12 EYLÜL 1980 İHTİLALİ VE BİR KAHVE FALI

 

Geçen aydan devam

12 EYLÜL 1980 İHTİLALİ VE BİR KAHVE FALI

Necdet ÖZKAYA

Bahri Dağdaş Bey, rahmetli olmuştu. Bir sıcak ramazan günüydü. Bayrama birkaç gün kalmıştı. Cenazesi Hacı Bayram Camii’nde öğle namazından sonra kalkacaktı. Bahri Bey, sevilen takdir edilen bir siyasetçi idi. Tarım Bakanlığı yapmıştı. İz bırakan, eser bırakan bir Bakandı. Cenazede bulunmak için Hacı Bayram’a gittiğimde türbeye yakın bir yerde Ayvaz Gökdemir’le Arif Özkök’ün dahil olduğu bir grup arkadaş sohbet ediyordu. Onlara doğru yöneldim. Selam verip sohbete katıldım. Sohbet dediğime bakmayın, Arif konuşuyor, diğerleri de dinliyor, arada bir gülüşüyorlardı.

Arif çok gürültülü ve eliyle koluyla konuşuyor, ağzından köpükler yayılıyordu. Yüzüne baktım çokta asabi bir durumdaydı. Bağırıyor, sesini duymayanlara da duyurmaya çalışıyordu.

“Çaylı ‘lı Ayşe ile evleneceğime, Emel Sayın’la evlenseydim, ancak bu kadar, bu kadar masraflı olurdu.” diyordu. Bağırıp çağırmasının,   Çaylı ‘lı Ayşe ile Emel Sayın arasında kurulan denklemin sebebini anlamaya çalıştım, ama başaramadım. Ne namaz, ne cenaze ne de Hacı Bayram-ı Veli Arif’i sakinleştiremiyordu.

Kızgınlığının sebebini sonradan Ayvaz Bey’den öğrendim.

Ramazan Bayramında kendisinin ve evin harçlığını temin edemeyen Arif, Ayvaz Bey’in kefil olmasından sonra bankadan hatırı sayılır bir miktar borç alabilmiş ve dolayısıyla  parasızlıktan kısa bir süre de  olsa kurtulmuş. Akşam paranın büyük bir kısmını Ayşe Hanım’a vererek, bayram masraflarını karşılayan evin beyi olarak gururlanmış.

Ertesi gün Arif akşam eve dönmüş, iftarını yapmış. Orucun ağırlığından kurtulduktan sonra, Ayşe Hanım;

“Özkök, Özkök” diye seslenmiş. Arif, Ayşe Hanım’a ne diyorsun diye bakınca;

“Tavana bak. Tavana!” demiş.

Arif kaldırıp başını tavana bakınca büyük, alımlı bir avizenin sallandığını görmüş.

“Ayşe Hanım, bu ne?” demiş. Ürkek ve kızgın bir sesle.

Ayşe Hanım, gayet tabii bir tavır ve sakin bir sesle;

“İlahi Arif, bunu bilmeyecek ne var?. Buna avize derler, avize!”  Ayşe Hanım, oturduğu yerden kalkmış, düğmesini çevirmiş, avizeyi yakmış. Kristal camlardan salona ışıklar düşünce;

“Görüyor musun bende ki zevki” demiş.

Arif ışığı, zevki görecek halde değilmiş, ancak; “Kaça aldın” diye sorabilmiş.  

Bankadan çekilen para’nın Arif’te kalan cüzi bir miktarın dışındaki bütün paraları avizeye gitmiş. Özkök ailesi bayram üstü gene beş parasız kalmış.

Aradan yirmi dört saat geçmesine rağmen Arif’in kızgınlığı geçmemişti. Öğle ezanı okunurken rahmetli,

“Bu Çaylı ‘lı  ile evlenmek yerine, keşke Emel Sayın’la evlenseydim. Ancak bu kadar masrafım olurdu.” Demeye devam ediyordu. Namazı kılmak için camiye girdik . Arif hâla kendi kendine söylenip duruyordu.          

Cenaze namazından sonra mezarlığa da gitmeye karar verdik. Ben o zamanlar Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürüydüm. Resmi arabayla gelmiştim. Mezarlığa giderken Ayvaz Beyi, Arif Beyi ve bizim bakanlıkta Genel Müdür Yardımcısı olan Tayfur Beyi de arabaya aldık. Arif Beyle Tayfun Bey birbirlerini tanımıyorlardı. Bu arkadaşla beni tanıştırmadınız diye beni ikaz etti. Bunu üzerine “Arkadaşımız MEB.lığında Genel Müdür Yardımcısı, Deli Tayfur Bey” dedim. “Sen de Deli Arif olduğuna göre bundan sonra birbirinizi tanımak için aracılığıma gerek kalmadı” dedim.

Arif, Tayfur’un deli sıfatlı olduğunu öğrenir, öğrenmez beklemeksizin büyük bir heyecanla “Sen nerenin delisisin” diye sordu. Kendisinden daha kuvvetli bir deliyle karşılanmaktan korktuğu için olacak ki, çok acil davrandı. Tayfur Bey’den,“Ben Aksaray delisiyim” cevabını alınca çok rahatladı. Meydan okurcasına, gür bir sesle: ”Çukurova’nın kızgın güneşini yemeyen adama ben deli der miyim” dedi. Kendisinin delilikte Tayfun Bey’i geçtiğini böylece ifade etti.

Konuşurken, hele heyecanlanmışsa kendisini dinleyenlerin suratlarına tükürükler yağdırırdı rahmetli Arif. Bundan dolayı Dörtyol’da kendisine ‘köpüklü’, Anakara’da kimi arkadaşlar ‘arazöz’, genelliklede ‘obsession Arif’ derlerdi. Kim takmış, neden, niçin, ne zaman takılmış doğrusu bilmiyorum. Fransızca ’dan İngilizceye geçen bu kelime İngilizce sözlükte; kafayı meşgul eden düşünce, sürekli endişe, sabit fikir anlamına geliyor. ‘obsess’ diye bir kelime daha var. Fiil olarak, musallat olmak, tedirgin etmek, zihnini meşgul etmek anlamında kullanılıyor. Galiba arkadaşlar Arife obsession sıfatını takarken ‘musallat olma’ anlamından dolayı koymuşlardır.       

Yakayı Arif’e kaptıranların bir daha kurtulma ihtimali yoktur. Ta ki Arif kendisi bırakırsa bırakır. Aksi takdirde Arif’e nerde, ne zaman yakalanacağını hiç kimse tahmin edemez.

Çünkü Arif’i reddetmek mümkün değildir. Kolay ve süratli bir şekilde dostluklar, arkadaşlıklar kurar, kendisini sevdirmenin bin türlü yolunu bulur, münasebetini devam ettirirdi. Şakadan hoşlanır, şakaya da tahammül ederdi. İkram etmeği sever, ikram edilmesini daha çok severdi. Misafir ağırlamaktansa, misafir olmayı daha çok tercih ederdi. Rahmetlinin çocukları da kendisine benzemişler.

Arif, Sosyal Sigortalar Genel Müdür Yardımcısıydı. O sıralarda kendisini haftada bir iki gün ziyaret ederdim. Genellikle Trabzon Milletvekili Vecdi Aksakal ve Aydın Menderes ile Arif’in odasında buluşurduk. Elbette ki zaman zaman başkaları da olurdu. Nitekim 11 Eylül 1980 günü saat 15.00 sularında Arif’in odasındaydık. Mutat arkadaşlar hazırdı. İlave olarak İstanbul’dan bir münasebetle Ankara’ya gelen Kafalı ’lar Sevgi Hanım ve Mustafa Bey’de vardı. Ceyhanlı arkadaşımız Erol Bey’de odada bulunanlardandı.

Memleketin gidişatı hepimizi kaygılandırıyordu. Aklımızca çareler bulmaya, tedbirler aramaya çalışıyorduk. Endişe verici bu halin gittikçe askeri bir müdahaleye zemin hazırladığı görüşü kuvvet kazanıyordu.

O günlerde en doğru haberleri Nuri Gürgür ’den alırdık. Kuyumcu dükkânına uğrar veya telefon ederek olup bitenleri öğrenmeye çalışırdık.

Akşama doğru bir saatte, Arif Bey’in makam odasındaki telefonu kullanarak Nuri Gürgür’ü aradım. Nerde ve kimlerle olduğumu sordu. Bende;

“Aydın Menderes, Sevgi ve Mustafa Kafalı ile Arif’in odasındayız. Yani Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğündeyiz.” Dedim.

Uçan Kuşlar Nuri Gürgür’e haberi uçurmuşlardı. Bu gece yani 11 Eylülü 12’ye bağlayan gece askeri müdahalenin olacağını öğrendik. Zaten saat 18’e gelmişti. Mesai saati sona ermişti. Birbirimizi telefonlarla aramaya söz vererek, vedalaşıp ayrıldık. Erol’un otomobili vardı. Cebeci’de oturuyordu. Beni de Demirlibahçe’ye eve bırakacaktı. Erol her ihtimale karşılık benzininin deposunu tam olarak dolduracağını, lüzum halinde Ankara dışına çıkabileceğimizi belirterek ayrıldı.

***

Annem çok hastaydı. Gördüğü tedavi fayda vermiyordu. Her geçen gün kötüleşiyordu. Tedaviyi yapan Ankara Tıp Fakültesindeki doktorlar, Hastanede yatmasının bir manasının kalmadığını, başkasının yardımıyla da olsa henüz yürüyebilirken, Adana’ya gitmesinin faydalı olacağını söylediler. Bunun manası açıktı. Doktorlar annemden ümidi kesmişlerdi. Hastanede ölmesini istemediğimiz için onu bir an önce Adana’ya götürmeye karar verdik. Otobüs biletlerini almıştık. Bir gün sonra 12 Eylül günü kardeşlerim Müzeyyen ve Hayatiyle birlikte annem Adana’ya gidecekti. 

Akşam evdekilere, askeri müdahalenin bu gece yapılacağına dair bir şey söylemedim. Günlük olayları konuştuk, aile içi sohbet yaptık. Anneme hastalığını bir süre için de olsa unutturabilmek amacıyla dağdan,dereden,tepeden, gelmişten geçmişten konuşarak vakit geçirdikten sonra uyuduk. 

Aklımda müdahale haberi kaldığı için bir iki saat sonra uyandım. Işıkları açmadan televizyonu açtım, sesini iyice kıstım. Arada birde Mamak yoluna bakıyordum. Çünkü 28’nci tümen bir harekata katılacaksa gözetlediğim yolu kullanmak zorundadır. Şehir merkezine başka türlü girmesi mümkün değildi. Evimiz Demirlibahçe de ortaokula yakın bir yerdeydi, beşinci katta oturuyorduk. Aktaş’ın sırtlarını, eteklerini rahat görebiliyordu. Ankara Hastanesi ve çevresi görüş alanımızın içindeydi. Aşağıda bahçeler vardı. Sebze yetiştirir, büyükbaş, küçükbaş hayvan beslerlerdi. Kümes hayvanları da vardı. Balkonda oturduğumuz zaman Ankara kalesini ve karşısındaki tepelerden, yalçın kayalardan başlayıp ta Atilla İlkokuluna kadar yayılan tepeleri, seyretmek ve aralarında yapılan gecekonduları görmek imkânımız vardı. Ucunda da olsa Cebeci Mezarlığını ve Camii’ni görebiliyorduk. Mamak yolu Ankara’nın en yoğun olan yollarında biridir. At arabası dahil her türlü aracın geçişini görmek çok tabii bir şeydir. Seyrek de olsa atlı, eşekli kimseleri de görmek araçlar trafiğine yeni bir renk veriyordu.

Balkonda oturup Ankara’nın bu canlı, hareketli dinlenmeye ve uyumaya vakit bulamayan Mamak yolunu saatlerce seyretmek ve dinlemek zevkli olurdu. O gece yol zevk için değil, duyduğum haberin doğruluğunu anlamak ve bir tarihi geceye şahit olabilmek için bakıyordum.

Saatler gece yarısını geçmişti. 02.00, 03.00’ müydü? Tam hatırlamıyorum. Başka bir kaynağa bakıp Mamak yolundaki tankların şehre giriş saatini tam olarak öğrenip yazmak zor bir iş değil, çok da önemli değil. İşte o gece askerler idareyi ele almak için başta Ankara, İstanbul olmak üzere büyük şehirleri ve yurdun her köşesini kontrolleri altına almak için harekete geçmişlerdi.

Tankların geçişini seyredip, sabah namazını kıldıktan sonra uyumak için yatağa girdim. Fazlaca uykusuz olduğum için hemen uyumuşum. Eşim, annemlerinde yola çıkacağını düşündüğü için mutat saatinden biraz daha erken uyanmış. Çayı demledikten sonra bakkaldan ekmek almak için dışarı çıkmış, apartmanın bitişindeki bakkal kapalıymış. Çaprazındaki ve onun karşısındaki bakkalında kapalı olduğunu görünce hayrete düşmüş. Sokakta kimseyi göremeyince, bakkalların dükkanlarını niye açmadıklarını öğrenememiş. Bari fırına gidip ekmek alayım diye bir üst sokağa yönelmiş. Demiryolu köprüsünü geçip karşı sokağın başına gelince karşısına iki silahlı asker çıkmış, birisi; “Dur! Nereye gidiyorsun?” diye sormuş. Eşim, şaşırmış, korkmuş “Ekmek almaya gidiyorum” demiş. Fırında çok yakın olduğu için müsaade etmişler. İhtilal olduğunu Adalet Hanım böylece öğrenmiş. Bize haberi ulaştırmak için koşa koşa eve dönmüş. İçeri girdiğinde bizim televizyondan haberleri izlediğimizi görünce, İhtilal in sokaktaki görüntüsünü anlatmakla yetindi.

***

Otobüslerin sınırlıda olsa seferlerini yaptıklarını öğrenince annemleri bir taksiyle otogara gönderdik. Çünkü otobüslerin hareket saati yaklaşmıştı. Yolcu etmek için bende gittim mi hatırlayamıyorum. Ama büyük bir ihtimalle gitmemiş olabilirim.

Adalet Hanım’ın anlattığına göre saat 11.00 de Hayati eve gelerek Adana’ya gidemediklerini, otobüslerin hareket etmesine izin verilmediğini söylemiş. Annem bizim apartmana çıkmayı göze alamadığı için, (bizim daire beşinci kattaydı.) Maltepe’de dayımın oğlu İlhamilerin giriş katında ki evine gitmişlerdi. İlhamilerin evi Otogara bizim evden daha yakındı. O gün gidemedikleri gibi bir gün sonrada seferler açılmadığı için gidememişlerdi Adana’ya.   

***

İlgi çekici bir fal hikayesi anlatayım. 11 Eylül günü kapı komşumuz Çiler Hanım bizimkilerle öğleden sonra kahve içip sohbet etmişler. Çiler Hanım kız kardeşim Müzeyyen’in falına bakınca, demiş ki;

“Size yol görünmüyor.”

Müzeyyen itiraz etmiş;

“Necdet Ağabeyim, biletlerimizi iki gün önce aldı. Yarın gideceğiz.”

Kadıncağız;

“Ben kendiliğimden bir şey söylemiyorum, fincanda gördüklerimi anlatıyorum” Fincana bir daha bakmış, bakmış tekrar; 

“Yolunuz kapalı, benim yapacağım bir şey yok.”

Çiler Hanım’ın falının doğru çıkması için Kenan Evren Paşa ihtilal yaptı desek, yanlış bir şey söylemiş olmayız.  

***

Hani Bektaşi’nin biri hamama gitmiş. Bir güzel yıkanıp yıllık banyosunu yapmış. Giyinip dışarı çıkacak parası yok. Yalvarmış Allah’ına;

“Bana yirmi beş kuruş ver. Başıma bir kaza bela gelmeden, parayı ödeyip hamamdan çıkmamı nasip et yarabbi” demiş. Demeye demiş ama, amin diyemeden hamam beşik gibi sallanmaya başlamış. Bektaşi ne oluyor diye bakınırken kendini dışarıda bulmuş. Hamam depremle yerle bir olmuş. Bektaşi;

“Allah’ım, şüphesiz çok büyüksün, çok ta cimrisin. Bana yirmi beş kuruş vermemek için koskoca hamamı göz açıp kapayıncaya kadar yerle bir ettin.” Demiş.

Çiler Hanım’ın falı doğru çıksın diye Süleyman Demirel Hükümetini yerle bir eden hikmet-i Huda’ya ne diyebiliriz.

Yıkım hükümetle sınırlı kalmadı. TBMM’si ile siyasi partiler kapatıldı. Parti liderleri sürgüne gönderildi. Haklarında davalar açıldı. MHP ve Selamet Partisiyle ilgili mahkemeler kuruldu. Türkeş ve parti ileri gelenleri tutuklandı. Erbakan’da birkaç arkadaşı ile birlikte Tevfik edilmişti.   

***

Adana’ya annemi görmeye gitmiştik. 12 Eylül’ün üzerinden bir ay bile geçmemişti.  Ziyaret ettiğim herkes  benden ihtilalin arka planını öğrenmek istiyordu.

Çünkü Ankara’dan geliyordum. MHP’li ve Ülkücülüğümüz eskiye dayandığı için kıdemli bir ülkücü olarak, kamunun önünde cereyan eden olayların, yapılan konuşmaların ötesinde görünmeyenleri, konuşulup söylenmeyenleri öğrenmek istiyorlardı.

Kenan Paşa’nın konuşmalarını dinleyip, İhtilal Komitesinin bildirilerini okuyanlar, askeri müdahalenin Türkeş ve arkadaşları tarafından yapıldığını sanacak kadar şaşırıp kalıyorlardı.

Hatta o günlerde MHP’lilere mal edilen bir söz vardı: “Fikirlerimiz iktidarda, ama biz içeri(hapis)deyiz.”

Zıtlıklarla tuhaflıklarla dolu bir dönem. O çelişkili politika ve uygulamalar Türkiye’yi bugünkü çıkmazlara soktu.

 Birçok kişide ve çevrede bugün görülen “devlet ve ordu” düşmanlığının tohumları 12 Eylül günlerinde atıldı.

Adana’da önce Merhum Ahmet Sofuoğlu’nun dükkanına uğradım. Sofuoğlu Ahmet Bey’in Yağcamii civarındaki manifatura dükkanı milliyetçi arkadaşların sık sık uğradığı mekanlardan biriydi. Ahmet Ağabey’in esnaf arasında çok itibarı vardı. Adana’da siyasiler özellikle MHP’liler kendisini sever ve sayarlardı. Bizimde Sofuoğlu ailesi arasında çok özel bir hukuk vardı. Efendi, nazik, kibar temizlik ve düzen hususunda çok titizdi. Okur, okuduğunu anlar ve çok rahat anlatırdı.

Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mustafa Zeki Sofuoğlu’nun ağabeyi idi. Mustafa Zeki Sofuoğlu 1944’de Atsız ve Türkeş’le tutuklananlar arasındaydı. Aile köken itibariyle Karaisalı’dandı. Aklımda yanlış kalmadıysa köyleri Çakallı idi.

Sofuoğlu Ahmet Bey, Adana’daki Karaisalıların kurduğu Karaisalılar Derneği’nin başkanıydı. Sofuoğlu’nu yeri geldikçe, münasebet düştükçe anlatacağım. Çünkü Adana’daki milliyetçi düşünce ve hareketlerin önemli simalarından biride Sofuoğlu Ahmet Bey’di.

Ahmet Sofuoğlu’na uğrayıp, oradan Vakıflar Çarşısında esnaflık yapan bir başka değerli arkadaşımız Yaşar İnanç’a geçmek düşüncesindeydim. Ahmet Ağabeyle buluşup görüşmemiz çok heyecanlı ve duygulu oldu. Aramızda çok derin ve samimi bir sohbet hemen anında başladı. Kalpler aynı duygu ve düşünceyle çarparsa dostluklar çok çabuk kuruluyor. Sohbet sırasında Süleyman Ramazanoğlu’nun hasta olduğunu, evinde yattığını öğrenince, ziyaret etmek istediğimi söyleyince, Ahmet Ağabey telefon ederek randevu aldı.

Yaşar İnanç’a geçerek, öğle yemeğini onun dükkânında yedik. Bu arkadaşlardan bahsederken içim acıyor, hepsi rahmetli oldu. Oğulları vardı. Babalarının yerlerini tutabildiler mi? Bilmiyorum.    

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

163 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi