1950 SEÇİMLERİNDE VAN

Geçen haftadan devam

1950 SEÇİMLERİNDE VAN

Necdet ÖZKAYA

1950’ seçimlerin de DP Van da seçimi kaybetmişti. Ama çok büyük çoğunlukla yurt genelinde kazanılmıştı. İsmet Paşa Malatya’da kazanmıştı, fakat iktidardan düşmüştü. Seçim basit çoğunluk sistemiyle yapılıyordu. Kim hangi ilde bir oy fazla alırsa o ilde seçimi o parti kazanmış oluyordu.   

Biz 1950 seçimlerinde Van’ın Çatak ilçesindeydik. Babam orada nüfus memuruydu. Seçimlerde Narlı bucağında sandık başkanı yapmışlardı. O zaman oralara motorlu taşıtlar gideceği yollar olmadığı için yolculuklar hayvanla veya yaya olarak yapılırdı. Babam da zamanında bulunabilmesi için seçim sandığını, zarfları, oy pusulalarını, seçmen listelerini ve diğer evrakları taşıyan bir adam ile seçimden herhalde 3 gün önce Narlı ya gitmek için sefere çıkmıştı. Seçim sonuçları en az iki gün sonra ilçe seçim kuruluna resmen gelmişti. Resmi olmayan sonuçlar jandarma telefonundan öğrenilmişti.

Seçimden sonra DP’nin iktidara geldiği resmen açıklandıktan sonra, rahmetli babam anlatmıştı;

“Sandık kurulunu oluşturduktan sonra, saatinde oy verme işlemini başlattık. Çok yaşlı ve okuma yazma bilmeyen, zar zor gören bir adam oy vermeye geldi. Yalnız başına oy atma işini yapması mümkün değildi. Yardımcı olmak için kendisine hangi partinin pusulasını atmak istiyorsun diye sorudum. Ne partiyi ne pusulayı biliyordu. Denemek için kapalı oy verme yerine götürdüm, elimle oy pusulalarını göstererek bunlardan birini al dedim.  DP’sinin pusulasını aldı, zarfa beraberce koyduk, sandığa atılan ilk oy bu oldu. İçime birdenbire doğdu ki seçimleri demokrat parti kazanacak.”

Van’da CHP Kazanmıştı, ama yurt çapında DP büyük farkla iktidara gelmişti. İsmet Paşa’nın yerine Celal Bayar cumhurbaşkanı olmuştu. Menderes Başbakandı. Milli Şef İsmet İnönü’nün sınıftaki resmi indirildi, yerine Celal Bayar’ın resmi asıldı. Bayar cumhurbaşkanı olmuştu, fakat şefliği yoktu. Ebedi şefin resimleri hep duracak yanında ki resimler değişecekti. Şef olmayan cumhurbaşkanına milletin alışması kolay olacak mıydı? Ahalinin uyumu kolay oldu da, okumuşlar şef sıfatı olmayan cumhurbaşkanını ve onun kurdurduğu hükümetini bir türlü benimseyemediler. Ancak on yıl dayanabildiler.

***

Celal Bayar, cumhurbaşkanı seçildikten bir müddet sonra yurt gezisine çıktı. Ama Van’a gelmiyordu. Çünkü Van’da seçimi kaybetmişlerdi. Ziyareti esnasında Van’da ilgili göremeyeceği endişesine kapılmıştı. Endişesini giderecek bir teminata ihtiyaç hasıl olmuş. Günah bize anlatanların boynuna;

O zaman ki DP. Van il başkanı akıllı bir adammış. Celal Bayar’a mektup yazarak Van’a davet etmiş. Mektubun en çarpıcı yanı Celal Bayar’ı ikna eden bölümünde şunlar yazılıdır.

“ …Deseler ki, Ankara’dan bir deve gelmiş, bütün Vanlılar sokağa dökülür, gelen deveyi görmek için. Kaldı ki zatı aliniz cumhurbaşkanısınız. Van’a teşrif ediniz. Geziniz bir sonraki seçimler içinde vesile olacaktır.”

Büyükler anlatırlar ki Celal Bayar bu mektuptan sonra Van’a geldi. 1954 te yapılan seçimlerde Demokrat Parti Van’da da kazandı.

Ne güzel adamlar vardı. Okumuş, okumamış olanı cümlesi hoş sohbet derya dil adamlardı. Her yaşta insanın oturup kalktığı mekanlar vardı. Bu mekanların başında kahveler gelirdi. Tavla, kağıt oyunları gibi oyun oynatılmayan kahvehaneler tam bir sohbet yeriydi. Hele camilerin yanı başında bulunan kahvehanelerde taze taze çay içmek, oradaki sohbetlerin misafiri olmak bile insanların irfanına irfan katardı. Bu günkü deyimiyle oralar tam bir yaygın eğitim kurumlarıydı.

Dini, tasavvufi konular üzerinde sohbet açılır, bu sohbetlerde günün meseleleri konuşulur. Onların tahlili için dini, tasavvufi kıssalardan örnekler verilerek yapılırdı.”bir ben var, benden içeri”  mısrasında olduğu gibi her sohbette, o sohbette içeri bir sohbet vardı. Önemli olan o ‘iç sohbeti’ anlayabilmekti. Herkes nasibince iç sohbetten pay  alırdı.

Bu sohbetlerin müdavimleri vardı. Tiryakileri vardı. Tıpkı sigara tiryakisi gibi, içlerinden birisi eksik ise, son halkası kurulmamış olur. O gün o insanlar gönüllerinde bir kırıklıkla, ruhlarının bir yerinde boşluk his ederek evlerine dönerlerdi.

Her sohbet halkasının bir büyüğü bir aksakalı mutlaka vardır. Bu aksakal mutlaka yaşça büyük olması gerekmiyordu. Kemalâtı yüksek olan kimse büyüktü. Yani meşhur ifadesiyle büyüklük yaşta değil baştadır. Baştadır deyince aklıma bakanlıktaki görevimden alınarak 12 Eylül sonrası öğretmen olarak Ankara’daki Demirlibahçe Ortaokuluna gönderilmiştim.

Kenan Evren, Genelkurmay Başkanı, İhtilal Konseyi Başkanı, TSK’nın Başı, aynı Zamanda Devlet Başkanı, ne kadar baş varsa hepsinin başı.        

Türkçe derisinin birinde bir baş bir şapka hikayesi geçiyor. Konuyu bir yerde   keserek sınıfa bir soru sordum;

“Türkiye’ de dün büyük şapka kimin başındadır?” soruyu sormamla birlikte, sınıfta bütün eller havaya kalktı, cevap vermek isteyenler birbirleriyle çekişme halindeler. Anlaşılıyor ki soru kolaylarına gitmişti. Cevap vermek için heyecanından yerinde duramayanlardan birine söz verdim. Ayağa kalktı;

“En büyük şapka Kenan Evren’in başındadır” dedi. İkinci ve üçüncü Öğrenciler de aynı cevabı verince, tek tek herkese sormak yerine “En büyük şapka Kenan Evren’in başındadır” diyenler parmaklarını kalırsın dedim. Bir kişinin dışında sınıfın hepsi parmak kaldırdı. Çocuklar haklıydı, bu kadar çok baş olanın elbette ki başı çok büyüktü ve en büyük şapkada onun başındadır.     

Parmağını kaldırmayan öğrenciden soruyu cevaplandırmasını istedim. Dedi ki; “kimin başı en büyükse, onun şapkası en büyüktür” doğru cevap bu idi. Bunu diğer öğrencilere anlatmakta zorluk çekmiştim.

O sohbet halkasına dahil olmaya çalışılan gençler de vardı. Söze sohbete karışmaz edepler ile ve bütün dikkatleriyle büyüklerin sohbetlerini dinlerdi. Bizim gibi sohbet halkasına yaşları icabı giremeyen küçükler sohbetlerde anlatılan hikmetli hikayeleri, fıkraları, teşbihleri onlardan dinlerdik. Şifahi kültür bütün canlılığıyla kulaktan kulağa, nesilden nesile böyle intikal ederdi.

Bu sohbet halkalarında edep dışına çıkılmadan çok şakaların, yarenliklerin yapıldığını duyardık. Onların birkaçını aradan geçen kırk elli seneye rağmen unutmadım. Bu sohbetlerin en güzelleri ve en derinleri ramazan geceleri yapılırdı. Teravih den sonra sabaha kadar devamı ederdi.

Koyu sohbetlerin yapıldığı yerlerden bir büyük caminin karşısındaki kahveydi.

Van’ın en zenginleri teravih den sonra bu kahvede otururlar çaylar içildikten sonra sohbet kendiliğinden açılırmış.

Hacı Nuhi Efendi de bu kahvehaneye gider. Onun oraya gittiğini öğrenen Molla Bozo’da bir akşam arkadaşlarıyla o kahveye gider. Molla Bozo’nun gerçek adının ne olduğunu bilmiyorum. Benim gibi bir çok Vanlı da bilmez. Daha doğrusu merak, edip öğrenmek ihtiyacını da duymamışız. Oğullarından bir ikisini tanıdım. Van’da söz sohbet sahibi olmaya başladığımız 60’lı yılların başında Molla Bozo’nun oğlu Timurlenk Bozkurt’la arkadaşlığımız olmuştu. O da babası gibi şairdi. Halk hikayeleri ve fıkraları anlatırdı. Arada bir İkinisan Gazetesinde yazıları ve şiirleri çıkardı.

Aile iran’dan Van’a göçmüş yerleşmiş soyu sopu Türk olan ailelerden biriydi. Molla Bozo, Nasrettin Hoca gibi bir adamdı.

Kendisini önden, arkadaşları arkadan selam vererek kahveye girmişler. Molla Bozo’nun İçeri girdiğini gören Hacı Nuhi Efendi Mollayı masasına davet etmiş. Çünkü Molla Bozo hoş sohbet, nüktedan bir adam. Onunla güzel birkaç saat geçirmek mümkündür.

Molla Bozo’nun Hacı Nuhi Efendi’nin masasında olduğunu gören diğer müşteriler de az sonra başlayacak olan sohbeti dinlemek için onların bulundukları yerlere yakın oturmaya başlamışlar. Molla Bozo’nun Kahvede olduğunu işitenlerin bir kısmı da ramazan yorgunluğunu üstlerinden atmak için Celal’in kahvesine gelmişler. Kahveci de müşterilerin çokluğundan memnun. Kahveye en son gelenlerden biri de Şeyh Reşit Efendi ile bisikletçi İbrahim Usta olmuş. Bunlar çok itibarlı insanlar. Hacı Nuhi Efendi ayağa kalkarak yeni gelenleri masasına davet etmiş.

“Eee ne var, ne yok!” dermişler Molla Bozo’ya. Sohbetin başlaması için ayak vermişler. Bozo almış sözü, açmış sohbeti dönmüş Hacı Nuhi’ye;

“Hacı Efendi, dün sabah namazından sonra uyumak için yatağa girdim. Rüyamda gördüm ki, kıyamet kopmuş”  deyince herkesle beraber Hacı Nuhi Efendi de “hayırdır inşallah” demiş. Molla Bozo ;

“Hayır karşınıza çıksın” diye cevap verilmiş. Ama susmuş. Bu susuşun sebebi belli. Masanın efendisi çay söyleyecek ki, söze devam edebilsin. Bu sohbetin töresidir. Hacı Nuhi Efendi, ocağa seslendi. Eliyle de işaret etti, çevirme çay istedi. Çevirme, yani herkese çay gelsin ne oldu. Az sonra çaylar geldi. Çaylar içilmeye başlanırken Molla sözüne devam etti.

“Mahşerdi, teraziler kurulmuş, hesaplar görülüyordu. Sıra bana gelmişti, amel defterim açıldı, sevaplar, günahlar sayıldı, çıkarıldı, tartıldı ‘Mizan’ı yapan görevli bana dedi ki sen iyi bir insansın, ne yazık ki imanında bir gram noksanlık var, sana bir iyilik yapacağım, birini bul, ondan noksanını tamamlayacak bir gram iman al gel dedi. Demeye dedi de kimden alacaksın? O ana baba gününde, her kes kendi derdine düşmüş, kim benim yüzüme bakacak, derdimi kime anlatabilecektim? Şaşkın şaşkın, korka korka etrafıma bakınırken, o mahşeri kalabalığın içinde, Hacı Efendi birden seni gördüm. Görmemle beraber sana doğru ümitle bir hamle yaptım.” dedi ve durdu.

Bu durak çayların yenilenmesi için bir fırsattı. Her yenilenme en az elli çayın dağıtılması demekti. Bunlar hep Hacı Nuhi Efendi’nin hesabına yazılıyordu. Hacı Nuhi Efendi, Zenginliğinin yanın da cimriliği ile de tanınırdı. Ar belası çay söylemek zorunda kalıyor. Zira Molla Bozo’yu kendisi konuşturmuştu. Dilinin belasını çay parasıyla ödeyecekti. Bunun kurtuluşu yoktu.

Rüyaya kendiside dahil olunca Hacı Efendi sabırsızlanarak,

“Eee devam et Molla” dedi.

Molla devam etmeye edecek de çayın arkasının kesilmemesi lazımdı. Teminatı Hacı Nuhi oldu. Bütün gün oruç tutmuş her Vanlı gibi çay tiryakisi olan Molla, içtiği üç beş bardak çaya doyacak değildi.

“Sana yöneldim Hacı Efendi.  Biraz yaklaşınca gördüm ki, o kalabalıkların arasında uzun bu boyunla bir görünüyorsun, bir görünüyorsun ki, görenlerin ağzı açık kalıyordu. Herkes senin güzelliğin karşısında hayran kalmış vaziyetteler” diyince Hacı Nuhi Efendi, heyecanlanarak “evet, evet “ demiş. Ama yeni çay gelmediği için Molla ağzını sımsıkı kapamış, bıçakla kesilse bile açılmayacakmış.

Çaylar içilince Molla Bozu, kaldığı yerden devam etmiş.    

“Hacı Efendi, Aramızda 100-150 metre kadar bir mesafe kalmıştı. Artık sizi rahatça görebiliyordum. Üstünüzde yeşil bir elbise vardı. Cübbe gibiydi. Paltoya benzemiyordu. Başınızda yeşil sarık, sarığın tam ortasında yalım yalım, ışık ışık parlayan yıldıza benzer bir şey var” bu güzel sözleri duyan Hacı Efendi, Molla Bozo’nun durmasını çayları yeni yenilemesini emrediyordu.

Ocakta çifte semaver kaynıyor, çifte demliklerde çay demleniyordu. Ama ocakçı çay yetiştirmekte zorlanıyordu. Bu arada Molla Bozo kimseye hissettirmeden, sandalyesini her çaydan sonra kapıya doğru kaydırıyor ve konuşmaya devam ediyordu.

“Hacı Efendi, boynunda Kur’an-ı Kerim’in asılı olduğunu görünce ümidim artı. Noksan kalan imanımı senden tamamlayacağımı düşündüm.”

Mahşerdeki görünüşü rüyada da olsa çok görkemli olan Hacı Nuhi Efendi, etrafına gururlu, gururlu baktı, ahret yurdunun kendisi için cennetten bir köşe olduğunu görünce cömertliği de arttı, huzuru da. Tepsi tepsi çaylar dağıtılıyor, herkes susmuş, pür dikkat Molla Bozo’yu dinliyor. Hacı Nuhi gibi herkeste rüyanın sonunu merak ediyordu. Rüya bittiğinde yorumu yapacak kişi de hazırdı. Şeyh Reşit Efendi, ne güne duruyordu.

Molla Bozo:

“Hacı Efendi sana iyice yaklaştım. Sen o selvi boyunla hiç yaşlanmamıştın, 25-30 yaşlarında gibi duruyordun.”

Vallahi bu sözlere dayanmak zordu. Çok kişinin aklını başından alır, ayaklarını yerden keserdi. İlerlemiş yaşına rağmen Hacı Nuhi’nin de ayakları yerden kesilmişti. Sağa sola gülücükler dağıtarak kahveci çırağına seslendi, “yandaki baklavacıya bak açıksa acele bir tepsi baklava al gel.” Dedi. Çırak fırladı, Molla Bozo baklavanın lafını duyunca konuşmasına ara verdi ve gene sandalyesini kapıya doğru biraz daha yaklaştırdı. Bunu o kadar ustalıkla yapıyordu ki kimsenin dikkatini çekmiyordu. Farkına varanlar ise bu yer değiştirmeleri sohbetin tabii bir seyri gibi düşünüyorlardı.            

            Büyük bir tepsi baklava gelince sohbetin havası iyice güzelleşti, heyecanı arttı. Hacı efendi söylemeden edemedi.

“Tatlı yiyip, tatlı konuşalım.” 

Herkes  Molla Bozo’nun yüzüne yüzüne baktı. Önüne konulmuş son baklava dilimini yiyince;

“Derdimi Hacı Efendi sana anlattım. Dedim ki Hacım, mizanda ölçtüler, biçtiler, günahlar sevaplarımı götürünce bir gram imanım noksan çıktı. Hesabı gören görevli, bana dedi ki bir sana izin veriyorum git şu kadar zaman zarfında bir gram iman ödünç alarak gel, noksanını tamamlayalım. Aksi takdirde cezanı çekmek için cehenneme gönderileceksin. Hacı Efendi halimi sana arz ettim. Dedim ki, eline ayağına düşmüşüm, bana acı, bana bir gram iman ver, beni cehennemden kurtar.

Sen birdenbire hüzünlendin. Melül, melül bana baktın, gözlerin yaşardı. Senin gözlerin yaşarınca, benim gözlerim ışıldamaya başladı. Hacı Efendi, bana acıdı, şimdi Kuran-ı Kerimi açacak, kesesinden bir gram iman çıkarıp bana verecek,  böylece cehennemden kurtulmuş olacağım. Diye düşündüm.

Sen yüzüme uzun uzun baktın! Baktın! Başını sağa sola çevirerek dedin ki;

Ey Bozo! Ey arkadaşım! Ey hemşerim! Sen sanıyorsun ki ben iman deposuyum. Elini Kur’anın üstüne koydun; bu kitap hakkı için değil bir gram fazla ben de yarım gram bile iman yok dedin.”

Bunları söyler söylemez kapıya iyice yaklaşmış olan Bozo fırlayıp dışarıya çıktı. Bozo’nun son cümleleri ile Hacı Nuhi alnının ortasından kurşun yemiş gibi oldu. Doğru kaldı. Kahvedekilerin hepsi de bir tuhaf olmuştu. Kimse birkaç dakika ne konuştu ne yerinden kıpırdayabildi.

Hacı Nuhi kendisine geldiğinde ancak “Vay köpek oğlu köpek! “ diyebildi. Sohbette bulunanlar, sonucu o anda değerlendiremediler. Çünkü  Hacı Nuhi’ yi daha fazla üzmek istemediler. Şeyh Reşit Efendi gibi kendilerini hacı efendiye yakın bilenler onu teselli etmeye başladılar.

Birkaç gün sonra bu hikaye Van’ın yakın uzak bütün mahallelerinde duyuldu. o yıl ramazanın en mühimi sohbet mevzuu olarak anlatıldı durdu. Anlatıldıkça hikaye ye yeni unsurlar katıldı, hikaye zenginleştikçe zenginleşti.

Şimdi ne o kahveler kaldı, ne o müşteriler. Elbette ki bu döneminde kendisine mahsus niteliklerin ve özellikleri vardır.

***

İkinci cihan harbi  senelerin de Van’da belediye başkanı Salih Türkoğlu imiş. Asabi bir adammış, gönlü gözü tok, ama namı deliye çıkmış bir sinirli zat. Deliliğine  rağmen Vanlılar çok sevmiş ve çok saymış. Şehrin unutulmaz isimleri arasında yer almış.

İkinci cihan harbine katılmamışız fakat yarattığı kıtlığı yokluğu ve fukaralığı milletimiz çok acı bir şekilde yaşamış.

Yorganlarımızın yüzleri sökülerek analarımıza, bacılarımıza entari yapılmış. Her şey vesikayla veriliyor: gaz, tuz, şeker, un Sümerbank mamullerinin bütünü ( patiska, kaput bezi, basma, pazen) de vesikaya tabii idi. Şekeri bulmak zor olduğu için evde çayların üzümle içildiğini hayal meyal hatırlıyorum.

İşte o günlerin birinde Van’ın uzak bir mahallesinde dul bir kadın, bu kadının da bir oğlu vardır. Çocuk ortaokul mezuniyet imtihanına hazırlanmaktadır. Evde gazyağı bitti, bitecek. Gazyağı bulunmazsa çocuğun akşamları ders çalışmak imkanı tamamen ortadan kalkacak. Çünkü evde gaz lambası yanmayacak. Kadıncağız konu komşudan gaz bulmaya çalışır ama, nafile. Herkes birbirine muhtaç.

Birileri kadıncağızın cesaretlendirmiş, soluğu belediye de almış. Kapıdaki çavuş ne istediğini niye geldiğini sormuş.              

Kadıncağız; “Reis Bey’i göreceğim. Gazımız bitti, karanlıkta kaldık, oğlan mektebi bitirecek, ders çalışamıyor” demiş. Çavuş;

“Vesikanı getirdin mi?” diye sormuş. Kadın vesikayı göstermiş. Çavuş vesikaya evire çevire bakmış.

“Bacım erken bitirmişsiniz gazı. Şimdi şimdi seni Reis Bey’le görüştürürsem adamın cinleri zaten başında, kötü bir söz söyler kalbini kırar, sen gel bu gün git, üç gün sonra gel. Söz sana birkaç litre gaz bulurum.” Demişse de Çavuş, kadıncağızı ikna edememiş. Nasıl ikna olsun ki üç gece karanlıkta kalacaklar. Kadına gaz bu gün gerekli.

Hani demişler ya “ Bana bir koca lazım, hem de bu gece lazım.” misali kadının beklemeye tahammülü yok. Çavuşa yalvarmış, yakarmış. Reis Bey’le görüştürülmesi için ısrar etmiş. çavuş bakmış ki kadını vazgeçirmek mümkün değil,

“Günah benden gitti, az bekle.” Demiş, içeri girip çıkmış;

“Buyur Reis Bey seni bekliyor.” Kadın içeri girmiş, biraz içeride kaldıktan sonra, ağlayarak dışarı çıkmış. Ancak;

“Yazık yazık, adam hem deli hem terbiyesiz” diyebilmiş. Çavuş kadını teselli etmeye çalışmış ama mümkün olmamış. Kadın çavuşun sözünü dinlemediği için pişman olmaya olurmuş da, ama ne kıymeti vardı ki ?.

            Evine gitmeden rahmetli kocasının arkadaşı olan peynirci Ahmet Efendiye uğramış başına gelenleri ona bir anlatmış. Dinledikçe sinirlenen ve kızan  Ahmet Efendir kadını yarına aldığı gibi davavekiline götürmüş. Kadın Reis Bey’le arasında geçen konuşmaları davavekili Dursun Bey’e anlatmış. Demiş ki “içeri girdim, Reis Bey’e oğlum imtihanlara hazırlandığı için lambayı çok kullanıyoruz, dolayısıyla gazyağını erken bitirdiğimizi söyledim. Vaktinden önce gazyağı verilmesi ricasında bulundum. Reis asabi bir vaziyette sözümü keserek, “Yani sen benden haksızlık yapmamı istiyorsun öyle mi? Sen Salih Türkoğlu’nun haksızlık yamayacağını hala öğrenmedin mi? Hemen dışarı çık” dedi. Ben Reis Bey, oğlumun imtihanı dememle birlikte Reis Bey iyice çileden çıktı ve bana;

“Kahpe karı, derhal dışarı çık yoksa çavuşu çağıracağım, seni zorla dışarı attıracağım.” dedi.

Kadının dinleyen davavekili Cumhuriyet Savcılığına bir dilekçe yazarak Reis Bey’i şikayet etmiş. dilekçeyi bitirdikten sonra okumuş, çünkü dilekçenin imzalanması lazım. İmza atmasını bilmiyorsa parmağını imza yerine mühürleyerek basması gerekiyor.

Kadıncağız uğradığı hakaretin acısını aradan geçen birkaç saat içinde yavaş yavaş unuturken dilekçeyi dinlerken ağlamaya yeniden başlamış, Hıçkıra hıçkıra ağlarken kadın, Peynirci Ahmet Efendi davavekiline;

“Kadının başına neler geldiğini görüyor musun?”  diye soruyormuş.

Dilekçeyi dinledikçe kadın, uğradığı hakaretlerin ve haksızlığın ağırlığını daha çok hissetmeye başlamış.

Davavekili yazdığı dilekçenin tesirini kadının üstünde gördükçe, hele kadın ellerini dizine ve yüzüne vurup ağladıkça, “Vay başıma gelenler” diye feryat ettikçe, kaleminin kuvvetinden dolayı gururlanıyormuş. Peynirci Ahmet efendi bile dayanamayarak, Dursun Bey’e; 

            “Memlekette vallahi de billahi de senin üstüne yazacak bir adam daha yoktur. Ağzına sağlık, kaleminden kan damlıyor.” Demiş.

Kadıncağız imza yerine parmağını basmış, dilekçenin damga pulu da yapıştırıldıktan sonra Peynirci Ahmet Efendi, kadınla beraber mahkemenin yolunu tutmuşlar. Savcılık kalemindeki katiplerden birisi kadını tanınmış, dilekçeyi okuduktan sonra, şikayetinden vaz geçmesi için çok rica etmiş. biraz da Ahmet efendinin tesiri ile kadın dilekçeyi vermekte ısrarlı olunca, dilekçe resmi işleme alınmış.

Haber çok kısa zamanda şehirde duyulunca kimileri kadının kimileri Reis Bey’i kınayarak konuyu dedikodu meselesi haline getirmişler. Konuşmak için günlük konu bulmakta zorlanan Vanlılar için Gündoğmuş. Mesele o kadar büyütülmüş ki, hısım akraba kadına, “oğlunu da al bize gel, Reis Bey’in sağı solu belli olmaz, gelir evini   başına yıkar” demişler. Kadıncağız ne yapsın adın deliye çıkmış bir Reis Bey var. Başını başka bir bela daha gelmeden razı olmuş, oğlunu da alarak akrabalarından birinin evine gitmiş.

Bir gün kadına mahkeme celbini ulaştırmışlar. Belirtilen tarihte kadın oğlunu da yanına alarak peynirci Ahmet efendi ile birlikte mahkemeye gitmişler.

Duruşma açılmış hakim kadına sormuş.

“Hayriye Hanım dilekçe sana mı ait, burada yazılanlar sahiden doğru mu?”

“Hakim Bey, Allah vekil bunlar doğrudur. Azı var, çoğu yok”

Hakim, bunun üzerine Reis Bey’e dönerek suçlamalar iddialar hakkında ne düşündüğünü sormuş. Reis Bey, hakaretamiz ifadeleri reddetmiş. Sırası gelmediğinden dolayı da gazyağı alabilmek için belge vermediğini kabul etmiş. Hakim, kadına dönerek, “Bak Reis Bey sana ne kahpe demiş, ne de hakaret edici bir ifade de bulunmuş. Şahidin de yok. Bu durum karşısında ne diyorsun?” sorusunu yöneltmiş.

Kadın bir bakmış ki hem yalancı, hem iftiracı durumuna düştüğünü görünce yemin billah ederek iddialarının doğru olduğunu söylemeye devam etmiş. şikayetçinin ısrarlı bir şekilde kendisini suçladığını görünce Reis Bey’in kafası atmış. Hakimden izin almaksızın, kadına dönerek;

“Kız kaltak, ben sana ne zaman kahpe dedim.” deyince, kadın “Hakim Bey, sizin önünüzde bile, hakaret etmeye devam ediyor.” Demiş.

Sıra karar vermeye gelmiş, Hakim, katibe yaz demış:

“Her ne kadar müştekinin ifade ettiği kelimeler Salih Türkoğlu tarafından ifade edilmişse de bu kelimeler hakaret maksadıyla söylenmediği anlaşılmıştır. Bunlar ağız alışkanlığı ve mahalli geleneklere uygun olarak kullanılmıştır.”            

 Reis Bey beraat etmiş. kadın davayı açtığından dolayı memnun olmamış. Duruşma salonundan çıkarken Reis Bey, etrafındakilere “bir orospu kadının şikayeti üzerine mahkemeye düşmek biz yakışmadı”

DEVAM EDECEK

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

744 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi