AKKÖPRÜLÜ BEYİN OĞLU

AKKÖPRÜLÜ BEYİN OĞLU

Necdet ÖZKAYA

12.9.2006- Dörtyol

Van’da Akköprü beylerinden ileri gelen bir beyin oğlu onların amelesi durumunda olan bir genç tarafından silahla vurarak öldürür. Olay herhalde tüfeğin icat olduğu günlerde geçer. Çünkü zaman henüz beylerin gerçekten bey olduğu dönemlerdir.

Beyin oğlunu öldüren genç, evleneli birkaç ay olmuştur. Akköprü’de oturmaktadır. Kimi kimsesi yoktur. Evleri ufak bir bahçe içindedir. Beyin oğlunu vurduktan sonra firar etmiştir. Yani kaçmıştır, kaçak olmuştur. Taze gelin evde yalnız başına kalmıştır. Ne içecek, ne yiyecek o belli değil. Bunları nasıl sağlayacak, kim bilir?

Kaçmak iyi de ne zamana kadar, nereye kadar? Evde yapayalnız bıraktığı taze gelin günlerini nasıl geçirecek? Yazı var, kışı var. Gecesi var, gündüzü var. Bayramı var, seyranı var. İyi günler, kötü günler. Evden kaçan koca bunları düşünmemiştir dersek, yanlış söyleriz. Bizim düşündüklerimizi de düşün düşünmediklerimizi de düşülmüştür. Ama o anda kaçmaktan başka yapacak bir şeyi yoktur. İnsanın başı derde düşmeye görsün. Sağlıklı karar verebilmesi için aklının başında olması lazım.

Aradan yıllar yıllar geçmiş. Olay ailede olmasa bile yakın çevrede unutulmuş. Ateşi soğumuş, küllenmiş. Birisi özellikle külleri deşelemese altından ateşim çıkması imkânsız.

Gencin de canına tak demiş. Senelerce izi tozu kaybederek kaçak gezmek kolay mı? İnsanlardan uzak olacaksın. Tanıdık muhitlere yanaşmayacaksın. Herkesten şüpheleneceksin. İç içe girmiş birçok korkuyla yaşayacaksın. Kolay mı?  

Canı, namusu kendisine emanet edilmiş nikâhlısını bir başına bırakarak, sadece kendi canını düşünmek erkekliğe sığar mı? Demiş, demesiyle beraber kararını vermiş. Van’a dönecek, Akköprü’ye gidecek. Beyin konağına varacak ve Bey’e diyecek ki;

“İşte başım, işte canan!

Sana teslim oldum!

İster öldür, ister bağışla!

Kaderimi yaşamaya geldim.”

Düşündüklerinin hepsini gerçekleştirmiş.

Bey düşünmüş, düşünmüş. Kanı kanla yıkamanın doğru olmadığına karar vererek genci affetmiş. Affetmekle kalmamış, onu konağa, himayesine alarak hizmet erbabı etmiş.

Canı bağışlanarak evine dönen genç, karısını da sağlık sağ salim görünce Yaratanına nasıl şükredeceğini bilememiş. Karı koca sevinçlerinden ne yapacaklarını şaşırmışlar.

***

Şaşkınlıkların, sevinçlerin yol açtığı duygu seli yatağına çekilip, sükûnet avdet edince, kocası karısına karısı kocasına bunca yılı nasıl geçirdiklerini sorup birbirine anlatmaya başlamışlar:

Kadın, kocasına “Sen kaçır gittikten bir müddet sonra, belki 10 gün belki 15 gün sonra akşam karanlık çöktükten sonra yaşlı bir adam her gün bahçe kapısının önüne gelip oturuyordu. Gün ağarırken kalkıp gidiyordu. O gittikten sonra sağa sola bakmak, sokakta gelip geçenlerden adamın kim olduğunu öğrenmek için dışarı çıkıp bakınıyordum ama öğrenmek istediğimi de öğrenemiyordum. Adam her gün bahçe kapısının önünde gelip beklerken bir de içinde mevsimine göre yiyecek bulunan bir çıkın bırakmış. Bu duruma önceleri korktum, sonraları alıştım. Hatta adamın görmediğim zamanlarda tedirgin olmayan başladım.

Kocası, firari olduğu yıllarda her gece belli bir saatte gelip gün ağarıncaya kadar nöbet tutan, sonra bir paket yiyecek bırakıp giden adamın şimdi olduğunu öğrenmek telaşına düşer.

Beyin hizmetinde konakta, çiftlikte, bağda, bahçe de çalışırken, yeni yeni insanlar tanımaya onlarla arkadaş olmaya başlamıştır. Çiftliğin kâhyasıyla, konağın beyden sonra ki ileri gelenleriyle zaman içinde samimiyet kurabilmiş. Bir gün onlardan biri genç adamı tenha bir köşeye çekerek gel birazcık sohbet edelim demiş. Beyin yakını olan adam anlattıkça genç adamın kafasındaki sorular cevap bulmaya başlamış. Yumaklar çözüldükçe çözülmüş, işin esası ortaya çıkmış.

Adam, Bey’in oğlunu vurup, firari olup kayıplara karışınca, henüz birkaç gün önce evlendiği kızcağız evde yapayalnız kalmış. Sular durulup, hayat normale dönünce Akköprülü Bey’i konak gençlerinin bir taşkınlık yapacağından, ayrıca dışarıdan herhangi birinin taze geline, evine, canına, malına, namusuna yapacağı bir tecavüzün halk tarafından beyin bilgisi dahilinde yapıldığı düşünülebilecektir. Bu takdirde Bey’in adına, şanına leke düşecek.

Halk, ‘koca Akköprülü Bey’i’ kocasına güç ikisi yetiremeyince, intikamını evinde tek başına kalan genç bir hatundan aldı diyecek ve Bey’i kınayacaktır. Bu olumsuzluğun meydana gelmemesi için Bey kendince bir takım tedbirler almış, fakat durumun nezaketine bakarak, bu tedbirleri bizzat kendisi uygulamaya koymuştur. 

 Genç adam beyin asaleti, büyüklüğü karşısında hayrete düşer, Kendisine bu bilgileri veren ağaya yalvar yakar olmuş, Bey’in huzuruna bir daha çıkarılması için.

Kısa bir süre sonra haber gelmiş ki Bey, kendisini kabul edecek. Bey’in ara huzuruna iki gözü iki çeşme bir durumda çıkmış, Bey’in elini bırakıyor, ayağını, ayağından eline yapışıp kalıyor.

Ağzından hıçkırıklar arasında sadece bir çift kelime duyuluyor. “Sen Bey’liğini yaptın, şimdi ben ne yapacağım ?”  

***

Bir çerçi eşeği önde kendisi arkada olanca gücü ile hızlı hızlı yürüyor. Karanlık çökmeden öndeki tepeyi aşıp yolunun üstündeki köyüne yetişmek istiyor. Karanlığa kalırsa bu ormanlık dağlarda nelerle karşılaşacağını ancak Allah bilir. 

Geçtiği yolun bir tarafı ormanlık, öteki tarafı ağaçlarla kaplı bir uçurum. Uçurumun indiği vadiden derin, gür çağıl çağıl bir su akıyor. Yüksekten bakınca ip ince görünüyor ama su büyük bir ırmak.

Organlık taraftarın duyduğu bir at kişnemesi ile sesin geldiği sağ tarafa başını çevirip bakıyor. Ağaçların seyrekleştiği hafif bir düzlük yamaçta üç çadırlı bir oba görüyor.          

Çerçi “hayırdır” diyor, “bu çadırların bu yamaçta ne işleri olabilir?” diye düşünüyor. İçinde herhalde insan vardır düşüncesiyle, bir şeyler satabilir umudu ile çadırlarda doğru yöneliyor. Çadırlara iyice yaklaşınca görüyor ki üç cins at, ağaçlara bağlanmış, iplerinin uzunluğunca otluyorlar.

Çerçi yüksek sesle selam veriyor “kimse yok mu ?” soruyor. Çerçinin sesi ile çadırlardan birinin kapısı açılıyor. Orta yaşlı bir hanım dışarı çıkıyor. Eşeği ve yükünü görünce, seslenen adamın çerçi olduğunu anlıyor. “Gel bakalım” diyor. “ne alıp ne satıyorsun ?”

Çerçi hem kendisi, her hayvanı için dinlenecek emin bir yer bulunca, yükü yıkıp, hanıma göstermeye başlar. Eşek karnını doyurmak için çayır çimende yayılırken, çerçi de kadıncağızın ikram ettiği ayranı içerek yorgunluğunu atmaya çalışırken, bir şeyler satıp üç beş kuruş para kazanmak için gayret gösteriyordu.

Alış veriş bitip çerçi yükünü toplarken, “Hanım abla kusura bakmazsan bir şey soracağım” demiş. İzin çıkmasa da çerçi soruyor sormuş,

“Size ve atlara bakınca güngörmüş bir insan olduğunuzu anlıyorum. Bu dağ başında elbette tek başınıza değilsiniz. Üç çadır ve üç atın sebebi nedir?”

Hanım, “tek başıma değilim” çadırı göstererek “bey amcan uyuyor, biraz sonra uyanır. Soldaki çadırda oğlumla gelinim kalıyor. Oğlum avlanmaya çıkmıştı eli kulağında neredeyse çıkagelir. Üçüncü çadıra da eşyamızı koyduk. Her birimiz için birer at var. At sözünü duyunca çerçi atlara alıcı gözüyle bakınca bu fiyat biçmekte zorlandı. Her biri cins Arap atları satmaya kalksanız bir servet eder.

Çerçi dayanamaz, asıl can alıcı soruyu sorar.

“Siz bu dağ başında ne geliyorsunuz”

“Ben falan beyin kızıyım. Kocam da bey oğludur. Kendiside Beydir ve zengindir. Oğlumuzu yörenin en tanınmış beyinin kızıyla evlendirdik.

Oğlumuzu evlendirirken, bütün malımızı mülkümüzü, evimizi barkımızı, dağdaki sürüleri, tavladaki atları, ahırdaki hayvanlarımızın hepsini başlık olarak verdik. Üstüne verdiğimiz altınların da hesabı yoktur. İşte bize şu gördüğün çadırlar, çadırların içindekiler ve atlar kaldı.” Deyince, çerçi korkmazsa,

“Hanım teyze siz bey olmaya beysiniz. Bundan hiç şüphem yok. Yalnız çok ahmaksınız” diyecekti diyemedi. Yalnız diyebildi ki;

“Sizin verdiğiniz bu parayla şehirdeki bütün kızların hepsini alırsınız. Paranızın yarısı da artar. Ben karımı topu topu yüz liraya aldım.” Deyince Hanım demiş ki; “Çerçi başı, Bey’in babası da, beni babamdan böyle aldı. Evlendiğimizde tıpkı şimdi ki gibi hemen hemen hiçbir şeyimiz kalmamıştı. Kocam, oğlum büyüyüp evlenecek yaşa gelince kadar mal mülk sahibi oldu bizim muhitlerin en zengin beyleri arasına girdi. Şimdi kazanma sırası oğluma geldi. Allah verirse o da şanımıza şerefimize uygun bir zenginliğe üç beş sene içinde ulaşır.” 

Vakit ilerlemiş, çerçiyle hanım sohbet ederken karanlık çökmüştü. Bundan sonra bu ormanda, dağlık arazide yola çıkmak tehlikelidir.

Bey çadırdan çıkmış sohbetin bu kısmına o da katılmıştı. Beyin oğlu avdan dönmüş çadırın da dinleniyordu. Hanım, çerçiyle sohbet ederken yaktığı ocakta odun ateşin de pişen akşam yemeği ile de ilgileniyordu. Yemek yeme vakti gelince sofranın kurulmasına yardım demek üzere gelinle kocası da çadırlarından çıktılar.

Çerçi gelini görünce güzelliği karşısında şaşkına dönmüş dili tutulmuştu. Allahın özenerek bezenerek yarattığı bir cinsi latifti. Gelin aydan aydınlık, güneşten ışıklıydı.

Çerçi içinden geçirdi ki, bu güzellikte bir kızı bu babasından ucuza almak mümkün değildir. Ama bir ömre bedel servete de değmezdi. Çerçi ne düşünürse düşünsün, ne derse desin, gelini veren vermiş, alan almıştı. Gerisi yalandı. Çerçiye ve başkalarına düşen, onların mutluluğunu dilemekti.  

Akşam yemeği yenilip vakit ilerleyince çerçiye de bir ağacın dibine yatak serdiler, uydular.

Sabah namazı için önce büyük hanım dışarı çıktı. Önce gördüğüne inanamadı sonra gördüğünün gerçek olduğunu anlamakta gecikmedi. Çerçi gitmiş, beraberinde atlardan birini de götürmüş.

Hanım acele olarak oğlunu uyandırmış, “Çerçiyi yakala, kılına dokunmadan buraya geri getir. İfadesini ben alacağım “demiş

Güneş iyice yükselmiş, nerdeyse gün ortasına yaklaşmıştı. Çerçi eşeği ile önde, beyin oğlu atında yedeğinde de çerçinin alıp götürdüğü atı var.

Hanımla bey onları karşıladılar. Çerçiye hiçbir şey olmamış gibi davranarak, misafir ettiler. Oğlanın karnını doyururken, Çerçiyi de sofraya aldılar. Çünkü o da aç karnına kaçmıştı. Hırsızlık yapmasa iyi olurdu ama olmuştu bir kere…

Sofra toplandıktan sonra büyük hanım, çerçinin yanına oturdu. Ona dedi ki,

“Oğlumu evlendirebilmek için varımızı yoğumuzu başlık olarak verdiğimizi söylediğimde sen şaşırdın, dünyada hiçbir kızın bu servete değmeyeceğini belirterek, yüz lira harcarsanız, dilediğiniz kızı alırsınız dermiştin. Karın için yüz liralık masraf ettiğini, annen için babanın daha az para harcadığını belirtmiştin.” Çerçinin gözünün içine bakarak sorar;

“Sonucu görüp anladın mı?”  Çerçi,

“Neyi anladım?” diye tekrarlayınca, Büyük Hanım,

“Ucuz karıdan senin gibi çocuk doğar. Misafir olduğu evde hırsızlık yapar. Pahası yüksek olan kadından da benim oğlum gibi yiğitler doğar, haramzadeleri yakalar getirir.” Diye açıklama yapmış. Bu açıklamadan sonra Çerçi cezalandırılacağından korktuğu için yerinden fırlayarak hanımın elini ayağını öpmeye başlamış. “Ben ettim, sizi etmeyin. Beni affedin, bırakın gideyim. Günlerdir evden uzaktayım. Karım ve çocuklarımın gözleri yollarda kalmıştır. Ne haldedirler bilmiyorum” demiş ve ağlamaya başlamış.

Büyük Hanım, Çerçiye;

“Korkma, sana bir şey yapmayacağız, ceza filan vermeyeceğiz. Sana aslında anladınsa cezaların en büyüğünü verdik. Oğlum seni yakaladı, sana hiçbir kötülük yapmadan buraya getirdi. Karnını doyurduk, şimdi sana azığını da vererek yolcu edeceğiz. Bizim töremizde senin gibi sefillere el kalkmaz, onlarla kendimizi bir tutarak aşağılatmayız.

Hadi kalk yoluna git! Sen sen ol! Sana evinin kapısını açan insanlara ihanet etme.”

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

133 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi