BÜLENT ECEVİT’İN ÖLÜMÜ ÜZERİNE

BÜLENT ECEVİT’İN ÖLÜMÜ ÜZERİNE

24 Eylül 2006-Ankara 

Necdet ÖZKAYA

Eylül’ün 21’de Perşembe günü Dörtyol’dan ayrıldık. Ayrılacağımız çarşambayı perşembeye bağlayan gece Dörtyol’a müthiş bir yağmur yağdı. Bereket ki toprağın suyu emme ve çekme niteliği çok yüksek. Takdirde sular sel olur akar, önüne çıkan her şeyi sürükler denize döker.

Çok yorucu olmayan bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaştık. O akşam Elçin oğlunu alarak bize geldi. Levent görmediğimizden beri biraz daha bir boy atmış, yeni ilgileri olmuş.

“Dede sizi çok özlemiştim. Dörtyol’dan biraz daha gelmeseydiniz yüzünüzü unutacaktım.” Diyecek kadar rahat ve muntazam cümleler kurabiliyor.

Babası Diyarbakır da kendisine annesi ile Ankara da. Dört yıl hem Elçin, hem Levent için zor olacak. Ama yapacak fazlaca bir şey yok. Devlet memuriyeti ve dolayısıyla mecburiyet.

Elçin bir gün idari izin alacak Cuma günü uçakla Diyarbakır’a gidecekleri için o akşam bizde kaldılar. Levent bizden çok memnun oldu. Onunla akşam top oynadık. Bana, “Dedeciğim, Koray Ağabey bana yeni oyunlar öğretti. Balık sana kalecinin nasıl geçileceğini göstereyim. Dedi. Top saklıyor, çalım atıyor.

Elçin, eve geldikten bir müddet sonra karnı dairede iken sancılanmıştı. Durur zannettim, ama ağrısı devam ediyor. Hem de artarak devam ediyor. Hem telaşlandık hem de çok üzüldük. Evde gaz giderici ve ağrı kesici ilaçlar vardı. Onlardan aldı, kekik çayı yaptılar, onu içti.

Zahmetli ve acı verici birkaç saat tahammül ederek nihayet gaz çıkarmaya, ağrılar durmaya başladı. Gece rahat uyudular. Levent uyurken Elçin erken vakitte uyanarak valizlerini hazırlamak için evine gitti. Döndükten bir müddet sonra Diyarbakır’a gitmek için havaalanının yolunu tuttular. Levent “Bakalım babam bizi nasıl bir arabayla karşılayacak? Bugün yarın derken işte gidiyoruz” dedi.

***

Cuma namazını eski Yükseliş Koleji’ nin şimdi ki Ticaret Ve Ekonomi Vakıf Üniversitesinin Mescidinde Galip Temur’la kıldık. Eski mescidi yıkmışlar yerine küçük bir mescit yapmışlar.

Hacı Ali de arkadaşlarıyla mescide gelmişti. Ne de olsa onun için eski çöplük. Horoz ölse bile gözü çöplükte kalırmış. Yükseliş Kolejinin hem Maltepe hem Söğütözü’nde ki tesislerin elden çıkarmak zorunda kalan Hacı Ali’ için Mescidinde yenilenmiş, değişikliklere uğramış olsa bile bu binaların onun üzerinde anlamı çok farklıdır. Geçen yıl çok istemesine rağmen bu Mescit de ne Cuma ne de Teravih namazı kılmamıştı. Her halde cuma ve teravih namazlarını eski yerinde kılabildiği için Hacı Ali çok memnundur.

Cuma da birçok insan gibi mescitte namaz kılmak için yer bulmakta zorlandım. İlk sünneti camide olmamıza rağmen birçok kimse gibi ben de kılamadım. Ona çok canım sıkıldı. Öğrencilerin çokluğuna sevindim. Bizim takım olmasaydı muhtemelen yer bulmakta zorlanan veya bulamayan öğrenciler rahat rahat namazlarını kılacaklardı.

Hacı Ali, teravih için telefon etti. “Biz gelip seni alalım” dedi. Kendisine teşekkür ettim. “Biz bu akşam Adalet Hanımla Maltepe Camisine gideceğiz” dedim.

İlk teravihi Maltepe’de kıldık. Cemaat kalabalık. Namaz bir saat sürdü. İmamın okuması çok muntazam ve sesi de çok güzeldi.

Ramazan inşallah hayırlı olur. Kolay olur. Kendine mahsus güzellikleri, kuralları ve gelenekleri olan bir ay.  Ayların ayları, ayların sultanı.

İçinde bin bir hikmetin saklı bulunduğu bir “Kur’an ayı”  içinde “Kadir” gecesi gibi değeri ölçülemeyen bir ay. Bereketi kendisiyle gelen bir ay. Hikmetini anlatmaya sözün kalemin güç yetiremediği bir ay.

 

25 Kasım 2006-Ankara 

Hatıra defterlerine numara vermek gerekir. Ama kronolojik bir sıra takip etmeden yazdıklarımı nasıl numaralayacağım. Ama gene de bir numara koymak gerekir. En azından yazıldıkları tarihe göre bir numara vermeyi düşünüyorum.

***

Ecevit’in ölümü üzerinden 17 18 gün geçmiş. Gün ne ki? Sayılı gün, say say geçsin. Hele ellinin üzerinde olanlar için günler nasıl da hızlı geçiyor?

Bu gün 25 Kasım Cumartesi, eve alınan gazetelere bakıyorum. DSP(Demokratik sol parti)’ nin Ecevit’in ölümüyle ilgili olarak verdikleri ilanlar dikkatimi çekiyor. İlan iki bölümden oluşmuş. Birinci bölümde;

“Yarım yüzyıllık siyasal yaşamını hak ve hakkaniyet yolunda halka hizmetle geçiren siyasetle ulusal onuru, güvenlik, dürüstlüğü, nezaketi, uzlaşmayı ve doğruluğu, tutarlığını en önde tutan,

Genel Başkanımız, Başbakanımız

Büyük Devlet Adamı

Bülent Ecevit’i …”

DSP. Ecevit’lerin kurduğu bir partidir. Elbette Ecevit’in sağlığında da ölümünden sonra da bu seçkin kelimelerle onu nitelemeleri ve tanımlamalarına kimsenin itirazı olamaz ve olmamalıdır.

Fakat bu sıfatlar her vesileyle ve münasebetle münakaşa edilecektir. Çünkü Ecevit her zaman, herkese karşı hak ve hakkaniyetle davranmamıştır.

Bunların başında özellikle 12 Eylül 1980 öncesi Başbakanlık dönemlerinde, Türk milliyetçilerine, ülkücülere, MHP’lilere karşı hiç objektif olmadı. Onlara karşı hep haksızlık yaptı. Özellikle ülkücü öğretmenlere ve diğer kamu yöneticisi ve görevlileri olan ülkücüler için iktidarı zindan oldu. Cehennemin oldu.

Birinci    Milliyetçi Cephe döneminde, Süleyman Demirel’in Başbakanlığı zamanında Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğü yapan değerli ve aziz arkadaşın Ayvaz Gökdemir’in o günleri anlatan kitabını çıkartıp yeniden okumaya başladım. “Buhranın Kaynağında Müşahede, Tespitler, Cevaplar” Ötüken Neşriyat İstanbul 1979”

Ayvaz Bey kardeşim, kitabını imzalayarak ve şunları yazarak 07.03.1980 de armağan etmiş;

“Yârı can- beraberim Necdet Bey’e çilesini ve şerefini birlikte paylaştığımız bir hizmet devresinin hikâyesinden birkaç sayfayı saygı ve sevgi ile.

İmza”

 

Bu hizmet devresi, Ayvaz Bey’in mütevazi ifadesine rağmen Milli Eğitim tarihinin unutulmaz sayfalarını teşkil edecektir. Bize göre fedakârlığın, cesaretin, bilginin, çalışkanlığın, samimiyetin ve dürüstlüğün destanlaştığı bir dönemdir. Bu destanın kahramanları vardır. Onlar bir avuç ülkücü yöneticilerdir. Ayvaz Gökdemir o devrin sembolleşmiş baş kişilerindendir. Elbette ki başka ülküdaşlarımız vardır.  Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğünde Ayvaz Beyin yardımcıları vardır. Hüseyin Sarı, Bayram Acar. Hüseyin Sarı’yı unutmak mümkün değil. Rahmetli olalı kaç sene oldu, doğrusu hatırlamıyorum.

Ben o dönemde Ortaöğretim Genel Müdür Yardımcısıydım. Mehmet Özgedik, Mehmet Özyurt diğer iki önemli arkadaşımızdır. Alt kadrolarda da birkaç arkadaşımız çalışmaktaydılar. Mermer Özyurt, şimdi Bursa’da emekli olarak yaşamaktadır. Allah uzun ömür versin. Bir mübarek dostumuzdur.

Sayın Gökdemir, kitabının önsözünde;

“Biz öğretmenler ve eğitimciler, yeni nesillerin gerçekten kendi eserimiz olduğuna samimiyetle inanmış veya inandırılmışızdır. Mesleğimiz hakkındaki bu tevcihten gurur ve mutluluk duyarız. Gönüllerimize hoş gören, gururumuzu okşayan bu değerlendirme aynı zamanda sorumluluğumuzun da ifadesidir. Yalnız iyilik ve iyilikler bizim eserimizdir, deyip bir kenara çekilmek kabil değildir. O takdirde kötüleri ve kötülükleri kimin eseri sayacağız? Binaenaleyh iyiliklerde gurur ve iftihar payımız olduğu kadar kötülüklerde de dahlimiz ve sorumluluğumuz var demektir.” Dedikten sonra Ayvaz Bey, her babayiğidin yapamayacağını yapmıştır.

“İtiraf etmek lazımdır ki eserimizin herkesin gözleri önünde ki manzarası, pek övünç verici değildir. Vatanın içine düştüğü buhranlarda yer yer çok ağır hizmet kusurlarımız, bariz olarak görülüyor. Ağustos 1977’ye kadar, MEB. Öğretmen Okulları Genel Müdürü olarak ast’ım ve üst’üm olan değerli bir kadro ile birlikte bu manzarayı ile tashih ve telafiye çalıştık.

Tashih ve telafiye çalışılan manzara ne idi?

Türkiye’de devletin birinci meselesi, Saikleri ve maksadı bakımından siyasi ve ideolojik diye nitelendirilen cinayet, soygun ve sabotajlardı. Türkiye artık her gün insanların öldürüldüğü, bankaların soyulduğu, umulmadık yerlerde, beklenmedik zamanlarda tahripkâr patlamaların meydana geldiği, soyulmak ve öldürülmek korkusundan mutemetlerin maaş dağıtamadığı bir memlekettir.”

…………….

“….içimden yaşadığımız halin Cumhuriyet Tarihinin, hatta bütün tarihimizin en büyük buhranı veya en mühimi buhranlarından biri olduğu herkes tarafından ittifakla ilan ediliyor.”

……………..

“Bugün ben, milletim parçalanmasın, devletim yıkılmasın, insanlarım her gün birbirini boğazlamasın, kurşunlamasın, ormanlar yakılarak, bayındırlık eserleri yıkılarak, vatanın bir harabe zâre döndürülmesin, bin yıllık yurdum yabancı ayaklar altında kalmasın, bayrağım inmesin, ezanım dinmesin derdindeydim.”

Ayvaz Bey’in otuz sene önce çizdiği tablo bugün için değişmiştir demek mümkün müdür? O günkü anarşi bu günkü bölücülüğü doğurmuştur. Asayişsizlik Türkiye’ nin her ilinde, ilçesinde, meydanında, sokağında kol gezmektedir. Hırsızlık, çapulculuk, yankesicilik, kapkaççılık olayları her gün durmaksızın meydana gelmektedir. Okullarda kanlı olaylar tırmanış içindedir. 

Ayvaz Gökdemir’in çizdiği umumi manzaradan sonra kendi yetkili ve sorumluluk alanı olan Öğretmen Okulları ile Eğitim Enstitülerinin içine düştüğü durumları şahit ve belgeleri ile açıklamaktadır.

1.Kars Kazım Karabekir Öğretmen Lisesinin 1975-1976 öğretim yılında öğrenciler tarafından büyük tahribata uğratıldığı, sınıf duvarları ve koridorları her türlü aşırı sol sloganlarla dolu olduğu, okulun tuvaletleri ve musluklarının yüzde doksanının kullanılamaz durumda olduğu belirtilerek, sayfalar dolusu örnekler verilmiştir. Resmi raporlarda belgeleriyle tasvir edilen bu manzara ülkenin gerçekten aşırı solun hâkimiyetine girdiğini göstermektedir. Bunlardan birkaç örnek verecek olursak;

Okulun bütün duvarlarına THKO-CHP baştan sona yazıldığı görülmüştür. Sınıf tahtalarında ise genellikle “Yaşasın Sosyalizm. Yaşasın CHP. Kahrolsun MHP. Yaşasın Ecevit. Yaşasın Devrimci Gençlik.” Bir başka sınıfın duvarında ise “Tek Yol Devrim. Yolumuz Devrim Yolu”, büyük harflerle üç duvarda “CHP-Devrimciler. Yaşasın TÖP-DER. Kahrolsun Faşistler. Kahrolsun Milliyetçiler”

Öğretmen okullarında sergilenen vaziyet budur. Öğretmenlerin ve öğrencilerin bu amansız, pervasız ve korkusuz davranışlarının arkasında Başbakan Ecevit, Milli Eğitim Bakanı Üstündağ, il ve ilçelerde CHP teşkilatları ve belediye başkanları vardır.

Kazım Karabekir Öğretmen Okulunda görülenler ve teşkil edilen hususlar bütün Öğretmen Okulların da ve Eğitim Enstitülerin de fazlası ile vardı.

Ecevit’in idare ettiği Türkiye bu idi. Yangın, sabotaj, boykot ve cinayetlere ilaveten bir de yokluk, kıtlık, karaborsa vardı. Fakir fukaraya iş, aş, ekmek vadeden Ecevit, yoksulu daha yoksul zengini daha zengin yapıyordu. Hakça düzen kurulmamıştı. Hakça düzeni gerçekleştirmek iddiasın da bulunan devrimci gençlik, silah zoru ile sosyalist düzeni kurup Türkiye’yi Sovyetlerin uydusu haline getirmeye çalışıyordu. Ecevit bunların arkasında idi. "Su kullananın, toprak işleyenin” sloganıyla geniş halk kitlelerini, özellikle köylüleri kışkırtarak öğrencilerin, işçilerin eylemlerine yeni bir güç daha katarak sosyalist düzenli kanlı bir devrimle gerçekleştirmeye çalışıyordu.          

Ayvaz Gökdemir’in kitabına dönüp “Diyarbakır kimden sorulur?” bahsini okursak PKK’ yı kimlerin ve nasıl bir ortamın ortaya çıkarttığını daha iyi anlamış oluruz. İktidara gelmek veya sahip olunan iktidarı korumak ve devam ettirebilmek için şer odakları ile kimlerin işbirliği yaptığını öğrenmiş oluruz. Diyarbakır’da “CHP dışındaki solun temsilcileri ile CHP.liler bir araya gelmişler, sloganların üzücü olaylara neden olmaması için anlaşmışlardır. Bu anlaşmaya TİKKO’ cular ve Doğu Kültür Ocakları uyumadı.” Doğunun merkezinde türlü çeşitli fraksiyonlar örgütlenmişler.

Ayvaz Gökdemir, bu bilgileri ve haberleri 09.11.1976 tarihli Milliyet Gazetesinde Aytekin Yıldız ile Örsan Öymen’nin yazılarından öğreniyor. Bu habere göre CHP adına Diyarbakır’a gönderilen Alev Coşkun bölücü terör örgütlerinin temsilcileriyle ateş kes imzalıyor. Alev Coşkun bilahare gençlikten sorumlu devlet bakanı olarak Ecevit kabinesinde görev yaptı.

Ecevitlerin başında bulunduğu CHP ve hükümet kimlerle oturup kalkıyor: TÜM-DER, PEN-DER gibi DER lerle, PDA, BERİTAN gibi örgütlerle.

Bir de bir Hasan Değer adlı bir CHP milletvekili var. Diyarbakır’ın gerçek sahibinin kendisi olduğunu söyleyip, durmaktadır. On iki erkek oğul altıda damat işte size bir ordu.

Hasan Değer’linin dışında Diyarbakır’ın bir başka sahibi de, bugün olduğu gibi o gün de belediye, belediye başkanı ve diğer görevliler. Belediye başkanının iki yardımcısı var. Meslekleri öğretmenliktir. Her ikisi de bölücüdür, aşırı solcudur, anarşisttir. 1975 Haziranında Diyarbakır’da ikisi de olaylara karıştığı için görev yerleri değiştirilerek il dışına naklen atanmışlardır. Her ikisi de görev yerlerine gitmemiş, istifa ederek CHP’li belediyeye başkan yardımcısı olarak Diyarbakır’da kalmayı başarmışlardır. Aynı sebeple nakledilen bir Sanat Enstitüsü öğretmeni de belediyeye girmiş ve hizmetine Diyarbakır’da devam etmiştir.

9 Kasım 1976 tarihli Milliyet’te çıkan habere göre şehri ziyaret giden Ecevit’i karşılamaya belediye başkanı ve yardımcıları gelmemiş kendilerine göre Ecevit’in solculuğunu hafife almışlardır.

“Hafızay-ı beşer nisyan ile maluldür” İnsanlardan meydana gelen küçüklü büyüklü toplumlar da, unutkanlık hastalığına tutulmuş olabilir, hatta tutulduğu zamanlar olmuştur. Dünyanın en unutkan milleti Türk milletidir. Sebepleri nedir bilemem. Alanın uzmanları bunun sebeplerini araştırmalı ortaya çıkarılmalıdır. Tedavisi mümkün ise yapılmalıdır.

En yakını geçmişteki olayları ve olayların kahramanlarını unutan bir toplumun başına gelen felaketlerin sebeplerini tam ve doğru olarak tespit etmeleri mümkün değildir. Hatta biz de olduğu gibi buna lüzum bile görmemişlerdir.

Buhranın Kaynağından Ergani Olayları’na da bir göz atıp çok çarpıcı bildiriyi birlikte okuyalım. Bu bildiri Ergani Derneği Yönetim Kurulunca yayınlanmıştır. Savcılık kaydına göre bu bildiri 18.10.1976 tarih ve 19109 sayılıdır.

Yeni ders yılı vesilesiyle talebeye hitap eden ve ‘kardeşler’ diye başlanan bildiride;

“Yeni basılan kitaplarınız ırkçı-şoven emperyalist bir zihniyetle hazırlanmıştır. Bunun yanında özel olarak bir sürü faşist hocalar okulumuza sistemli bir şekilde gerektirmiştir” denildikten sonra;

“İşte bu oyunları bozmak, bunları boşa çıkarmanın tek yolu hep birlikte, tek yumruk halinde, örgütlü yığınsal kitle hareketi ile durdurabiliriz.”

Bundan iki gün sonra Ergani Lise-Der Yönetim Kurulu aynı mealde bir bildiri yayınlayarak kahrolsun faşizmin, sosyal faşizm, yaşasın halkımızın iş, toprak ve hürriyet mücadelesi”            

Bu derneğin bir ay sonraki 26.11.1976 tarihli bildirisin de ise “Maocu Kürtçü” olduklarını açık açık beyan ediyorlardı. İlham kaynakları Ecevit idi. Arkalarındaki siyasi destek CHP idi. Ecevit “solculuğumuzun sınırını halkımız belirleyecektir” diyordu. Bu solculuğun doğu ve güneydoğu illerinin bir çoğunda Kürtçülükle eş anlamlı olduğu bilindiği halde siyasi iktidar, bunu bir türlü kavrayamadı. Kavramış olsa bile devletin bütün imkânları ve güçleri ile olayların ve bu olayları çıkaranların üstüne gidilemedi, daha doğrusu gidilmedi.  

Ergani’de işler öylesine çığırdan çıkmıştı ki, kaymakam telefonla bana, komünistlerin ortaokulu ateşe verdiklerini ağlamaklı bir sesle ve çaresizlik içinde söylüyordu. Olayı kaymakam beyin ifadesi ile Genel Müdür rahmetli Abdurrahman Demirtaş’a anlattığım vakit adamcağız sinirinden gülmeye başladı. Ancak “Demek it oğlu itler okula yakmışlar.” Diyebildi.

15.12.1976 Maocu-Kürtçü bir grubun Dicle bu öğretmen lisesinde saldırısı ile başlayan hadiselerin tahkiki ile görevli iki milli eğitim müdür yardımcısı raporlarında

Olaylarla ilgili olarak kaymakamın da fikrini alarak “Öğretmen Lisesinin öğretime ara verilmesinin yararlı ve uygun olacağı” belirtilmiştir.

Diyarbakır ilinde Bakanlık Müfettişleri bir ay boyunca genel teftiş yaptıktan sonra raporlarını Bakanlık da arz etmişlerdir. Rapor 6.12.1976 tarih ve 191 sayılıdır. Raporun altında, Sayın Gökdemir’in ifadesiyle,

“CHP ye sadık bir ben de olarak çok hizmetler görmüş ve bu yapısı her zaman bilinen bir müşavir müfettişin imzası vardır. Bu uzun ve etraflı raporun sadece Kulp Lisesi ile ilgili olan küçük bir bölümünden küçücük bir alıntı yapalım:

“Kulp lisesinde fizik öğretmeninin dersinde öğrencilerin toplu halde Kürtçe türkü söylemeleri ve ‘Azadi Kürdara-Kürtlere Özgürlük” diye bağırmaları hususunda ekli fotokopilerden de anlaşılacağı üzere bir gerçektir. Aşağıda da belirtileceği üzere, bu bölgede hemen bütün okullarımızın dershane ve koridor duvarlarında, öğrenci sıraları üzerinde aşırı sol ve Kürtçülük propagandası yapan sloganlar yazılıdır. Bunları silmeye veya sildirmeye kimse cesaret edememektedir.

“Aynı günlerde ( 18 -11 Kasım 1976) Teftiş Kurulu Başkanı rahmetli Bedri Alogan da bunu Diyarbakır’a gitti. Geldiğinde ateş basmış gibiydi ve bana;

“Ne kadar haklıymışsın!” diyordu. ( Bedri Bey, rozet olarak göğsüne Türk Bayrağı takardı. Hocam, bu rozetle dolaşmak, ihtiyata muvafık değil, çıkarsanız filan yollu... Genç öğretmenlerden biri kendini ikaz etmeye kalkmış. Bilhassa bana çok içerlemiş ve çok üzülmüştü. “En kötüsü ölümdür oğlum, daha kaç sene yaşayacağımda bu yaştan sonra rozetimi çıkarayım?” demiş ve gayet tabii çıkarmamıştı.)

Bakanlık makamına kısa bir rapor verdi; bu raporun sadece bir paragrafını alıyorum.

“Okulların, özellikle Diyarbakır Lisesi’nin duvarlarında milli bütünlük ve beraberliği hedef tutan ve hepsi TCK’na göre suç teşkil eden ibare ve yazılar yazıldığı, bunların silinmediği, silinmesinden korkulduğu ve sorumluların, (Vali, Emniyet Müdürü, Savcı, Milli Eğitim Müdürü. gibi) bu hazin manzaraya sadece seyirci kaldıkları hiçbir tedbir almadıkları, bütün teşebbüslerin, hadiselerin zuhurunda Bakanlık Müfettişi talebinden ibaret kaldığı tespit ve müşahede edilmiştir.”

Bedri Alogan, bu raporun yazılmasından sonra çok uzun yaşamadı. Bir iki sene sonra rahmetli oldu.

1977 seçimlerinde Ecevit’in başında bulunduğu CHP birinci parti olarak çıkmış fakat tek başına iktidar olacak milletvekilinin sayısına ulaşamamıştı. Buna rağmen başta Ankara olmak üzere bütün yerleşim bölgelerinde CHP liler seçim zaferlerini kutlama sınırlarını aşarak Süleyman Demirel’in evinin önünde terbiye hudutlarının dışında çıkan gösteriler yapmışlardı.

DEVAM EDECEK

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

607 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi