12 EYLÜL'ÜN HATIRLATTIKLARI

Geçen aydan devam 

12 EYLÜL'ÜN HATIRLATTIKLARI 

Necdet ÖZKAYA

Yaşar İnanç Bey, arkadaşlığın, samimiyetin, doğruluğun ve sadakatin timsaliydi. Toprağımızın, milliyetimizin, iklimimizin sesiydi, nefesiydi. Ticaretteki başarısının sırrının tek bir sebebi vardı: Doğru sözlü ve doğru özlü olmasıydı.

Öğleden sonra Süleyman Bey’e gittik. Ölümünün üzerinden çok yıllar geçti. Allah rahmet eylesin. Soy adında da anlaşılacağı gibi meşhur Ramazanoğlu hanedanının günümüz temsilcilerinden biriydi. Fizyolojisi de konuşma tarzı da çok değişik bir adamdı. Yakın siyasi tarihimizin yakın şahitlerinden biriydi. Devletin ve hükümetlerin ileri gelenleri ile yakın arkadaşlıkları vardı. Celal Bayar, Menderes ve o dönemin bakanları ile yakın ilişkiler kurmuş. Sık sık onları anlatır, yaptıkları hataların altını kuvvetlice çizerdi.

  Hasta yatağına uzanıp yatmayı bize karşı uygun bulmadığı için, misafir salonuna geçmiş, bir kanepeye derli toplu oturarak ziyaretçilerini öyle kabul etmişti.

Ziyaretimiz 12 Eylül’ün henüz ayını doldurmadığı günlere tesadüf etmişti. Türkeş Bey ve arkadaşları tutuklanmış, birçok il ve ilçede olduğu gibi Adana’da da ileri gelen ülkücüler yakalanarak, askeri ceza evine gönderilmişti.

Sokakta anarşi durmuş, Ülkede can, mal, namus güvenliği sağlandığı için milletimizin çok büyük bir kısmı 12 Eylül rejiminden memnun idiler.

Ama müdahalenin manasını, amacını, hedeflerini anlamaya çalışanlar için çok büyük endişeler ve şüpheler vardı. İhtilalin mantığını kendi aramızda konuşurken rahmetli Ramazanoğlu bir hikaye anlatmıştı.

“Horoza demişler ki sen ne tuhaf bir hayvansı, Vakti gelince Müslümanları sabah namazına uyandırmak için ötüp duruyorsun. Bu halini görenler “Bu horoz ne dindar ne mübarek bir hayvandır” diyorlar. Güneş çıkıp, ortalık aydınlanıp kümesin kapısı açılınca, ortalığa çıkıyorsun ananın, kardeşlerinin üstüne atlıyorsun. Bu seferde insanlar senin için “Ne utanmaz, ne hayasız, ne kafir bir hayvandır” diyorlar.

“Teşbihte hata olmaz dedi Ramazanoğlu. 12 Eylül İhtilali aynen hikayedeki horoza benziyor. Kenan Evren’in konuşmalarında  kendi duygularımızı ve düşüncelerimizi buluyoruz. Sabah aydınlık olunca bir de bakıyoruz ki Kenan Paşa milliyetçileri, ülkücüleri yakalayıp, yakalayıp içeri atıyor.”            

  Bu teşbih ve tahlile hepimiz katıldığımızı belirtirken, Hasan Çulhaoğlu; “Ama siz Türkeş’in tutuklandığına bakarak yorumluyorsunuz.” Dedi. “İhtilali hem kendisi yaptırdı, hem de içeri girerek milleti yanılttı. Dünyada taktisyen ve stratejiysen olan iki asker vardır. Bir Türkeş, diğeri ABD’de albay…..(söylediği isim aklımda kalmadı) ABD’de ki albay geçen yıl öldü. En büyük stratejiustası olarak Türkeş kaldı.” Dedi.

Bir büyük iddialı lafı daha oldu. Rahmetli Atsız Hoca’nın bir ‘vasiyeti’ varmış, bu vasiyet Kenan Evrenin elindeymiş. İhtilalin bütün icraatı bu hükümleri gerçekleştirmek için yapılıyormuş.

Hasan Çulhaoğlu’nun mantığı böyle çalışır. Genellikle aykırı düşünmek, aykırı hayal kurmak onun önemli özelliklerindendir. Çulhaoğlu’da Karaisalı’dır. Zengin bir halk kültürü vardır. Mahalli sözleri, mahalli hikayeleri çok iyi bilir. Şeyh, hoca, veli menkıbelerini anlatmaktan çok zevk alırdı. Güzelde anlatırdı.

Gençliğinde avcılık yapmış. Bir kaza kurşunu ile kendini ayağından vurarak, aksak kalmıştı. Yanlış hatırlamıyorsam Milli Yol Dergisi, Türkistan Türklüğü ile Türkiye Türklerinin soy kimliğini anlatmak için Çulhaoğlu’nun fotoğrafını kullanmıştı.    

Yıllar yıllar sonra Türkmenistan’ı görüp, Türkmenleri tanıyınca Toros Türklerinin bu illere geldiğini sanmıştım.

“Türkmen’e üç çift söz söyleyin, o size bir gün sonra üç yüz söz olarak geri döner.” Sözünün doğruluğuna Torosların her yakasında şahit olursunuz. Sözü büyütüp destan yapmak yerleşik veya göçer Türkmenlerin ortak özelliklerindendir. Bu özelliklerin cümlesin Çulhaoğlu’nda görmek mümkündür. Çulhaoğlu ayrıca metafizik konulara da çok ilgi gösterir. Ancak kendisi herhangi bir tarikata, “efendi” veya “mübarek”e bağlı değildir, ama onlarla manen görüşüp, konuşur, onlardan mesajlar getirirdi. Ayrıca fala ve falcılara karşı bir zaafı vardı. İlm-i cifire, ebced hesabına ilgi duymuş, ne kadar yol kat etmişti? Bilmiyorum.

Bu konularda Süleyman Ramazanoğlu ile çok iyi anlaşırlar, kayıptan haber almak için çok ciddi arayışlara girerlerdi. Yamakları da Emin Otmanoğlu ile kardeşi Osman Otmanoğlu idi. Onlar şehirde, köyde, dağda, dere tepe derin hocalar, arar bulur Süleyman Beyle Çulhaoğlu’na bilgi verirlerdi. Onlarda Torosların en uzak köyünde de olsa gidip fala baktırıp dönerlerdi. Uygun görürlerse falda çıkanları arkadaşlarına anlatırlardı.

Bir gün saat gece yarısını çoktan geçmişti. Bahçesi olan bir evde oturuyorduk. Kapı zilinin sesine uyandık. Önce ses çıkarmadan hareketsiz kaldık. Gelen kimse zili ısrarla çalınca  mecburen kalkıp, bahçe kapısını açmak için yataktan çıktım.

“Kim o?” diye seslendim.

“Yabancı değil, benim Osman, Otmanoğlu Osman!..” cevabını alınca kapıyı açtım. Bu saatte gelişlerine anlam veremediğim için, buyurun gelin demeden önce;

“Hayırdır, inşallah” dedim.

 “Hayırdır” dediler. A!  Osman yalnız gelmemiş, yanında ortanca kardeşi Mustafa da vardı. Merakım bu defada bir kat daha arttı. Osman’ın başı her daim için ‘dumanlı’ dır. Mustafa ise tam bir maceraperesti. Kıbrıs’ta kurulan ilk mukavemet teşkilatında Rumlara karşı savaşanlardı. Adana’da dönen kanun dışı dolapların hepsinden haberdar olurdu. Üç kardeşin üçü de anti komünistti. Milliyetçi Hareket Partiliydiler. MHP’li oluşlarında milliyetçilikten ziyade Türkeş’in İhtilâlcı oluşu önemli rol oynamıştı. Türkeş’in ihtilalcılığı sadece Otmanoğlu kardeşleri değil, birçok kişiyi milliyetçi ve partili yapmıştı.

Kapının önünde Mustafa’yı görünce merakım bir kat arttı demiştim. Merakımın ne kadar yerinde olduğunu arkadaşlar, geliş sebebini açıklayınca bir kere daha anladım. Mustafa dedi ki;

“Necdet Hocam, Beyefendi, Hasan Çulhaoğlu’nun yazıhanesinde sizi bekliyor”

“Hayırdır?” demekten başka bir söz yoktu. Vakit gece yarısın çoktan geçmişti. Bir iki saat sonra sabah ezanı okunacaktı. Beyefendi ile Hasan Bey, bu saatte Otmanoğlu kardeşleri ve beni niçin çağırıyordu? Kendileri bu saatte yazıhanede ne yapıyorlardı?

Gelen arkadaşlar bu sorulara cevap verebilecek durumda değillerdi. Evdekileri telaşlandırmadan çıkmaya çalıştım. Yol boyunca Osman’la, Mustafa ile konuşarak gidiyorduk, Çulhaoğlu’nun yazıhanesi ile ev çok uzak değildi. O zamanki Adana’nın merkez mahalleleri ile çarşı pazar bir saat içinde büyüklükte ve mesafedeydi.

Çulhaoğlu mali müşavirlik yapardı. Bürosu Asri Sineması’nın bitişiğinde ahşap bir binada idi. Tahta merdivenlerden çıkarken düşmemek için dikkatli olmak gerekirdi. En son odada patron olarak Hasan Bey otururdu. Salonda çokça sandalye bulunurdu. Çünkü siyasetle de çok aktif olarak ilgilenen Çulhaoğlu’nun ofisi her gün 40-50 kişiyi ağırlar ve yolcu ederdi. Yan odalarda oturan büro çalışanları ise muhasebe işlerini yaparlardı.

İkramın en büyüğü çay ve sigaraydı. Hasan Bey’in masasının üstünde birinci, köylü gibi ucuz sigara paketleri bulunurdu. Onların masa üstünde bulunuşu ‘ağırlama’ nın en önemli işaretiydi. Masanın çekmecesinde ise  zamanın pahalı ve kaliteli sigaraları bulunurdu. Ağır ve önemli misafirlerine diğer oturanlara fark ettirmeden bu sigaralardan ikram ederdi.

***

Biz odaya girdiğimizde Beyefendi (Süleyman Ramazanoğlu) ile Çulhaoğlu sohbeti iyice koyulaştırmışlardı. Herhalde Emin Otmanoğlu’da onlara çay, kahve, su servisi yapıyordu. Selam verip oturunca Emin Usta bize de çay getirdi. Demek ki Emin Ustaya düşen rolü doğru tahmin etmiştim. Çaylarımızı içerken hal, hatır faslı da sona ermişti ki Beyefendi asıl mevzua geçti; Muhatap olarak hep beni alıyordu. Bana bakarak konuşuyordu. Konuşması güzel ve çekiciydi. Çok sessiz konuşuyordu. Jestleri ve mimikleri de konuşmasının tesirli olmasını sağlayan çok önemli unsurlardı.

Çukurova’nın kızgın güneşine rağmen Süleyman Bey karayağız bir adam değildi. Kumral, tıknaz ve orta boyluydu. Gür kaşları yüzüne ayrı bir hava veriyordu.

“Necdet Hocam” dedi. “Bugün Menderes Maraş’tan zuhur edecek. Seni onun için çağırdık.” Deyince doğrusu donup kaldım. Bir ara idrakim durdu. Dilim tutuldu. Şaşkınlığım yüzüme vurmuş olacak ki;

“Duyduklarına inanamadın değil mi?” diye sordu. Ben kem küm edecektim ki;

“İlk duyduğumda bende inanamadım, ama” dedi. “Bunları hocadan duyduğum zaman yanımda Çulhaoğlu’da vardı. İstersen kendisi de anlatsın” Bana “Estağfirullah” demek düştü. Beyefendinin söylediklerini Çulhaoğlu tekrarladı. Emin Usta’ya baktım sessizce başını sallayarak Süleyman Beyi, Çulhaoğlu’nu doğruluyordu. Esrarengiz konuşmalarla zevklenen Mustafa ise  havasını bulmuştu. Tam onun mizacına ve muhayyelesine uygun bir konuydu. Osman’a gelince başı her zaman ki gibi ‘hoş’tu.

Şahıslar, dekor ve atmosfer olağanüstü konuları, olağanüstü kahramanları ve olayları konuşmaya uygundu. Ama ben niçin çağrıldığımın cevabını arıyordum. Onları dinlerken Nihat Karakurum Hoca’yı niçin çağırmadıklarını düşündüm. Ama kimseye sormadım.

Menderes’in zuhur edeceğini söyleyen hoca kimdi? Nerede oturur ne yapar ne ederdi? Anlattılar;

Torosların en uzak zirvelerinin birinde (şimdi adını hatırlayamadım) köyünde, Orta yaşlı bir adamın genç bir kızı var. Suya bakıyor, remil atıyor, kemik falına bakıyor. Kızının gördüklerini babası ‘Derin Hoca’ yorumluyor. İşte o hoca kızın gördüklerini yorumlarken;

“Menderes hayattadır. İdam edilen Menderes değil, ona tıpatıp benzeyen biriymiş. Menderes çok uzaktaki bir ülkeye sığınmıştı. (O günlerde bu ülkenin Arjantin olduğu söylenirdi.) Üç yıl sonra Türkiye’ye döndüğünü, hesap yanlış yapılmadı ise Maraş’ta ortaya çıkacak. Hesap ‘ebced’ hesabı olması gerekir. Ya Toroslar’ da ki hoca ebced hesabı da biliyor veya bize söylenmeyen bir hoca daha var.

“Peki çıkarsa, yani Menderes Maraş’tan hareket ederse, haberimiz nasıl olacak?” diye sordum. Beyefendi;

“Sen hiç merak etme her türlü tedbir alınmıştır. Yol üstündeki yerleşim yerlerinde ve önemli geçitlerde irtibat elemanlarımız var. Her etapta telefon edecekler. Adana’ya intikal edince, onu gitmek istediği yere gizlice götürmek bizim görevimiz olacak” dedi.

İçimizde eski Başbakan’ı yakından tanıyan Süleyman Bey’di. Süleyman Bey, Menderes, Bayar ikilisine son derece bağlı, onları çok derinden seven bir insandı. Müthiş Demokrat Partiliydi. Menderes’in idam edilmemesi için Milli Birli Komitesi’ne yurt genelinde telgraf çeken tek Demokrat Partili Türk vatandaşıdır.  Bunu CKMP adına yapılan Kuruköprü mitinginde Muzaffer Özdağ açıklamıştı. Rahmetli Özdağ bu tarihi sırrı açıklarken, Süleyman Bey miting meydanındaydı.

Ramazanoğlu, Menderes’i aşk derecesinde seviyor, ama onu iktidardan düşüren komitenin içinde bulunan, hatta liderlerinden biri olan Alparslan Türkeş’i o günkü ifade ile ‘İhtilal’ in kudretli albayı’ nı da çok seviyor, onunla ilgileniyordu. Bir çok DP.li gibi o Türkeş’e beddua etmiyor, lanetlemiyordu. Çünkü kafası çalışan bir vatanseverdi. Türkeş’i sevmesinin bir çok sebebi vardı. Onlardan bir kaçı; Bir kere Ramazanoğlu, İhtilal ’i İsmet Paşa’nın yani Halkçıların yaptırdığına inanıyordu. İhtilalin oluşumunda komünistlerinde parmağı vardı.

Türkeş antikomünistti, İsmet Paşa değildi. Paşaya duyduğu husumet 1944’lü yıllara dayanıyordu. İsmet Paşa’nın tabutluklarında yatan ve tırnakları sökülen milliyetçilerden biri de merhum Türkeş’ti.

Solcu ve CHP’lilerin çoğunlukta olduğu MBK üyeleri aralarında anlaşarak Türkeş ve kendisiyle beraber 14 üyeyi üyelikten düşürerek yurt dışına sürgüne göndermişlerdi.

Türkeş, ihtilalin solcular tarafından yapılacağını ve bunu önlemenin mümkün olmadığını anlayınca komitenin içine girerek ihtilalin direksiyonunu eline geçirmek istemiş, İhtilalin ilk aylarında bunda başarılıda olmuştu. Ayrıca rahmetli Türkeş, başta devrin Cumhurbaşkanı Celal Bayar olmak üzere Başbakan ile kabine üyelerinin ve DP ileri gelenlerinin yurtdışında ikametlerini sağlamak için teşebbüste bulunmuş, ama bunda başarılı olamamıştı.

Türkeş’in samimiyetine ve vatanseverliğine inan Süleyman Bey, hem Menderesçi hem de Türkeşçi olmuştu.

Güneş doğup, yükselinceye kadar Çulhaoğlu’nun yazıhanesinde oturduk, sohbet ettik, Maraş’tan, yoldaki menzillerden haber bekledik. Ama ses çıkmadı. Saat yediye geliyordu, dersimin olduğunu, okula gitmem gerektiğini belirterek yazıhaneden mecburen ayrıldım. Eve geldim, traş oldum, kahvaltı yaparak okula gittim. Fakat aklım hep orada kalmıştı. Okuldan çıkar çıkmaz Çulhaoğlu’na gitmek için yola koyuldum.

İçeri girdiğimde Çulhaoğlu’nun koltuğuna oturduğunu gördüm.Yüzünde hiç yorgunluk ve uykusuzluk ifadesi yoktu. Onu böyle dinç görünce;

“Uyudunuz herhalde” dedim.

“Ne uyuması kara yeğenim, Hasan abine bir gecelik uykusuzluk vız gelir. Allahın izniyle 48 saat uyumadan dayanabilirim.” Dedi.

Bende kendi kendime ‘48 saat uykusuzluğa tahammül edebilir miyim? Diye sordum. Hasan Abi’ den yaşça çok küçük olmama rağmen o kadar süre uykusuz kalabileceğime kanaat getiremedim.

Çulhaoğlu’nun her düşüncesi, tavrı ve hareketleri olağanüstü olduğu için, şimdide olağan dışı davranıyordu.

“Menderes’ten haber aldınız mı?” diye sordum.

“Necdetçiğim, bir yanlışlık oldu herhalde, Süleyman Bey, hesabı düzeltmeye gitti.” dedi. O kadar inanarak söylüyordu ki ‘hayallerden vazgeçin’ diyemedim. Uyumak için acele yazıhaneden ayrılarak eve gittim.

Uyandıktan sonra Süleyman Bey ve Çulhaoğlu ile geçirdiğim saatleri, yaşadığım rüya gibi konuları, kendi kendime süzgeçten geçirmeye başladım. Duyduklarıma, yaşadığım efsane gibi o saatlere inanamadım.

Yaşını başını almış çevresinde ‘beyefendi’ ünvanını kazanmış Ramazanoğlu gibi adamın akıl ve bilim dışı yorumlara inanarak Mehdi bekler gibi O’nun yolunu gözleyerek, olsa olsa Menderes’in idamı üzerine yaşadığı travma ile izah etmek mümkün olur. Adana’nın siyasi ve sosyal muhitlerinde itibar sahibi ve saygı gören Süleyman Ramazanoğlu, Fransız Lisesi mezunuydu. Büyük çiftçiydi. Oğulları vardı, ama onları tanımadım. Zira çocukları babalarının gelip gittiği Türk Ocağı’na gelmiyorlardı. Dolayısıyla bizim çevremizin Süleyman Bey’in çocuklarını tanıma şansları yoktu.

Süleyman Bey çiftçilik yapıyordu. Devlet kuruluşları ve bu birimlerin başındaki insanlarla birebir ilişkide olduğunu yakın çevresindekiler gibi ben de bilirdim. Vali ve Cumhuriyet Savcısının dışında 6. Kolordu Komutanıyla, özellikle MİT ile yakından ilgilenirdi. Belki de Milli İstihbaratta görevliydi. Görevli olmasa bile başta komünistler olmak üzere fanatik dincilerinde Devlet’e zarar vereceğini düşünerek MİT’e gönüllü olarak duyduklarını, bildiklerini iletirdi. Bunun milli bir vazife olduğu düşüncesinde idi. Esasında Otmanoğlu kardeşler onun habercileriydi. Topladıkları haberleri ‘Beyefendi’ ye iletirler, o da genellikle Çulhaoğlu’nun yazıhanesinde birlikte değerlendirir, kendince uygun gördüklerini ilgili makamlara iletirdi. Vali, emniyet müdürü, cumhuriyet savcısı, il jandarma komutanı ve MİT bölge başkanı bu  manada Süleyman Bey’in servis alanları içindeydi.

Kimlerle görüştüğünü, neler konuştuğunu açıkça anlatmaz, ama söz arasında;

“Recep Paşayla, bugün Kolorduda yemek yedik, askeri aşçı ağzınıza layık bir yemekler yapmıştı ki..” deyince kimlerle oturup kalktığını duyurmuş olurdu.

***

Nihat Karakurum Hocaya uğradım. Hoca o zaman Adana Müzesinde görevlendirilmiş memur pozisyonunda idi. Aslında tarih öğretmeniydi. 27 Mayıstan sonra okullarda öğretmenlik yapması mahzurlu(!) görüldüğü için yanlış bilmiyorsam müzeye gelmeden önce İskenderun Lisesi’nde tarih öğretmeniydi, bizi Arif’in de hocasıydı.

Karakurum Hoca, Erzinliydi. Erzin’in Karamustafaoğulları ailesinin en önde gelen fertlerinden biriydi. Geniş bir sülale olan Karamustafaoğulları siyasetle iç içedir. Babaları, amcaları, amcaoğulları aktif siyasetin içinde bulunmuşlardır. Aile çok partili hayat başladığı günden itibaren Demokrat Partili, Adalet Partili olarak tanınmış, bilinmişlerdir. 27 Mayıs ihtilâlinden sonra Türkeş isminin tanınması ve bilinmesiyle birlikte birçok milliyetçi demokrat gibi Nihat Hoca’nın da kafası karışmaya başlamıştır.  Aile içinde Türkeş’in sınıf ve devre arkadaşı olan subaylar vardı. Onlar Türkeş’i Nihat Hoca’ya ve kardeşlerine anlatmışlar, gönüllerinin Türkeş’e yönelmesini sağlamışlardı. Ama Türkeş henüz siyasi hayata atılmamıştır. İhtilalin güçlü ve kudretli albayıdır.

Aile 27 Mayıs ihtilaline karşıdır, yapanlara karşı kızgındılar, kızgınlıklarını eyleme dönüştürmüşlerdir. Milli Birlik Komitesi Başkanına yazılı olarak iletmişlerdir. Başları ağrımıştır.

Nihat Hoca etrafına topladığı birkaç gençle Erzin dağlarına, yani Amanoslara keşfe çıkmışlar. Yolları, geçitleri, mağaraları öğrenmişler, yakında lazım olacağını düşünmektedirler. Gerekirse karşı bir ihtilal yapmak amacıyla Amanoslarda direnişi başlatmak için arkadaşları ile birlikte plan ve proğramlar yapmak hazırlığı içindedir.

Erzin’e vaktiyle gelip yerleşmiş Türkistan’dan Kazan’dan aileler var. Bunlardan biri de Prof. Orhan Kavuncu’ nun dedeleridir. Yine Türkistan ’lı olan Prof. Zeki Velidi Hoca, onları 27 Mayıstan bir müddet sonra Erzin’e gelerek onları ziyaret eder. Nihat Hoca’da Erzin’dedir. Zeki Velidi Bey’i kendi evlerinde misafir eder. Bahçelerde gece yarılarına kadar ağırlığı tarih ve siyaset olan sohbetler yapılır. Nihat Hoca, Zeki Velid’nin de telkinleri ile Türkeş’e karşı öfkesini yumuşatmış, daha mülayim bakmaya başlamıştır.       

Nihat Hoca, kapkara, kupkuru, ve ufak tefek bir adamdır. Konuşmaya başlayınca o ufak tefek adam muhatabının gözünde kartallaşır. Heyecanını gizleyemediği anlarda Hoca, iskemlenin üstüne sıçrayarak konuştuğu zaman ise kendisini dinleyenlerin üzerinde iyice heybetli bir görüntüye bürünür. O halde iken bir kolu Tanrı Dağına, bir kolu Hira Dağına uzanır. Dinleyicileri çok kısa bir süre içinde  bu iki dağ arasında tarih ve coğrafya yolculuğu yaparlar.

Nihat Hoca, kendi ifadesiyle önceleri sağlam bir Türkçü, fakat kupkuru bir adamdır. Bu dönemde namazla, niyazla, dinle, imanla hemen hemen hiç ilgisi yoktur. Gece meyhanelerde demlenir, sarhoş masalarında Türkçü bir aydın olarak memleket meselelerini konuşur, tartışır.

Hoca’nın o günlerinin şahitlerinden biri de öğrencisi olan Arif Özkök’tür. Arifle Hoca arasındaki münasebet öğrencilik sınırını biraz aşarak arkadaşlık seviyesindedir. Arif ilk milliyetçi, Türkçü fikirleri Nihat Hoca’dan öğrenmiştir.

Arif’in babası Bahri amcayı bende tanımıştım. Gençliğinde İskenderun’un ayyaşlarından ki, rakı içmek rahmetlide bir tutku haline gelmiş, alkol bağımlılığı derecesine varmıştır.

Arif okula yeni gelen tarihçiyi gıyabında babasına tanıtmaya başlamıştı. Babasının öğretmen üzerine ilgisini çekebilmek için onun içki içmekte kendisini geçebileceğini iddia eder. Bunu bir iki defa saygısızca tekrarlar. Arif’in öğretmeni adına babasına meydan okuması Bahri Amca’nın canını sıkmaya başlar. Bir gün  Arif’e derki “O öğretmenine söyle falan gün falan saatte ….. Meyhanesine gelsin. Onu misafir ederek tanışacağım.” Arif babasının davetini öğretmenine iletir. Hocası daveti kabul eder.

Arif de belirtilen gün ve saatte tayin edilen meyhaneye Hocası ve Babasının gidip gitmediğini gizlice kontrol eder. Nihat Hoca ile Bahri amca neşeli, kahkahalı,   şakalı, yiyip içip sohbet ettiklerini görür.

Babası eve döndüğünde Arif dahil evdekiler uyumuşlardır. Arif sabahleyin okula gitmek için hazırlanırken babasını göremez, çünkü baba henüz uyanmamıştır.

Aklı fikri baba ile öğretmenin arasındaki tanışma ziyafetindedir. Ama bir şey öğrenememiştir. Okulda öğretmeniyle de karşılaşamamıştır. Öğretmenin dersi olmadığı için okula gelmemiştir.

Arif akşamı zor eder. Babası eve geldiği zaman da öğretmenini sorma cesaretini kendinde bulamamıştı. Baba akşamki yemek konusunu kendisi açmış:

“Oğlum Arif, övüp, övüp bitiremediğin öğretmen meğerse şarapçıymış. Senin anlatmandan ben de onu rakıcı zan etmiştim. Oğlum erkek içkisi rakıdır, onun için ona ‘aslan sütü’ denilmiştir. 

DEVAM EDECEK

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

674 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi