu. Nihai Menteşe’ye kabinede Milli Eğitim Bakanı olarak görev verildi.

Nahit Menteşe’nin bakan olması Bakanlıkta milliyetçi politikalardan vazgeçileceği şeklinde yorumlandı. Gene renksiz, her tencereye kapak olacak kimseler ön plana çıkartılacaktı. Öyle de oldu.”

Ayvaz Bey’in kararnamesi Nahit Menteşe zamanında uygulanmaya konuldu.

O günler söz konusu olduğunda Nahit Menteş’e, Ecevit – Üstündağ ikilisinin tasarrufunu uygulamaya koymasının ezikliğini yaşamaktadır. Olayı izah ederken Türkeş Bey’e gittiğini, Ayvaz Bey’in görevden alınmasını öngören kararnamenin iptal edilmesi için yardım istediğini anlatır. Türkeş’inde Nahit Bey, Cumhurbaşkanı ile kötü olmayalım. Hükümetin işlerini sonra engeller. Cumhurbaşkanı ile arası iyi olmayan hükümet rahatsızlık verir dediğini; Bu konuşmayı Demirel’e naklettiğini O’nun da onayını aldıktan sonra Ayvaz Bey’in Bakanlık Müşavirliğine atanması ile ilgili kararnameyi uygulamaya koyduğunu anlatırdı. Yani kendisinin bu uygulamada hiçbir günahının olmadığını anlatmaya çalışıyordu.

Ayvaz Bey’in görevden alınacağı haberleri basında yer alınca, rahmetli Türkeş’in çok sert beyanlarda bulunduğunu bu günkü gibi hatırlıyorum. Ama sözünde niçin durmadığı konusu, o günlerin en çok konuşulan konularından biri oldu. Ama Türkeş’in, adı  “Bozkurt”a “Komando”ya çıkan ve bütün solcuların hedef tahtası bir haline gelen Ayvaz Gökdemir’in, Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğünde kalması için herhangi bir teşebbüsü olmadı. Ayvaz beyin MHP’den Doğru Yola yönelmesinde bu olayın bir payı vardır. Ve önemli bir paydır.

 

3 Aralık 2006-Ankara

 

Bir ibret tablosu

Bu tablonun bu manasını, tahlilini yapamayan ve şifresini çözemeyen siyasi liderler, sivil veya askeri yetkililer, bugünün meselesi karşısında da acze düşmekte ve şaşırıp kalmaktadırlar. Bir kısmının iyi niyetli, ama beceriksiz, korkak bir kısmı neme lazımcı bir kısmı ise tam anlamıyla vatan hainidir. Ayvaz Gökdemir ve benzeri birkaç sivil ve asker cesur vatanseverlerin çabaları da problemleri çözmeye Türkiye Cumhuriyeti Devletinin başını dik tutmaya yetmemektedir.

Şimdi size Akcadağ bu Öğretmen Okulu Müdürü Cafer Toksun ’un vilayete yazdığı yazılardan bazı satırları aktarayım:

“Akcadağ savcısı… 24.3.1977 günü saat 16’30’da Karapınar köylülerinden muhtar ile birlikte 200 kadar kadınlı erkekli bir grupla birlikte okulun nizamiye kapılarını tahrip etiler. Köylüler okulun içinde “Azadi Kürdistan, Faşistlere Ölüm vb. sloganları söyleyerek okul aile camiasını tehdit ettiler.

Savcı, ellerinde kazma, kürek ve balyoz bulunan köylülerin alkışları arasında yürürken Sosyalizm bu şekilde gelecektir diyerek bir ihtilal provası yapmıştır.”

Cumhuriyeti ve onun nizamına korumakla görevli Cumhuriyet Savcısı, devletin okulunu ihtilalcı köylülerle birlikte tahrip etmekten korkmuyor. Bu dönemde bazı savcılar, Şemdinli olaylarına benzer olayları fırsat bilerek bir kısım sebeplerle TSK’ni küçültmek ve güvenini sarsmak için iddianameler hazırlayabiliyorlar.

Anarşinin bir parçası olanlarla, anarşiyi önlemek mümkün olmamıştır. Dün olduğu gibi bölücü terörü de durduramamanın sebeplerinden biri budur.

Bir başka korkunç manzara ise öğretmenlerde görüldü. Anayasanın ve Milli Eğitim Kanununun amir hükümlerine rağmen, ülkenin öğretmen çoğunluğu Marksist – Leninist, Maocu olmuşlardı. Yani komünist idiler. Teşkilatlarının adı TÖP-DER’di. TÖS’ün devamıydı. Devrimci öğretmenler birkaç neslin mahvına sebep oldular. Adı öğretmen olan bu örgütün bir ihanet yuvası olduğunu kabul etmek durumundayız.

Türkiye’nin bir sömürgeci devlet olduğu  APO’ dan ve bugünkü Kürtçüler den   çok önce Ocak 1978’de yapılan TÖP-DER’in İzmir Şubesinin kongresinde kabul edilen programın ilk cümlelerinden biridir.

“Kürdistan sömürülmüş ve sömürülmeye devam edilmektedir. Kürt halkına hiçbir özgürlük tanınmamış, ısrarla özellikle okul kitaplarında Kürt’lerin Türk olduğu tezi savunulmuştur. Kürdistan’da öğretim derken Türkçeyi öğretmek anlaşılmaktadır. Eğitim derken Türkleştirmek anlaşılmaktadır.”

AB’nin Türk devletinin önüne koyduğu programın bir kısmı azınlıklarla ve özellikle Kürtlerle ilgilidir. Bugünkü iktidar, başta Kürtçe olmak üzere Arapça, Çerkezce, Gürcüce gibi çok az bir nüfusun konuştuğu dilleri resmileştirme taraftarıdır. TRT’de bu dillerle yayın yapılmaktadır. AB’nin ve Kürtçülerin en büyük arzusu Türkiye’yi federe devletlere bölüp Türkiye’nin Güneydoğusunda federe bir Kürt devleti kurmaktır.

TÖP-DER’in bir başka problemi de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1974 yılında Kıbrıs’a yaptığı çıkarmadır. Türkleri, Rumların zulmünden kurtarılması TÖP-DER’li öğretmenleri memnun etmemiştir. Türkiye’deki demokratikleşmeyi (yani komünistleşmeyi ) olumsuz yönde geliştirip, güçlendiren bir olaydır.

Kıbrıs konusunda Rumlar gibi, Yunanistan devleti gibi, Avrupa birliği gibi düşünmektedir. Türk Ordusu Kıbrıs’ta işgalci bir güç olarak görülmektedir. Bu günkü Hükümetimizde Kıbrıs konusunda benzer bir politika takip etmektedir.

Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesinin devrimlerin 57. Yılı dolayısıyla yayınladığı bildirinin bir maddesi aynen şöyledir:

Dünya halkları, tüm yabancı askerlerin Kıbrıs’tan çekilmesi, Kıbrıs’ın egemenliği, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığının korunması için savaşınız.

TÖP-DER’in günümüzde devamı olan Eğitim-Sen’de TÖS’ ün TÖP-DER’in bıraktığı yerden devam etmektedir.

Dün Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümetleri nasıl TÖP-DER’in karşısında acze düşmüş ise bugünde onun devamı olan sendikanın karşısında acze düşerek AB’nin de, başkalarının da tesiriyle bugünkü Hükümet özgürlük, insan hakları, düşünce ve ifade hürriyeti gibi devirlere göre anlam değiştiren kavramları, hukukumuz da yeni düzenlemeler yaparak TÖP-DER’in devamı olan kuruluş ve benzeri kuruluşlara dokunulması imkânsız hale getirmiştir.

Ayvaz Gökdemir’in kitabının 309. sayfasında konuyla ilgili olarak şu satırlara rastlıyoruz:

“Milliyetçi Hükümetler zamanında da bu derinliğin üstüne gidilemedi. Ankara Valisi Durmuş Yalçın’ın bir teşebbüsü ise mahkeme kararıyla akim bırakıldı ve bu neticesiz teşebbüs TRT’nin samimi ve şuurlu gayretiyle TÖP-DER’in parayla satın alınmaz bir reklamı oldu. O zamanki iktidarlar bu derneğin hüviyetini ve mahiyetini biliyorlardı, fakat buna rağmen maalesef kamuoyu ve meclisler önümde şikayetçi olmaktan ve hamisi ana muhalefet partisi CHP’yi bu vesile ile itham etmekten  öte bir şey yapmadılar.

Ayvaz Beyin 1979 yılında çıkan Buhranın Kaynağı  adlı kitabını okudukça olayların üzerinden 27 yıl geçmiş olmasına rağmen sanki bu gün olmuş gibi tazeliğini korumaktadır. Çünkü olaylarda adı geçen şahıslar değiştiği ama fikirler ifadeler görüş ve düşünceler hiç değişmedi.

04.09.1968’de Ankara’da Siyasi Bilgiler Fakültesi salonunda TÖS ’nın Devrimci Şurası toplandı. Genel Başkanın Fakir Baykurt’un açılış konuşması incelendiğinde görülecektir tam bir Marksist düşüncenin ve anlatımın ürünüdür. Konuşması şu cümlelerle bitmiştir.

“…asıl önemli olan kurtuluş, İDEOLOJİK KURTULUŞTUR….öğretmenler savaşın öncüleri olmalıdır.” 

Devrimci Eğitim Şurasına Fikir Kulüpleri, Mimarlar Odası gibi diğer devrimci kuruluşlar meyanında katılan DİSK’in Genel Sekreteri Kemal Sülker de şuraya sunduğu “Öğretmenlerin Örgütlenmesi” konulu bildirisinde şöyle söylüyordu.

“….Öğretmenlerimizi işçi sınıfına çok yakın bulmak zorundayız …. öğretmenlerin eğitimde devrim yapabilmeleri, üretim araçları ve mübadele vasıtaları üzerindeki mülkiyetin değişmesine bağlıdır. “…Bu değişiklik, hiç şüphesiz siyasî iktidarın el değiştirmesiyle sağlanır.”

“…Öğretmenler, toplumcu kampta yer alınca, memleketimizin en çok sömürülen emekçi kitlesi köylü emekçilerinin göz bağlarının çözülmesi daha kolaylaşır. Köylülerin daha çabuk bilinçlenmesi, emeğin zahmetini çeken en genç sınıf olan işçi sınıfının insanlığı kurtarması çabalarının verimini arttıracaktır. … İŞÇİLER KADAR ÖĞRETMENLERİNDE SAYILMAYACAK KADAR ÇOK YARAN VARDIR. “

“Eğitimde Devrim” sloganıyla başlayan şura “Devrim İçin Eğitim” sloganı ile bitiyor. Bütün raporlarda yöneticilerin baskı ve tertipleri ile bu yeni slogan işleniyordu. TÖS’ü normal bir meslek teşekkülü gibi gören ve kendilerini Atatürkçü olarak ifade eden pek çok öğretmen şaşkınlık içindeydi.

“Bir yıl sonra 1969 sonlarında büyük bir eylem düzenlendi. İlkokul Öğretmenleri Sendikası (İlk-Sen) de yedeğe alınarak Türkiye çapında dört günlük bir öğretmen boykotu yapıldı. Bu boykot Türkiye’de anarşinin önemli nirengi noktalarından birisidir.“ Cumhuriyet Türkiye’sinde altı çizilen  Marksist anarşi ve eylemlerden biri olarak tarihte yerini almıştır

O dönemde Türk Hukuk Kurumun Başkanı ve CHP Milletvekili Prof. Muammer Aksoy bu boykotu savunmak ve meşru göstermek için yazdığı iki kalın ciltlik“Devrimci Öğretmenin Kıyımı ve Mücadelesi” isimli kitabının önsözünde;

“1969 yılının son günlerinde uygulanan bu öğretmenler boykotu, son yılların en önemli hukuksal ve sosyal olaylarından biri, belki de birincisidir. Yüz bini aşkın öğretmen, Türk toplumunun en bilinçli en ülkücü (Ülkücü Öğretmenler Birliğinin üyesiyle karıştırmamak gerekir.) …..

“TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) 12.03.1971 den sonra anayasa değişiklikleri ile memurların sendikalara üye olamayacakları açık hükme bağlanınca, adını değiştirerek TÖP-DER oldu.” sendika statüsünden dernek statüsüne geçmekten başka iki kuruluş arasında bir fark yoktu. En önemli değişiklik isimde olmuştu.  

TÖP-DER’in TÖS’ün devamı olduğunu TÖP-DER yöneticilerinin çeşitli dergi ve gazetelerde kendi imzalarıyla yayınladıkları yazılarında ve muhtelif toplantılarda yaptıkları konuşmalarda açıkça ifade edilmiştir.

 TÖP-DER’in değişik zamanlarda yurt genelinde yaptıkları kongrelerde, başka isimler altında yapılan toplantılarda yalnızca Ayvaz Bey’in ifadesi ile Lenin, Mao, Mahir Çayan, devrim ve devrimcilik vardır. Türk yoktur, Türkiye yoktur. Öğretmenlik mesleği, pedagojik meseleler, mesleki dert ve davalar yoktur. Atatürk yoktur. Rus devrimi, Çin devrimi var fakat Atatürk devrimi yoktur. Atatürk devrimleri küfür edilmek için zikredilmektedir.

04.09.1968 yılında TÖS’ün Devrimci Eğitim Şurası’nda Genel Başkan olarak açılış konuşması yapan Fakir Baykurt konuşmasının bir paragrafında;

“Ekonomik alt yapıyı, mülkiyet ve üretim ilişkilerine dokunmadan, politik yapıyı ana çizgileri ve işleyişiyle olduğu gibi bırakarak, YAZIYI, KILIĞI; ZAMAN, AĞIRLIK VE UZUNLUK ÖLÇÜLERİNİ, HUKUKUN BAZI BÖLÜMLERİNİ, EĞİTİMİN BAZI METOD VE KURUMLARINI değiştirmek; Türk toplumunun gelişmesine, dünya ulusları arasında hak ettiği çağdaş yeri almasına etken olamamıştır.”

Bülent Ecevit’ de buna katılarak “gardrop devrimciliği” diye isim takmıştı. Atatürk devrimlerinin derde şifa olmadığını belirtiyordu.

TÖP-DER’ in  İzmir şubesince hazırlanan bir raporla, eğitim sistemi eleştirilirken yabancısı olmadığımız şu tespitleri bir daha yeniden okuyalım;

“Ne Mutlu Türküm Diyene, Bir Türk Cihana Bedeldir. gibi ırkçı, şoven sözleriyle her günün her dakikasında beyinler yıkanmakta, Türk soyunun en üstün ırk oluğunu koşullandırmaktadır.”

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

118 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi