“İŞTE GELDİK GİDİYORUZ, ŞEN OLASIN HALEP ŞEHRİ”

“İŞTE GELDİK GİDİYORUZ, ŞEN OLASIN HALEP ŞEHRİ”

 

Necdet ÖZKAYA.

26.10.2010- Dörtyol

Dün, günübirliğine bir grup arkadaşla Halep’e gittik. Ne zamandan beri düşünüp durduğumuz bir programdı. Nihayet dün gerçekleşti.

Sabah 07.00’de kararlaştırılan toplanma noktasında buluştuk. Bizim dışımızda bacanağım Avukat Tayfun Karakurum ve eşi Mualla Hanım, Hüseyin Polat ve eşi, Sami Ocak, eşi ve kızı, Saim Mete, eşi ve kız kardeşi ile Cilvegözü sınır kapısına doğru yola çıktık.  

Araba yeniydi. Koltukları sıkışık olmayan bir minibüstü. Rehberimiz Seval isimli hanımdı. Türkçesi çok kötüydü. Ama görevini büyük bir titizlikle yerine getirmek için çabalıyordu. Meşru ve gayri meşru yolların ustalarından biri olduğu, çözdüğü problemlerden belli oluyordu.

Yola çıktığımızdan az sonra görevlimiz yerleşim yerleri hakkında bize, yabancısı olmadığımız bilgiler veriyordu. İskenderun, Belen, Reyhanlı bir anlamda bereketli Amik Ovasından geçerek Cilvegözü kapısına varmaya çalışıyoruz. Hava yağmurluydu. Zaman zaman şiddetleniyor, zaman zaman hafifliyor ve bazen de duruyor. Güneş bulutların arasından yüzünü gösteriyor. Dolayısıyla hava sıcaklığı insanı, özellikle benim gibi hasta insanları rahatsız etmeyecek bir derecedeydi. Bu havanın bize bir ikramıydı.

Rehberimiz, geçen hafta Halep’te sıcaklığın 41 derece olduğunu çok zahmet ve sıkıntı çektiklerini, bugünkü manzaranın gezimizi kolaylaştıracağını söylüyordu.

Kapıya vardık. Araçlar tıklım tıklım. Bir şeritte yük taşıyan araçlar, bir şeritte bizim gibi gezi amaçlı yola çıkan insanları taşıyan her cinsten otomobiller, minibüsler. Önümüzde de büyük bir yolcu otobüsü duruyordu.

Poliste ve gümrükte çok kalabalık vardı. Rehberimiz, kalabalığın sebebini Cumartesi gününde yola çıkmamıza bağlayarak dedi ki;

“Suriye’de Müslümanlar, Hıristiyanlar var. Cuma günü Müslümanların Pazar günü Hıristiyanların tatil günü olduğu için Türkiye’den Halep’i görmeye gelenler Cumartesi günlerini tercih etmektedirler.”

Biz Cumartesi gününü tercih ederken böyle bir inceliği hiç düşünmemiştik. Polis ve Gümrük bina ve tesislerimiz çok güzeldi. Modern bir tesisti, tertemizdi. Ticaret Odaları Birliği yaptırmış, işletmesini de onlar mı yapıyor? Bilmiyorum. Dikkatimi çeken hususlardan biri de yüznumaraya açılan koridorun bir duvarına padişahların resimleri, karşısındaki duvarda da Çanakkale savaşları ve başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere komutanların ve eratın resimleri bulunmaktaydı. Tuvalete açılan salon ve bu resimler! Büyük tezat. Geniş ve ferah salonlar. Çay içtik, bazı arkadaşlar alışveriş yaptılar. İşlemler yapılınca Suriye kapısına geçtik. Onların da tesisleri bizim ki kadar olmazsa da temiz ve çağdaş bir görünüşe sahipti.

Hınca hınç insan, adeta üst üste. Kiminin elinde deste deste pasaport var. Derken bir beyanname doldurmamızı istediler. Onları yazarken her pasaport sahibinin parmak izi alınacak diye bir duyuru yapıldı. Rehberimiz dâhil bütün yolcular bu habere hem kızdı, hem de şaşırdılar. Vize kaldırılmış ama bürokrasinin kuralları aynen işliyordu.

İşlerin bir hayli uzayacağını gören rehberimizle Saim Mete işi kolaylaştıracak yolu bulmuşlardı. Buluşlarını Saim Mete önce kulağıma söyledi. Sonra rehberimiz sevinçle gelerek “Hemen arabaya binelim” dedi. Sonra arabada açıklama yaptı. “Görevlinin gönlünü hoş edince, parmak izi almaktan vazgeçtiler” diye söyledi.

Önce arabayla panoramik bir şehir turu yaptık. Yeni ve zengin Halep semtleri, caddeleri göz kamaştıran binalarla dopdolu. Taş binalar, taş süslemeleri mimarinin en karakteristik yönü. Meskenler genelikle dört katlı yapılmış. Geniş mekânlar. Her katta ev sahibinin bir hanımı oturuyor. Her eşe tahsis edilmiş bir Mercedes varmış. Caddelerin sokakların her iki tarafı dizi dizi park etmiş arabaları görünce, ”Halepliler çok fakir değiller” dedim. Şoförümüz Ayhan Bey, “Bu semtlerde zenginleri oturuyor” diye cevap verdi.

Halep kalesinin önünde arabamızı park ettikten sonra, önce Zekeriya Camiine gittik. Muhteşem bir mabet. Öğle namazını orada kıldık. Çıkınca caminin kapısında birkaç çocuk bize “Hoş geldiniz! Size yardımcı olabilir miyiz?” diye sordular. Kendilerinin Türkmen olduklarını belirttiler. Yalnız bir kısmı da Romen soyundan olduğunu söyledi. Kalenin önündeki kahvelere gidinceye kadar Türkçe konuşan gençlerin, çocukların sayıları arttı. Aralarında birbirlerini hırsızlıkla suçlayıp, çekişmeye başladılar. Hüseyin Polat araya girmese tekme tokat kavga edeceklerdi.

Kahvede sandalyeye oturunca Tayfun Beyle yorulduğumuzun farkına vardık. Birkaç arkadaş daha gelince çayları söyledik. Ama çaylarını beğenmedim. Sallama poşet çaylardı. İşin kolayını seçmişler. Hâlbuki ben ümit ediyorum ki Seylan çayıyla demlenmiş, demli çaylar içeriz diye düşünmüştüm, olmadı. Bu konuda tam hayal kırıklığı.

Halep bizim için, hele benim gibi azıcık tarih bilenler için manalı bir şehirdir. Hudutlarımızın ötesinde kaldığından dolayı bir başka kederin ve özlemin ifadesidir. Üsküp’ü gezerken duyduğum heyecanın bir benzerini bu şehirde duydum. Birkaç gün kalabilsek büyük ihtimalle şehrin ruhuna nüfuz etme şansımız artacaktı.

Selçuklulardan bu yana bir Türk şehri. Bu yerler uğrunda kaç nesil Türk kanı akmış. Kaç asır Türk emeği, Türk zenginliği bu şehrin imarı için harcanmış.

Anadolu ve balkan şehirlerinden çok önce Halep Türk adını duymuş, Türk ruhu ile hemhal olmuş. Türk fermanları Irak, Suriye coğrafyalarında dinlenir, duyulur ve uygulanır olmuş.

Bakiyemiz olarak halen soydaşlarımıza bu şehirleri, kasabaları ve köyleri emanet ederek devlet gücü olarak çekilmişiz. Ama milletimizin küçük de olsa canlı bir parçası olarak yaşamaktadır. Ayaküstü de olsa o fetih günlerinin, imparatorluk asırlarının yadigârı olan soydaşlarımızla konuşmak, görüşmek insana haz veriyor. Giderken de, dönerken de bu eski topraklarımızı yeniden kazanmamız gerektiğini birbirimize anlatarak, fetih hayalleri kurduk.

Hüseyin Polat, Antepli bir arkadaşımız. Ataları içinde Halep ’de yüksek devlet memuriyetlerinde bulunanları isim isim saymaya başlayınca bahtın karalığının bir gün aydınlığa çıkacağını ümit ettik. Eli kulağında geldik geleceğiz şen olasın Halep şehri.

Polatoğlu Hüseyin adaşı (Havşa Polat) Selçuklu Süleyman şah Fırat nehrini geçerken sulara kapılıp vefat ettiğinde bizim Hüseyin’in dedesi Polatoğlu Hüseyin’de  onunla birlikte rahmetli olmuş.

Caber o günden bu güne bir Türk toprağı olarak kalmış. Caber bugün sınırlarımızın ötesinde. Henüz Fırat’ın da, Dicle’nin de kolu bükülmedi.

Caber‘siz bir Türkiye, Kerkük, Musul, Telafer, Halep, Şam ve daha nice şehirlerden uzak düşmüş Türkiye.

Halep şehrinde nüfusun çoğunluğunu Araplar oluşturuyor. Bizim de hatırı sayılır bir nüfus varlığımız var. Ermenilerin de kalabalık bir grup olduğunu rehberimiz söyledi. İçlerinde çok nefis Türkçe konuşanlar varmış. Onların yanı başında kalabalık Hıristiyanlar da küçümsenmeyecek bir nüfusa sahipmişler. Sünni Müslümanların yanında, Şii Müslümanlarda mevcutmuş. Ayrıca Dürzîler de bir etnik ve dini cemaat olarak varlıklarını devam ettiriyorlarmış. Kürtlerde var. Ama bizdeki gibi henüz bağımsızlık mikrobu içlerine düşmemiş. Bugünkü Baas rejimi karşısında böyle bir rüya görmeleri mümkün değilmiş. Kürtler genellikle garsonluk gibi yardımcı hizmetlerde çalışıyorlarmış. Kafasını kaldıranın kafası anında kopartılırmış.

Misak-ı Milli hudutlarının dışına çıkmak, eğer iktisadi, ticari ve siyasi ilişkiler açısından konuşuluyorsa, bunu Türkiye, Atatürk döneminden bu güne denk yapmaktadır. Yeni güç dengesi olarak Misak-ı Milli hudutlarının dışında kalmış vatan toprakları tıpkı Hatay’ın anavatana ilhakı gibi düşünebilmek mümkün. Hem de çok mühim.

Halep şehrinde okuma yazma oranının çok yüksek olduğunu belirtenler bunun sebebini orta öğretimin mecburi eğitime dâhil edilmiş olduğunu söylediler.

Şehirde 360 tane camii varmış. Büyük camilerin her birinde ayrı bir mimari tarz kullanılmış. Özellikle birden fazla minaresi olan birkaç camide minarelerin her biri değişik üslupta yapılmış. Şehirde Türk mimarisi tarzında yapılmış tarihi camiler de gördük.  Adı gibi Osmanlı.

Öğle yemeğini eski Halep’te Aziziye mahallesinde eski bir konakta yedik. Antakya usulü yemekler vardı. Bereket ki acılı, baharatlı ve yağlı değildi.

 

3.10.2010-Ankara

Ankara’ya uzun süreli bir tatil döneminden sonra geçen hafta 29 Eylül Çarşamba günü döndük. Arabamızın bagaj kapağı, kolu bacağı kırıldığı için alçıya alınıp bandajlanmış insana benziyordu. Çünkü 23 Eylülde Dörtyol’dan Adana’ya gidiyorduk. Otobandan sağa yani Beyazevler sapağına sapmak üzere dönerken arkadan gelen bir kamyon arabamıza arkadan vurdu. Biz ve sonradan  kaza yerini  ve arabayı görenler, ucuz kurtulduğumuzdan dolayı Allaha hamd ve şükrettik.

Motorunda ve ön düzeninde bir arıza olmadığı için arabanın çalışmasında bir sıkıntı yoktu. Arabamızla aynı günün akşamında karanlık çökmeden Dörtyol’a döndük. Bir gün sonra arabayı İskenderun’daki servise götürdük. Ustalar bakıp iyice muayene ettikten sonra dediler ki “15 günden önce yapmamız mümkün değil.” Eşimle Dörtyol’da 15 gün daha kalacağımızı belirtince arabanın kırık dökük taraflarını sağlamca bantladılar. Ama bu arada bir hususu ihmal etmişler. Bagajın kapağı kapanmadığı için arabanın kapılarını kapatmak mümkün olmadı. Çünkü araba otomatik kapanıp açıldığı için elektronik kilit kapıları kapayamadı. Kapı açık kaldığı için farlar yanmıyordu ama kapının altındaki lambalar sönmüyordu. Dolayısıyla aküyü bitirmişti. Yola çıkmadan önce aküyü yenilemek zorunda kaldık.

Dörtyol’un sıcaklığından Orta Anadolu’nun serinliğine ulaşınca doğrusu çok memnun olduk. Ama Dörtyol’un, Amanoslar ’ın, Toroslar ‘ın, Çukurova ’nın yeşilinden sonra İç Anadolu’nun çıplak düzlüğü insana ister istemez hüzün veriyor. Karamsarlık yüreğimize kara bulut gibi çöktü.

***

Kaç kere aklımdan geçti yazmak.  16 Kasım 2010 Salı günü gece yarısı, bir başka ifadeyle kurban bayramının 1. Gününün gece yarısı 17’sine gireli yarım saat olmuş.  Deftere en son notlarımı 3 Ekimde yazmışım. O günden bu güne neler geçti neler ama yazamadım. Hastalığın ve onun verdiği yorgunluk yazamayışıma sebep oldu.

Bayram sonu hastane mesaisi yeniden başlayacak. Sedat Bey’in düşüncesine göre, bayramdan sonra başlayacak haftanın bir gününde akciğerden ameliyat edecek.

Bakalım Mevla ne gösterecek?

Neylerse güzel eyleyecek!

 

26.11.2010- Ankara 

Bu akşam Cuma. Kızlarım eşleriyle çocuklarıyla her Cuma olduğu gibi bu günde bize geldiler.

Levent çocuk gözüyle yapmış olduğu bir manzara resminin üzerine “Canım dedem!” diye büyük harflerle yazdığı bir ibare koymuş. “Canım dedem!” hitabını görünce çok duygulandım. Levent,

“Dede, ameliyat öncesi moralini yükseltmek için bu resmi yaptım. Sana hediye ediyorum” dedi. Levent’e teşekkür ederken,

“Bak, gözlerim yaşardı” dedim.

Pazartesi hastaneye yatacağım. Salı günü ameliyat edecekler. İnşallah ameliyat kolay ve başarılı geçer. Sağlığıma yeniden kavuşabilmem için ümit ederim ki işe yarar.

Yılın bitmesine bir ay kaldı. Ocak ayının ilk haftasından bu yana Gazi Üniversitesi hastanesinin abonelerinden biri de ben oldum.

 

28.12.2010-Ankara

29 Kasım pazartesi günü Gazi Üniversitesi hastanesine yattım. Göğüs Cerrahisi’nin 19 numaralı odası. 30 Kasımda Dr. Sedat Bey ve ekibi ameliyatımı yaptı. Üç saat sürmüş. Uyanınca yoğun bakıma kaldırıldım. En büyük korkum idrar yoluma takılan sondaydı. Yıllar önce kardiyoloji hastası iken takılan sondanın acı ve korkutucu bir tecrübesi olmuştu. Ameliyathaneden yoğun bakıma götürülürken, kızlarımı görünce “Çişimi yapamıyorum” diye acı duyarak anlatmaya çalışıyordum. Sonradan öğrendim ki eşim ve çocuklarım hastanede ne kadar tanıdık doktor varsa benim için yardımlarını istemişler. Bu yardımların faydası olmuş olacak ki, yoğun bakımdan bir gün sonra çıkıp servis odama gelince hem ameliyat tarafına hem de idrar yoluna takılan sondalar çıkartıldı.

Yoğun bakımda bir gece kaldım. Ama o gece bana hiç geçmeyecekmiş gibi geldi. Böylesi gecelerin kaç saat sürdüğünü muvakkitle müneccim ne bilsin? Asıl onu hasta yatağında yatanlara soracaksın.

Değerli arkadaşım Dr. Mehmet Ünlü beni hiç yalnız bırakmadı. Ameliyat esnasında yanımda bulunmuştu. Kardiyoloji doktoru Dr. Yusuf Tavil de ilgisini hiç eksiltmemişti. Dr. Özlem Hanımda hep yanımda olmuştu. Ameliyat bir hafta sonra taburcu ettiler.

Ağrılar sızılar devam ediyor. Ağrı kesicilerle idare ediyorum. Kolay değil sağ akciğerimi kökünden kesip almışlar.

 

3 Ocak 2011-Ankara

Yeni bir yılın üçüncü günü. Her başlangıç yeni umuttur. Yeni yılın ailemizin her ferdi için hayırlara vesile olmasını dilerim.

Geçen yılın ikinci gününün öğle vaktiydi. Giyinmiş eşimle dışarı çıkmak üzereydik. Birden öksürük tuttu. Öksürükle birlikte hapşırdım ve ağzımdan kan boşanmıştı. Alışveriş yerine Gazi Üniversitesi hastanesinin acil servisine gittik. Acilde yapılması mümkün olan her araştırma her tetkik yapıldı. Fakat kanamanın sebebi bulunamadı. İki gün sonra tomografi çekilince kanamanın sebebi anlaşıldı. Akciğer kanser olduğum ortaya çıktı. Önce ben de, eşim ve çocuklarım panikledik. Ama bu durum en fazla iki gün sürdü. Durumu kabullendik. Çare aramaya başladık. Gazi Üniversitesi göğüs bölümüne yattım. Orada bir aydan fazla kaldım. Vücudumun her tarafı arandı, tarandı akciğerin hasta olduğu anlaşılınca tedavi o bölgede yoğunlaştı. Bir yıl boyunca ışığın ve kemoterapi yapıldı. Sonunda ameliyata karar verildi.

30 Kasım 2010 tarihinde ameliyat yapıldı. Ameliyatı yapan Dr. Sedat Bey’in ifadesine göre başarılı bir müdahale yapıldı, sonuç çok müspet. Nitekim patoloji raporu da Sedat Bey’in görüşünü teyit etti. Bu görüşü Dr. Uğur Bey ve Dr. Kıvılcım Hocam da doğruladı.

Şubat ayı içinde tomografim çekilecek ve kan tahlili yapılacak, inşallah sonuçlar olumlu olur.

 

29.01.2011-Ankara

 

Mevlüde Çavuş, 21 Ocak Cuma günü, şafak vakti oğlu Gürsel’in söylediğine göre sabah ezanları okumadan Hakk’a yürüdü. Mevlüde Çavuş, ailemizin Abdurrahman ağabeyimizden sonra ki hayatta kalan ikinci büyüğümüzdü. Kendisine çavuş unvanını merhum kocası, eniştemiz Gıyasettin Okuldaş tarafından verilmişti. O da bu çavuşluk rütbesinden memnundu. Yaşını tam tamına kestiremiyorum. Ama 90’nına yaklaşmıştı.

Babamın birinci evliliğinden olmuş dört çocuğu vardı. Abdurrahman, Mevlüde (Zeynep), Faik, Mukaddes. Annelerin adı Emineydi. Emine hanım kocası Ükkaşe gibi Zaralıydı. Memuriyet dolayısıyla geldikleri Van’da rahmetli olmuş. Dört çocukla gurbet elde baş başa kalan babam annemle evlenmiş. Onun da ilk çocuğu ben olmuştum. Faik ağabeyim de öleli nerdeyse 20 yıl oldu.

Bu ay sıkıntılı tatsız bir haberde Adana’dan geldi. Kız kardeşim Müzeyyen beynine giden bir pıhtı yüzünden sağ tarafından felç olmuş.

Üç haftadır tedavi altında. İnşallah şifa bulur. Hemen her gün ve sağlığı hakkında telefonla bilgi alıyorum.

Müzeyyen Halk Eğitimi öğretmenliğinden emekli olmuştu. Ciddi anlamda psikolojik sorunları vardı. Hastane hastane, doktor doktor gidip gelindi, Müzeyyen’in derdine çare bulunamadı. “Ağzımda içtiğim bir ilaçtan artıklar kaldı. Onu bir türlü çıkartamadım” deyip durdu. Ondan dolayı, ağzında sakız varmış gibi durmadan hareket ettiriyordu. Bu ‘tik’ le başkalarıyla münasebet kurmaktan kaçınıyor. Toplum yüzüne çıkmak istemiyordu. Hala bizlerle birlikte olduğu zaman konuşmamayı tercih ediyor. “Nasılsın?” sorulduğunda iki gözü dolar, “Ağzım böyle kaldı” diye hayıflanır, ağlardı. İşte bu derin tasa, bu trajedi kardeşimi beyninden vurdu.

Adana’daki kardeşlerim ellerinden geldiği kadarıyla onun sağlığı ile ilgileniyorlar. İnşallah iyileşir, ayağa kalkar en azından kendi ihtiyaçlarını karşılayacak bir konuma gelir.

Müzeyyene şifalar dilerken, Mevlüde ablama da rahmet diliyorum. Zara’da doğmuş, Van’da büyümüş, Çatak’ta evlenmiş, Muğla’nın Ortaca ilçesinde rahmetli olmuş. Hayatta üç oğlu ve bir kızı var. Allah onların ömrünü uzun etsin! Amin!

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

102 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi