KARA HOCA VE MHP'NİN 2002 YILI ADANA MİTİNGİ

Geçen haftadan devam -2-

KARA HOCA VE MHP'NİN 2002 YILI ADANA MİTİNGİ

Necdet ÖZKAYA

17 Temmuz 2006

Sepetçioğlu ve Ercan Poyrazla ilgili olarak dün Ergün Göze Tercüman da güzel bir yazı yazdı. Sepetçioğlu’nun hayat hikâyesi için güzel bir safha teşkil edecek  bilgiler veriyor.
“Devlet Matbaası Müdürlüğünden emekli olduktan sonra CHP Hükümeti AP’nin başlattığı bin temel eser serisini durdurmuştu. Bizde Kemal Ilıcak’a baskı yaparak, Binbir Temel Eser diye bir seri çıkartılmasını kabul ettirmiştik. Başına da Sepetçioğlu’nun getirilmesi için Kemal Ilıcak’ın yanına gittim. Rahmetli Kabaklı Hoca’da oradaydı. Ilıcak bazı konularda cin gibiydi. Beni konuşturmadı bile. ‘Niye geldiğini biliyorum. Şimdi kabaklı Hocayla konuştuk. Binbir Temel’in başına Sepetçioğlu geliyor’ dedi. “
***
 “Ercan Poyraz’ı 12 Eylül’den çok sonra tanıdım. Kitapçı mahfillerinde dolaşmaktaydı. Efendi, mütevazi, suskun, çilekeş bir görünüşü vardı.
Onu bir fazilet abidesi olarak gördüm.”
Allah ikisine de rahmet etsin.
Kemal Ilıcak’ı bende tanıdım. Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü dönemiydi. Aklına birileri düşürmüş olmalı ki, Tercüman’dan yanlış hatırlamıyorsam Emin Pazarcı beni aradı. Kemal Bey’in özel bir okul açmak istediğini söyledi. Taha Akyol’da o sıralarda Tercüman Gazetesinde yazı yazıyordu. Arkadaşlığımız veya tanışıklığımız eski günlere dayandığı için arada bir Bakanlığa işi düştükçe beni arardı. Elimden geldiğince kendisine yardım eder, isteğinin gerçekleşmesine yardımcı olurdum.
Milliyet Gazetesinde de yazı hayatına başlayınca münasebetimizi devam ettirdim. Zaman zaman çok beğendiğim yazıları için telefonla arayarak düşüncelerimi söyledim. Özellikle AKP’nin iktidarıyla birlikte Taha Akyol’da çok büyük değişiklikler oldu. Eski Patroniçesi Nazlı Ilıcak’taki değişiklikleri de gördükçe, hayretten donmamak için kendimi zor tutuyorum. 
Kemal Ilıcak’ın okul açmak için yaptığı teşebbüste Taha Akyol’da beni aramış olabilir. Çünkü Nazlı Ilıcağın kızını bir Fransız okuluna nakledilmesi için arkadaşlık duygularının cümlesini kullandı.
Bir iş için Anakara’ya geldiğinde bana da Özel Öğretim Kurumları’na uğramıştı. Ayvaz Gökdemir’de o esnada odadaydı. Gelmişten geçmişten konuşurken, 80 öncesi bizim arkadaş grubumuzun Türkeş le olan anlaşmazlıklarını bildiği için;
“Ben sizin gibi davranmadım. Ama Mamak Askeri Cezaevine düşünce muhasebe yapmak imkânını buldum. Anladım ki Türkeş'le olan ihtilafta siz haklıydınız. Biz kendisine karşı çıkamadık. Çıkabilseydik başımıza gelenlerin bir çokları belki de gelmeyecekti. Ben (patrona) karşı çıkamam. Böyle bir yaratılıştan uzağım” dedi.  Gerçekten çalıştığı dergi ve gazetelerde patronlarının siyasi ve sosyal düşüncelerine çok uygun davrandığını söylemekte bir sakınca görmüyorum. Türkiye’nin havası değişirse, bu değişikliğe uygun olarak Taha Bey’de değişir. Değişmek ayıp olmaktan çoktan çıktı, bir meziyet oldu.
Kemal Ilıcak’la okul açma işlemleri tamamlandıktan sonra tanışma imkânı bulduk. Kendisini Cezmi Bayram’la tanıştırdım. Cezmi Bayram okulun hem genel müdürlüğünü, hem kurucu temsilciliğini yaptı.
Kemal Ilıcak’la tanıştığım günlerde, Tercüman başta olmak üzere Kemal Bey’in işlerinin oldukça bozuk olduğunu öğrendik. İşlerini bir nebzede düzeltmek için okulu açmıştı.
Tercüman ismi ilgi çekmiş öğrenci bulmakta zorlanmamıştı. Cezmi Bayram’ın Genel Müdür olması ise milliyetçi, muhafazakâr çevrelerin okula ilgisini çekmişti. Gazetenin genel tutumu ve yazarları ile zaten milliyetçi, muhafazakâr bir yayın politikası izlemekteydi.
Cezmi Bayram, Tercüman’a geçmeden önce Anda Kitap dağıtım Şirketinin Genel Müdürüydü. Anda da işler kötüye gitmişti. Dr. Cezmi Bayram’ın bütün zekâ ve aklına rağmen şirketin işlerini düzeltmek mümkün olmamıştı. Cezmi Bayram işi bırakacak, fakat ne yapacağını bilememekteydi.  Böyle bir dönemde Tercüman Lisesinin başına geçmesini sağlayabildik.
Kemal Bey, Cezmi Bayram’ı hem çok sevdi, hem çok beğendi. Hatta İstanbul    
‘da evinde bir görüşmemizde, Ayvaz Bey’de vardı. Bana dedi ki;
“Sizleri tanımakta çok geciktim, keşke iyi günlerimizde tanışabilmiş olsaydık çok iyi olurdu”
Mamak Cezaevinden çıkan MHP yöneticilerine elinden geldiği kadar yardım etmeyi kendisi için bir görev kabul etmiş olduğunu belirtmişti; Agâh Oktay Güner Bey ile Taha Akyol Bey iş verdikleri arasında aklımda kalanlardı.
Kemal Bey, vatansever, milliyetçi bir insandı. Siyaseten Süleyman Demirel Bey’e bağlıydı. Ama Alparslan Türkeş’i de seviyor ve takdir ediyordu. Ülkücü Gençliğin gelişmesi ve güçlenmesi için kendine göre önemli yardımlar yaptığını anlatıyordu.   
Turgut Özal’ı çok eskiden tanıdığını, aralarında ağabey, kardeş münasebeti bulunmasına rağmen, siyaseten Demirel’e bağlılığı dolayısıyla Özal’la araları açılmıştı. Turgut Bey’in parti kurma çalışmalarına çok yardımcı olmadıkları için Kemal ve Nazlı Ilıcak’lara kırgın olduğunu herkes biliyordu.
Turgut Özal Başbakan olunca aile dostu olan Ilıcak’ları iflasa sürükleyen ekonomik baskılar uyguladığını Kemal Bey her vesileyle anlatırdı.
Özal Cumhurbaşkanı, Süleyman Demirel’de yeniden Başbakan olmuştu. Bu Kemal Ilıcak için yeni bir ümidin başlangıcıydı. Çünkü Süleyman Demirel, kendisini desteklediği için Özal’ın Ilıcak’ları ekonomik sıkıntıya soktuğunu biliyordu. Nazlı Ilıcak yasaklı olan Demirel’i desteklediği için mahkûm olmuş, birkaç ay cezaevinde yatmıştı. 
Süleyman Demirel Başbakan olduktan bir müddet sonra Nazlı Ilıcak gazetesinde Demirel’i hedef alan eleştiriler yapmaya başlamıştı. Gazetedeki arkadaşlardan öğreniyorduk. Kemal Bey yetkililer vasıtasıyla zaman zaman Nazlı Hanım’ın yazılarına sansür uygulatmak zorunda kalıyormuş.
Hatta bir keresinde bize dedi ki;
“Benim karı delidir, Turgut Bey Başbakan iken onun aleyhine yazmak suretiyle bizi iktisaden iflasa götürdü. Yasaklı Demirel’i savunan yazılar yazdığından mahkûm oldu, cezaevinde yatmak zorunda kaldı. Şimdi Demirel Başbakan oldu, lehinde yazmasa bile hiç olmazsa aleyhinde yazmasa bari. Belki bir takım imkânlar sağlarız da bu ekonomik dar boğazdan kurtuluruz.” Demişti.
Ama nazlı Hanım’ı dizginlemek mümkün olmamıştı. Buna rağmen siyasi tarihimize İlk-San Skandalı olarak geçen olayda, Demirel, “verdimse ben verdim” diyerek Ilıcak’a dolaylı yolla da olsa yaptığı yardımın sorumluluğunu üzerine almıştı.
Kemal Ilıcak’ın Ankara’da olduğu bir gün İlk-San olayı Hürriyet Gazetesi’nde manşetten haber olarak çıktığı gün beyin kanaması geçirdi. Kaldırıldığı hastanede kurtarılamayarak hayatını kaybetmişti.
Aile, İlk-San’la ilgili bilgilerin ve haberlerin dönemin Milli Eğitim Bakanı Köksal Toptan tarafından Hürriyet’e verildiğini bildiği için Kemal Ilıcak’ın ölümünün müsebbibi olarak Köksal Toptan’ı gösterdi.
Tercüman Lisesi, Tercüman Gazetesinin Topkapı tarafında yaptırdığı kendi mülkü olan yeni binasında açılmıştı. Gazete başka bir yere taşınmıştı. Ama Kemal Bey nakit para bulmak için Sabancılardan aldığı borç mukabili okul binasını teminat olarak göstermişti.
Bir iki yıl sonra okul binası Sabancılara geçti. Cezmi Bayram Bosna taraflarında bir kiralık binayı tutarak okulu oraya taşıdı. Birçok sıkıntıya katlanarak Cezmi Bayram okulu devam ettirme başarısını gösterdi. Daha sonra başka birilerine okulu satarak Tercüman Gazetesini birçok sıkıntıdan kurtarmış oldu. 
Tercüman Lisesi’ni ayakta tutmak için Cezmi arkadaşım, Ilıcak ailesine rağmen çalışıyordu. Başarılı da oldu. 
***
Rahmetli Sepetçioğlu’nun ölümü üzerine yazılan yazılarda, Malazgirt Zaferi’nin ve Anadolu Fethinin 900’ncü senesi dolayısıyla Devlet Törenleri yapıldı. Resmi ve özel kuruluşlar çeşitli proğramlar yaptılar. “Kilit” romanı bu münasebetle Türk Edebiyatı Cemiyeti’nin yaptığı yarışmada kazanan eserlerin birincisi olmuştu.
Fethin 900. Yıl dönümünde Adana Atatürk Ortaokulunda öğretmenlik yapıyordum. Okul Müdürü rahmetli Nevzat Çadır’dı. Adıyamanlı idi, iyi yetişmiş bir vatan evladıydı. Kendisi gibi Adıyamanlı olan Özer Aytuğ’un eniştesiydi. Nevin Çelik Fransızca öğretmeni ve Müdür yardımcısıydı. Nezihe Hanım, rahmetli Tevfik Panpal’ın eşi okulda öretmendi. Birkaç genç milliyetçi-ülkücü öğretmen daha vardı. TÖB-DER’in önde gelen bayan ve erkek militan solcu öğretmenlerde vardı. Bundan dolayı rahmetli Nevzat Çadır müdürlük yapmakta zorlandı.
Solcu öğretmenler, bizim kadar öğrencilerini etkileyemiyorlardı. Çünkü okul Adana’nın en muhafazakâr mahallesinden öğrenci alıyordu. Kanalın üstünde daha çok Karaisalı’ların olduğu bir semtti. Ailelerin çoğu dindar bir yapıya sahiptiler. Solculuk onları nazarında dinsizlik demekti. Solcu öğretmenlerde onların bu kanaatini doğrulayan düşüncelere sahipti ve ona göre de davranıyorlardı.
Derslerine girdiğim öğrencilerin büyük çoğunluğu hafta sonlarında Adana Kültür Derneği’ne gelir, orda ki kültür faaliyetlerine katılırlardı.
Malazgirt Zaferi’nin 900’cü yılını bizde okulda çeşitli törenlerle, faaliyetlerle kutladık. Türkçe öğretmenlerinin en kıdemlisi ben olduğum için, kutlama komitesinin başkanı bendim. Kutlamalar, solcu öğretmenlerin canını sıkacak kadar yoğunlukta ve parlaklıktaydı. Bu tür faaliyetlerin yapılmasın solculuğa aykırı sanıyorlardı. Milli ve tarihi olan her şey o zamanki solculara göre faşist duygular ve davranışlardı.
Malazgirt törenleri her okulda olduğu gibi Kız Lisesi’nde de kutlanıyordu. Rahmetli Tevfik Pampal o okulda tarih öğretmeni ve müdür yardımcısıydı. Bir gün  eşi Nezihe Hanımla okullarına gitmek için durakta otobüs beklerken komünistler onu kurşunlayarak şehit ettiler. Aslan gibi bir arkadaşımızdı. Uzun boylu, iriyarı, saçları, kaşları, bıyıkları gür bir meslektaşımızdı. Adana’nın Kadirli ilçesindendi. Gani gönüllüydü. Şaka yapmasını sever, şaka yapmaktan da hoşlanırdı. Konuşmaktan çok dinlemeyi severdi.
Dernekte Cam kenarındaki uzun masanın etrafında yapılan sohbetler kalabalık olur, diğer masalarda ikişerli, üçerli gruplar oturur, onlar genellikle gazete, dergi veya kitap okurlardı.
Yönetim Kurulu için diz boyundan biraz yüksek ahşap perdeyle ayrılan bir bölme vardı. Ona bitişik diğer bölümde de lise ve üniversite gençliğine dönük genç ülkücülere mahsus faaliyetler planlanırdı.
Uzun masanın etrafında yoğun sohbetlerin yapıldığı zamanlardan bir gündü. Genç tüccarlardan Mehmet Turgut arkadaşımız, yanıma gelerek bu konuşan adamın kim olduğunu sordu. Derneğe gelip gidenler genellikle birbirlerini tanırlardı. Önce sorusunu yadırgadım. Konuşanın Memduh Akkoyunlu olduğunu görünce Mehmet Turgut’a hak verdim. Memduh Akkoyunlu Anda Kitap Dağıtım Şirketinin Adana Bölge Müdürlüğünde çalışıyordu. Genellikle diğer il ve ilçelerdeki kitapçılara kitap dağıtmaya gittiği için Adana’da ancak ayda birkaç gün kalır, Derneğe mesai bittikten sonra gelirdi.
Çok yüksek sesle, adeta bağıra, çağıra konuştuğu için ilgiyi üzerine çekmekte başarılı olurdu. Konuştuklarından çok, konuşma üslubu dikkat çekerdi.
Memduh konuşuyor. Rahmetli Tevfik Pampal’da diğerleri gibi sessiz sedasız dinliyordu. 
Mehmet Turgut, Memduh’un şoför olduğunu öğrenince, ikinci ve kendince çok önemli bir soru daha sordu. “Tevfik Pampal ne öğretmenidir?” Tarih öğretmeni olduğunu öğrenince de çok hayıflandı. “Olur mu be, o şoförlüğüne bakmadan tarihi konuları konuşuyor, Tevfik Bey’de dinliyor. Ne sefil adam bu ya.” dedi. Mehmet ‘pısırık’ yerine sefil demeği tercih ederdi.
Oysa Rahmetli Tevfik Pampal ne sefildi, ne de pısırıktı. Sadece nezaketinden, efendiliğinden dolayı muhatabını kırmaktan çok korkardı. Memduh’u da onun için sabırla ve sessizce dinliyordu.
Sonra kendisine Mehmet Turgut’un sorularını ve değerlendirmesini aktarınca, kendisinin de Memduh’u ilk defa tanıdığını, “adam bizi bir söz bombardımanına tuttu ki şaşan kalın” dedi. ”Şaşan kalmak” Pampal’ın hayret etmek anlamında kullandığı bir deyimdi. Sık sık bu deyimi kullanarak, yakın arkadaş çevresi de bu sözü kullanır olmuştu.
***
Malazgirt Zaferi’nin 900’cü yılı törenleri Pampal’ın okulunda da yapılmıştı. O sırada Kız Lisesi’nin tarih öğretmeni ve müdür yardımcısı idi. Akşamüstü Derneğe geldi. Selamdan, hal hatırdan sonra; 
“Hele bir beni dinleyin bugün başıma gelenleri bir anlatsam şaşan kalınsınız” dedi. “Anlat dinleriz” dedik.
“Bahçe de tören düzenine göre öğrenciler vaziyet aldılar. Saygı duruşu ve İstiklâl Marşı’ndan sonra, günün mana ve önemini anlatmak için Müdür Bey kürsüye geldi ve konuşmaya başladı: ‘Sevgili öğrenciler, bugün Malazgirt Zaferi’nin 900’cü yıldönümünü kutluyoruz. Büyük Hakan Alpaslan Türkeş’in komutasında ki Türk Ordusu,’ sözünü tamamlamadan, bahçeden bir uğultu, bir kahkaha koptu ki, müdür neye uğradığını şaşırdı. ‘Siz ne biçim öğrencisiniz, insan bu kadar anlamlı bir günde, okul müdürü konuşurken böyle saygısızca davranır mı?’ Diye çocuklara kızdı. Sıra başlarında ki öğretmenlerin dikkatini çekerek konuşmasına yeniden başladı. Büyük Komutan Alpaslan der demez ağzından gayri ihtiyari Türkeş ismi de bir defa daha çıkmaz mı? Öğrencileri durdurabilirseniz durdurun. Kıkırdamalar, gülüşmeler, ooo! lar birbirine karıştı. Müdür ister istemez sözünü kesti. Asabı iyice bozuldu. Gerginleşti. Öfkesini yatıştırmak için ağzına ne geliyorsa söylüyordu. Kalp hastası, olan Müdürü sakinleştirebilmek için müdür yardımcısı arkadaşlar büyük gayret gösteriyorlar, ama Müdürde ki öfke selini durdurmak mümkün olmuyordu. Biraz toparlar toparlamaz, mikrofona doğru uzanıyor;  Siz ne utanmaz insanlarsınız? Terbiyesizliğin bu kadarını da hayatım boyunca görmedim. Diyor ve öğrencileri azarlamaya çalışıyordu. 
Müdürün rahatsızlanması öğrencileri de üzmüş, pişman olmuşlardı ama iş işten geçmişti. Müdür yardımcılarının içirdikleri, bardak bardak sulardan, dökülen kolonyalardan sonra biraz sakinleşir gibi oldu ve bize dönerek; Allah aşkına! Alpaslan Türkeş demenin gülünç olan tarafı nedir ? diye sordu. 
Kendisine diyemedik ki, Malazgirt Kahramanı Sultan Alpaslan’ın ikinci adı Türkeş değildir.
Bunu fark etmiş olsaydı, çok iyi biliyorum ki adam korkudan kalp krizi geçirip ölürdü.”
***
Bir başka Türkeş hikâyesi de Karşıyaka’da bir bayram namazında geçmişti. Hikâyeyi de Özer Revanoğlu anlatmıştı. Yılmaz Baturla camiye gitmişler. Kürsüde Cami’nin imamı Mehmet Hoca konuşuyor. Mehmet Hoca İmam Hatip’ten benim öğrencim olmuştu. Derneğimizin de müdavimlerindendi. Bayramla, kurbanla ilgili bir konuşma yapıyormuş. Özer’le Yılmaz’ın camiye girdiğini görünce birden bire mevzuu değiştirerek;
Ey cemaat siz sultan Alpaslan’ı bilir misiniz?  Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’da Türk devletini kurduğumuzun farkında mısınız?
Konuşmanın birdenbire yön değiştirmesine bir mana veremeyen cemaat, şaşırıp kalmışken Özer’le Yılmaz, kendileri için değiştirildiğinin farkındalar. Gülmemek için kendilerini zor tutarlar. Ama sözün nasıl bağlanacağını da merak etmeye başlarlar.
Mehmet Hoca coştukça coşmuş, ses tonu yükseldikçe yükselmiş, 900 sene önce bu toprakları vatan yapmak için can veren yiğitler, bugünde bu toprakların Sovyet işgaline uğramaması ve bu vatanda komünist bir rejimin kurulmasını önlemek için mücadele veren Ülkücüler ve onları Başbuğu Alparslan Türkeş’i bilmek ve görmek gerekir.  Diye sözlerine devam etmiş. 
Cemaat bizim Hoca’ya bir şeyler oldu galiba diye düşünmeye başlamıştır. Çünkü Özer Revanoğlu ile Yılmaz Batur camiye girerken, Hoca namazın faziletlerini anlatıyormuş. 
***
Kara Hoca
 
2002’nin 3 Kasımında yapılan Milletvekili seçiminde MHP’nin Adana birinci sıra milletvekili adayı idim. Yoğun bir seçim kampanyası yürütüyorduk. Bir yandan emek, bir yandan zaman, bir yandan para harcıyorduk. Zaman zaman bazı kimseler bana;
“Birinci sıradasın, kendini de kadronu da fazla yorma” diyorlardı. Bende böyle düşünüp konuşanlara; “Diğer adaylara karşı ayıp olur, çalışmak gerekir.” Diye cevap veriyordum. Nasip olur seçilirsek, bunu helal ettirmek istiyordum. Ama kısmet değilmiş.
Büyük mitinge birkaç gün vardı. Bir akşamüzeri, Muzaffer Arık, 
“Kara Hoca’ya mutlaka gitmeli, hayır duasını almalıyız. Çok nüfuzlu âlim bir zattır. Milliyetçi bir kimsedir.” Diye söyleyince “Peki nasıl gidilecekse, tanzim edin ziyaret edelim.” Merakımı gidermek için de sordum;
“Kara Hoca, hangi semtte oturur, kaç yaşlarındadır, ne iş yapar, Geçimini nasıl sağlar?” vb. gibi sorular.
Muzaffer Bey, “Yaşını tam olarak bilmiyorum ama 80’ne yakındır. Muhtelif camilerde imamlık yaptığını biliyorum. Büyük bir ihtimalle emekli olmuş, emekli aylığı almaktadır. Kendisini sevip, bağlanan büyük bir cemaati vardır. Onların yaptığı yardım ve getirdikleri hediyelerle, herhalde Hoca Efendi geçim sıkıntısı çekmiyordur.
Karşıyaka’da Kozan yolu üzerindeki Remzi Oğuz Arık Mahallesinde oturmaktadır. Kendisi hep siyah elbise giyip, kara gözlük taktığı için, rengi de zaten esmer olduğu için halk tarafından Kara Hoca olarak anılmaya başlamıştır. Kara Hoca ünvanı o kadar benimsenmiş ki asıl adı unutulmuştur. Ben şahsen gerçek ismini bilmiyorum.” dedi. O anda seçim bürosunda olanlara sordum. Hiç kimse Kara Hoca’nın gerçek adını bilmiyordu. Bir kısmı Hoca’yı şahsen tanıma fırsatını bulmuş, bir kısmı ise namını ve kendisi hakkında anlatılan hikâyeleri dinleyerek Kara Hoca denilen bir zatın varlığından haberdar olmuştu.
Biz bugün, yarın derken Kara Hoca’yı ziyaret edecek zaman ve imkân bulamamıştık. Remzi Oğuz Arık Mahallesinde tertip edilen ‘gece toplantısı ’na gitmek üzereydik ki Muzaffer Bey, “Hocam gözümüz aydın olsun” dedi. “Aydınlık içinde olun,    hayırdır inşallah” dedim. “Kara Hoca, bu akşam ki toplantıya teşrif edeceklermiş, az önce toplantıyı düzenleyen arkadaşlar telefon ettiler” dedi.
Büyük bir âlim zatın, halk içinde mübarek olarak bilinen bir kimsenin siyasi bir toplantıda, seçime üç beş gün kala katılması MHP’nin havasını yükseltecek, MHP’nin seçim şansını artıracaktı. Üstelik Hoca Efendi toplantıya kendiliğinden katılacakmış.
Muzaffer Bey ilave etti: “Bizim için bu bir nimettir, Hocam. Ben şahsen bunu ilahi bir müjde olarak yorumluyorum.” Muzaffer Bey’in bu yorumlarına olumlu veya olumsuz bir değerlendirme yapmadan “hayırlı olsun” dileğinde bulundum. 
Toplantının yapılacağı kapalı alana gittiğimiz de kalabalığın canlılığı ve büyüklüğü herkes gibi beni de sevindirdi, memnun etti. Toplantıya vaktinde gitmiştik. Dolayısıyla insanlara saygımızı ve saate dikkat ettiğimizi bir kere daha gösterdik. Çok az olsa da zaman zaman elimizde olmayan sebeplerle konuşma yapılacak yerlere gecikerek gittiğimiz de oldu.
***
Konuşma sırası henüz bana gelmemişti. Sıkışık bir dar alana, konuşmanın yapılacağı aracın yanına, etrafı insanlarla çevrili bir iskemleye, karanlıktan yüzü gözü seçilemeyen, ufak tefek bir adam oturmuştu. Tam konuşmak için kürsüye çıkmak üzereydim, arkadaşlar beni ikaz ederek; 
“Kara Hoca burada efendim” dediler. Bir ayağımı araca atmıştım ki, geri çektim. Hoca’ya doğru yürüdüm. Bir an elini öpüp, öpmemek hususunda karar veremedim. Tokalaşarak kürsüye çıktım.
Konuşmam bitip, kürsüden inince Hoca Efendi, nezaket gösterdi. Bizi evine çay içmeğe davet etti. Vakit neredeyse gece yarısını bulduğu için teşekkür ederek, bir başka gün için söz verdik ama aradan dört yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen gerçekleştiremedik. Mazeret üretmeye kalksan, bir tümen! En başta sağlık meselesi. İnşallah bir gün Kara Hoca ile geniş bir zamanda sohbet etme imkânı buluruz.    
MHP’nin büyük mitingi, seçime iki gün kala Yeni İstasyon’un önündeki alanda yapılacaktı. Genel Başkanda Mitinge katılacak ve bir konuşma yapacaktı. Devlet Bahçeli’yi açık alanlarda hiç dinlememiştim. Meydanlarda konuşmak, kitleleri coşturmak, dalgalandırmak, konuşmayı dinletmek, dinleyenleri etki altına almak, alana hakim olmak hitabet sanatının belki de en zor alanıdır. Bire bir karşılıklı konuşmalarda usta olanların miting alanlarında aynı başarıyı göstermediklerine dair zihnimde bir çok örnek vardı. 
Genel Başkan’ın makam aracı durdu. Genel Başkan lütfen aşağıya indi. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Elini havaya kaldırdı, bu selam ‘nasılsınız’ anlamına gelmiş olacak ki, birden bire bir alkış koptu ki, sormayın gitsin. Alkışlar arasında “Devlet’in başına Devlet gelecek. Milliyetçi Hareket engellenemez. Bütün seçim kampanyası boyunca sık sık duyduğum birkaç sloganın en önemli olanları bunlardı.
 “Devlet’in başına Devlet gelecek!. Sloganı Devlet Bey’i de heyecanlandırmış olacak ki, tokalaşmadan, kimsenin hatırını sormadan, bir an önce Devlet’in başına geçmek için arabasına binip hareket etti. Ama nereye gittiğini bilmiyorduk, bizde miting alanına hareket ettik.
Yeni İstasyon alanına partinin otobüsü bizden önce gelmişti. İnsanlar yığın yığın alana gelmeye başlamıştı. Her MHP mitinginde olduğu gibi canlı ve hareketli bir kalabalık vardı. Otobüsün damına Genel Başkandan önce çıkmak bir protokol kuralıydı. Protokole dahil zevat için de bende bulunduğum için dama çıkmak için içeri girdiğimde koltukların birine oturmuş, siyahlar giyinmiş, kapkara bir gözlük takmış, sakallı bir adam gelene geçene beni soruyordu.
“Necdet Bey geldi mi?”
“Geldim, burdayım. Necdet Bey benim.” dedim. 
Dikkatlice bakınca iki gün önce Remzi Oğuz Arık Mahallesinde tanıştığım Kara Hoca’ya benziyordu.    
“Siz Kara Hoca değil misiniz?” diye sordum.
“Evet” dedi. Sonra,“Hocam beni tanımadınız mı?” diye sorunca kendisine dikkatli dikkatli baktım.
“Sen İmam Hatip Lisesinden Kayserili Mehmet değil misin?”
“Evet Hocam” dedi.
Meğer Kara Hoca olarak ünlenen zat, bizim Mehmet’miş. O esnada sohbet etmek imkânından mahrumduk.
Devlet Bahçeli otobüsün damına çıktı. Takdimcinin takdiminden sonra Devlet Bahçeli mikrofona geldi. Konuşmadan öncede, konuşma sırasında ve sonrasında da kimseyle (…), selamlaşmadı. Amiyane tabirle kimseye yüz vermedi. Demek ki Genel Başkan olmanın raconunda böyle bir kural varmış!. Aradaki mesafe böyle ayarlanıyormuş.
Sayın Genel Başkanın konuşması doyurucu olmadı. İnsanları heyecanlandırmadı. Hatırda kalacak vurucu bir cümle, bir ikaz olmadı. Uzun ve dinlemekte zorlanılan bir konuşmaydı. Konuşmanın sonlarına doğru miting alanı yer yer boşalmaya başladı. Otobüsün üstünde olunca miting alanını her haliyle görmek mümkündü. Bütün caba ve emeğe rağmen miting alanında beklenen kalabalık ve ilgi yoktu.
Mitingi görünce baraj korkusu yüreğimi sardı. Ama Devlet Bahçeli kalabalıktan da ilgiden de memnundu. O moralle Antakya’ya hareket etti.
Arkadaşlarımızla seçim büromuza geçtik. Bizden sonra gelenler oldu. Büroda birçok kimse ayakta kaldı. Çünkü ne iskemle ne de iskemleyi koyacak yer vardı. Arkadaşların hiçbiri Genel Başkanın konuşmasını beğenmemişti. Çünkü koalisyonu niçin kurduklarını, Ecevit’in hastalığını, Partisinin bölündüğünü, istifaları durdurmak için kendisin de gayret gösterdiğini belirtti. Sade suya tirit bir konuşma, ama adam Genel Başkan! Astığı astık kestiği kestik. Ağzından çıkan, çıkacak olan hiç biri sözü ve davranışı parti içinde tartışılamaz. Bu mümkün değildir. Beğenirsen kalırsın, beğenmezsen adama kapıyı gösterirler. Kapıda her zaman nezaketle gösterilmez. Töre(!) bazen tekme tokat, küfürlü müfürlü tatbik edilir.      
                                                                                                     
 
 
 
 
 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

91 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi