‘SÖZ OLA KESE SAVAŞI, SÖZ OLA KESTİRE BAŞI.’

‘SÖZ OLA KESE SAVAŞI, SÖZ OLA KESTİRE BAŞI.’ 

Necdet ÖZKAYA

Kelimelerle onlarla yapılan cümlelerle konuşuruz. Kelimeler olmasaydı meramımızı anlatmak için ne kadar zorlanırdık. Konuşma engelliler için icat edilen işaret dilimi hatırlarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlamış olursunuz. Her dönemin önde gelen güzel veya çirkin kelime ve kavramları vardır. Herkes tarafından rahatça kullanılır, anlamı kullanılan herkes tarafından anlaşılır. Bunlar kavgaya tartışmaya yol açmaz. Bir bakıma masum ve munis kelimelerdir. Ama bazı kelimeler, kavramlar ve terimler, her an patlamaya hazır bombalardır.

Kavramlar yanlış kullanıldığında veya yanlış anlamlar verildiğinde toplunda büyük huzursuzluklara, hatta zaman zaman şiddet hareketlerinin çıkmasına sebep olmuştur. Türkiye spor dahil birçok alanda karşılaştığı sıkıntıların ve gerginliklerin kaynağında suçlu kelime ve kavramlar vardır. Onlar mı, yoksa onları yerinde ve zamanında, doğru olarak kullanmayanlar mı suçludur? O da ayrı bir bahis.

Aynı kelimeleri konuşur, kullanır fakat onlara aynı anlam ve görevleri vermediğimiz için ‘anlaşmak’ veya ‘uzlaşmak’ şöyle dursun, çok kısa zamanda birbirimizle kavgalı duruma düşer, aramızda kırgınlıklar ve küskünlükler hasıl olur.

Hatta dilimizde bununla ilgili olarak deyimler vardır. “Ceviz kabuğunu doldurmayan bir çift söz” bunlardan biridir. Bizim maksadımızı da, meramımızı da çok veciz bir şekilde ifade etmektedir. ‘Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.’ Koca Yunus böyle söylemiş.

Demek ki dert yeni değil, binlerce, on binlerce kere dile getirilmiş, Binlerce acı örneğe rağmen ne dilimizi ne huyumuzu değiştirebildik. Onun için olacak ki ‘Huy canın altındadır, can çıkmadan huy çıkmaz.’ Demişler. Atalar demeye demişlerde, hem de güzel demişler. Huyu güzelleştirmek için çeşit çeşit güzel ve yararlı terbiye usulleri denemişler. Ama çaresiz kaldıkları zaman, gene de ‘Huyun kurusun’ demekten kendilerini alamamışlar.

***

Adana’da öğretmenlik yaptığım yıllara ait çok çanlı ve dramatik bir olayı kırk yıl sonra hatırlıyorum.

Mustafa Yılmazer arkadaşımla okuldan çıktık,  Küçük Saat’e doğru yürüyerek gidiyoruz. O zamanlar ne kadar çok yürürdük. Sadece biz değil, çok kimse gideceği yere yürüyerek giderdi. Çok seyrek olarak, faytona, dolmuşa veya taksiye binerdi. Parasızlıktan çok henüz araçlarla gidip, gelme alışkanlığımız yoktu. Üstelik bu yürüyüşleri şimdiki gibi spor amaçlıda yapmıyorduk. Motorlu araçların yaygın olarak kullanıldığı devrimizde yaya olarak gidip gelişlere, devre uygun birde isim  bulmuştuk: Tabanvay, tranvayın atsızı, motorsuzu ve tekerleksiz olanı; bir başka söyleyişle kişiye özel.

Mustafa’yla Yeni Cami’ye kadar geldik. Caminin tam karşısındaki meydanda bir yay biçimde sıralanmış tek katlı, iki katlı dükkânlar var. Yolun Küçük Saat’e açılan ucundaki yazıhanenin en başında rahmetli Nuri Deliçay’ın Mali Müşavirlik bürosu var. Deliçay’ın bürosuna uğramaya karar verdik. Oraya doğru yürüdük. Arkadaşının biriyle tavla oynuyordu. Bizim geldiğimizi görünce arkadaşından özür dileyerek, tavlayı bıraktı. Rahmetli böylesine terbiyeli ve nazik bir arkadaşımızdı.

Hal hatırdan sonra ‘siyaset’in nasıl gittiğini sorduk. O sıralarda Nuri Deliçay MHP’nin İl Yönetim Kurulunda üye idi. Canı sıkılmış bir vaziyette İl Yönetiminden istifa ettiğini, az öncede istifanamesini postaya vermek üzere postaneye gönderdiğini söyledi.

Sebebini sorduk, dedi ki “Hoca, (Faruk Akküllah MHP İl Başkanı) her seferinde bana ‘efendi’ diye hitap ediyor. Bugün telefonda gene bana Nuri Efendi   nasılsın dedi. Ben Hoca’nın hademesi miyim? Çok mu köylü bir görünüşüm var, siz söyleyin Allah aşkına.” Gülsek mi, ağlasak mı? Şaşılacak bir durum. Hemen kendimi toplayarak, “Nuri Bey” dedim. “Efendi unvanında küçültücü ve aşağılayıcı bir mana aramak yanlıştır. Böyle bir anlamı da yoktur. Efendi kelimesi çok önemli kişiler için kullanılagelmiştir. Halada kullanılmaktadır. Sözgelimi şimdiye kadar kimse Peygamberimize ‘bey’ demedi. Padişahlarımız için ‘Padişahımız Efendimiz Hazretleri’ diye seslendik.”dedim. “Müftüler, şeyhülislamlar ‘efendi’ diye anıldı. Alimlere de efendi ünvanı ile hitap ettik. Atatürk Büyük Nutkunda kendisini dinleyenlere ‘Efendiler’ diye hitap etmiştir.” Benzeri misallerle Nuri Bey’in sinirlerini yatıştırdık. Rahmetli Faruk Hoca’nın kendisine ‘efendi’ diye seslenmesinde bir küçültücü amacının olmayacağına ikna edince, postahane de görevli olan yakın bir arkadaşına telefon ederek mektubun gönderilmesini engelledi ve oradakilerden birini göndererek mektup zarfını geri aldırdı.

***

Yeni Camii denilince, insanın aklına her yönü ile yepyeni bir bina geliyor. Adana’ da ki Yeni Camii tarihi camiler arasında en eskimiş olanı idi. Yıllarca önce Süleyman Nazif’in bu nükteye benzeyen bu tenakuzu çok güzel bir yazısında okumuştum. O günden bugüne adının önüne ‘yeni’ sıfatı alan her bina, ev, konak, camii gördükçe hep bunu hatırlarım.

 

15 Temmuz 2006   

 

Nasip oldu. Bu yazda Dörtyol”a geldik. Geleli on beş gün oldu. Bugün yarın derken maalesef yazmaya imkan bulamadım. Halbuki aklımda hatıralarımı yazmak vardı. Niye gecikiyor, cevap vermek çok zor. Bir an önce başlamak, Allah’ın verdiği imkan içinde yazmak.

Yaşadığım olayları yazmak. Olayların içindeki arkadaşlarımı yazmak. Acıyı tatlıyı yazmak. Şahidi olduğum olayları anlatarak tarihe yardımcı olmak niyetindeyim. Ya nasip.

Üç beş gün önce Mustafa Necati Sepetçioğlu vefat etti. Ölümün nerede, nasıl, ne zaman geleceğini Allah’tan başka kim bilebilir. Aklımda eski zamanlardan kalma bir söz bir mısra kalmış:

“Fani dünya hoştur amma, akıbet mevt olmazsa!..”

Evet mevt vardır. Ezeli ve ebedi bir gerçektir.Marifet odur ki ölümü güzelleştirmek:    

“Ölüm güzel olmazsa, hiç ölür müydü Peygamber?” diye soruyor Necip Fazıl.

Sepetçioğlu’nun Ahmet Yesevi Hazretlerini anlatan son üç kitabını Ankara’da almıştım. Dörtyol’da okumak için. Birinci kitabın adı Yesili Hoca Ahmet Sesler ve Işıklar.

Birinci kitabı (Sesler ve Işıklar) elime aldım. Oğuz Han’ın ölümüyle ilgili bölümü bitirinceye kadar okudum. Tam kırk sayfa. Kitabı o gün kapattım. İkinci gün kitabın yazarı Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun öldüğünü gazetelerde okudum. Allah rahmet etsin. Hakkında Tercüman’da, Yeni Çağ’da güzel yazılar var. Büyük dediğimiz, çok satan sözgelimi Hürriyet, Milliyet, Sabah gibi gazetelerde tek satırlık yazı çıkmadı. Niye ?....

Sevinç Çokum (Tercüman 12.7.2006)

“Bu Ülke’nin yazarı” diye bir tanım yapıyor. Kimi yazar ölümünden sonra anlaşılır yerini bulur.  Sepetçioğlu böyle bir usta?

“Keşke bütün bir Türkiye Sepetçioğlu’nu okumuş olsaydı.” Eğer Sepetçioğlu’nu yetmişli yıllardan bu tarafa gelmiş geçmiş nesillere okutabilseydik, bu kadar dramatik olayları Ülke olarak beklide yaşamayacaktık.

Sevinç Çokum,

“Tepeden tırnağa gururlu bir adamdı, kimseye eğilmez, eğilip bükülmez, hile hurda bilmezdi. Gurundan olacak, köşe bucak kollamadı, el etek öpmedi. Romanlarının yiğit, soylu beyleri gibi yaşadı.” diyor.

Rahmetli Kabaklı, Sepetçioğlu’nun tarihi roman dizisine, Türk Edebiyatı adlı eserinde “nehir roman” ismini vermiştir. Nehir romanlar dizisinin ilk eseri ‘Kilit’ dir.

Ahmet Kabaklı’nın başkalığını yaptığı Edebiyat Cemiyeti tarafından Anadolu’nun fethini ve Türk Devleti’nin kuruluşunu açan 26 Ağustos 1071 zaferinin 900 üncü büyük yılına armağanı olarak seçilmiştir.

Bizans’ın paslı kilidi mana ve madde açmak. Onu takip eden Anahtar, Konak, Çatı, Yediler, Kırklar, Bu Atlı geçide Gider… Bu romanların cümlesi yetmişli yılların başlarında çıktı. O zamanki Ülkücü Gençliğin okuduğu başucu kitapları oldu. Adana Kültür Derneği’ne devam eden gençlere bu kitapların hepsini okuttuk. Kitaplarla ilgili seminerler yaptık.

Aynı günlerde bir başka ölüm haberi beni derinden sarstı.Ercan Poyraz isimli bir Ülkücü, Ülkü eri rahmete gitmişti. Ercan Poyraz’ı ne duydum ne tanıdım. Ancak ölümünden dolayı yazılan yazılardan, nasıl bir çile ve ülkü eri olduğunu öğrendim. İsrafil Kumbasar’ın yazısından tanıdım. Bir gün sonra Yavuz Selim Demirağ’ın  yazısını gördüm. Allah rahmet eylesin.

İsrafil Kumbasar, rahmetli Ülküdaşım Ercan Poyraz için, “Garip bir davanın çilekeş hizmetkarı Ercan Poyraz” demiş. Yazıyı okudukça Ercan Poyraz’ı sağ iken tanımadığım için hayıflandım.

12 Eylül öncesi Türkiye’nin Ülkücü Kahramanlarından biri. 12 Eylül sonrasında da mağdur olan Ülkücülerin başında. Hapishane çilesi dışında, maddi sıkıntılar içinde geçen bir hayat!

Yavuz Selim’in benzetmesinden Ercan’ı çok yakından tanımış gibi oluyorum. İstanbul’un Galip Erdem’i demiş yazısında Yavuz Selim.

***

Ülküm İşçiler Derneği kurulduktan sonra İstanbul Şube Başkalığına getirilen Ercan Poyraz 57’nci Cumhuriyet Hükümeti dönemi de Devlet Bahçeli’nin tutum ve davranışlarına karşı tavır alınca başına birçok bela açılmış.

Malüm Merkez, dernek başkanlığından istifa etmesini istemiş. Ercan kabul etmeyince tehditler baskılar başlamış. Ülküm İşçiler Derneği İstanbul Şubesi’nin kapılarındaki kilitleri sökülerek, evrak ve belgeler yırtılarak yok edilmiş. Eşine, kocasının istifa etmesini sağlaması için, kibarca ve nezaket kuralları(!) içinde söylemişler. Eski bir arabası varmış 70’li yıllardan kalma. Onun camlarını kırmış, tekerlerini parçalamışlar.

Bu yöntemleri biz çok yakından tanırız, biliriz. Ülkücü Öğretmenler Kongresini basarak, birçok arkadaşımızı döverek, baskılar uygulayarak, kendilerine göre bir kadro kurarak Ülkü-Bir’i ele geçirenler, yıllar sonra ektikleri tohumların nelere mal olduğunu başlarına gelen olaylarla öğrendiler ama vakit çok geçmişti.

Kumbasar diyor ki “Ercan zulme, baskıya, ihanete, açlığa, yoksulluğa meydan okudu. Sağlık sorunları başlayınca bayrağı devretmek zorunda kaldı.”

Kumbasar soruyor, “Peki ona bu dünyada cehennem azabı yaşatmaya çalışanlar nasıl can verecekler.”

***

Adana Kültür Derneği aynı tehdit ve baskı metotları uygulanarak zorla kapatılmıştı. Emri bizzat Türkeş vermişti. Hâlbuki Adana Kültür Derneği 12 Mart 1971 yılında ilan edilen sıkıyönetim tarafından kapatılan Ülkücü derneklerden sonra bizzat tarafımdan Türkeş’in izni ve onayı alınarak açılmıştı. Çok seviyeli, çok yararlı hizmetler verilerek, kıymetli gençlerin yetişmesi sağlandı. Ama içinde fitne ve fesadın hiç eksik olmadığı Ülkücü hareket, her gün yeni bir oyunla, skandalla gücünden güç kaybettiriliyordu.  Lider, teşkilat, doktrin üçlemesi ile nice ülkü eri küstürüldü, dağıtıldı.

Türkeş Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısıydı, odasında kendisinin daveti üzerine Ankara’da Üniversiteler Derneği ile Adana’da tarafımdan kurulmuş olan Kültür Derneği’nin kapatılması ile ilgili bir toplantı yapılmıştı.

Toplantıda Türkeş’in dışında Nuri Gürgür, Nevzat Köseoğlu, Acar Okan, Yücel Hacaloğlu, Cezmi Bayram ve ben (Necdet Özkaya) vardı. Toplantıda yapılan konuşmaları, toplantıdan sonra Yücel Hacaloğlu sıcağı sıcağına kaleme aldığı söylemişti.

En çetin ve sert çıkışları Türkeş’e karşı ben yapmıştım. Ya o gün veya bir gün öncesi Ülkü Ocaklarında bir grup genci silahlandırarak, ellerine sopalar, bıçaklar vererek “bir komünist derneği basmak için görevlendirildiniz” uyarısı ile Adana Kültür Derneğini basmaya gönderilmişler.

Dernek Binası Ulu Camii civarında iki katlı bir binanın ikinci katında, birkaç odalı bir daireydi. Dernek Binasına giren on-on beş kadar Ülkücü genç, duvarda ki resimleri, tabloları, yazıları görünce “ Biz yanlış bir yere geldik, burası komünistlerin derneği değil” demeye başlayınca, işin farkında ve şuurunda olan “reis” tabancasını orada bulunan gençlerden Nurettin Taşdemir’le, Yavuz Özkaya’nın ayağına doğru sıkarak, emrindeki gençlerin tereddütlerini gidermeye çalışmış.

Yavuz Özkaya (Kardeşim) bu olaydan bir iki yıl sonra (12.01.1979) komünistler tarafından şehit edilmişti. Ama onun canına komünistlerden önce Ülkücüler kast etmişti.

Baskında rol alan birçok genç sonraları bizlere karşı hep mahcubiyetlerini ifade etmişler, aldanışlarının sıkıntısını hep yaşamışlardı.

***

O gün Başbakanlık Yardımcısı olarak bulunduğu makamda Türkeş’e;

“Verdiğiniz emirler doğru değil, bizim milliyetçi oluşumuz sizden çok önceydi, sizden sonrada devam edecektir. Yalnız bu dar ve baskıcı kadro anlayışınız, Milliyetçi Hareketin büyümesini, gelişmesini durduracak, hatta bölünmesine sebep olacaktır” dedim.

“Dernekleri kapatın diyorsunuz. Aksi takdirde çok daha elim olaylara sebebiyet verilecek diyorsunuz. Bütün dernekleri Ülkü Ocaklarının emrine vermenin doğru bir strateji olmadığına inanıyorum.

Disiplini sağlamak gerekçesiyle, demokrasiye, insan haklarına ve hürriyetlerine, hatta Dokuz Işık’ın çok önemli bir ilkesi olan ‘Şahsiyetçilik’e aykırı davranılmasına sizin dahi hakkınızın olmadığı kanaatindeyim.” dedim. 

“Necdet Bey” dedi Türkeş. “Unutma ki ben Genel Başkanım, Genel Başkanın sözlerinde bir hikmet olduğunu düşününüz” dedi. Bu hikmet sözü tepemi iyice attırmıştı.

“Siz kendinizi Peygamber veya büyük evliyalardan birimi sanıyorsunuz?  Kaldı ki Peygamber Efendimiz, kendisine mahsus olan sözlerini ve düşüncelerini arkadaşları ile tartışmaya açmıştır. İstişare etmek aklın bir yolu olduğu gibi Peygamberimizden kalma bir sünnettir de” dedim.

“Adana Kültür Derneğini kapatıp, onlarca genci kapı dışarı etmek, yapılmakta olan güzel faaliyetlerini durdurmak yerine bir orta yol bulmanın daha uygun olacağını kendilerine Ülkücü Köylüler, Ülkücü İşçiler Derneklerini kurdurarak, dernek çatısı altında bulunan Ülkücü Gençlerin dağılmasını önlemek gerekir” dedim. Kabul etti. Hazır bulunan arkadaşlarda bu teklifin münasip olduğunu kabul ettiler. 

Konuyu Adana’daki gençlere anlatmakta zorlanmadım ama onlar da bende üzüldüm.

Toplantıdan çıkmadan önce Türkeş’e karşı son bir konuşma yapmayı uygun buldum.

“Sayın Genel Başkan!” diye hitap edip, konuşmaya başladığımı hatırlıyorum: “Hareketimiz ve mensuplarımız dört bir taraftan kuşatılmıştır. Hayat kaynağımızı teşkil eden kaynaklarımız ya kurutulmuş veya bizzat kendimiz tarafından kurutulmuştur.

Sizinle beraber ihtilal yapan, sizinle beraber siyasete atılan asker ve sivil kadroların büyük çoğunluğu sizinle ilgilerini kesmiş ve yollarını ayırmıştır.

Atsız Hoca ile kavganız harekete güç vermiş değil, aksine güç kaybına sebep olmuştur. Şahsiyetiniz hakkın da şüphelere yol açmıştır.

Yaşça size yakın olan arkadaşlarınızı partiden ve hareketten uzaklaştırarak yetişmiş kadroları tasfiye etmek sizin metodunuz olmuş. Aramızda ki büyük yaş farkına rağmen ihanetle suçlayıp tasfiye etme sırası bize mi, burada ki arkadaşlara mı geldi?

Nasıl ne zaman olacağı ve kimler tarafından olacağını bilmiyorum ama bir gün bizim yolumuzu kesecekler. Çünkü içinize kurt düşmüştür. Biz budan sonra zor iflah oluruz” dedim.

Bunları konuştuğumuz günlerde Türkiye bir ateş çemberi içine yuvarlanıyordu. Türkiye’nin her ilinde, ilçesinde MHP’liler ve Ülkücüler vuruluyordu. Şehit cenazesi kaldırmak Ülkücülerin günlük görevleri olamaya başlamıştı. O kadar endişe verici bir hal almaya başlamıştı ki, MHP Merkez Karar Organı, Silahlı Kuvvetleri idareye el koymaya çağırmak zorunda kalmıştı. !2 Eylül’e doğru hızla yol aldığımızı birçok insan gibi ben de şahsen sezmeye ve görmeye başlamıştım. Ama kader ağlarını örmeye devam ediyordu, durdurmaya, geri çevirmeye kimsenin gücü yetmemiştir.

Başbakanlıkta Türkeş Bey’in odasında konuşmaların tamamını Yücel Hacaloğlu’ndan istemek gerekiyor. O günden sonra 12 Eylül’e giden yol ve zaman sürecinde Türkeş Bey’le bir daha görüşüp, görüşmediğimi hatırlamıyorum. Büyük bir ihtimalle görüşmemişizdir.

Mahkemeler bitip, Türkeş serbest kalınca MÇP ’nin başına geçerek siyasi hayata yeniden döndükten sonra görüşmeye başladık.

Ama 12 Eylül öncesi takip edilen metot dan vazgeçilmediğinin, MHP isminin yeniden alınması için Yükseliş Koleji’nde yapılan yasal kongreyi Türkeş Bey ve emrindeki gençler tarafından basıldığını hatırlamak yeterli bence.         

Türkeş Bey’in vefatından sonra Devlet Bahçeli’nin yönetimindeki MHP’ de de özel terbiye usulleri uygulandığını Sadi Somuncuoğlu Bey, Cumhurbaşkanlığına aday olunca bütün Türkiye gördü. ‘Töreye uymadığı’ için Milletvekili ve Devlet Bakanı olan Sayın Somuncuoğlu ve korumalarının nasıl dövüldüğü hatıralarda taptaze durmaktadır.

Bir başka yakın örnek ise Ramiz Ongun’un Kayseri Erciyes Kurultayı’nda başına gelenler, ibretamiz bir örnektir. 80 öncesi şiddeti ve baskıyı yöntem olarak benimseyenlerin, şiddet ve baskıya maruz kaldıkları zaman haklı olarak üzülüyor ve kınıyorlar.

Keza adı MHP Genel Başkanlığına aday olarak adı geçen Ümit Özdağ’ın birçok yerde verdiği konferanslar, Ülkücü Gençlik tarafından basıldı. Hatta adı Ümit Özdağ gibi öne çıkanların Türk Ocakları’nda konferans vermemeleri için Türk Ocağı Genel Merkezince özel tedbirler alındı. Hala alınmaya devam etmektedir. 

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

535 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi