ANALARLA PAYLAŞILAN ACILAR, ACIYI AZALTMIYOR.

ANALARLA PAYLAŞILAN ACILAR, ACIYI AZALTMIYOR.

Necdet ÖZKAYA

13 Ocak 2007-Ankara

Dün Yavuz’un sevgili kardeşimin şehit edildiği gündü. 13 Ocak 1979 du. Gün dünkü gibi Cuma idi. Ankara’da yoğun ve sert bir kış var. Demirlibahçe’de ki  Bıyıkoğlu apartmanındaki evimiz buz tutmuş bir durumda.

O günün sabahında uyandığımızda pencerelerdeki buzların eridiğini görünce anladık ki hava ısınmış, içeride ve dışarıdaki buz gibi havadan kurtulacağımız için sevinmeye başladık. Sevincimiz ne kadar sürmüştü? Bilmiyorum Kahvaltı yapabildik mi? Onu da hatırlamıyorum.

Hatırlayabildiğim ise çocuklar henüz okullarına gitmemişlerdi. Telefon çaldı. Açtım Adana’dan arıyorlardı. Arayan kardeşlerimin arkadaşlarından biriydi.

“Ağabey, Oğuz’la Yavuz’u silahla taradılar. Yanlarında Müzeyyen’de vardı.” Dedi.

“Hayattalar mı?” diye sordum.

“Hastaneye kaldırdılar, sonucun ne olduğunu bilmiyorum.” dedi.

Bir anda evin içi çığlıklarla doldu. Sanki tavan üstümüze çökmüştü. Soğukkanlılığımı korumak için büyük çaba harcıyordum. Ama ne kadar başarabiliyordum o belli değil. Bu arada Adana’dan sağlıklı bir bilgi almak için telefonla onu bunu arıyordum. Bir iki arkadaşın olaydan haberi yoktu. Bir ikisi de hadiseyi duymuş, ama çocukların akıbeti hakkında doğru bilgi veremiyorlardı.

Aklımıza televizyonu açmak, haberleri dinlemek geldi. Saate bakar bakmaz haber vaktinin geldiğini gördük. Televizyonu açtık. Haberler okunuyordu. Gözyaşları içinde televizyonu dinliyorduk. İkinci veya üçüncü haber kardeşlerimle ilgiliydi. Habere göre Oğuz olay yerinde ölmüş. Yavuz ve Müzeyyen yaralı olarak hastaneye kaldırılmıştı.

Haberi duyan arkadaşlarımız az sonra eve gelmeye başladılar. Gelenler de benim gibi öğrendikleri haberin şaşkınlığı ve üzüntüsü içindeydiler.

Kimin kimi teselli edeceği belli değildi. Çünkü odada bulunan herkes derin bir acı ve elem içindeydi.

Çocukları Hasan Beyle eşi Kadriye Hanıma emanet ederek Adalet’le Adana’ya gitmek için Seç otobüsünden yer ayırttık. Kadriye Hanım, eşimle birlikte Atilla İlkokulunda öğretmenlik yapıyordu.

Otobüse öğleye yakın bir saatte bindik. Yol boyunca sessiz sessiz ağlıyor, Oğuz için yanıyor, Yavuz’la Müzeyyen’in iyileşmesi için dua ediyorduk.

Akşamın tam vaktinde Adana’ya ulaştık. Otogara gitmeden yolda indik. Hafif bir yağmur yağıyordu. Annemler İstiklal Mahallesinde oturuyorlardı. Şehirlerarası yoldan 150-200 metre içerideydiler. Bir başka ifade ile Mersin-Adana yoluna çok yakın bir mesafedeydiler. İki katlı avlulu bir evin üstünde oturuyorlardı. Ev sahibi alt oturuyordu. Zili çaldık, çaldık kapıyı açan olmadı. Alt kattan bir pencere açıldı. Tavırlarından olaydan haberli oldukları anlaşılıyordu.

“Üçünü birden vurmuşlar, nasıl olmuş?” diye sorunca

“Hiç haberimiz yok” dediler. Annemleri sorunca,

“Teyzenize gitti. Ama aradan birkaç gün geçmesine rağmen henüz gelmedi.” Diye cevap verdiler.

O zaman aklımız başımıza geldi. Teyzemin biricik oğlu Ahmet’i 25 Aralık 1978 günü Sümer Mahallesinde bir pastanede arkadaşları ile otururken şehit etmişlerdi.

 Akşam karanlığında sokağı POL-DER ’li polisler tutmuş, kahvehanelerde ve pastanelerde arama yapmış, oturanların silahsız olduğunu tespit etmişler. Onların sokaktan çekilmelerinden bir müddet sonra arabalara bindirilmiş komünist silahlı çeteler sokağın kanala bakan tarafından girmiş, camiye kadar iki taraflı olarak yolun üstünde bulunan pastane taranmıştı. Pastanede oturan birçok genç yararlanmış, iki ülkücü genç şehit olmuştu. Şehit olanlardan biri Fahriye Teyzem ile Mazhar Eniştemin tek oğulları olan Ahmet’ti.

Aradan on beş gün geçmeden Oğuz, Yavuz ve Müzeyyen’in bir Cuma sabahının erken saatlerinde Eski İstasyon Karakolun hemen karşısındaki sokağın içinde vurdular.

Rabia Hanımın oğullarından biri şehit olmuş, diğeri kız kardeşiyle yaralanmış. Annem, Teyzemin yasına, acısına ortak olmak için onların Sümer Mahallesindeki evlerine gitmiş.

Biz içeri girince çok ev kalabalıktı. Komşular, uzaktan yakından gelen hısım, akraba odayı tıklım tıklım doldurmuşlardı. Kardeşlerimin uğradıkları suikastten Mazhar Eniştemin haberi olmuştu. Fakat anneme ve teyzeme henüz bir şey söylememişti. Annem bizi görünce hem sevindi, hem şaşırdı. Çünkü Adana’ya gitmeden önce onları haberdar ederdik. Habersiz gelişimizden dolayı şaşırmıştı.

Biraz orada oturduktan sonra birilerini yanımıza alarak hastaneye gittik. Bir çok ülkücü genç oradaydı. İçlerinden bir çoğunu tanıyordum. Tıp fakültesinde okuyan Yakup’a, -sonradan kız kardeşim Çiğdem’in eşi oldu- ilk sorum yaralılarla ilgiliydi.

“Oğuz Ağabey, gözünden yararlanmış, Yavuz şehit oldu, Müzeyyen’e kurşun isabet etmemiş” dedi.

Olayı öğrendiğimiz saatten bu ana kadar Oğuz’un öldüğü, Yavuz’un yaralı olduğunu biliyorduk. Meğerse yanlışmış. Ama olan olmuştu. Yavuz, henüz yirmi dört yaşında idi. İmam Hatip Lisesinde çiçeği burnunda bir fen bilgisi öğretmeniydi. Ülkücü, milliyetçi daha genel bir ifadeyle Türk olduğu için öldürülmüştü. O gün de, bugün de komünist çetelerin birçoğu bölücü ve Kürtçüydüler. Davaları adına bu cinayetleri işliyor, Türk çocuklarını öldürüyorlardı.

Hastaneden teyzemlere döndükten sonra başımıza gelenleri anneme anlatmak zorundaydım. Ağabey olarak bu görev bana düşüyordu. Nasıl anlatacağımı düşünürken davranışlarımızdan şüphelenmeye başlamıştı. Yanına oturup yüzümü yüzüne dayayıp onu okşamaya başlayınca;

“Necdet, oğlum siz de bir iş var, ne ise benden saklamayın, söyleyin” dedi.

Söylemek kolay olsa, hemen söyleyeceğim, ama ne mümkün! Odada bulunanlar susmuş pür dikkat bize bakıyorlar. Gözlerim dolu dolu. Anama döndüm, dedim ki;

“Sen de teyzem gibi, yüzlerce ülkücü annesi gibi şehit annesi oldun.”

Yüzüme tuhaf tuhaf baktı. Sanki aklımın başımda olup olmadığını öğrenmek istiyordu. O anda sükut süresi bana bir yıl gibi geldi. Sanki zamanım “sırtına kurşundan bir yük binmiş” ti geçmek neydi bilmiyordu.

Birdenbire annem ellerini dizlerine, başına, yüzüne vurarak ağlamaya başladı. Şehit annesi olmak onun acısını dindirmeye, teselli etmeye yetmedi, yetmeyecekti. Rahmetli ölünceye kadar Yavuz’un acısını hiç unutmadı, unutamadı. Ölüm döşeğinde son nefesinde “Ah Yavuz’um, ah oğlum!” dedi ve gözlerini kapadı.

Annem unutmadı da, Yavuz’un acısını aradan geçen 28 seneye rağmen biz kardeşler, ağabeyler, kız kardeşler unuttuk mu? Unutmak mümkün mü?

Onu unutmamak ve nesiller boyu yaşatmak için erkek torunlarımızın üçünün de adlarından biri Yavuz oldu: Koray Yavuz, Yavuz Orhan, Yavuz Levent. Onlar da  çocuklarına annelerinin amcası olan Yavuz’un adını koymalıdırlar.

Kurban bayramında Adaletle mezarlığa gittik. Annesi Lütfiye Hanımla Yavuzun mezarını ziyaret edebildik. Onun babasıyla benim annemin elimizdeki plana rağmen mezarlarını bulamadık. Ruhlarına Fatiha okumakla yetindik.

***

Ahmet’in, Yavuz’un, Nazım Mehterbaşıoğlu’nun ve binlerce ülkücünün şehid olduğu dönemlerde Ecevit başbakandı. Uğursuzluk ülkenin ve milletin üstünde abanmıştı.

Hadiselerin çok yaşandığı illerde sıkıyönetim ilan edilmişti. Her başbakan gibi Ecevit de sıkıyönetimden hoşlanmıyordu. Ama çaresiz kalınca ilan etmek zorunda kaldı.

Yanılmıyorsam 26 Aralık 1978'de Kahramanmaraş olayları nedeniyle 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi, bu illerin içerisinde Adana’da vardı. Şehir içinde askerin emniyeti sağladığı düşüncesinin verdiği rahatlıkla Cuma namazı için Yavuz ve Oğuz,  banyo yaparak, temiz elbiselerini giyerek Müzeyyenle beraber işlerine gitmek üzere evden çıkmışlar. Başlarına gelen bela, ailemizin uğradığı felaket ve acı Oğuz’un askere olan güvenini silip, almıştı.

“Mukadderat” deyip geçebilir, izah edebiliriz. Sıkıyönetime rağmen işlenen cinayetler, atılan bombalar, yakılıp yıkılan işyerleri, talan edilen malların sorumluları, suçluları bulunmuyor, olayların ardı arkası kesilmiyordu. 12 Eylül 1980’ne kadar olaylar devam etti. O gün silahlı kuvvetler adına beş orgeneral idareye el koyunca bıçakla kesilir gibi kesildi. O günden bu güne kadar siyasi hayatımızda sorulan sorulardan biri bu oldu. 11 Eylül günü bile atılan bombalar, ateşlenen silahlar nasıl durdu, nasıl sustu?

Kenan Evren 12 Eylül’ün birinci adamı olarak “İdareye el koymak, Türkiye’de istikrarı sağlamak, can, mal, namus ve ırz emniyetini temin etmek için şartların oluşmasını, yani müdahale için ortamın elverişli olmasını bekledik” dedi.

Bu hazin bir itiraf dır. Yavuzların, Ahmetlerin, Nazımların binlerce yaşdaş ’ları ve ülküdaşları “Gök ekinin biçilmesi gibi” biçilmesine göz yummak, vatanseverlikle, insan severlikle nasıl bağdaşır.

Tabii 12 Eylül’ün muhasebesi yapılırken, müdahale yargılanırken 11 Eylül’ü unutmamak gerekiyor. İzan ve insraf bunu icap ettirmektedir,

Yavuz’un cenaze namazına Adana’daki arkadaşlarımızın dışında, Ankara’dan, İstanbul’dan, İzmir’den Sivas’tan, Zara’dan, Van’dan, Eskişehir’den gelen hısımlar ve akrabalar bulundular. Can yakan, ciğer delen bir cenaze namazı kılındı.

Yavuz’u yıkarlarken ben de gasilhane deydim. Tarifi mümkün olmayan bir güzellikteydi. Arkadaşları dört bir yanını çevirmişti. Nurettin Taşdemir’in ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.

Kefenlediklerinden sonra Yavuz’u görmeleri için annemle, çiğdemi gasilhane ’ye aldık. Bu dünya gözü ile Yavuz’u son görüşümüzdü. Büyük acı veren bir veda idi. Çiğdem gözyaşları içinde ağabeyinin elini, yüzünü öperken, annem bildiği duaları eşkere okuyor. Büyütüp yetiştirdiği, ama doymadığı, hiçbirimizin doymadığı sevgili Yavuz’u ebediyete yolcu etmenin son anların ağlayarak yaşıyorduk. Hüzün ve matem bütün mezarlığı sarmıştı.

Şehadet yiğitlerin son rütbesi olduğuna inanan Yavuz’u, kılınan cenaze namazından sonra toprağa kendi elimle verdim.

Hayat tezatla doludur. Belki de cazip olan yönlerinden birisi de budur. Geceye gündüzün devranı gibi. Yavuz’u cenaze arabasında mezarlığa götürürken karşımıza Kolordu Komutanlığının bulunduğu köşeden bir düğün alayı çıktı. Bizim alayımızda hüzün, acı ve gözyaşı vardı. Düğün alayında davullar, zurnalar çalıyor. İnsanlar güle oynaya gelinle damadı götürüyorlardı. O neşe içinde acaba cenazeyi fark ettiler mi? Ettilerse dünyanın gelip, geçiciliğini, insanın fani oluşu akıllarına geldi mi? Geldi ise ne düşündüler, Allahtan başka kim bilebilir ki?

Yavuz’u Kuranlarla, dualarla Allah’a emanet ettik. Allah’ın izzeti, şanı emanette rahmetle, şevkatle muamele edeceğine inanarak kabristandan ayrıldık.

Bir gül daha solmuştu. Bir yıldız daha kaymıştı. Bir tel kopmuş, beste susmuş, ahenk ebediyen kesilmişti.

Aradan 28 yıl geçti. Yüreğimizin bir tarafı Yavuz’la sancılı, ciğerimizin bir tarafı onunla acılı. Ama en büyük acıyı anam duymuştu; anaların ağlaması kimsenin ağlamasına benzemezdi. Bunu ben gözlerimle gördüm, annem 8 Kasım 1980’de vefat edinceye kadar, birebir yaşadım.

“Analarla paylaşılan acılar, acıyı azaltmıyor. Kendisiyle çarpılıyor..”

Allah cümle geçmişlerimize rahmet etsin! Amin!

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

212 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi