YAZA VEDA

Geçen haftadan devam ediyor.                                        -6-
 
Yaza Vedâ
Necdet ÖZKAYA
 
 
Yahya Kemal’in şiirlerin den birinin adı. Bir diğer şiirinde ise “Kanlıca’nın ihtiyarları bir bir anmakta geçen sonbaharları.” Yalnız Kanlıca’nın ihtiyarları mı geçen sonbaharları hatırlarlar?
Dörtyol, Erzin yaylalarında veya sahillerinde ki yazlıklarda  oturan yaşlılar geçen sonbaharları hatırlamazlar mı? Ben hatırlıyorum. Hatırlamak her insana hep hüzün vermiyor, neşe, sevinç kaynağı da olabiliyor. Hatta insanın yaşama ümidini de hatırlatıyor.
***
Birkaç gün önce yağan yağmur, havayı da denizi de rahatlattı.  Her taraf pırıl pırıl bir aydınlık.  Dağlar çok net ve yakın görünüyor. Denizde de ufuklar açık. İskenderun kıble istikametinde, Yumurtalık gün batımının kuzeye yakın ucunda apaçık görünmekte.
Akşam çok serin, rahattı ve gökyüzü açıktı. Dağlardan (Amanos) rüzgarlar esmeye başlamış, sahilleri serinletmişti. Doğu Akdeniz in nihayetinde akşamları pencereleri kapatarak uyumak bir saadettir. Bu saadeti bir müddet daha yaşamak istiyoruz. 
***
Ağustos ayının son haftasında yazlıklar boşalmaya başlıyor. Böyle bir gelenek oluşmuş. Böyle bir takvim kullanılıyor. Bir çok unsur, bir çok etken bu geleneğin oluşmasını sağlamış. Belki yazın sonbahara dönen yüzü en büyük faktör olmuş, öyle düşünülmüş. Okulların açılışının yaklaşması en önemli unsur olarak görünüyor.
Memurların genel olarak temmuz ve ağustos aylarında izin kullanıyor olmaları tatil dönüşü takvimini gerçekleştiriyor.
Bütün bunlara rağmen, bizim gibi emekli aileler yazlıklarda oturmaya devam ediyorlar. Havanın ve denizin en güzel günlerinin tadını çıkarabilmek için, biraz daha kalmak istiyoruz.
Dörtyol  Toprakkale’den Erzin’e doğru dönünce dar bir boğazın, yol ilerledikçe hem genişlediğini hem biraz dağa doğru çıkarak yükseldiğini görürsünüz. Amanosların eteğine yerleşen Erzin, Dörtyol,Payas Gavur dağlarından bakınca aralarında mesafe kalmamış gibi görünür. İç içe geçmiş üç büyük yerleşim merkezi.
Aralarındaki çayları, dereleri birbirlerinin sınırı olarak kabul etmişler  ve ayrı ayrı idari birimler oluşturmuşlar. Erzin’le Dörtyol ilçe merkez, Payas ise hala belediyelik olarak kalıyor. Bu arada Yeşilyurt, Kuzucular, Altınçay ve Yeşilköy Payas kadar canlı ve büyük olmamakla beraber bir belediye olarak kendi hüviyetlerini muhafaza ediyorlar. Bir başka belde ise Karakese, o daha ziyade dağa, otobana yakın bir yer. 
 
 
12.9.2005-Dörtyol  
 
Ağustos ayı Türk Tarihi’nin zafer ayıdır. Tarihimiz içinde ayların tacıdır. Bir çok büyük zaferi ağustos ayında kazanmışız. Tek başına 26 Ağustos 1071 yeter veya 22 Ağustos 1922 . 30 Ağustos !...
Nedendir bilemem, tarih de bizim için netameli, sıkıntılı, ve acıklı bir çok vak’a Eylül ayında olmuş. Meydana gelen olaylar, milletin bir kısmını lehte bir kısmını aleyhte bölerek, bir de ikiliğe sebep olmuş. Ağustosun hemen ardından gelen eylül, ağustosa inat hüzünlü olması “güz”ün başlangıcı olmasından mı kaynaklanıyor acaba?
***
İstanbul’da 6-7 Eylül 1955’de  Rum, Ermeni ve Yahudilere karşı ama ağırlıklı olarak Rum azınlığı hedef alan bir halk ayaklanması oldu. Dükkanlar, evler yakıldı, yıkıldı, insanların malları yağmalandı. Tam bir çapulcu hareketi.
İstanbul basını 6-7 Eylül olaylarının 50 nci yıl dönümü münasebetiyle bir kampanya başlattı. Hatta olaylarla ilgili olarak Beyoğlu’nda “50. Yılında 6-7 Eylül Olayları” sergisi açıldı. Bu sergiyi bir grubun basarak belge ve resimleri yırttığına dair bilgi 7 Eylül 2005 tarihli Akşam Gazetesinde haber olarak verildi. Haberde deniliyor ki;
“Atatürk’ün evine  bomba atıldı, haberiyle galeyana gelip, 6-7 Eylül 1955 de İstanbul’daki azınlıklara yapılan utanç verici saldırıların fotoğraf ve belgeleri sergilenmeye başlandı. Ancak 50 yıl sonra aynı zihniyet hortladı ve bir grup sergiyi basarak yumurta attı, belge ve resimleri yırttı.
Taksim Karşı Sanat Galerisinde açılan srginin saat 18.00 de ki  açılışı sırasında salona gelen Anadolu Aydınlar Ocağı üyesi bir grup 50 yıl önce yaşanan bu olayların tekrar gündeme getirilmesini eleştirdiler.
 Anadolu Aydınlar Ocağı adına açıklama yapan Genel Başkan Yardımcısı Aynur Saydam Atabozkurt “Acaba Atina’da Kıbrıs Türklerine karşı uygulanan soykırım sergisi açılabilir mi?” dedi.
Ardından salona gelen eski İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı Levent Temiz ve Türk Mücadele Birliği üyesi olduklarını söyleyen yaklaşık 10-15 kişilik bir grup, sergiyi gezmeye başladı.
Eski Başkan Temiz, sergi salonunda yaptığı konuşmada “Bu gün Vatan işgal altındadır. Kahraman Güvenlik Güçleri bile etkisiz hale getirilmiştir. Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği Türk Gençliği her türlü kuvveti ve silah kullanarak üstüne düşeni yapacaktır.” Bu esnada “Türkiye Türk’tür, Türk kalacaktır.” şeklinde slogan atmaya başlayan grup üyeleri fotoğraf ve belgelere yumurta fırlattılar. Fotoğraf ve belgeleri asıldıkları panolardan yırtarak indirdiler.
Gazetenin  “50 yıl sonra aynı zihniyet yeniden hortladı” diye haber yaptığı olayın cereyan etme tarzı bu. Gazetelerin ayıpladığı tepki bu…
Zaten bir gün sonra Hürriyet’te yayınlanan bir haberde Ülkü Ocakları, 6-7 Eylül Resim sergisini basarak tahribatta yol açan hareketi kınamış ve Levent Temiz’in şu anda teşkilatlarıyla bir bağlantısı olmadığını bildirmiştir.(8.9.2005 Hürriyet G.) Açıklamanın özelinde, olay tamamı ile kişisel bir hareket, olup Genel merkezimiz tarafından kınanmaktadır.
Fener Pqtriği Portolomeos  6-7 Eylül 1955 olayları için “Çağdaş Türkiye kendisine yaptığı büyük haksızlığı kabul ediyor. Bu gün bu olayları kınamayan aklı başında Türk yoktur.” dedi. .(8.9.2005 Hürriyet G.)    
Olayın canlı şahidi gazeteciler var. Hala yazmaya devam ediyorlar. Onların başında Hasan Pulur var. Milliyet ‘te ard arda iki gün olaylarla ilgili yazı yazdı. (7-8.9.2005)
Hasan Pulur’a göre olayları “Devlet” çıkarmıştır. Zamanın Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü demiş ki; “Bir şeyler olacağını biliyorduk ama bu kadarını değil.”
***
Dilek Güven isimli bir bayan akademisyen, “Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları” isimli doktora tezinde 6-7 Eylül olayları sonrasında azınlıklar İstanbul’u terk ettiler “ diye yazmış. Dr. Dilek Güven ayrıca İngiliz’lerin  6-7 Eylül olaylarında önemli rol oynadığını kitabında belirtiyor. Aynı tespit, “6-7 Eylül olayları sırasında Yunanistan’ın İstanbul Konsolosu olan Emekli Büyükelçi Viron Teodoropulos'un o dönem yazdığı ve 50 yıl Yunan Dışişleri Bakanlığı'nın çekmecelerinde gizli kalan 'Eylül Olayları' başlıklı rapor dün To Vima Gazetesinde yayınlandı. Raporda;
“Olayların İngiltere tarafından suni olarak yaratıldı” iddiası açık açık belirtiliyor. Akademik bir çalışmanın sonunda çıkan “İngiliz Parmağı” bizim basında birçok kalemin düşüncesini değiştirmeye yetmez. Çünkü Müslüman ve Türk olmayan bir kimseye veya kimselere karşı yapılan olumsuz bir olayın 6-7 Eylül olaylarında olduğu gibi Türkler ve Türk Devleti kaideten suçludur.
Zeki Saraçoğlu “6-7 Eylül olayları ve !!!” başlıklı yazısında soruyor:
“Nedir bu 6-7 Eylül olaylarının gündeme gelme sebebi?
Ermeni meselesini kaşıyan zihniyet simdi de 6-7 Eylül olaylarını kaşıyor. Mübarek basını kaşıntı tuttu.
AB kapısında bekleyen Türkiye’den Rumlar da mı tazminat isteyecek?
Türkiye Cumhuriyeti’ni zayıf düşürmek, savunma refleksini kırmak ve birileri karşısında diz çöktürmek.” Bunların gerçek ve tek amacı olabilir.’Türk Düşmanlığı’ yapıyoruz diyemiyorlar. ‘Tarihle Yüzleşmek’ veya Geçmişle Hesaplaşmak’  diyorlar .Olur, hay hay diyoruz. Ama önce hatalı olduğumuzu kabul edelim. Sonra hesaplaşalım peşin peşin. Hatalı olduğumuzu göre  hesaplaşmanın ne faydası olacak? Diye sorduğumuzda da hatalarımızdan ders alacağız ki,  bir daha aynı hataları işlemeyeceğiz. Diye cevap veriyorlar.
Medya da eşzamanlı olarak yayına gire 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili diziler karşısında Prof. Yasemin İnceoğluyla konuşan Derya Sazak,  Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi olan muhatabından şu alıntıları yapmış:
"Medyanın dördüncü güç olarak en önemli görevinin gerçekleri çarpıtmadan, eksik bilgilendirmeden kaçınarak, nesnellik ölçütüne sadık kalarak haber vermek olduğu herkesçe bilinmektedir.
Her millet tarihiyle yüzleşirken şüphesiz medyasını devreye sokmak zorundadır. Ancak medyanın görevlerinden biri 'vatanperverlik' sergilemek olmadığı kadar, bunun karşıtı bir durum sergilemek de olmamalıdır. 6-7 Eylül olaylarının 50. yılı dolayısıyla bazı gazetelerde çıkan yazı ve yorumlarda, bu hususun göz ardı edildiği anlaşılmakta ve 'yağma' niyetiyle başlatılmadığı halde, kamu otoritelerinin önlem almaması yüzünden, yağmaya dönüşen bu olayları, bir kısım basının bir 'katliam' ve adeta bir 'barbarlık' olayına dönüştürdüğünü görmekteyiz.” (Milliyet G. 12.9.2005)
Medya ‘Yüzleşmek Sürecinde’  küllenmiş hatıralarla güncel olaylar arasında denge kurmakta acıdır, ama gerçektir, başarılı olamıyor. Tarafgirlik yapıyor. Genellikle ‘biz’ hatalı çıkıyoruz. ’Öteki’ masum, mazlum ve haklı oluyor.
O zaman yabancıları bırakın bir yana, ağırlıklı olarak bizimkilerde ‘barbar’ olduğumuza kanaat getiriyor.
Ama Hasan Pulur’u okuyucundan almış olduğu tepkilere rağmen dünkü Milliyet’te (12.9.2005) "Ne gereği vardı bunları anlatmanın!" diyenlere cevap olarak “Bir kere biz bu yaklaşıma karşıyız. Yurtdışına karışık zeytinyağı ihraç edenleri de yazdığımız zaman da "Ne gerek var bunları yazmaya!" demişlerdi.
Böyle şey olur mu?”
Böyle şey olmaz da, olayı evirip, çevirip Türk düşmanlığına veya barbarlığına sokmak olur mu?
Ergun Göze de benim gibi düşünmüş.
AKP, üstündeki gömleği çıkarıp AP şortu giydiği günden beri, sistemli, inatlı, planlı, proğramlı, etraflı, kademeli fakat insafsız, vicdansız, izansız, imansız bir Türk düşmanlığıdır aldı başını gidiyor.
Bunun belki kimsenin farkında olmadığı son bir misali de Yassıada’dan elli sene sonra yeniden kotarılıp piyasaya ikinci defa sürülen 6-7 Eylül olayları yavesidir.
Ergun Göze Bey’de “Bugün artık bilinen bir husustur ki, o pis olayların çıkmasında İngiliz Gizli Entelijans Servisinin de parmağı ve emeği vardır.”
Tıpkı PKK’nın ve Kürt bölücülüğünün çıkmasın da olduğu gibi.
Ortaya çıkan bir başka hareket ise, çok zengin olan İstanbul Rumları, kazançları nispetinde devlete vergi vermedikleri gibi, kaçırdıkları vergilerin tutarında Kıbrıslı Rumlara para ve silah yardımı yapıyorlardı. Türk topraklarında kazandıkları paraları Kıbrıslı Türklerin öldürülmesi için kullanıyorlardı.
O zaman basın bugünküne kıyasla daha yerli ve milli idi. “Türkiye Türklerindir”,”Kıbrıs Türk’tür, Türk Kalacaktır.” Diyordu.Şimdiki gibi “Türkiye AB’nin, Kıbrıs Yunanistan’ındır” demiyordu.
 
13.9.2005-Dörtyol 
    
Sitelerde açık ev sayısı çok azaldı. Göçmen kuşlar gibi tatilciler veya yazlıkçılar çekilip gittiler. Bir farkla, göçmen kuşlar daha sıcak iklimlere kaçarken, yazlıkçılar genellikle kışları çetin geçtiği evlerinin bulunduğu memleketlerine gittiler.
‘Yazlıkçılık’ refahı artan Ülkemizin bir göstergesi sayılabilir. Ülkemiz insanlarının yüzde kaçı bu imkanlara sahiptir, onu bilmiyorum ama sosyal hayatımız için hiçte yabancı olmayan bu yaşayış biçimi. On beş yirmi yılda yeniden canlandı. Yaylacılıkla     deniz tatilciliği iklim ve arazi şartları dışında birbirlerine çok benzemekte.
Denizler Eylül güneşiyle birlikte çok güzelleşiyor. O yakıcı ve bayıltıcı sıcaklar gidiyor. Yerini tatlı ve insanın içini okşayan bir serinlik alıyor. Arada bir denizden gelen rüzgar, gecenin belli bir saatinden, sabahın ilk saatlerinde Amanoslardan esen rüzgar, bulunduğumuz koyu üşütüyor.
Her şeyin bir zamanı var. Bu mevsim salça ve turşuların yapıldığı zamandır. Sahilde bile salça yapan, turşu kuran komşularımız var. Dün bisikletle bir yerden geçerken, bir iki evin önünde bulgur kaynatmış, kuruması için yaygıların üstüne serdiklerini gördüm.
Kışın evlerdeki ilk hazırlıklara başlanmış. Gün dönüyor, acaba salçaların kuruması veya pastırma yapılan yerlerde adlandırıldığı gibi pastırma sıcakları gelebilir mi? Gelse bile güneşin yüzü sarardı. Dağlar, ormanlar, bağlar, bahçeler ‘Güz’e döndü.
Ramazan da bu yıl erken geliyor. Hemen Eylül’ün sonunda. Sonbahar da oruçlu olmak, otuz küsür sene sonra tekrar ramazanı nasip olursa sonbaharda yaşamak. Uzayan günlerde değil, her gün hızlı bir şekilde birkaç dakika kısalan günlerde oruçlu olmak. Kısa kış günlerine göre, daha çok saat oruçlu kalacağız, ama gene de her gün uzayan günlerde değil. Kısalan günlerde oruç tutmak moral açısından daha zevk verici, daha kuvvetli oluyor.
***
Geçen yıl bu gün 11 Eylül’ü 12 Eylüle bağlayan akşam kalp krizi geçirmiştim. Tehlikeli bir krizdi. Ecel aman verdiği için hayattayım. Rızkımız kesilmediğinden dolayı yaşıyoruz. Hamdolsun.
Dün İrem, annesine demiş ki, “ Bu yıl okulumuz daha güzel açıldı.” Annesi sebebini sorunca “Geçen yıl dedem hastalanmış, o hastanede iken biz okula başlamıştık” İrem körpe ve taze hafızasında olayı kendine mahsus duygularla saklamış, unutmamış. Ne güzel! Duygulandım.
 
2 NCİ DEFTERİN SONU
 
 
 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

542 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi