VAN’IN MİLLİYETÇİ BELEDİYE BAŞKANI TAYYAR DABBAOĞLU

Geçen haftadan devam

VAN’IN MİLLİYETÇİ BELEDİYE BAŞKANI TAYYAR DABBAOĞLU

Necdet ÖZKAYA

Rahmetli Tayyar Dabbaoğlu, Van’da yetişen milliyetçi aydınların başında gelir. Van Öğretmen Okulu Müdürlüğü ve Belediye Başkanlığı gibi çok önemli görevler yaptı. Vefat ettiği zaman da Belediye Başkanı idi. Bağımsız seçilmişti. Van’a yeni bir belediye anlayışı getirmişti. Aklımda yanlış kalmadı ise Vanlılar belediye otobüsü ile onun zamanında tanıştı.

İstanbul Edebiyat Fakültesinde hem öğrencilik yapar, hem de fakültesi sekreterliğinde görevli olarak çalışırdı.

İstanbul’ da ki hemşerileriyle çok yakından ilgilenir, kim neredeyse arar bulurdu. Beni de kendisi bulmuştu. Tanıştığımızda İstanbul Eğitim Enstitüsü öğrencisiydim. Bir projesi için benimle buluşmuştu.

Van’ın kurtuluş günü olan 2 Nisan için bir dergi çıkarmayı düşünmüşler. Ben den de yazı yazmamı istemişti. Derginin adını ‘Bizim Eller’ olmasını Çapa’da kararlaştırdık. Dergiyi de 2 Nisan gününe yetiştirdik. Dergi de benim iki yazım vardı. Birinin adı ‘Bizim Eller’ idi.

Rahmetliyle arkadaşlığımız onun ölümüne kadar devam etti. Rahmetle yad ettiğim dostlarımdan biri olarak, gönlümde sevgisi devam etmektedir.

Kendisi gibi bir Türk milliyetçisi olan Dr. Süheyla Hanım’la evlenmişti. Üç erkek çocukları olmuştu. Dr. Hanım rahmetli eşinin memleketinde mesleğini icra etmeye devam etmektedir.

Nihal Atsız Hocaya beni Maltepe Feyzullah Caddesindeki evine O götürmüştü. Atsız Hoca’nın çevresindeki gençlerin başında geliyordu. Türkçüler Derneği’nin kuruluş çalışmaların da görev almıştı.

Şakacı, hoş sohbet, çok heyecanlı ve çok hassas bir kişiydi. Yardım etmekten ayrı bir zevk alırdı. Ondan bir çok mahalli hikayeler ve fıkralar dinlemiştim. Bunlardan bir kısmı gerçek şahıslarla ilgiliydi. Bunlardan biri Van’nın meşhur belediye başkalarından Salih Türkoğlu’na aitti.

Türkoğlu belediye başkanı olduğu dönem İkinci Cihan Harbi yıllarıdır. İstanbul’a bir vazife ile gelir. Gelmişken Van Öğrenci Yurdu’nu da ziyaret eder. O sıralarda Vanlı öğrenci sayısı 10 kişidir. Belediye Başkanının yurtlarını ziyaret edeceğini öğrenen öğrenciler ‘Reis Bey’i iyi karşılamak, seçkin misafirlerini şerefine uygun ağırlamak için hazırlık yakmışlardır.

Reis Bey’in çok çabuk öfkelendiğini bildikleri için dikkatli olmak gerektiğini hepsi çok iyi biliyorlardı.

Reis Bey beklenen saatte yurda gelmişti. Önce tanışma faslı yapılır. Sıranın kendisine gelen öğrenci ayağa kalkarak, düğmelerini ilikleyerek, gayet nazikçe ismini soyadını söyleyerek, okuduğu fakülteyi ve kimin oğlu olduğunu belirterek kendini tanıtır. Sıra ince, zayıf , uzun boylu bir gence gelmiştir. Rengi de solgundur. Çok yorgun görünmektedir. Ayağa kalkarken bile zorlanır. Kendisinin, babasının adını söyler, hangi mahallede oturduğunu da ilave eder ve çoğu cılız ve ölgün bir sesle;

“Reis Bey Amca, ben sanatoryumdan, yeni çıktım.” demiş. Sanatoryum sözünü duyar duymaz Reis Bey heyecanlanmış, ayağı kalkarak genci kutlamak için ona doğru bir iki adım atınca çocuk bitkinliğine rağmen ayağa fırlayarak Reis Bey’e doğru adeta koşar adım giderek, elini öper. Onun kendisine söyleyeceklerini ayakta durarak dinleyecek.

“Seni tebrik ederim evladım. Fakir bir ailenin çocuğu olmana rağmen ecnebi bir memlekette çok yüksek bir mektebi bitirmek herkesin harcı değildir” demiş. Reis Bey in bu tebrik ifadeleri öğrencileri şaşırtmış ama hatasını düzeltecek yiğit var mı? En çok da hastaneden çıkan genç şaşırmış, hatayı düzeltmezse Reis Bey sanatoryumu okul sanmaya devam edecek. Reis Bey yerine oturunca bütün cesaretini toplayarak;

“Reis Bey Amca, sanatoryum bir mektep değil, verem hastanesidir. Hastaydım tedavi olmak için bu hastaneye yatırdılar. Altı aydır burada tedavi görüyordum. Daha dün çıktım. Burada kalacağım, başka bir yer olmadığı için. Bir hemşerimizin yardımıyla buraya geldim. Birkaç gün sonra Van’a döneceğim” demiş. Demeye dermişte heyecandan neredeyse kalbi duracakmış. Saçlarından ayak tırnaklarına kadar bütün vücudunu ter basmış. Esasında yurtta ki bütün öğrenciler korkularından ne yapacaklarını bilmeden Reis Bey’in tepkisini beklemeye başlamışlar. Fırtına kopmaya kopacak da şiddeti ne olacak? Merak ettikleri bu.

Reis Bey, sanatoryumun verem hastanesi olduğunu anlayınca şaşkınlığa uğramış bir mahcubiyet içerisinde. Duyduklarına önceleri cevap vermemiş. Bir müddet sessiz kalmış, sinirden kaşlarının ve bıyıklarının oynadığı öğrenciler görmüşler. Patladı, patlayacak! Herkes kızgınlığın şiddetini tahmin etmeye çalışırken Reis Bey;

“Seninle bütün Vanlılar iftihar edecek.”

Hasta gence herkes acınmaya başlamıştı ki Reis Bey kaşlarını çatarak,

“P. yiyenin oğlu! Köpek oğlu köpek. Benimle dalga geçmek için mi sanatoryum dedin? “ diye sormuş. Çocuğun dudağını kıpırdatacak hali kalmamıştı ki cevap versin.

“İt oğlu Türkçe kelimeler varken, gavurca konuşmanın, hastaneye gavurca ad koymanın manası var mı?” diye sormuş. Çocuk ancak,

“Reis Bey Amca, haklısın ama Vallahi Billahi verem hastanesine bu ismi ben koymadım” diye bilmiş.

Umarım ki Reis Bey, “Hem hastaneye sanatoryum ismini koyuyorlar, sonra da suçu başkalarına atıyorlar” dememiştir. 

***

Değirmenci Halil vardı. Bizim mahallede dedemlerin kapı komşusuydu. Değirmenci Halil iki evliydi. Birinci karısının adı Hanım ikincisinin adı Zehra idi. Birinci hanımdan çocuğu olmayınca büyük hanım Kardaş Halil’i, eliyle evlendirmişti. ‘Kardaş’ Halil’in unvanıydı. Yeni kadından olan çocukları da öz çocukları gibi sevmiş, benimsemişti. Onların bakımın da, büyütülmesinde öz anneleri kadar gayret sarf etmişti. Zaman içinde Hanımın bir gözü görmez olmuştu. Bunun için mahallede adı ‘Kör Hanım’a çıkmıştı. Akranları  ‘Kör Hanım’ diye seslenirdi.

Kendisine ‘Kör’ diye hitap edilmesinden dolayı kızıp küsmezdi. Bir gözü görmezdi ama, kalp gözü alabildiğine açıktı. Zaman zaman kumalar arasında anlaşmazlık çıkmış olsa bile, büyümeden yatışırdı. Çünkü mahalledeki komşu kadınlar yangına körükle gitmezlerdi. Aksine ufacık bir kıvılcım görseler, yangın çıkmasın diye hep birlikte kıvılcımın sönmesi için gayret ederlerdi.

           Değirmenci Halil’in kendisinden daha ünlü veya ünü kendisine denk olan bir eşeği vardı. Değirmene her sabah eşeği ile gider, dönüşü de akşamları eşekle olurdu. Kendisi ile eşeği arasında ki ilgi, Nasrettin Hocayla eşeği arasındaki münasebet gibiydi. Eşeği Halil’ siz, Halil’de eşeksiz düşünmek mümkün değildi. Halil’in eşeği erkekti. Onun için o eski zaman kadınlarının seyrekte olsa konuları arasında Halil’in eşeği çokça söz konusu olurdu. Hayvancağızın günahı sık sık alınırdı. Çok kere bunu eşeğin gıyabında yaparlardı. Çünkü Halil Kardaşla eşeği evde ise olur olmaz nizada eşeğin lafı ağza alındığında, Halil hayvanın namusunu eşlerinin  namusu gibi korurdu. Onun için eşek ahırda ise kendisinden ancak kibar sözlerle bahsedilebilirdi.

Mahallede başkalarının da bir eşekleri vardı ama, hiçbiri Halil Kardaşın eşeği gibi mahallenin ortak malı değildi. Bu hayvancağızın dışında, kimse kimsenin eşeği ile ilgilenmez, Tavuğuna ‘kış’ demezdi.

Kör Hanıma mahallenin gençleri, küçükleri abla derlerdi. Teyze diye kimsenin hitap ettiğini hatırlamıyorum. Esasın da mahallede yaşlılara teyze yerine ‘eze’ demek tercih edilirdi.

Mahallenin bir ablası daha vardı. Güzel abla, o da benim dedemin ikinci hanımıydı. Güzel Özalplı idi. Türkçeyi başını gözünü kıra, yara konuşurdu. Geldiği yerde ona Güzel değil Gözel denildiği için nüfusa da öyle geçmişti. Mahallede de öyle derlerdi.

Dedem, niye ikinci defa evlenmişti? Bunun sağlıklı cevabını nenem dahil kimse verememiştir.

Birinci karısından çocuğu olmadığı için Halil kardaş evlenmişti. Daha doğrusu Hanım Abla bu özründen dolayı, kocasına olan borcunu ödeyebilmek için onu kendi eliyle evlendirmişti. Zehra’yı ona gelin etmişti. Zehra Halil Kardaşla evlendiğinde dul bir kadındı. Galiba kocası öldüğü için dul kalmıştı. Çocuklar ile birlikte Halil Kardaş’ın evine gelmişti.

Dedemin evlenmesinde çocuk bahane olamazdı. Çünkü Gözel Abla Dedeme eş olduğu zaman Nenemin bir erkek üç kızı dört çocuğu vardı. O halde dedem ikinci kere niçin evlenmişti? Üstelik öyle toy düğünde olmamıştır.

Özalp dönüşü Gözel Ablamı atının terkisine alarak evine gelin olarak getirmişti. Üstelik her resmi nikahsız olarak getirmişti. Onun için ondan doğan çocukların hepsi nüfusta nenemin üzerine kaydedilmişti.

Gözel Abla ile Hanım Abla, hem birbirlerini çok severlerdi, hem de sık sık kavga ederlerdi, Allah var, kavgayı genellikle Gözel Abla çıkarırdı. Kavgalar çok zaman sabah namazından sonra ve yaz mevsiminde olurdu.

Sokaklar yaz günlerinde iki kere mahallenin kadınları ve kızları tarafından sulanır, yıkanır ve süpürülürdü. Herkes kendi evinin önünü temizlediği için sokak pırıl pırıl olurdu. Erkekler sabahleyin işe yıkanmış, temizlenmiş bir yoldan giderlerdi. Akşamları iş dönüşünde yeniden yıkanmış, temizlenmiş bir yolla karşılaşırlardı.

Kör Hanımla Gözel Abla arasında kavga sokağı temizlemek yüzünden çıkardı. Şiddetlenir. Evlerde, sokakta olup bitenleri anlamak için önce pencereler açılarak bakılır. Çok kimse sabah uykusundan bunların kavgalarıyla uyanırdı. Sokağın büyük hanımları acele acele dışarı çıkarak kavgayı daha fazla büyümeden önlemeye çalışırlardı. Hanım Abla çabuk günlerdir pes ederdi ama Gözel Abla yı sakinleştirmek çok kolay olmazdı. Ağzına gelen bütün küfürleri sıralayan Gözel Abla’nın en vurucu silahı gene değirmenci Halil’in eşeği olurdu.

“Halil Kardaş yerine eşeğiyle evlenseydin şimdi kaç tane sıpan olurdu” der, rahatlar ve nenemin kolunda eve öfkesini yenerek girerdi.     

Dedem evden çıktıktan sonra, Kör hanım bize gelir, hiç kavga etmemiş gibi davranarak Gözel Abla ile sohbet ederdi.

Gözel Abla onun için “Bu Kör Hanım dünya ve ahrette benim bacımdır” derdi. Küfürlü sıfatları iltifat olarak kullanırdı. Hanım Abla’da bu küfürlü sıfatları o kadar benimsemişti ki, kızmazdı öfkelenmezdi, küsmezdi. Gözel Ablanın yerine bir başkası bunları söylese, Hanım Abla bunları küfür kabul eder aralarında maraza çıkardı. Gözel Ablanın sözleri batmaz Hanım Abla sağ elinin beş parmağını açarak “Baba çıksın, gözün kör olsun Gözel!” der içeri girerdi.

Eski Van’da yeşil çoktu, su çoktu. Her evin bağı bahçesi vardı. Bizim sokakta olduğu gibi şehrin bütün sokaklarında arklar, arkların içinde de sular akardı. Bazı sokak ve caddelerde arklar iki taraflı olur. Arkların kenarlarında çit gibi söğüt ve kavak ağaçları yükselirdi.

Bizim düz sokakta ark tek taraflıydı. O tek taraflı ark Gözel Abla ile Kör Hanım arasındaki kavganın önemli sebeplerinden biriydi. Ark Hanım Abla gilin evlerinin önündeydi, dolayısıyla ‘su’ yun sahibi olarak kendini görürdü. Bu sahiplenme Gözel Abla’nın sinirine dokunurdu.

Çarşıdan Tepebaşı Mahallesine gelen sokakların hepsi ‘düz ayak’tır. Tepebaşı denmesinin sebebi, sokakların bitiminde derenin başlamış olmasıdır. Yani bütün sokakların sonu dereye inmektedir. Dereden bakıldığı zaman mahalle tepede kalmaktadır.

Kısa bir yokuştan sonra bol ve derin akan bir suya inilirdi. Kullanma suyunu Tepebaşı’nın bütün evleri bu dereden alırdı. Mahallenin ‘has kulları’ bu suyun başında sık sık Hızır’ı gördüklerini anlatırlardı.

Onlardan birini hatırlıyorum. Çünkü gören rahmetli Annemdi. Anacığım anlatırdı.

“Gün henüz yeni ışımıştı. Dereye su getirmeye gittim. Bakraçları doldurmak için çömelmiştim ki, nur yüzlü, beyazlar giyinmiş bir ihtiyar yanı başımda bitmişti. Çünkü gelişinde ne bir ayak ne de başka bir ses duydum. Bana baktı gülümsedi,

“Hayırlı sabahlar kızım. Adın ne senin” diye sordu.

“Rabia” dedim.    

“İsmin de çok güzelmiş. Mübarek bir isim. Babana selam söyle” dedi. Kalkıp aşağıya doğru yürüdü.

Suları doldurup, yokuş yukarı çıkmaya başladım. Dere tenha, yokuşta kimse yok. Evlerin başladığı yere gelinceye kadar, korkudan dizlerimin bağı çözüldü, çözülecekti. Düşmekten, nefesimin kesileceğinden korktum. Çünkü ihtiyarı hep yanımda yürüyor sanıyordum. On beş on altı yaşında ya vardım ya yoktum. Başçavuş Ahmet Bey’lerin evinin bulunduğu noktaya geldiğimde, korkumu biraz atmış oldum. Evler başlamıştı. Sokakta tek tük de olsa kadınlı erkekli insanlar görünmeye başlamıştı.

Eve gelinceye kadar kendimi epeyce toplamıştım. Babam çarşıya gitmişti. Anamlara da başımdan geçenleri anlatmadım. Günlük işler başlamıştı. İş telaşı içinde yaşlı adamı unuttum gitti.

Ertesi gün sabahında, kahvaltıda Babam:

“Kızım, Rabia Dün birisi bana seninle selam göndermiş. Söylemedin herhalde unutmuşsun” dedi. Bende utana sıkıla,

“Evet unutmuşum” dedim. O adam, benim kimin kızı olduğumu nasıl bilmiş, sonra babamı nerde, ne zaman gördü de benimle karşılaştığını anlatmış. Çok merak ettim, fakat babama sormaya cesaret edemedim. Ama o gereken açıklamayı yaptı.

“Kızım, o yanına gelen Hızır Aleyhisselam dı. Korkmana gerek yoktu. Akşam rüyamda gördüm. Kızına söyle benden korkmasın” dedi. Babam ilave etti, “ Allah Hızır’ı sevdiği kuluna gönderir. Bir daha karşılaşırsan korkma, dilekte bulun, ne dilersen o kabul olunur.” 

Hızır Aleyhisselam ismini duyunca korkumun geçmesi şöyle dursun aksine daha da arttı.

Merak ediyorum aradan bunca yıllar geçtikten sonra tepebaşı mahallesine özellikle dede evinin bulunduğu sokağa Hızır uğruyor mu?

Yoksa göç gidip giden gibi, yıkılan evler gibi, yoksa Hızır da gidip bir daha dönmedi mi?

***

Kerhiz’den sonra büyük dere geçer. Bahar aylarında çayın suları kabarır, taşar, etrafa zarar verirdi. Karşı yakada Akköprü Mahallesi var. Mezarlık var. Çocukluğumda süvari birliğinin kışlaları Toprak Kale’nin eteklerinden derenin yakınlarına kadar uzanırdı. Belli saatlerde atları sulamak için çok düzenli bir şekilde atlar getirilir, biz de o saatlerde Tepebaşından bu görüntüleri hayranlıkla seyrederdik.

Derenin karşısında suyla çalışan değirmenler vardı. Bunların en ünlüsü dedemin komşusu olan Halil Kardaş’ın değirmeniydi. Halil kardaş Hanım Abla ile Zehra Hanımın kocasıydı. Mevlüde Yengemin ağabeyidir.

Mahallemiz, bu konunun bütün mahalleleri gibi fakirdi. Sokağımızda yıkık, dökük bir çok ev vardı. Vanlıların ifadesi ile haraba olmuş binalardı. Bunlar kerpiç evlerdi. Evlerin bir çoğu sokak kısmında birbirlerine yaslanmıştı. Damları toprak, düz ve birbirine bitişikti.

Sıcak Van gecelerinde bütün komşular gibi bizimkilerde akşam namazına doğru hem sokak kapısının, hem de yatakların serileceği yerleri damı süpürür temizlerlerdi.

 Şimdi düşünüyorum da, o zaman ki şehirlerimizin ne kadar emin ve güvenilir sokakları, mahalleleri ve damları, bahçeleri, bağları vardı. Kimse canından, malından, namusundan endişe etmez, korkuya düşmezdi.

Çocukluğumuzda ki Van, Birinci Dünya Savaşı’nın, Rus ve Ermeni zulmünün, muhaceretin yaralarını sarmaya çalışırken İkinci Dünya Savaşı’nın yoklukları, kıtlıkları ile boğuşuyordu. Açlık, çıplaklık, hastalık kol geziyordu. Aclığın kol gezdiği şehirde hırsızlık vakası hemen hemen hiç görülmezdi. Kimsenin soyulup, soğana çevrildiğine dair bir haber çıkmazdı. Kümeslere tilkiler girer, horozları tavukları parçalar. Ama, kapı, kol kırılıp evlere hırsızlar girmezdi.    

Mahallede fukara aileler nispeten zengin evler vardı. Halleri vakitleri komşularına göre iyi olan insanlar, onlara gizliden gizliye yardım ederlerdi. Sağ elin verdiğinden sol elin haberi olmazdı. Tam tamına Muhammedi Ölçülerine uygun bir yardım anlayışı.

Yoksul insanlardı, ama bir çoğunun yüzünde gönül zenginliklerini görmek mümkündü. Kanaatkâr insanlardı, bulduklarıyla şükretmesini biliyorlardı. Yüzleri güler, ileri insanları okşayan kelimelerle dopdoluydu. Diplomaları olmayan bu insanlar bu dil zenginliğini nasıl kazanmışlardı? Ben onların cevabını az çok biliyorum. Her fert, çok büyük, zengin, renkli ve binbir çeşit sesin harmanlandığı bir atmosferde yetişmişti. Sözlü, yaşanılan, dipdiri, capcanlı bir dünya.Evlerden, sokaklardan, tekkelerden, türbelerden, camilerden, kahvehane gibi dinamik mekânlardan kurulu bu dünya. Bayramlarla, düğünlerle, toylarla, eğlencelerle, misafirliklerle, sohbetlerle, zikirlerle, namazlarla, oruçlarla içleri doldurulan ve mekanlar ve bu mekanlar da ruhları ve gönülleri, dilleri gelişerek büyüyen çocuklar ve gençler.

Mahallenin sokakları, komşuların terbiyesi bile insanı adam etmeye yetiriyordu. Mahalle elbette meleklerle dolu değildi. Kıskançlar, dedikoducular, fitne ve fesatçılar da vardı. Ama bunlar baskın değildi. Baskın olmaları için aradıkları iklimi ve sosyal çevreyi o dönemlerde bulmaları mümkün değildi. Gelenekler ve büyüklerin tavır ve tutumları fitne tohumlarının yeşermesine imkan vermiyordu. Cemiyetin sağlam yapısı ve kendisini koruma  mekanizmaları hem çok canlı, hem çok kuvvetliydi.

Henüz evlere radyo girmemişti. Gazete ancak belli birkaç kahvehanede okunabilirdi. Televizyon adı bile bilinmezdi. Motorlu taşıtlar yaygınlaşmamıştı. Yolculuklar genellikle atlı arabalarla, kağnılarla, atla, eşekle yapılırdı. Yüklerde bunlarla taşınırdı. Bir çok yere özellikle kar yağdıktan sonra bir yerden bir yere gitmenin en emin yolu yaya gidip gelmektir. Kışın yapılan yolculuklarda arada bir donarak veya çığ altında kalarak ölen yolcular olurdu. Van yöresinde çığ demezlerdi k ‘sepe’ derlerdi.

Her dönemin kendisine mahsus şakaları, oyunları, eğlenceleri vardır. Benim çocukluğumun en büyük eğlencelerinden birisi büyüklerin anlattığı hikayeleri, masalları dinlenmekti.

Anadolu’nun, Balkanların her yöresinde anlatılan hikayeler, Van’da anlatılırdı. Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha, Keloğlan Masalları, Battal Gazi Destanı, Evliya Menkıbeleri gibi…

 Temmuz veya Ağustos sıcaklarının sokakları kavurduğu bir gün. İnsanların serinlemek için bahçelerin, bağların koyuluklarına çekilmek zorunda kaldıkları zamanlar. Çocukların dereleri, çayları doldurduğu günler. İmkânı olanların denize ( göle) günü birlik de olsa gittikleri mevsim.   

Dedemde serinlemek için eve yakın olan etrafı çalılarla, söğüt ağaçlarıyla kaplı  dereye iniyor. Kimsenin pek sokakta bulunmadığı bir saatte. Anadan üryan bir vaziyette suya giriyor. Dışarıdan görülmesi mümkün olmayan bir yerde yıkanıyor.  Birden bire bir ses;

“İmdat yetişin!..” diye bağırıyor. Sesin sahibi adam, var gücüyle bağırmaya devam ediyor. “Ya Allah, ya Muhammet, ya Ali, bana yardım edin!..”

Dedem çalılıkları aralayarak, sesin geldiği yöne dönmüş. Gördüğü manzara çok acıklı, acıklı olduğu kadar da gülünç.

Ununu değirmende eşeğine yükleyip yola çıkan adamın eşeğinin eşekliği tutmuş, hurcun bir gözü suya değdi değecek. Kendi başına da bu tehlikeyi patlatacak gibi değil. Kayan tarafı düzeltmeye kalksa, yukarıda kalan diğer gözün suya vurma ihtimali çok yüksek. Onun için adam bağıra çağıra yalvara yakara kendisine bir yardımcı arıyor.

Dedem giyinmeye zaman bulamıyor. Çünkü çuval suya düşmek üzere. Adam “Ya Ali” diye seslendiği bir anda dedem, çırılçıplak bir vaziyette çalılıkların arasından fırlıyor “Dayan geldim” diyor.

Adam birdenbire karşısında çırılçıplak birini görünce, korkusundan eşeği de çuvalları da bırakarak geri geri gidip sudan çıkarak aşağıya doğru koşmaya başlamış.

Bu seferde dedem yalvar yakar olmuş. “Korkma gel, gelmezsen eğer unun suya düşecek, hamur olacak.” Adam gelmiyor. Unundan da vazgeçmiş eşeğinden de. Dedem zar zor, kendisinin Hz. Ali olmadığını adama inandırmış. Un çuvalı suya düşmeden biri bir yandan diğeri öbür yandan çuvalı düzelterek unu kurtarmışlar.

Yıllar yıllar sonra, annemden dinlediğim bu hikayeyi Van’da bir dost meclisinde anlattığım zaman, hikayeyi dinleyenlerden biri olan öğretmen Ali Laleci değirmenden gelen adam benim dedemmiş. Ben olayı bizzat dedemden dinledim diye konuştu. 

ÜÇÜNCÜ DEFTERİN SONU

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

266 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi