“FANİ DÜNYA HOŞTUR, AMMA AKIBET MEVT OLMASA”

“FANİ DÜNYA HOŞTUR, AMMA AKIBET MEVT OLMASA”

Necdet ÖZKAYA

14 Eylül 2006-Dörtyol 

Yahya Kemal, “Yazlar geçmese, günler kısalmasa” demiş. Durup dururken aklına gelen mısralar değildir. Sonbahar duyguları şaire ilham vermiştir.
Benim yaşımdakiler bugünlerde iki sonbaharı beraber yaşıyorlar. Birisi mevsimle alakalı, diğeri ömürle ilgilidir. Ömrü Allah bilir ama insanda kendini bilir.
Yahya Kemal, “Ölmek kaderde var, lâkin vatandan ayrılışın ıstırabı zor” demişti. Rahmetli dedemin sık sık;
“Fani dünya hoştur, amma akıbet mevt olmasa” dediğini rahmetli anacığım anlatırdı.
Dörtyol’da sahiller, sahillerdeki evler sonbaharı yaşıyor. Mevsim bitti. Bağbozumu gibi evlerde birer birer, bazen de grup halinde kapanıyor. Birkaç gün öncesine kadar, sahil yolları sitelerin içlerindeki ve civarlarındaki yollar, şen canlı hareketli ve kalabalıktı. Her yaştan insan sıcağa rağmen hem denizi, hem gezi yollarını dolduruyordu.
Günler kısalırken, güneş de hararetini kaybetti. İnsanlar bahçelerde terlemeden oturabiliyorlar. Denizde sakinleşti. Özellikle sabahları deniz hem durgun, hem berrak ayna gibi. Tahmin edemeyeceğimiz kadar kenarlara kum yığmış. Metrelerce yürüyoruz su dizimizin üstüne zor çıkıyor.
Ufuk dört bir yandan sizsiz pussuz görünüyor. Güneyi yönümüzde akşamları İskenderun’un ışıkları görülürken, gündüz çıplak gözle kuzeybatımızda ki Yumurtalık ve BOTAŞ görülebiliyor. Geceleri de ışıkları çok rahatlıkla görüyor.
Güneşin batışı derken 50 60 yılları gözümüzün önünde canlandı. Van Gölü’nün kıyısı. Bu kıyının en dar bölgesinde kurulan Ernis İlköğretmen Okulu. Adı önce Alparslan sonra Yavuz Selim oldu. Eski bildiğimiz Köy Enstitülerinden birisi. Altı yılın son iki ayına kadar bu okulda okudum. Sonra da birkaç arkadaşımızla birlikte disiplin cezası aldığımız için Bakanlık bizi başka okullara dağıttı. Benim kısmetime Diyarbakır Dicle İlköğretmen Okulu düştü. Okulların kapanmasına birkaç ay kala gitmiştim. Nakil zarfını açıp okuyan okul müdürü,
“Oğlum, derslerinde çok iyimiş. Mezun olmana kısa bir zaman kala bu ceza neyin nesi deyince anlatmak zorunda kaldım:      
Eğitim Sosyoloji derslerine giren Mehmet Ural isimli bir öğretmenimiz vardı. Henüz birkaç yıllık hoca idi. Dersle ilgili bilgileri tahtaya önce kendisini yazar, sonra bunları biz de deftere yazardık. Ders yılı boyunca bu hep böyle oldu. Yazdıklarımızın birçoğu kitaplarda da var olan bilgiler. Dersin birinde,
“Hocam, sizin takip ettiğiniz bu usul doğru bir yöntem midir ?” diye sorduk. Sormaz olaydık. Kıyamet koptu.
“Siz kim oluyorsunuz da beni sorgulayacak sorular soruyorsunuz? Beni eleştirmek size mi düştü. Oturun ben ne diyorsam onu yapın” dedi.
Biz de yanıldık, oturmak yerine kendisine cevap vermeyi tercih ettik. İş büyüdü. Sınıfta itiraz sesleri yükseldi. Öğretmen bu toplu itirazları, isyan olarak nitelendirdi. Disiplin Kurulu da bu eyleme dönüşmüş bir başkaldırı olarak değerlendirdiği için meşhur deyimiyle sürgünümüze kararı verdi. Biz de sürüldük.
Yeni geldiğim okul müdürü beni dinledi;
“Üzülme evladım insanın başına birçok şey gelir. Bunların bazıları da haksız olur. “  dedi.
Dörtyol’da güneşin batışı derken araya neleri soktuk. Van Gölünde bizim okulun bulunduğu yakada da güneş çok güzel batar diyecektim. Söz döndü dolaştı nereye geldi? Van şehir merkezine 90 kilometre uzaklıkta bulunan okurumuzda eskiden balıkçılık tesisleri ile ufak çaplı bir tersane varmış. Bu tesisleri bir müddet işgal yıllarında Ruslar işletmiş. Okulun bir iskelesi vardı, bir de takası. Adır Adası’nın işletilmesi, ekilip biçilmesi, köy enstitüsü iken bizim okula verilmiş, köy enstitüsü tarihe karışmış ama ada gene yeni statüsüyle bizim okula bırakılmıştı. Nöbetleşerek her hafta bir sınıf ada nöbetine çıkardı. Mevsimine göre orada yıl boyunca yapılacak hizmetler vardı. Bu hizmetler, yatılı okuyan, yani parasız yatılı öğrenci olan bizlere, devletin yaptığı karşılıksız harcamaların bir bedeli olarak yaptırılırdı. Adır Adası nöbetini öğrenciler dört gözle beklerlerdi. Çünkü oranın bir başka atmosferi ve bir disiplini vardı.
                               ***
Estetik ve tabiat zevki yüksek olan valiler sonbahar mevsiminde yanlarına aldıkları birkaç bürokratla birlikte Van Gölünde Süphan Dağına doğru güneşin batışını seyretmek için bizim okula gelirlerdi.
Güreşinin batışını seyretmek için 90,100 kilometre yolu almaktan çekinmeyen valiler, okula gelir fakat öğrencilerle katiyen ilgilenmezlerdi. Niye ilgilenmezlerdi? Bilemem. İlgilenselerdi çok daha iyi ve güzel olurdu.
***
 
 
17 Eylül 2006-Dörtyol  
 
Öğrenciliğimizin son yıllarında Türkiye karışmıştı. Hükümete karşı başlatılan geniş çaplı muhalefetle üniversite öğrencileri de katılmıştı. İstanbul ve Ankara’da her gün olaylar oluyordu. Orta dereceli okullarda da kıpırtılar vardı, ama sokaklara taşacak kadar değildi.
Ama gençlik bu, kanı kaynıyor. Genel havaya uyarak biz de iktidara karşı tavır alıyorduk. Bir büyüğümüz bizi ikaz etti;
“Bu öğrenci hareketlerinin sonu ilk görünmüyor. Kim bilir arkasından hangi karanlık güçler, hangi hesaplar var? Dikkatli olmak zamanıdır."
27 Mayıs oluncaya kadar muhalefeti destekliyordum. Çok kısa bir süre sonra Menderes ve arkadaşlarına karşı yapılan darbelerin muhalifi oldum. Halkın oyu ile iktidara gelen bir partinin ve onun çıkardığı bir hükümet silah zoruyla düşürülmüştü. Asker, cumhuriyet döneminde ilk defa iktidara karşı ayaklandı ve iktidarı ele geçirerek devleti idare etmeye başladı.
Bu satırları yazdığım şu gün ( 17 Eylül ) Başbakan Adnan Menderesin idam edildiği gün. Üzerinden 45 yıl geçmiş. Onunla beraber dışişleri bakanı  Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan da idam edilmişti.
Onların idamı ile Türkiye ne kazandı. Aradan 45 yıl geçti. 27 Mayısın üzerinden de 46 yıl geçti. 47. Yılındayız. İhtilal hakkında çok çeşitli görüşlere sahip kitaplar yazıldı.
İhtilalın ülkeye yararları neler oldu? Bu soruya doğru ve makul cevap verilmemiştir. İhtilali yapanlar bile yaptıkları işi savunamayacak duruma düşmüştür.
       ***
Bizim mahallenin Değirmenci Halil’den sonra tanınmış simalarından biri de Kirli Cemal idi. Küçücük teyzemin kocasıydı. Şofördü. Ama hiç kimse Cemal’in yeni bir araba kullandığını ne duydu ne de gördü. Eski kamyonlarda çalışır bu arabalar yolda, belde olur olmaz yerlerde arıza yapardı. Arıza yapan arabayı onarmak şoförün ve muavinin asli göreviydi. Şimdiki gibi tamirhaneler, servisler olmadığı için arabayı tamir edip yürütmek şoförün göreviydi.
Cemal arabasının sık sık tamir etmek zorunda kaldığı için üstü başı, eli yüzü hep yağlı olduğu için kendisine Kirli Cemal demişler. Kirli oluşundan dolayı kendisinin bir şikâyeti ve itirazı yoktu. Ama aile içinde sıkıntılara sebep olurdu.
Cemal’in sesi çok güzeldi. Çok da halk hikâyeleri bilir, güzel de anlatırdı. Manili, türkülü olan bu hikâyeler Cemal şehir dışına çıkmadığı günlerde kendisinden yaşça küçük olanları başına toplar, geceleri hikâye anlatırdı. Lambalarımızı söndürüp yataklara girdikten sonra dinlemeye başladığımız hikâyeler, bize ninni gibi gelir, uyurduk. Uzunca bir süre bizim uyuduğumuzun farkına varmaz, hikâyesini yüksek sesle anlatır dururdu Kirli Cemal. Sabahleyin uyanınca,
“Hikâyenin neresinde kaldık ?” diye sorar. Doğru cevap alması mümkün olmadığı için,
“Eğer bu gecede dinlenmez uyursanız, sabahleyin size birkaç tokat atacağım ve bir daha hikâye anlatamayacağım.” Diye bizi tehdit ederdi. Boş bir tehditti. Çünkü ne o ne bizler sözümüzde duramazdık.
Cemal kirli olduğu kadar da parasızdı. Hiç işsiz kalmaz, ama cebinde de parası olmazdı. Patronlarının hep iyiliğini ve cömertliğini anlatırdı. Buna rağmen her nedense sık sık kamyon değiştirir. Bunun anlamı başka bir patronun emrine girmesi demektir. Acaba patronlarına para kazandırır mıydı?  Bu hususu da bilmiyorum.
Evde bir genç kadın, iki ve üç çocuk ne yer ne içerdi? Bunlarıda fazlaca dert ettiğini sanmıyorum. Parası olduğu zaman parayı evine getirir. Olmadığı zamanda Cemal’in yapabileceği ne vardı. Diye merak edebilirsiniz!
Cemal bir yolunu bulur, yakın akrabalık ve ressamlardan para sızdırdığı. Bazıları açık açık borç ister. Yemin billâh giderek ilk fırsatta borcunu bir ödeyeceğini söylese de, o ilk fırsat hiç bulunmazdı. Dolayısı ile paranın geri verilmesi de söz konusu olamazdı. Hısım akraba Cemal’in bu huyunu bilir. Önceleri para vermedik istemezlerdi. Ama şeytan tüyüne sahip bu adam, Altan girer, üsten çıkar, o parayı mutlaka koparırdı. Parayı alır almaz sıvışır gider, aldığı meblağın büyüklüğüne göre göze görünmez, kaybolurdu. Bu görünmezlik bazen bir iki seneyi bulurdu. Göze göründüğü zamanda şartlar değişmiş gidişat başka bir hal almıştır. Ya deve ölmüş ya da deveci.
Babam rahmetli olduğu zaman ben İstanbul da idim. Vefatı ettiğini çok sonra öğrendim. 1962 senesinin 19 Nisanın da vefat etmişti. Van’ın Canik bucağında nüfus memuru idi. Mezarı da orada. K
Babamın ölümü Van’daki yakınlarımız tarafından duyulunca onlar toplanarak Canik’e gelmişler. Bir yandan cenazesi kaldırılmış bir yandan da evi toplamışlar. Birkaç gün içinde de evi Van’a nakletmişler. Erek mahallesinde eniştemin kardeşinin evini kiralamışlar. Annem taziyelerin büyük bir bölümünün burada kabul etmiş.
Cemal de babamın vefatını geç öğrenenlerden biri olmuş. Haberi alır almaz Erek mahallesindeki eve koşmuş, içeri girdiğinde görmüş ki kadınlar erkekler ayrı ayrı odalarda oturuyorlar ve çok kalabalıklar. Cemal de kapının kenarında bir yer bularak oturmuş. Bir vesileyle annem erkekler tarafına gelince Cemal ağlamaktan gözleri kızarmamış bir vaziyette anneme,
“Abla ver elini öpeyim, başınız sağ olsun!” demiş. “Enişte sağ iken, rahmetli olmadan önce bir vasiyet de bulundu mu?” diye sorunca, annem,
“Cemal enişten rahmetli olurken sohbet ediyorduk. Öteden beriden konuşurken ruhunu teslim etti. Kuş gibi göçüp gitti. Dolayısıyla ne vasiyet etti, ne de vasiyet edilecek zaman oldu.” diye cevap vermiş ama Cemal sorusundan vazgeçmemiş. Bir iki kere daha bu vasiyetle ilgili sorular sorunca büyük teyzemin kocası Mazhar Enişte dayanamamış demiş ki,
“Cemal sen birkaç sene önce Canik’e gitmişsin. Rahmetli enişte de misafir olmuşsun. Bu arada Çatak’ta çok güzel hasırları var, ucuza da satıyorlar. Yarından sonra Çatak’a gideceğim, size o hasırlardan iki tane alıp getireyim mi? Diye sormuşsun. Rahmetli eniştem de sana tek bir hasırın fiyatını sormuş, öğrenince de sana iki hasır parası vermiş. Ama sen ne hasırı, ne de parayı götürmüşsün. Abla utandığından sana bunların söylemedi.
Rahmetli ölmeden önce ablayla sohbet ederken, bana bir şey olursa, Cemal’e haber gönder ya hasırı getirsin ya da parayı geri versin. “
Mazhar Tanrıtanır’ın söyledikleri bitirince Cemal, “Hasırlar evde yarın sabah getiririm.” demiş ve demesiyle birlikte Cemal tüy olmuş. O gün bu gün 1962, 2006’nın eylül ayı ne cemal ne de hasırlardan bir haber çıkmadı.
Bu hikâyenin bütün kahramanları Kirli Cemal hariç hiçbiri hayatta değil. Allah cümlesine rahmet eylesin.
Kirli Cemal’in hasır oyununa benzer bir olayı da rahmetli Arif Özkök’ten dinlemiştim.
İstanbul da üniversitede okuyor. Üste başta yok. Cepte ise hiç yok. Babasının gönderdiği harçlık Arif’in aylık harcamalarına yetmiyor. Hem gönderilen harçlık yeterli değildir, hem de Arif parasını idare edecek kafaya sahip değildir. Kıt kanaat geçiniyor. Birçok Anadolu’dan gelen öğrenciler gibi. Arkadaşları içeride varlıklı olanlar da vardır. Bunların bir kısmının kendisi gibi Dörtyollu’ dur. Yani hemşeridir.
Onlardan biri hukukta okuyan K.D.dur. Mezun olduktan sonra uzun yıllar memleketinde avukatlık yapan bu arkadaşı siyasetle de ilgilenir. Bir dönemde milletvekili olmuştur.
Arif ile arkadaşlığı çok sıkıdır. Hem de farklı siyasi görüşlerle ve ideolojilere rağmen. Arif önceleri Ülkücüdür. Hayatında solda olan hiçbir partiyi tutmamıştır. Arkadaşı ise sol görüşlüdür. Sol bir partiden milletvekili olmuştur. Arif’in bahsettiğim arkadaşını bende tanıma imkânını bulmuştum. Tanıştığımızda milletvekili idi.
Bana, “Bizim partide Kürtçülük çok meşru oldu. Kürt olmayanlarda onlara özenmeye başladı.” Demişti. Öyle sanıyorum ki bu yüzden aktif siyasetten elini ayağını çekti.
Arif’in paraya sıkıştığı günlerden biri. Öyle ki borç olarak dahi para bulması mümkün olmadığı kıtlık bir gün.  K.D. nu arıyor bulamıyor. Fakültedeki arkadaşlarına soruyor.  K.D. nin üç beş günden beri derse de gelmediğini Hukuk’taki arkadaşları söylüyorlar. Arif’in bütün ümidi bu arkadaşındadır. Eğer onu bulamazsa kendi ifadesiyle yandığının resmidir. Çünkü çay, sigara parasını bırakın Arif açtır.
Arkadaşını bulmak için muhtemel olan her yere uğrar. Arkadaşı oralara uğramamış ne de gören olmuş. Son bir ümitle arkadaşının evine yönelir. Yorgunluktan da canı çıkmış ama arkadaşını arayıp bulmaktan da vazgeçmemiş. Dairenin ziline basmış, basmış içeriden zar zor duyulan bir ses,
“Kapı açık içeri gel!”dermiş.
Arif biraz korka korka içeri girmiş. Daire büyük, salonda kimse yok. Arif yüksek sesle arkadaşının adını söyleyince arkadaşı da,
“Arif yatıyorum. Hastayım, yatak odasına gel” demiş.
Arif arkadaşının ciddi ciddi hasta olduğunu görünce çok üzülmüş. Üzüntüsünün diğer bir sebebi de hasta olan birinden para istemeye yüzünün tutmayacağıdır. Adam demez mi ki, “Ben can derdindeyim, Arif’ de para derdinde.” Arif diyor ki asıl can derdinde olan bendim ama bunu arkadaşıma nasıl anlatacaktım.
Arif bunları kara kara düşünürken arkadaşı demiş ki,
“Bir saat önce doktor gelmişti. Muayene etti. Çok üşüttüğümü söyledi. Reçete yazdı. Komodinin üstünde, şurada da para var. Onları al gel” demiş.
Arif, bu sözleri duyunca gözlerim parladı. Arkadaşımın ilaç parası benim bir haftalık harcılığım kadardı. Reçeteyi alır gibi yaparak yerine bıraktım. Parayı aldım. “Arkadaşım ben şimdi ilaçları alır gelirim.” Dedim, ama arkadaşıma en az on gün görünmedim.
Ben sordum,
“Peki, Arif arkadaşını hasta yatağında bırakıp parayı alıp gitmen vicdanını hiç sızlatmadı mı?” Bana dedi ki;
“Arkadaşımın birçok gelip ve gideni vardır. Hiçbiri de benim gibi de fakir fukara takımından değildir. Benden sonra biri daha gelmiştir. İlaçları da almıştır.”
“Arkadaşın sana darılmadı mı?”
“Darılmaya darıldı da, ama küsmedi. Çünkü bana küsme şansı yoktur.”dedi.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

86 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi