RAHMETLİ TEVFİK PAMPAL İLE BİR HATIRA

Geçen haftadan devam -3-

RAHMETLİ TEVFİK PAMPAL İLE BİR HATIRA

Necdet ÖZKAYA

Kara Hoca'nın Kerameti 

Başarısız bir miting den sonra arkadaşların bozulan maneviyatlarını düzeltmek için mevzuu değiştirmek gerekliydi. Öyle de yaptık.
“Mitinge Kara Hoca’da gelmişti. Göreniniz oldu mu?” Soruma hiç kimse olumlu cevap veremedi. Sorumu kendim cevaplamak zorunda kaldım.
“Kara Hoca bir iki adamıyla mitinge gelmişti. Otobüsün içinde oturuyordu. Ayak üst bir iki dakika konuşabildik.” Dedim.
Kara Hoca’nın mitinge geldiğini öğrenen arkadaşların moralleri birden bire düzeldi. Hoca’nın kerameti tecelli etmişti,.. Herkes Hoca’nın bir başka üstün tarafını anlattı. Havanın kendiliğinden değişmesini sağladık.
Muzaffer Bey’e, “Kara Hoca’yı lütfen telefonla  bir arada kendisiyle konuşmak istiyorum.” Dedim. Telefon bağlanıncaya kadar, odadakilerle Kara Hoca muhabbetine devam ettim. En yakınımda oturan Mehmet Turgut’a,
“Kara Hoca’yla sohbet etme imkanın oldu mu?” diye sordum. 
“Birkaç kere sohbet ettim Hocam, güzel ve bilgili bir zat, konuşması insana huzur veriyor.” Dedi.
“Peki, huzuruna girerken, çıkarken elini öptüğün oldu mu?”
Mehmet Turgut, son biraz huylanmış olurken, soruma kaçamak cevap verdi. “Öpmüş olabilirim” dedi.
Bu arada telefon bağlanmıştı. Ben Kara Hocayla  odada bulunanların huzurunda konuşmaya başladım.
“Gece gündüz gözünüzde hep kapkara bir gözlük var. Sizce mahzuru yoksa açıklar mısınız?” diye konuşmamın bir bölümünde sordum.
Hoca, “ 80 öncesi imamlık yaptığım caminin civarında, bir gün namaz sonrası komünistlerin tecavüzüne uğradım. Ellerinde ki sopalarla döve döve pestilimi çıkardılar. Birkaç kişi yardımıma yetişip beni ellerinden kurtardılar. Ama gözlerim büyük hasara uğramıştı. Tedavi için Ankara’ya gittim ne yazık ki bu seferde komünist doktorların eline düştüm. Tedavi etmek yerine beni iyice görmez duruma düşürüp, kör ettiler. O günden beri hep kapkara gözlük kullanır oldum. Böylece adım Kara Hoca’ya çıktı.”
Binlerce mazlum ve mağdurdan biri de bizim Mehmet Hoca olmuştu. Unuttunuzsa hatırlatayım Mehmet Hoca, bayram namazında Özer Revanoğlu ile Yılmaz Batu ‘ru görünce konuşmanın konusunu değiştirerek, Malazgirt’ten, Sultan Alpaslan’dan Alparslan Türkeş’ten söz açarak, cemaati şaşırtan Hoca, Kayserili Mehmet.
Kara Hoca’nın Kayserili Mehmet’e dönüşü arkadaşlarımız hayal kırıklığına uğratmış olabilir. Ama yaşadığı facianın üzerinden çok uzun zaman geçmesine rağmen beni derinden üzdü. Çünkü terör ve şiddetin acı tecrübelerini yaşayan bir ailenin büyüğü olarak, onun nasıl bir vicdan ve yürek yarası olduğunu çok iyi bilirim.
Arkadaşlar biraz sonra Kara Hoca’nın benim öğrencim olduğunu öğrenince iyice şaşırdılar. Rahmetli Tevfik’in deyişiyle ‘şaşan kaldılar’. Çünkü arkadaşlar Hoca’nın en az 70 yaşında hatta bir ikine göre ise 80’lik bir ihtiyar olduğunu zan ediyorlardı.
Kendilerinden yaşça küçük olan Kara Hoca’yla her karşılaşmalarında ellerini öptüklerini düşününce iyice tuhaflaştılar. Onları teselli etmekte bana düştü;
“Siz Hoca’nın elini yaşından dolayı değil, ilminden dolayı öptüğünüzü varsayarak teselli olun. Az daha bana da Hoca’nın elini öptürecektiniz. Allah yüzümüze baktı da böyle bir kaza olmadı. Ya olsaydı. Benim elimden yakanızı nasıl kurtaracaktınız?”
 
26 Temmuz 2006   
 
Geçen haftanın bir gününde Dörtyol’a gittim. Biraz alış veriş yaptıktan sonra Sami Ocak ile Bülent Akkoyunlu’nun dükkanlarına gittim. Boya ve sıhhi tesisat, inşaata yönelik bazı araç ve gereçlerin ticaretini yapıyorlar.
Sami Ocak, 12 Eylül öncesinin çok faal Ülkücü gençlerindendir. O dönemde Devlet Bahçeli’nin yakın arkadaşlarından biriydi. Hatta onun özel arabasıyla Adana’dan Ankara’ya bir kalaşnikof silah götürürken yapılan bir ihbar üzerine yolda güvenlik kuvvetlerince yakalandı. Yanında ki arkadaşları ile birlikte mâhkum oldular. Ankara cezaevinde iken bir baş cezaevine nakledilerek komünist, Marksistler tarafından öldürüleceklerini haber alınca, telefon la Sadi Somuncuoğlu’na ulaşarak aldıkları haberi anlatmış, kendisinden yardım istemişler. Sadi Bey, Sami Ocak ve arkadaşları ile ilgili olarak, resmi makamlarla temasa geçerek, idarenin sevk etmek istediği cezaevi değiştirilmiş ve Aksaray Cezaevine nakledilmişler. Böylece canlarını kurtarmışlar. 
Bu olayı Sami Ocak her fırsatta ve zeminde anlatarak Somuncuoğlu’nun ilgisini ve tesirini şükranla yad ederek nakletmektedir.
Sami Ocak ’da, Bülent Akkoyunlu ’da Dörtyol’un büyük ailelerine mensupturlar. Bülent seneler, seneler öncesi ANDA Kitap Dağıtım Şirketi’nin şoförlüğünü yapan bizim Memduh’un yeğenidir. Anda Memduh’un şöhretini artırmamış ama yaygınlaştırmıştır. Anda tam Memduh’a göre bir işti. Bir yerde fazla durmadan seyahat etmek, çokça adam tanımak, onlarla ara vermeden sohbet etmek Memduh’un tabiatına ve mizacına uygun bir işti.
Memduh ilkokulu, tanış ve bildik öğretmenlerin sayesinde ancak yedi yılda bitirmiş. Ama çok zeki bir adam, hafızası da çok güçlü ayrıca çok zengin bir hatıra hafızasına sahip.
 Sami ile Bülent’e rahmetli Tevfik Pampal’la arasındaki sohbeti anlattım. Gülüştük. Bülent bulunduğu yere telefon ederek Memduh’u dükkâna çağırdı. Benimde dükkanda olduğumu öğrenince Memduh beş on dakika içinde çıkageldi. Gelmişten geçmişten konuştuk. Adana günlerini hatırladık. Kimler gelmiş kimler geçmiş. Neler olmuş, neler bitmiş.
30-35 yıl önce Mehmet Turgut’un Memduh’la ilgili bana sorduğu soruyu hatırlatarak konuya girdik. Daha önce Memduh’un nefes almadan konuştuğunu Tevfik Pampal’ın  elini şakağına koyup, ayak üstüne ayak atarak ve hiç söze karışmadan Memduh’u en az bir saat dinlediğini görünce Mehmet Turgut dayanamayıp oturduğum yere gelerek, bana “Bu koşmacı arkadaş kim” diye sorduğunu naklettim. Memduh’un şoför olduğunu benden öğrenince konuşana değil dinleyene kızarak, “Ben zaten Pampal’ın sefil olduğunu biliyordum. Koca bir tarih öğretmeni oturmuş, bir saattir bu şoförün ileri geri konuşmalarını dinleyip, duruyor.” dedi
Memduh bunu üzerine Tevfik’e rahmet okuyarak,
“Evet” dedi. “Rahmetli çok az konuşurdu. Sormasan cevap vermezdi. Bende konuşurken kimseye soru sormaz, kimsenin de soru sormasına fırsat vermediğim için Tevfik Pampal’ın susup dinlemekten başka çaresi yoktu.”
Memduh emsallerine göre geç evlenmişti. Çünkü evlenmek için uzun bir zamana ihtiyacı var. Memduh’un da bu uzun zamana tahammülü yoktu.
Memduh Dörtyol’da düğün yaparak evlenecekmiş. Adana’da birçok arkadaşına davetiye gönderip, düğününe davet etmek niyetindeymiş. Düğüne yakın günlerin birinde Dörtyol’a haber gelmiş ki Tevfik Pampal öldürüldü.
Memduh diyor ki “Adana’ya davetiye göndermeye utandım. Kimseye düğünüm var diyemedim.”  Nezaketin, terbiyenin şaheser bir örneğini göstermiş. Buna rağmen nasıl öğrenmişlerse öğrenmişler, Adana’dan Memduh Ağabeylerinin düğününe birkaç kişi gelmiş. Gelenler arasında Adana Ziraat Fakültesinde okuyan Kıbrıslı Zorlu Töre ile kız kardeşi Zeynep de var.
Memduh daha bir çok konuyu hatırladı, hatırlattı. Bu arada;
“ Sözünü kesmeden veya lafa karışmadan dinlediğim birkaç kişi vardır. Onların başında Galip Hoca ile Necdet Hoca gelir.” Galip Hoca dediği rahmetli Galip Erdem’di.
***
Memduh’un konuşmasına fırsat verince Tevfik Pampal’la arasında geçen benzer bir olayı da kendisi anlattı.
Eski milletvekillerinden ve Yargıtay emekli üyelerinden Mustafa Çelebi’yle Barolar Birliği Başkanı Teoman Evren ve Avukat Orhan Bey memleketleri olan Dörtyol’a gelmişler. Her ikisi de Memduh’un yakın akrabaları imiş. Onlara hoş geldiniz demeye gitmiş.
Kendine mahsus değerlendirmesine göre, “Bir eski Yargıtay üyesiyle bir eski Baro Başkanına milliyetçilik ve Müslümanlıktan söz açmak istemedim” diyor Memduh. “Onlarla Masonlukla ilgili konuşma yapmayı tercih ettim. Ağabey diye hitap ettiğim bu kimselerin, ne söze karışmalarına ne de soru sormalarına fırsat vermeden anlatmaya başladım” O kadar uzun süre konuşmuş ki, birden bire Mustafa Çelebi,
“Yeter! Yeter be!.. Tam iki bucuk saattir, anamızı, dinimizi ağlattın. Düşünmüyor musun ki karşında oturanlardan biri eski bir Yargıtay üyesi, milletvekili, diğeri de Avukat ve Baro Başkanı sen ne konuşup duruyorsun”
“Bir bağırış bağırdı ki şaşırıp kaldım. Kendimi bir anda toparladım. Sizin gibi kıymetli kişileri ancak bulabildim, konuşmakta bir mahzur görmedim, kusuruma bakmayın diyebildim”
Bizim Memduh, ilgi çekici bir kişilik sahibi. 70’li yıllardan beri bir Ülkücü ve MHP’lidir. Her zeminde, her şartta, herkese karşı milliyetçiliği ve ülkücülüğü savunur. Özellik rahmetli Başbuğ’u çok sever, onun fikirlerini, görüşlerini anlatmak için gayret sarf etmekten zevk alırdı.
Sıra seçimlere gelince, MHP’ye oy vermek Memduh’a bir türlü kısmet olmaz. 80 öncesi seçimleri bilmiyorum ama 80’den sonraki seçimlerde, belediye seçimleri dahil Memduh bir bahane bulur, MHP’ye oy vermez.
Seçim bittikten sonra Memduh Kardeşim yanlış yaptığını, yana yakıla arkadaşlarına anlatır. Kendisine göre de meşru haklı bir gerekçesi vardır. Gene de nefsine ve inadına mağlup olmanın nedametini yaşar. MHP ve ülkücülüğü şiddetle savunmaya başlar.
 
27 Temmuz 2006   
       
             Geçen hafta medyayı ve kamuoyunu meşgul eden olaylardan biri de, İstanbul Milli Eğitim Müdürü Ömer Balıbey’in Genel Müdürlüğe atanması oldu. Bu atama kimine göre tenzil-i rütbedir. Kimine göre de görevde yükselmedir. Her iki görüşte doğrudur.  İstanbul’un büyüklüğüne bakarak olayı değerlendirenler, Balıbey için bu bir yükselme değildir. Ama bunların gözden kaçırdıkları bir husus var. Şırnak Milli Eğitim Müdürü ile İstanbul Milli Eğitim Müdürü arasında statü bakımından bir fark yoktur. Görevleri, yetkileri ve özlük hakları bakımından İstanbul’un lehinde bir fazlalık bulunmamaktadır.
Atamalar vekaleten yapıldığı için henüz ne Balıbey’in ne de yerine getirilen Şehremini Lisesi Müdürü Ata Özer’in özlük haklarında şimdilik bir değişiklik olmaz. Ümit ederim ki atamalar asaleten yapılmış olur.
Balıbey, gerçekten başarılı bir il müdürüydü. Yerini doldurmak kolay kolay mümkün olmaz. Hangi makama gelirse gelsin, Ömer’inde uzun müddet gözü hep İstanbul’da kalır. Çünkü on yıldan beri İstanbul da Milli Eğitim Müdürü olarak hizmet gördü. Altı başbakan, yedi Milli Eğitim Bakanı ile çalıştı. Tansu Çiller, Necmettin Erbakan, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit, Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan.
Turan Tayan, Mehmet Sağlam, Hikmet Uluğbay, Metin Bostancıoğlu, Necdet Tekin, Erkan Mumcu ve Hüseyin Çelik gibi değişik siyasi partilere ve kişiliklere sahip bakanlarla çalıştı.
Aydın Ayaydın, Sabah Gazetesindeki (22.07.2006) yazısında;
“…Hükümetler değişince de yerini koruyacaksın. Bu bir rekordur. Kolay kolayda aşılamaz.” Diyor. Doğru söylüyor.
Aydın Ayaydın, Genel Müdürlüğü Balıbey için tenzil-i rütbe olarak nitelemiş. Madem Bakanlığa alınacaktı en azından Müsteşar yardımcısı olmalıydı. Değiştirilmedi ise atama yönetmenliğinde böyle bir hüküm vardı.
Necdet Tekin’in Bakanlığı döneminde Rahşan Hanım Ömer Balıbey’in görevden alınması için Bakana çok ciddi baskı yapmıştı. Bakan Ömer Balıbey’i görevden almak yerine kendim istifa ederim diyerek, Ömer Balıbey’e benzeri az görülen bir sahiplik yapmıştır.
Necdet Tekin yiğit bir adamdı.
3 Kasım 2002 seçimlerinde Milli Eğitim Bakanıydı. Ben de kendisi gibi seçimlere katılmıştım. Ben MHP’den o da DSP’den adaydı. Seçimlere girebilmem için kanun gereği görevimden istifa etmem gerekiyordu. O zaman Müsteşar Yardımcısıydım. Necdet Bey bakanlığa atandığı zaman seçim kararı alınmıştı. Dolayısıyla seçim öncesi kendisiyle çalışma imkanı bulamadım.
Metin Bostancıoğlu Bakanlığının son yılında görevden almak teşebbüste bulundu ama Devlet Bahçeli’nin kararnameyi imzalamayacağını öğrenince o günkü Müsteşar Yardımcısı ve Vekili olan Mehmet Temel’i bana göndererek;
“Necdet Özkaya başka bir bakanlığa geçmek istiyorsa, kendine her türlü kolaylığı ve yardımı yapacağım demiş.”
Tabii canım sıkılmıştı. Mehmet Bey’e;
“Ben eğitimciyim. Bugüne kadar isteseydim bir çok değişik bakanlıklara geçme şansım ve imkanım vardı. Çünkü yıllardan, dönemlerden beri birçok Bakanla çok yakın arkadaşlığımız ve dostluğumuz vardı.
Sayın Bostancıoğlu, görevden almak istiyorsa, elinden geleni ardına koymasın. Ben bir tarafa gidecek değilim. Her türlü yetkimi ve görevimi üzerimden almış vaziyette. Müsteşar Yardımcısı “görevimizi bırakmak” bir Bakan için ahlâki olmadığı gibi, kanunen de doğru ve haklı bir uygulama değildir. Bakanlar takdir haklarını kamu yararı gözeterek kullanmak zorundalar. Metin Bostancıoğlu mesleği avukatlık olan bir Bakan dır. Hukuk adamıdır. Hukuksuzluğun ne gibi kötülüklere ve sıkıntılara yol açacağını en iyi olarak kendisi bilir.” dedim.         
Mehmet Temel, bunları Bakan’a anlatırken kim bilir üstüne ne ilaveler yapmıştır. Ne yaparsa yapsın hiçte umurumda değildi. Niye olsun ki rahmetli Galip Erdem’in deyimiyle ‘vız noktası’ na gelmiştim. 
Ömer Bey’i anlatacaktım. Sözü kendimle ilgili konulara getirdim. Maksat kendimi anlatmak değildi. Necdet Tekin’in siyasi kimliğini aşan dost, alicenap bir kimse olduğunu anlatmaktı. Ömer’in de benim de DSP’li olmadığımızı en iyi bilenlerden biride Sayın Bakandı. Ama dostluklarımız vardı. Müşterek arkadaşlarımız vardı. Salih Yılmaz, Celal Adan, Ali Doğan, Hasanoğlu gibi..
Seçimler bitmiş, MHP, DSP, ANAP, işin bir başka tuhaflığı Tansu Çiller ’li DYP ile Erbakancıların saadet partisi de barajı geçememişlerdi.
Seçim sonuçları tam ve net olarak belli olunca Sayın Devlet Bahçeli, saat 22.30’da yaptığı basın toplantısında seçim yenilgisinin sorumluluğunu üstlendi ve çekilme kararını açıkladı. MHP’nin yüzde 10 oranında oy kaybettiğini hatırlatan Bahçeli, “Bu sonuç, MHP açısından beklenen bir durum değildir. Sorumluluk şahsıma aittir. 2003 yılında toplanacak olan büyük kurultayda MHP’yi yeni bir yönetime kavuşturmak ve yeni bir genel başkan önderlğinde kutsal davamızı ve hedefe taşıyacak bir yapıyı oluşturmak görevim olacaktır.” Gazetecilerin, “2003 kurultayında aday olacak mısınız?” sorusuna Bahçeli,  “Böyle bir açıklamayı yapan aday olmayı düşünür mü efendim.” dedi.
Bu açıklama ile Bahçeli, MHP’nin başarısızlığını unutturarak, kamuoyunun dikkatini ve takdirini kazanmıştı.
Bir gün sonra Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz’da partilerinin başından çekilerek aktif siyasete veda ettiler.
Ama Devlet Bahçeli daha sonra istifa etmekten, siyaseti bırakmaktan vazgeçti. Tekrar Genel Başkan seçildi.
3 Kasım seçimlerinden bir iki gün sonra biz Adana’dan Ankara’ya hareket ettik, yolda telefonumuz çaldı. Arayan Milli Eğitim Bakanı Necdet Tekin Bey’di.
“Adaşım” diye söze başladı. “İkimizde seçimi kaybettik. Canımız sağ olsun. Acele et, Ankara’ya dön. Benim Bakanlığım devam ederken, seni göreve başlatayım.”dedi.  Doğrusu duygulandım. Seçimlerden sonra eşimle, kardeşlerimle konuşmuş, göreve başlamadan emekli olmaya karar vermiştim. Ama sayın Bakan’ın bu ince ve duygulu davranışından sonra “Yoldayım, geliyorum” demekten başka bir şey söyleyemedim. Utandım.
Bir gün sonra Bakanlığa döndüm. O hafta içinde göreve başladım. Yaş haddinden emekli olduğum, 2005’in 28 Şubatına kadar çalıştım. Görev süresinde Necdet Tekin Bey’le birkaç defa telefonla konuştuk, galiba İstanbul’da bir yemekte beraber olduk.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

578 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi