Ölüm; o geldi mi ne var korkulacak, korkular biter.

10 Mart 2011-Ankara

İki gündür Ankara’yı kar bastı. Yıllardır ilk defa Ankara ’ya bu ölçüde kar yağmıştı. Kar Ankaralıların hayatını adeta karartı. Kâbusa çevirdi. Bir gün önce, Salı günü akşamı memurlar, öğrenciler, çalışanların cümlesi evlerine gitmekte zorlandılar. Birçok kimse saatlerce kara rağmen, soğuğa karşın yürüyerek evlerine gidebilmişler.

Okulların tatil edilişi gecikti. Salı sabahı okullar açıldı, öğleden sonra kar iyice bastırınca valilikçe kapatıldı.

Biz Perşembe günü Adana’ya gitmek niyetindeydik. Ama kar yağışı yüzünden gidişimizi Cumartesine kadar erteledik.

Kendimi Allah nazardan saklasın iyi hissediyorum. Ağrılarım iyice hafifledi. Yolculuk yapabileceğimi düşünüyorum.

Müzeyyen’i görmek istiyorum. Ona görüşmemizin sağlığı açısından faydalı olacağına inanıyorum.

Ayrıca Müberra Hanım, eşimin kız kardeşi Cuma günü Adana ‘da dizinden ameliyat olacak. Ameliyat olacağı saatlerde orada olmak istiyorduk. Ama kısmet olmadı.

***

27 Şubatta Erbakan rahmetli oldu. 28 Şubat olayları onun başbakanlıktan etmişti. Çok büyük bir cemaatle ahirete yolcu edildi. Cenaze namazı İstanbul Fatih camiinde kılındı. Merkez efendi kabristanına defnedildi.

Geçen hafta Sevgi Gökdemir’i Karşıyaka mezarlığından ebedi hayata yolcu ettik. Kocası Ayvaz Gökdemir’in yanına defnedildi. Ayvaz Gökdemir’in ölümünün üzerinden iki yıl geçti. Bir anlamda evleri kapandı. Gerçi büyük kızı o evde oturacak. Ama bizim gibi Ayvaz Bey’in arkadaşları için o ev kapandı.

***

Yıllar önce bir münasebetle rahmetli Ayvaz Gökdemir’ e, “Her namazdan sonra, arkadaşlarımızdan rahmetli onların isimlerini tek tek sayarak dua ettiğimi” söylemiştim. O da “Şimdilik bu mümkün, fakat ileri de bu duayı tek tek isim sayarak yapmanın mümkün olmadığını göreceksin”  demişti. Rahmetli haklı çıktı.

 

10.06.2011- Ankara

Dün gece saat 22.15’te Ankara Esenboğa havaalanına Bodrum-Milas uçağı ile geldik. Bizi damadımız Engin karşıladı. Gök gürültüsü ve şimşekler arasında otomobile bindik. Havaalanından Dışkapıya kadar çok şiddetli bir yağmur yağıyordu.

Ankara’dan Mayıs ayının ilk günlerinde yola çıkıp Dörtyol’a vardık. Birkaç günümüzü orada geçirdik.  Ayın 9’unda eşyalarımızı, Yalıkavak’a nakletmek için anlaştığımız firmaların elemanları arabaya yüklediler. Onlar evden ayrılınca biz de arkadaşlarımızla yemek yedikten sonra saat 16’da Adana’ya hareket ettik. 11 Mayısta Yalıkavak’ a ulaşmıştık. Demek ki orada bir ay kaldıktan sonra Ankara’ya döndük.

Bugün Cuma. Her Cuma akşamında olduğu gibi bugün de kızlarımız, damatlarımız, torunlarımızla bizim evde toplanıp akşam yemeğini beraber yiyeceğiz. Onlar bizi, biz de onları çok özlemişiz.     

Pazar günü milletvekili genel seçimi var. Allah memleketimiz ve milletimiz için hayırlı etsin.

Pazartesi günü hastane var. Kan tahlili yapılacak. Tomografi çekilecek. Ultrasonla gerekli incelemeler yapılacak. Sonuçlar dilerim iyi olur.

Diyanet takviminin bu günkü yaprağının arka sayfasına rahmetli Necip Fazıl’ın bir beyiti yazılmış:

“Takılır bir yerde kalır oyuncak, kurgular biter.

Ölüm; o geldi mi ne var korkulacak, korkular biter. “

Şiirin manası üzerinde elbette düşündüm, ama ‘kurgu’ kelimesi üzerinde durdum.

 

17 Haziran 2011-Ankara

Akşam namazını kılmak için abdest almış, namazlığa yönelmiştim ki Adalet, telefonu elime tutuştururken,

“Ahmet diye biri arıyor, hangi Ahmet olduğunu çıkartamadım” telefonu alıp konuşmaya başlayınca, ağabeyimin damadı, Kıbrıs’ın eski Ankara büyük elçisi Ahmet Zeki Bey olduğunu anladım.

“Nasılsınız, nerdesiniz?” diye bana sordu. Cevap vermeye çalışırken birdenbire,

“Şeref dün öldü, bugün defnettik.” dedi. Şeref büyük yeğenimiz Müjgan ’ın kocasıydı. Ağabeyimi sordum,

“Biz hep birlikte Müjganlardayız” dedi. Çok üzülmüştüm. Biraz daha konuştuktan sonra telefonu kapattım, Allah rahmet etsin!

Yarın Çiğdem’in kızı Rabia’nın saat 19.00’da nikâh töreni var.

Hayatın zıt tecellileri var. Ölüm ve evlenmek. Allah mesut etsin!

***

Ekim ayının ilk haftası içinde Yalıkavak’ tan Ankara ’ya döndük. Birkaç gün sonra Adana’ya Alper’in düğünü için gittik. Bir Pazar günü gitmiş, bir Pazar günü Ankara ’ya dönmüştük.

Bir gün içinde olsa Dörtyol’a gittik. Ben arkadaşlarımla Alparslan Parkında buluştum. Adalet de yazlığa giderek, henüz yaz tatilini, deniz dönemini kapatmamış komşularla birlikte oldu. Sami Ocak, Hüseyin Polat, Memduh Akkoyunlu, Necdet Ekici, Emin Can’la üç beş saat güzel sohbet yaptık.

Akşam saat 20.00 sıralarında Adana’ya döndük. Yemekte misafir olacağımız kardeşim Oğuzlara gittik. Hayatilerde orada idiler.

Bir gün sonra Samanyolu pastanesinde yirmiye yakın arkadaşla bir araya geldik. Eski günleri yâd ettik. Hatırlanan ve yaşanan eski günleri kitaplaştırmak kararı aldık. Bu kitabı ortaya çıkartabilmek için bile hepimizin hayatında büyük tesirleri olan Adana Kültür Derneğine benzer bir kuruluşa ihtiyaç olduğu düşünüldü ve ortak teklif olarak kabul edildi. Veli Türkkahraman, Cumali Bozdağ, Ali Deveci bu kuruluşun öncülüğünü üstlendiler.

Adalet’le yarım günümüzü Küçük Saat, Yağ Cami, Büyük Saat civarında ufak tefek bir iki alışveriş bahanesiyle dolaştık. Eski günleri, eski günlerde arkadaşlarımız olan ve bizi çoktan terk ederek rahmeti rahmana kavuşan dostlarımızı aklımızda kalanları bir bir saymaya başladık.

Alsan Pasajı’nın önünden geçerken İsmet Ustayı ve Süleyman Ustayı hatırladık. Onların Adana da milliyetçilerin buluşma yerlerinden biri olan dükkânları aklımızdan gelip geçti. Yağ Camide öğle namazını kıldım. Sofuoğlu Ahmet Bey hayatta olsa idi, namaza birlikte giderdik. Namazdan çıktıktan sonra Vakıflar Çarşısına uğrayıp, Yaşar İnanç, Mehmet Dil’in ruhunu şâd etmek istedik.  Dükkânı duruyorsa ziyaret etmek, oğullarından kimi bulursak onunla oturup üç beş dakika hal hatır sormak istedik. Dükkânda Çetin vardı. Annesini, kız ve erkek kardeşlerini sorduk. Ayrı ayrı düşmüşlerdi ama hepsinin hayatta olduklarını öğrendik.

Oradan çıkınca Hayati’nin eşi Fatoş’ la buluşarak baraj gölünün uzak fakat güzel bir köşesinde bulunan bir restoranta oturduk. Gözleme yedik, çay içtik. Güzel bir yarım günü Fatoş’ la geçirdik.  

Çiğdem ve Yakup’la bir sabah kahvaltısında olduk. Onlarda bir sabah kaldığımız Otelcilik Anadolu Lisesine kahvaltıya geldiler.

Alper’in düğünü Cumartesi akşamı Seyhan Otelinde oldu. Tanıdık bildik birçok kimse oradaydı. Onları yeniden görmek kısa süreli de olsa oturup sohbet etmek ne kadar güzelmiş, bunu insan ancak yaşarsa anlayabiliyor.

Düğün sabahı, yani Pazar günü Ankara’ya dönmek için hareket ettik. Altı yedi saat sonra Ankara ‘ya ulaştık. Pazartesi erken saatte Gazi Üniversitesi Hastanesine giderek rutin kontrollere başladık. Sonuçları ancak hafta sonu doktorumuza gösterebildik. Sonuçların olumlu olduğunu söyledi. Üç ay sonra 26 Ocakta bir kontrol daha yapılacak.

29 Ekim Pazar günü saat 13.30 da VAN’da, ERÇİŞ’de 7,2 şiddetinde bir deprem oldu.

 

14.12.2011-Kozaklı

Mualla Hanım eşi Tayfun Bey, bir grup arkadaşı ile Nevşehir’in Kozaklı ilçesindeki kaplıcalara tatil amaçlı bir gezi düzenlemişler. Bize de sizde gelin deyince senelerden beri kaplıcaya gitmeyi arzulayan Adalet Hanım’ın bu isteğini de gerçekleştirmek için gitmeye karar verdik.

Bugün sabah 8’30 civarında arabamızla Kozaklı’ ya doğru yola çıktık. Elmadağ’ı Kırıkkale yolu ile üç buçuk dört saati süren bir yolculuktan sonra Kozaklı kaplıcalarına ulaştık. Bizi otelin kapısında Mualla Hanım ve eşi karşıladılar. Sabah kahvaltısını yolda Kayadibi adlı lokantada yapmıştık. Aradan geçen süre içerisinde acıkmıştık. Tayfun Bey, bize öğle yemeğini yedirdi. Saat 15.30 civarında ben havuza girdim. Adalet ve Mualla Hanımlar keselenmek için hamama gittiler. Dönüşleri üç saat sürdü.

Kaplıcada ikinci günümüz. Sabah kahvaltısından bir saat sonra yürüyüşe çıktık. Mualla ile Adalet birlikte yürüdüler. Onlar hızlı tempolu adımlarla yürüyorlar. Ben daha yavaş ve ağır adımlarla yürümek zorundayım. Çünkü nefesim hızlı yürümeme müsaade etmiyor. Sağ akciğer bir yıldır yok. Kanser denilen illetin yüzünden onu hekimler kesip aldılar. Kalbimde de hasar var.

Ağır ağır ama bir saatten fazla yürüdüm. Çevreyi kendimce tanımaya ve incelemeye çalıştım. Kaldığımız otel gibi irili ufaklı birçok tesis var. Fakat çoğu kapalı. Herhalde müşteri yok. Kaplıcalar kış mevsiminde müşteri bulamazlar ise, yazın nasıl buluyorlar? Doğrusu merak ettim.

Yürüyüşe çıkmadan önce arabamızla Kozaklı’ nın merkezinde bir gezi yaptık. Tayfun Beyle Mualla Hanım da bizimleydi.

Hafif bir öğle yemeğinden sonra saat 15.00 gibi ben otelin genel havuzuna, Mualla ile Adalet de önce havuza sonra sıcak suya girdiler. Havuzda 40 dakika yüzdüm. Dün de yüzmüştüm.

Bu anda Salatu Selamlar okunuyor. Cuma akşamı olduğu için. Hemen ardından yatsı ezanları okunacak. Namazı kıldıktan sonra akşam yemeğine gideceğiz.

Kısa günler. Akşam 16.30 da, yatsı 18.00’e beş on kala oluyor. Ama az kaldı 21 Aralıkta gün dönümü başlamış olacak.

 

20 Aralık 2011-Ankara

Kaplıcadan, Kozaklı’dan dün akşam 16 civarında Ankara’ya geldik. Dört günde olsa ayrı bir havada, ayrı bir iklim ve ortamda yaşamak güzel bir şey oldu. Mualla ile birlikte olması Adalet’inde havasını değiştirdi. Yemek yapmadı, çay demlemedi, temizlik yapmadı.

Havuzda yüzdü, hamama, sıcak suya girdi. Keselendi, ruhu ve bedeni dinlendi. Tanıştığı hanımlarla sohbet etmenin imkânına kavuştu.

Cuma günü akşama doğru Osman adlı bir kişi benimle görüşmek için otele gelmişti. Resepsiyondan telefon ettiler, aşağıya salona indim. Osman’la tanıştık. Ömer Ay’ın amcasının oğlu olduğunu, belediyede çalıştığını ifade etti. Kozaklı hakkında ufak tefek bilgiler verdi.

İlçe 7-8 bin civarında bir nüfusa sahip. Halkın çok büyük bir çoğunluğu Avrupa‘ya Almanya ’ya çalışmaya gitmiş. İlçeye ve ilçeye bağlı köy ve beldelere dönenler, eski kerpiç ve toprak damlı evlerin yerine betonarme ve modern binalar yapmışlar. 5 bine yakın evlerin 3500’ü merkezi sıcak suyla ısınıyor. Belediye bu teşkilatı kurmuş.

İlçe halkının buğday ve şekerpancarı ekip biçerek geçimlerini sağladıklarını söyledi. Otellerin toplam yatak sayısının 8100 olduğunu, yani Kozaklı ’nın  nüfusun dan biraz daha fazla.         

 Oteller, hafta sonunda, bayram tatillerinde, sömestriler de, yaz aylarında tam kapasiteyle çalıştığını söyledi. Dediği de doğru çıktı. Yemek saatine doğru 19 civarında müşteriler birdenbire arttı. Kalabalığın büyüklüğü yemek salonunda gözle görülür hale geldi. Müşterilerin servis yaptığı restoran da sıkışıklık iyice fazlalaştı. Kaldığımız otelin 200 yatağı varmış, hepsi doldu. Cumartesi günü gelen müşteriler otelde yer bulamadılar.

Cumartesi günü akşamüstü Ömer Ay’da Ankara’dan Nevşehir’e oradan da Kozaklı ’ya otele geldi.

Biz onunla otururken amcasının oğlu Osman ve yeğenim dediği bir kişi daha geldi.

Ömer Ay’ın ailesi aslen Kozaklı ’nın Abdi köyündenmiş. Köyde bir tek ablası kalmış. Hısım veya akrabalarının bir çoğu diğer köylerde olduğu gibi köyü terk etmişler. Özellikle gençlerin köylerini ve ilçeyi  terk ettiğini kabul ettik.

Köylü birçok kalemde üretici olmaktan çıkmış. Tüketici olmuş. Ekmeği bakkaldan alıyor. Sütü ve yoğurdu, yumurtayı bile çarşıdan sağlıyor. Tavuk beslemiyor, koyun, keçi hak getire.

Pazar sabahı 7.30’da Mualla odamızın kapısını çalarak ablasını havuza ve sıcak suya girmek için çağırdı. Adalet, “Siz gidin ben arkanızdan geleceğim.” dedi.

Adalet hazırlanıp odadan çıkınca ben de yataktan çıkıp traş olduktan sonra yola çıkmak için zati eşyamı toplamaya başladım. Saat 9’a doğru Adalet odaya döndükten sonra kahvaltı yapmak için aşağıya indik. Mualla ile Tayfun Bey masadaydılar. Biz de kahvaltı tabaklarımıza bir şeyler alarak masaya oturduk.

Yemekten sonra valizlerimizi hazırladık. Saat 11’e doğru da Ankara ’ya hareket ettik. Gittiğimiz yoldan dönmeye başladık. Hava çok güzeldi. Aralık ayının ortalarındaydık, ne yağmur ne kar yağıyor. Kurak bir kış geçiriyoruz. Çift yol. Asfalt. Muntazam. Dere boylarında söğüt ve kavak ağaçları var. Yapraklar sararmaktan kahverengiye dönüşmüş. Yaprakları dökülmüş, çıplak dallar çok güzel bir manzara arz ediyordu.

Kızılırmak’ın göl gibi olduğu bir yerde Adalet arabayı durdurdu. Aşağıya indi. Fotoğraf makinesini çıkararak fotoğraf çekmeye başladı.

Kırşehir’e girmek için şehir merkezine giden ok levhasının önünde durduk. Sağımızda şehir mezarlığı ve Aşık Paşa türbesi vardı. Türbe ve mezarlığa beş on basamaklı bir merdivenle çıkılıyordu. Yol hizasındaki çeşmeden abdest aldım, türbeye çıkmak için. Ben abdest alırken Adalet türbeye çıkmış, kapalı olduğunu görmüş. Bana “Zahmet edip çıkma türbe kapalı” dedi. Bunun üzerine şehir merkezine yöneldik. Karşımıza çıkacak olan ilk camide öğle namazını kılacak yolumuza devam edecektik. Gördüğümüz ilk camiye yakın bir yerde durduk. Camiye doğru yürümeye başladım. Tipik Selçuklu mimarisi, kapının sağ tarafındaki tabelayı okuyunca gördüm ki, Ahi Evran camii ve türbesinin kapısındayım. Anadolu’nun fetih mimarlarının önde gelen bir zatın türbesi ve adına yapılan camiindeyiz. Cemaat namazını kılmış dışarı çıkıyordu. Fırsat bulunca içeri girdim. Ahi Evran ‘ın kabri özel bir bölümünde ve yüksekçe yapılmış bir sanduka. Diğer bir bölümde küçük boyutlu 3 mezar daha. Selam verdim. Fatiha okuduktan sonra namazımı kıldım. Dışarı çıkıp arabaya giderken Adalet’i fotoğraf çekerken gördüm. İşaret etmem üzerine caminin de fotoğrafını çekti. İşimiz bitince arabaya binerek yola devam ettik.

Benzin almak için bir istasyonda durunca ikindi namazının okunduğunu duydum, camiye girdim, seferi namazı kıldım. Sonra hareket ettik. Ankara’ya girerken saat 15’i gösteriliyordu. Doğruca Derviş Sofrasına Beştepe’ye yöneldik. Eve vardığımızda saat 16 olmuştu.

01.01.2012-Ankara

Yeni bir yıl. Ankara’ya kar yağıyor. Kış günü. Dün yani 31.12.2011’in son günü. Öğle vakti. Evin telefonu çaldı. Eşim aldı telefonu, konuşmalarından anlıyorum ki ikimizin de tanıdığı bir kimse. Eşim telefonu bana verince arayanın Adana’dan Mehmet Kozanoğlu olduğunu öğrendim. Bir dost, bir arkadaş. Yeni yıl için aradığını sanmıştım. Selamdan, saygıdan hal hatır sormalarından sonra Ayhan Bey’in sağlığını sordum. Bir saat kadar önce öldüğünü söyledi. Üzüldüm, hem de çok üzüldüm. Gerçi bir yıla yakındır, beyin kanaması geçirdiğinden bu yana çok iyi değildi. Durumunu evine sık sık telefon ederek soruyordum. Her defasında olumlu bir cevap alamıyordum.

Yolumuz bir vesileyle Adana’ya düşmüştü. Arkadaşımızın biriyle, herhalde Mehmet Turgut’la Ayhan Bey’i ziyarete gitmiştik. Uyanık olduğu bir zamana tesadüf ettik. Oturamıyordu, ayağa kalkamıyordu, yemek yiyemiyordu.

Çok muntazam konuşan Ayhan Bey, konuşmakta zorlanıyor, hafızası tıkanıyordu. Bu olumsuzluklardan dolayı canı sıkılıyor, üzülüyordu. Kız kardeşi, küçük erkek kardeşi Gürkan evdeydi. Hastalığı süresince kendisine Gürkan’ın baktığını söylüyordu arkadaşlar.

Bugün öğle namazından sonra Buruk mezarlığında toprağa verdik. Oğuz’la, Mehmet Turgut’la konuştum. Cenazesinin çok kalabalık olduğunu, çoğunluğunu öğrencilerinin teşkil ettiğini söylediler.

Ayhan Aksu İngilizce öğretmeniydi. İyi bir insandı, iyi bir öğretmendi. Onunla arkadaşlığımız, dostluğumuz Adana İmam Hatip lisesinde başlamış ve gelişmişti. Merhum Mustafa Yılmazer, Sıtkı Keskin, merhum Hüsamettin Erentuğ’la da arkadaşlığımız bu okulda başladı.

Ayhan Aksu, katıksız bir Türkçü, bir milliyetçi, bir ülkücü idi. Halis ve temiz bir Müslüman’dı. Kurduğumuz milliyetçi derneklerin hepsinde rahmetli ile beraberdik.

***

Bundan yıllarca önce gene bir 31 Aralıkta rahmetli Ahmet Arvasi Hocayı kaybetmiştik. Ankara’ya gene kar yağıyordu. Galiba 1988 yılıydı. Bir ocakta cenazesi kaldırılacaktı. O zaman gençtim, hasta değildim. Kara kışa rağmen İstanbul’a cenaze namazı için gidebilmiştim. Ayhan Bey için Adana’ya gidemedim.

Ayhan Bey, ortanca kızımın isim babasıydı. Gökçen 1970’de 3 Mayıs’ta doğmuştu. Adana Kültür Derneği’nde Türkçüler günü kutlanacaktı. Dernek başkanıydım. Mecburen gittim. Yeni doğan kızımdan Ayhan Bey’e bahsetmiştim. Toplantıda konuşmacılardan biri de Ayhan Beydi. Söz sırası kendisine gelince bebeğin doğumunu arkadaşlara o duyurdu. Adının da Türkçüler gününe uygun olarak ‘Gökçen’ koyalım demişti.  Onun verdiği ismi, kızımıza isim olarak verdik.

Cümle geçmişlerimize ve Ayhan Aksu’ya, Ahmet Arvasi Hocaya da Allah rahmet etsin.

12 Ocak 2012 – Ankara

“Bugün 12 Ocak… 33 sene önce 1979 yılının bir Cuma günü aramızdan bir yiğit, hain kurşunlarla şehadet şerbetini içti. Canım kardeşim Yavuz, vatanı, milleti ve Allah rızasını idealize edebilme savaşın da yaradanına koşarak yürüdü. Oğuz Ağabeyi, bir gözünü kaybederek gazilik beratıyla yaşamına devam ediyor. Onlar binlerce şehidimizin, gazimizin ve geride kalanların yolunda hiçbir makam, hiçbir mevki istemeden halk bildikleri büyük davaları için sonsuzluğa ulaştılar.

Onları rahmetle, minnetle, saygınla anıyorum. Şehitlerimize rahmet, geride kalanlarına ve gazilerimize sabır ve şükranlarımızı iletiyorum.”

 

Bir Cuma sabahın da,

Yürüyen üç hilaldi.

Davaları mukaddes,

Dünyaları helaldi.

 

Kurşun kurşun tuzaklar,

Bir Cuma sabahında,

İnsanlıktan uzaklar,

Nemrut’un günahın da.

 

Sancı tuttu dört yanı,

Bir bayrak Ocağında,

Gül oldu kardeş kanı,

Müzeyyen kucağında. 

 

Şer gözlere kan olmuş,

Kan tutmuş dağı taşı,

Tam otuzüç yıl olmuş,

Tesbih tesbih gözyaşı.

 

Yüreğimde ok ok,

Hasreti kanat olsun.

Sayfalarda YAVUZ yok,

Kalanlar abad olsun.

 

Ümidimiz dağ olur,

Yarınlara oyalar. 

Yel kayadan ne alır?

Durdukça ÖZKAYALAR.

 

YAVUZ girer duama,

Şehitlerdir bize yar.

Ağabeyim yok amma

Ağabeyim Oğuz var.

Mehmet Ali Kalkan (Eskişehir)

 

Söylenecekler söylenmiş, yazılacaklar yazılmış. Bana düşen Yavuz’a, Ahmet Serdar Tanrıtanır’a, Nazım Mehterbaşıoğlu’na ve cümle şehitlerimize Allahtan rahmet dilemek. El Fatiha!..

16 Ocak 2012 – Ankara

Cuma gecesi vefat eden Rauf Denktaş yarın yapılacak devlet töreniyle Cumhuriyet Parkında toprağa verilecek. Parkta Türk Mukavemet Teşkilatının da anıtı var. Mukavemet adının en önemli parçası Rauf Denktaş, layık olduğu mevkiye yerleştirilecek.

Büyük adam, kahraman adam. Ama her fani gibi bu dünya hayatı bitti. Allah rahmet etsin. Arkasından ne güzel şeyler yazıldı, ne güzel sözler söylediler. Daha ne güzel şeyler yazılacak kim bilir?

Beni en çok etkileyen yazılardan birini 15 Ocak günü Milliyetteki köşesinde Fikret Bilâ yazdı:

Tarih Denktaş’ı doğruladı

Rauf Denktaş, Cumhurbaşkanlığı’nın son döneminde hiç hak etmediği bir kampanyaya maruz kaldı.

Kıbrıs’ta çekilmeye zorlandı. Çözümün önündeki tek engel olarak gösterildi.

“Eğer Denktaş olmasa, Kıbrıs sorununun çözümünün işten bile olmadığı, Rum yönetiminin çoktan hazır olduğu” propagandasıyla siyaset dışına itilmeye çalışıldı.

Uğruna ölümlerden döndüğü Kıbrıs davasının lideri gibi değil 40 yıllık takozu gibi gösterildi. Ankara arkasından çekildi, Annan Planı sihirli değnek olarak sunuldu. Ancak tarih Denktaş’ı doğruladı, O’nu çözümün engeli olarak görüp gösterenleri tekzip etti.

Bugün KKTC’de Denktaş çizgisi yeniden iktidarda, Ankara yine Denktaş’ın çizgisinde.”

Kimdi, kimlerdi Denktaş’ı Kıbrıs sorununun çözümünde engel olarak görenler. Türkiye’yi idare edenler; Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve yandaşları olan medya, yazarlar çizerler. Sloganları:

“Kazan kazan! Çözümsüzlük çözüm değildir.”

Rıza Zelyut, Akşam’da;

“AKP iktidarları tarafından AB projeleri uğruna çok hırpalandı, hakarete bile uğradı, ama hiçbir zaman Türkiye’ye küsmedi. Göçtü amma arkasından servet değil, tertemiz bir ad bıraktı.”

Akşam dan bir başka yazar, Burhan Ayeri, “ona saldıranları tarih affetmeyecek” Necati Doğru,  Sözcü de “tarihin akışını değiştirdi.” Güngör Mengi, Vatan’da “Adanmış mükemmel adam.”

Milliyet’te Melih Âşık;

“Son nefesinde Hristofyas diye bağırıp başucundaki kızına: “Söyle kendilerine, burası bağımsız bir cumhuriyettir” demesinde şaşılacak bir şey yoktur. Sahip olduğu unvanlardan daha büyük adamdı Denktaş... Tarihin soylu sayfalarında yerini şimdiden almıştır.”

Cumhuriyet’te Ali Sirmen;  

“Küçük bir adadan dünyaya meydan okuyan kahraman.”

Cumhuriyet’te Cüneyt Arcayürek;

“…Kıbrıs Türklerini cemaat olmaktan çıkarıp ulus olma bilincine ulaştıran bir dava adamıydı.”

Yeniçağ’da Hüseyin M. Yusuf;

“Denktaş’ın izinde emanetinin savunucusuyuz.”

Altemur Kılıç Yeniçağ’da; “Bir kaya koptu” diye yazarken, Yavuz Selim Demirağ; “Kıbrıs Türkü’nün Atası” diye Denktaş’ı yazmış.

“En son Namık Kemal Zeybek ziyaret etmişti. Evinde elinden tuttuğu fotoğrafı görünce yüreğim sızladı. Sayın Zeybek, “Gölgesi Kıbrıs’a bedel” diye özetleyerek Denktaş’ın Türk Dünyasına nasıl örnek oluşuyla ilgili konferans vermişti."

Agâh Oktay Güner’in, “Eğilmeyen Adam” diye tavsif ettiği şahsiyet Denktaş’ın ta kendisidir.

Aslan Bulut’un Yeniçağ’da ki yazısında;

“Rauf Denktaş da katılmış ve gençlere şöyle demişti:

Hayat, bir mücadeleden ibarettir. Hayat, düz bir yol değildir. İnişli-çıkışlıdır. Sizler Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasınız, yılmayacaksınız. Vatan tehlikeye girdiğinde, millî duygularımız ayaklar altına alındığında, ’Ben Türk’üm, Atatürk genciyim’ diyerek dirileceksiniz, bayrağı yere düşürmeyeceksiniz. Tek bir Türkiye, tek bir Anadolu vardır. Bunu kimseye parçalatmayınız...” 

Denktaş ile ilgili olarak, Yeniçağ ve Cumhuriyet gazetesinde bir çok yazı var.

“Hepsi tek tek gidiyor.” Başlıklı yazının bir bölümünde;

“Günün en önemli olayı Kıbrıs savaşçısı, kahramanı, Türklüğün onuru Rauf Denktaş’ın ölümü.”

“Kahramanlar Yalnız Ölmez!” bu başlık, Cumhuriyet’te Emre Kongar’ın yazısına aittir. Denktaş’ın vefatı üzerine yazılmış bu yazının başlığı içeriğinden kuvvetli.

Cumhuriyet’te Ali Sirmen Denktaş ’la ilgili yazısının son cümlesinde, “Bütün gerçekler Denktaş ‘ın sağlığında çıktı ortaya. Evet, tarih Denktaş’ı daha sağlığında akladı. Tarih Recep Tayyip Erdoğan’la bir önceki KKTC cumhurbaşkanı Talat’ı tekzip etti. Denktaş sağlığında haklı çıkmanın mutluluğunu yaşadı.”

Orhan Birgit, “Bir Kahramanın Ardından”

“…Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra giderek küçülme kararı veren Büyük Britanya İmparatorluğu'nun ağırlığını oluşturan İngiltere'ye karşı o tarihlerde Kıbrıs Türkleri arasında başlayan örgütlenme girişimleri, Faiz Kaymak, Fazıl Küçük gibi önderlerin hemen arkasından ülkenin en iyi hukukçularından birisi olan Rauf Denktaş'ın direksiyonu ele almasıyla kısa sürede amacına ulaşacak boyutlara vararak tamamlanmıştır.

 1957'de Türkiye'de Menderes'in Dışişleri bakanı olarak Kıbrıs'ın stratejik önemini ve orada yaşayan Türklerin karşılaştığı baskıları gündeme getiren Fatin Rüştü Zorlu'nun politikası ile Ada Türkleri silahlandırılarak kendi mukavemet teşkilatlarını da oluşturmuşlardır.

“……Annan Planı'na karşı çıktığı için, o zaman eleştirdikleri bu kahraman adamın kendilerine çok büyük dersler öğrettiğini kabullenecek….”

Ve ne ibretlik bir olaydır ki Türkiye Cumhurbaşkanı, Başbakanı onu son yolculuğunda uğurlayacaklar.

Kürşat Başar 17.1.2012 tarihli Cumhuriyet’te,

“Güle Güle Rauf Bey” başlıklı yazısında,

“Denktaş’ı çocukluğumdan beri tanırdım. Oğlunun cenazesine bile müzakereler nedeniyle katılmamış bir insan olarak kendisini bu davaya tümüyle adamış bir adamdı.”

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

597 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi