KARDEŞİM NECATİ

Geçen haftadan devam ediyor                                                      -3-

KARDEŞİM NECATİ

Necdet ÖZKAYA

17.8.2005-Dörtyol
 
Dün saat 11.00 sularında İrem ve Korayı da yanımıza alarak Mersin’e gittik. Öğle yemeğini Mersin’de Necatigil de yedikten sonra Müberra’lara gidip birkaç saatte onlarda kalarak, Dörtyol’a geri dönecektik. Proğramızda bir aksama olmadan düşündüğümüz gibi gerçekleştirebildik. Şükür Allaha.
Necati’nin en küçük çocuğu yedi-sekiz aylık tombul bir kız çocuğu. Adı Jale Nur. Allah ömrünü uzun etsin. Analı babalı büyütsün. Bahtını yar etsin. Güzel bir bebek.  Eski analar söylerlerdi. Bahtı güzel olsun. Yeni anneler bu deyimleri bilip, manalandırıp söylerler mi? Bilmiyorum.
Necati’nin kaderi hiçbirimizinkine benzemedi. Evlendiği kız fakülteden arkadaşıydı. Mühendisti. Mine İskenderunlu bir ailenin kızıydı. Girişken, cana yakındı, elinden birçok iş birden gelirdi. Siyasetle ilgilenir, sosyal faaliyetlerin her türlüsünden hoşlanırdı. Moda deyimle hiberaktif bir hanımdı. Necati’de münevver bir gençti. Okumayı sever, dernek faaliyetlerinde rol alırdı. Ama ağırbaşlı, vakur bir delikanlıydı. Genç bir erkek ve baba olarak sorumluluğunu bilirdi.  Mine ise anne sorumluluğundan ve bir evin hanımı olduğu sorumluluğundan çok uzak bir tip. 
Parası olsun olmasın, çok para harcamaktan alışveriş yapmaktan çok hoşlanır, borçlanmaktan hiç korkmazdı. Buna mukabil Necati, ayağını yorganına göre uzatmayı bir hayat tarzı haline getirmişti.
Mineyle evliliklerinden üç çocukları olmuştu. Baha Yavuz, Murat ve Gülce. Baha askerlik yapıyor. İzinli gelmişti. Çok samimi çok hoşsohbet bir genç. Ama liseden sonrasını henüz okuyamadı. Başı okumaktan çok hoş değil. Bir gün önce izinli gelmiş, bir iki gün sonra birliğine geri dönecek. İzmir’de Nato’ya bağlı bir müfrezede askerliğini yapıyormuş. Rahatı yerindeymiş. Bize bol bol askerlik fotoğraflarını gösterdi. Muratla  Gülce, Necati’nin yeni eşinin oğlu Serhat’ı da yanlarına alarak İskenderun’a teyzelerinin yazlığına gitmişler. Necati şimdi beş çocuk babası, 3’ü Mine Hanım’dan doğma, ikisi Jale Hanım’dan. Jale Hanım’da bir oğlan çocuğu annesi iken kocasından boşanmış. Necati’de üç çocuk babası iken Mine’den boşanmıştı. Takdir-i ilahi Necati naklen Mersin’e atandıktan sonra öğretmen olan yeni hanımıyla burada evlendi. Şimdi Lale Nur ikisinin ortak çocuğu onu büyütecekler.
Murat İstanbul’da. Marmara Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’nde, Gülce Muğla Üniversitesi Türkçe Oğretmenlik bölümünde okuyor. 
Çocukları Mine doğurdu ama Necati onları büyütüp bu yaşa getirdi. Ne sıkıntılar çektiğini çok anlatmamakla birlikte saçlarının rengi nice kahırlar çektiğini en canlı şahitleri olarak duruyor.
İrem daha çok bebekle Koray ise bilgisayarla oyalandı, yazlığa geldiğimizden beri bilgisayardan uzak kalmıştı.
Saat 16.30 da Müberra’lara gitmek üzere Necati’lerden ayrıldık. Erdemliği geçtikten sonra Limonlu’ da ki yazlıklarına gitmek için yola çıktık. Yolda mısır kaynatanlar, közleyip satanlar yakın aralıklarla sıralanmışlardı. Bir yerde durup dört tane kaynatılmış mısır aldık. Arabada yiyebildiğimiz kadarını yiyebildik. Saat 17.00 civarında Müberra-Rıfat Büyükgürol’ ların yazlıklarına ulaştık. Çok katlı birbiri içine girmiş, karşılıklı binalardan oluşturulmuş, daracık bir yolun sağına soluna yerleştirilmiş binalar. Sitenin girişinde biraz bir genişlik bir de denize girişte kazanılmış bir alan var. Oraya da gazino yapılmış. Nefes alacak yer yok dense yerinde olur. Ama insanların deniz ihtiyacını karşılıyor. Evlerin içi de dar. Ama sıkıntılı değil. Denizleri güzel. Dar bir şeritte de olsa kumla kaplı bir alanları var.
Bir kedileri var. Ufacık kulakları yanlarına doğru uzamış, siyah beyaz bir kedi. İremle Koray kediyle hem onadılar hem korktular. Rıfat Beyle, Müberra Hanım bu küçük yavruyu çok sevmişler. Müberra’nın hayvan sevgisini bilirdim de, Rıfat Bey’in hayvanlara karşı bu ilgisini ve sevgisini bilmezdim.
Rifat Bey çokta zayıf. Bir deri bir kemik kalmış gibi. Sağlığını sordum. “Hamdolsun iyiyim, bir şikâyetim yok.” dedi. Nazlı’nın İstanbul’a gitmesi kendileri için sürpriz olmasa bile üzüntü vermiş. Adana da çalıştığı bankanın krediler bölümünü taşradaki şubelerinde kapatmışlar. Dolayısıyla personeli bankanın İstanbul’daki muayyen bir şubesinde toplamışlar.
İrem’le Koray denize girdiler. Biz de gazino denilen yerde oturduk. Biraz sohbet imkânı bulduk. Gece yatıya kalmayıp Dörtyol’a dönmek kararında olduğumuz için ben de Adalet de çok rahat değildik. Hep dönmenin telaşı içindeydik. 
Ev sahipleri geceyi onlarda geçirmemizi istiyorlardı ama biz kalmak istemedik. Hafif ve acele bir akşam yemeği yenildikten sonra yola çıkmak üzere iken Mücella cep telefonundan Müberra’yı aradı. Çoktan beri beklenen haberi verdi. Mahmut İncirliler vefat etmişti. Mahmut Ağabey uzun zamandan beri hastaydı. Bir ara iyileşmiş ayağa kalkmış, ufak tefek arızalar rağmen konuşmuştu. Yanılmıyorsam en son 3 Kasım seçimlerinde görmüştüm. Yani üç sene önce. Evine yakın yerlerde yaptığımız gece sohbetlerine katılmıştı. Bayramlarda telefonla hal hatır sorar bayramlaşırdık.
Mahmut Ağabeyi ailecek severdik. Sevilecek bir tipti. Özellikle çocuklar çok severdi. Çünkü cebinde onlar için hep balon ve sakız bulundururdu. Adı çocuklar arasında baloncu amcaydı.
Rahmetli ufak tefek bir adamdı. Adana’yı çok iyi bilir, herkesi tanırdı. Hele öz Adanalıları fert fert bilirdi. Bu yeteneği yaptığı işler dolayısıyla çok gelişmişti. Büyük mağazalarda uzun süre tezgâhtarlık yapmış. Rahmetli Sait dayı, Mahmut Ağabeyin kayınpederi.emekli olunca yerine Onu Adana İcra Dairesi memuru olarak tayin ettirebilmiş. 
Sait Dayı kayınvalidem Lütfiye Hanımla, Kayınpederim Mahmut Usta’nın çok sevdikleri, hürmet edip değer verdikleri bir aile büyükleriydi. Akrabalık bağının çok kuvvetli olduğunu kanaatinde değilim. Belki de hiç hısımlık, akrabalık bağıda yoktu. Sait Dayı Adana’ya Elazığ Maden’den Mahmut Ustalardan çok önce gelmiş. Hanımına da bizimkiler “hala” demişler ama gerçek hala değil. Çok sevip, sayıyorlar.
Adalet’le nişanlanınca Sait Dayıları da, Cevdet Amcaları da tanımış oldum. Sait Dayı Cevdet Beye “Ağabey” diye hitap eder ve nede çok hürmet gösterirdi. Eski zaman insanlarına mahsus bir terbiye. Her ikisi de tarikat terbiyesi almış iki güzel insan.
Sait Dayıları, Cevdet Amcaları ailenin bütün fertleriyle birlikte tanıdım.
Rahmetli Mahmut Ağabey, Leman Ablanın kocası olarak Sait Dayının büyük damadı idi. Kırk yıldır birbirimizi tanımış ve sevmiştik. Özkaya ailesi de bu iki aileyi benim ve Adalet’in vesilesiyle tanımış oldu.
Güzel insanlardı. Herkes gibi onların da zaafları, gariplikleri iyi ve üstün tarafları vardı. Gülü seven dikenine katlanır misali onlar bize, biz onlara birbirimize katlanarak dostluklarımızı, arkadaşlıklarımızı, arkadaşlık ve komşuluklarımızı devam ettirdik.
İnşallah Cevdet Amca’yı, Sait Dayı ve benzerlerini tek tek ele alıp işlemek anlatmak nasip olur.
      
  
19.8.2005-Dörtyol
 
Kurtları Kardeşliği kitabını okumaya devam, anlatılan olayların birçoklarını kitap vesilesiyle hatırlamış oluyorum.
1.Milliyetçi Cephe Hükümetinin kuruluşunun sebeplerinin biride devlette kadrolaşan Marksist-Sol yığınını değiştirmektir. Özellikle Marksist-Sol gruplar öğretmenler arasında çok büyük çoğunluğu teşkil ediyorlardı. TÖS, bilahare TÖB-DER öğretmen kitlesini komünist en azından bu ideolojinin militanı değilse bile sempatizanı yapmıştı.
Komünizmle mücadeleyi kendisi için görev kabul eden MHP elbette ki işe üniversite gençliğinden başlayacaktı. 
Ülkücü gençliğe paralel olarak kurulan Ülkücü Öğretmenler Birliği (ÜLKÜ-BİR) TÖP-DER’in karşıtı olarak kurulmuştu. Ayvaz Gökdemir,  Ülkü-Bir yönetim kurulu üyesiydi. Bende o sıralarda Adana’da Atatürk Ortaokulunda Türkçe öğretmeniydim. Ülkü-Bir’in Adana’da kurulmasını sağlayan birkaç öğretmenden biriydim. Adana Kültür Derneği’nin başkanı idim. Adana’da Ülkücü üniversite öğrencilerinin yetişmesinde dernek büyük hizmetler görmüştür. Ortaokul ve lise öğrencileri okul dışı zamanlarını bu dernekte geçirmiştir. Derneğe o gün çıkan gazetelerden her gün birer tane alınırdı. Dernek’te kitap okuma imkânı vardı. Haftada en az bir kere, seminer ve konferans verilirdi. Dernekte o sıralarda yeni yeni isim yapmaya başlayan milliyetçi camianın bazı şahsiyetleri konferans vermeye Adana’ya gelirlerdi. Ayvaz Gökdemir, Acar Okan, Cezmi Bayram gelenler arasında aklımda kalanlardı.
Rahmetli Galip Erdem Ağabeyin de birkaç kere dernekte sohbet yaptığını hatırlıyorum. Sadi Somuncuoğlu, İbrahim Metin, rahmetli Prof.Dr. Orhan Düzgüneş’i dernekte dinleme fırsatı bulmuştuk.
Ayvaz Gökdemir’le arkadaşlığımız Kars’a kadar uzanıyordu.  Nevzat Köseoğlu, Ayvaz Gökdemir ve ben yedek subay olarak askerliğimizi Kars’ta yapmıştık. 67-69 yıllarını birlikte geçirdik. Yanılmıyorsam kaldığımız otel Rize Oteliydi. Sedat Yurtsever'in babası ve amcası oteli işletiyorlardı. 
Ayvaz Gökdemir, Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğüne tayin edilince, benimde Bakanlık merkez teşkilatında görev almamı sağlayanlardan biri olmuştu. Şube Müdürü olarak 1975 te tayin edilmiştim. Ağustos ayı olabilir.
Ayvaz Bey, öğretmen okullarındaki sol kadrolaşmayı iki yıl içinde dağıttı. Öğretmen yetiştiren Eğitim Enstitüleri ve yüksek öğretmen okullarında Ülkücü öğretmen yetiştirilmeye başlandı. Solcu kadroların dağıtılması, Ülkücü kadroları yetiştirilmesinden Alpaslan Türkeş son derece memnundu. 
Ülkücü Hareket’in önemli kalemlerinden biri olan Necdet Sevinç, MC Koalisyonuna karşı çıkarak; “Memba suyu ile lağım suyunun karıştığını” savunuyordu. Bu ve buna benzer itirazlar dolaysıyla Alpaslan Türkeş, “Ayvaz Gökdemir’in başarısı bile bu koalisyona katlanmaya değer” diyordu.
Ayvaz Gökdemir o günleri Hakan Akpınar’a anlatırken, 
“1975-1977 yılları arasını anlatıyorum. Ben ikinci MC hükümetinde yoktum.” Demiş. Necdet Özkaya’da 2. MC’ de icraatın ortasında içinde değildik. Ayvaz Bey Müşavir, bende o günlerde çok pasif olan Özel Öğretim Kurumlar Genel Müdür Başyardımcısıydım. Rahmetli Hüseyin Sarı ve Bayram Acar Öğretmen Okulları Genel Müdür Yardımcısı olarak “misyon” un gerçekleşmesi için iki önemli elemandı.
Mehmet Özyurt adlı çok fedakâr, namus ve haysiyet sahibi bir başka şube müdürü arkadaşımızı minnetle, sevgiyle, şükranla hatırlıyorum. Uzun yıllardan beri Bursa’da emekli olarak yaşamaktadır.
Ayvaz Beyin’de ifade ettiği gibi, Bakan olarak Ali Naili Bey, dönemin Müsteşarı rahmetli Ahmet Nihat Akay ve Müsteşar Yardımcısı Zeki Sofuoğlu Öğretmen okullarında solcu kadroların tasfiye edilmesinde Ayvaz Gökdemir’e çok büyük destek verdiler.
Orta öğretim kurumlarındaki solcu idareci ve öğretmenleri topyekûn değiştirmek mümkün değildi. Çünkü öğretmen okullarından alınan solcu öğretmenler branşlarına göre ortaokullara veya liselere tayin ediliyorlardı. Ortaöğretim Kurumlarında ve liselerde göz önündeki aşırı solcu yöneticiler ya görevlerinden alındılar veya görev yerleri değiştirildi. Ülkücü öğretmenlerin sayıları ve meslek kıdemleri göz önünde tutularak, en azından ortaokul ve lise müdürlüklerine tayin edildiler. Ortaöğretim Genel Müdürü Abdurrahman Bey, şüphesiz antikomünist bir kimseydi. Hatay’lı olması itibariyle Türk olmayan unsurlara karşı bir hassasiyeti vardı. Ama bunu bir “Türkçülük”  davası olarak hiçbir zaman ortaya koymuş değildi. Bizim MHP’liliğimizi bilir, hatta bundan da memnuniyet duyduğunu zaman zaman rahmetli Abdurrahman Demirtaş hissettirirdi.
Uzun boylu, iriyarı sarışın bir adamdı. Neşeli ve şen kahkahaları ile tanınırdı. Rahattı, gülerken hele koltukta ise göbeğini nasıl oynattığı hala gözlerimin önünde.
Genel Müdür Yardımcısıyım. Personel işlerine bakıyorum. Zor, yorucu fakat sonuçlarını her an görme imkânına sahip bir görev olduğu için sorumluluğu nispetinde insanı memnun eden yönleri de var. 
***
O netameli, sıkıntılı ama mücadele dolu bir dönem. Bir gün Ergani Kaymakamı telefonla beni aradı. Sesi çok heyecanlı ve hüzünlüydü. Sanki ağlayacak gibiydi.
“Solcular, komünistler ortaokul binasını yaktılar, maalesef engel olamadık” dedi.
Sıfatları Marksist, maoist olabilir. Ama Doğu Devrim Ocakları, o yıllardan (1975-1977)  önceki yıllarda da etnik bölücülük yapıyordu. Zamanın sosyal ve siyasi şartları açıktan açığa “Kürtçülük” yapmaya uygun olmadığı için “sol paravan”ların arkasında Kürtçü kadrolar hazırlıyorlardı. Biz bunların farkındaydık. Onlar nasıl açıkça “biz Kürtçüyüz” demiyorlarsa, biz de açıkça ve resmen onlara henüz bunlar “Kürtçü” diyemiyorduk. O günlerin sütreli ifadeleri, belki bugün Kürtçülükle müessir bir şekilde mücadeleyi engellemiştir. 
Kaymakamla telefon konuşmamız bittikten sonra rahmetli Genel Müdürün odasına girip, Ergani Kaymakamı ile yaptığım konuşmayı naklettim.  
“Efendim Ergani’de komünistler ortaokulu ateşe verip yakmışlar” dedim. Sözlerim bitince rahmetlinin göbeğini hoplata hoplata bir gülüşü vardı ki, şaşırmamak mümkün değildi. Nice sonra kendisine gelerek,
“Demek it oğlu itler, devletin okulunu yaktılar” diyebildi. 
“Gamsız adam” mıydı acaba, bizim gözümüze öyle görünmüş olabilir. Sık sık yurt dışına ve Ankara dışına çıkar. Tabii diğer genel müdürler ister istemez Onun bu rahatlığını “mevzuu” yaparlardı. Bu konuyu sorgulayan herkese Sayın Demirtaş’ın cevabı hazırdı:
“Genel Müdürlüğü komandolara emanet ettim. Onlar çalışıyor, ben keyfime bakıyorum.” diyebiliyordu.
Rahat ve keyifli bir portre çiziyordu. O dönemde MHP ile düşünce birliği olan herkesin ikinci adı, bazen Ayvaz Bey’de olduğu gibi birinci adı “komando” idi.
Yiğit namı ile anılır ama nam ile şahsiyet arasında da bir uyum olmak lazım gelmez mi?
Ortaöğretimde Genel Müdürün “ komando” diye nitelendirdiklerinin başında ben geliyordum. Mehmet Özgedik şube müdürü veya genel müdür yardımcısı olarak bu tabirden hoşlanmazdı. Mümkün olduğu kadar bitaraf bir çizgi çizmeye çalışırdı. Şube Müdürü Mehmet Özyurt, gerçekten er oğlu erdi. Komandoluğunu bilmem ama Ülkücülüğüne denilecek bir söz yoktu.  
Hatıralarını kitaplaştıran dönemin bakanı Ali Naili Bey, o buhranlı günleri, kitabında bütün sertlik ve şiddetiyle aksettirmemiş. Belki bilerek yapmamış. Ama yazık etmiş. Dönemin o günde bugünde çok parlak olmayan görevlerini hatırlayıp yazan Bakan Bey, Ayvaz Gökdemir ’i, A.Nihat Beyi, Rahmetli Rıza Kardeşi, Necdet Özkaya’yı unutmuş veya önemlerine uygun bir şekilde anlatmamış. Kendisine bunu ihsas ettirdiğimizde, unutmuşluğa sığındı. Yani özrü kabahatinden büyük. Benim cevabım “Sayın Bakan’ım biz sizi unutmadık, ama siz bizi unutmuşsunuz.”  Kitapta unutulan Necdet Özkaya ile A.Naili Bey’in ilişkisi 1975’den beri hiç kesilmedi. Emsalleri ve yakın arkadaşları A.Naili Erdemi “Tango Nail” diye çağırıyorlar. Niye mi? İşte bu karakterinden dolayı. Ayvaz Gökdemir’i, Necdet Özkaya’yı unutmuş. Kim inanır bu sözlere.
Ayvaz Gökdemir, Hakan Akpınar’la o dönemi konuşurken:
“… Benim bu işte başarılı olmamda Müsteşar Nihat Akay’ın, eski AP’li bakan Ali Naili Erdem ile Müsteşar Yardımcısı Zeki Sofuoğlu’nun da büyük payı vardır” diyor. Hakşinaslık kadirbilirlik bunu gerektirir.
Zeki Sofuoğlu, Adana’nın Karaisalı İlçesinin Çakallı köyündendir. Sofuoğlu Ahmet Bey’in kardeşidir. Mülkiye mezunu olmasına rağmen öğretmenliği tercih ederek, eğitimci olmuştur. Yüksek Ticaret Okulu Müdürlüğü, Genel Müdürlük ve Müsteşar Yardımcılığına kadar yükselmiştir.
Terbiyeli, nazik, bilgili, kültürlü bir zattır. Milliyetçidir. A.Türkeş’in 1944 yılından beri dava arkadaşıdır. Türkeş 1965 seçimlerinde Adana listesinin başına Mustafa Zeki Sofuoğlu’nu milletvekili adayı olarak koymuştur.
Milli bakiye sistemi, milli iradeyi, seçmen oyunun zayii edilmediği bir seçim ve sayım düzeniydi. Siyasi istikrarı sağlayamadığı için kaldırıldı.
 
 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

583 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi