HATAY DÖRTYOL’DA PKK HAREKÂTI

HATAY DÖRTYOL’DA PKK HAREKÂTI

 

Necdet ÖZKAYA

 

24 Temmuz 2010-Dörtyol

Ayın 19’unda Ankara’ya uçakla gittik. Bizi adana havaalanına kadar Hüseyin Polat götürdü. Esenboğa’da Niyazi karşıladı. Onun arabası ile eve geldik. Sabahleyin erkenden kalkarak hastaneye gittik. Hastanede hem tahlil için kan verecektik, hem de “Pet” çekilecekti. Her ikisini de saat 13’e kadar yaptırdık. Hastanenin karşısında ufak bir bahçesi olan kebapçıdan döner yedik. Sonra eve gittik. İkimiz de çok yorulmuştuk. Duş alıp yıkandıktan sonra öğle namazını kılıp uyudum. En az iki saat uyumuşum.

Bir gün sonra hastaneye Dr. Uğur Bey’e gittik. Kalan değerlerim ilaç almaya elverişli çıkmıştı. Ondan daha önemlisi pet sonuçları tedavinin olumlu gittiğini gösteriyordu.

O günün akşamı uçakla Adana’ya dönmek için damadımız Ayhan bilet bulmuştu. Havaalanına onun arabasıyla gittik. Adana’da bizi en küçük bacanağım, Mücella’nın kocası, Adalet’in teyzesinin oğlu Mehmet karşıladı. Dörtyol’a getirdi. Kızlarım ve Mualla Karakurum (baldızım) iyi haberin sevinciyle donanımlı bir sofra hazırlamış, gecenin onuruna rağmen yemek yemeyerek bizi beklemişlerdi.

Bu olumlu sonucu, kardeşlerimize, yakın arkadaşlarımıza bildirmiştik. Onlar da sevincimize ortak oldular. Geldiğimizden beri site komşularımızda “geçmiş olsun” a gelmeyen devam ediyorlar. Bu ilgi insanın manevi gücünü yükseltiyor. İnşallah tedavi sonuna kadar olumlu gider. Tam anlamıyla iyileşir, sağlığımıza kavuşuruz. Amin!

 

29 Temmuz 2010-Dörtyol

Üç dört günden beri Akdeniz’in bu güzel ve şirin ilçesinde büyük olaylar ve gerginlikler yaşanıyor. 4 polisin şehit edilmesinin ardından ilçede büyük ve üzücü olaylar çıktı. Kürtlere ait olduğu birçok işyeri yakılıp yıkılmıştı. Dörtyol halkı PKK’yı madden ve manen destekleyen bir kısım Kürtlerin saldırganlığı karşısında nihayet patlamış oldu. Sabrın da bir sonu var. Hükümet ve başbakan her gün Türk Kürt ayrımı yaparak bin yıllık milli birliğimizi parçalamaya ve kardeşliğimizi çözmeye çalışıyor.

Olaylardan sonra, onu bunu suçlayarak, kendi kusurunu ayıbını kapatıyor. Olayların siyasi tarafı yok. Kürt grupların niyetlerini anlamak istemeyen hükümet, İnegöl’de, Dörtyol’da çıkan olayların bir grup amigonun işi olarak yorumlamaktan sıkılmıyorlar.

Anlamıyorlar, anlamak istemedikleri İnegöl’deki, Dörtyol’daki olayları basit ve adli vakalar olarak gördüklerinden belli oluyor.

Dörtyol belediye başkanı Fadıl keskin(MHP)

Bugün BDP heyetinin kente inceleme yapacağı yönündeki açıklamalarıyla ilgili olarak ise “O zaman kimseyi zapt edemeyiz. Aynayı kırdırmama şansımız yok” diye konuştu. (29 Temmuz 2010 Cumhuriyet) 

Cumhuriyet’te olaylarla ilgili olarak çıkan bir başka haberde ise ; “Hatay’ın Dörtyol ilçesinde geçen Pazar günü (25.07.2010) talimatın Suriye’ den verilediği iddia edildi. “Sofi Nureddin” kot adlı Suriye uyruklu Halef El Muhammed’in verdiği savunuldu. Bu kişinin PKK’nın Amanoslar sorumlusu “Panzer Kemal” kot adlı Medeni Sayılgan’a 17 Temmuzda emir vererek Dörtyol’da 4 polisin şehit edildiği saldırının bu gruptan Hamza kod adlı teröristin emrindeki yedi kişi tarafından gerçekleştirdiği ifade edildi. (Cumhuriyet 29.07.2010)

İçişleri Bakanı başta olmak üzere AKP sözcüleri olaylar için,

“12 Eylül’de yapılacak halk oylaması öncesi iç ve dış güçlerin AKP’yi yıpratma eylemidir” diyorlar.

Birçok kimsede tam aksi kanaatteler. Onlar da diyorlar ki, AKP ve onun hükümeti iç ve dış güçler ile bir olup Türkiye cumhuriyetini zaafa uğratmaktadır.

Yılmaz Özdil’in Hürriyet’teki bu günkü yazısı, AKP ve hükümet siyasetinin gerçeğini çok açık ve veciz bir şekilde ifade etmiş.

“Kürt açılımı” dediler.

“Kürt sorunu” dediler.

“Kürt kimliği” dediler.

Ahali bir kapıştı…

“Kürt” kelimesi anında kayboldu.

“Doğu kökenli” geliverdi.

Özdil’in yazısı böyle devam ediyor. Ancak ancak doğu kökenli ifadesi şaşkınlıkla söylenmemiş ise cepheyi genişletmek ve ayırım keskinleştirmek için çok sinsice söylenmiş bir sözdür.

Trajik, komik bir olay Dörtyol’da şehit edilen polisin Adana’daki cenaze töreninde yaşandı.

Hakkında tutuklama bulunan 6. Kolordu Komutanı Nejat Berk İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın yanı başında törene katıldı. Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan’da oradaydı. Kaçak bulunan komutanın yakalanması için törende bulunan polislere emir vermedi veya veremedi. Ama Amanoslar ’da ki PKK’lıların temizlenmesi için bölge komutanlarına, emniyet teşkilatına emirler veriliyor.

Tören sırasında Abdullah Kolcu adlı vatandaş “Komutanları içeri atıyorsunuz, kim temizleyecek bu PKK’lıları?” diye yüksek sesle sorunca tören alanından uzaklaştırılıyor.

 

2 Ağustos 2010-Dörtyol

Referandum için yapılan siyasi mitingler, medyada yapılan tartışmalar gün geçtikçe yoğunluk kazanmaktadır.

Dün Devlet Bahçeli Aydın’da sıcaklığın 40 dereceye çıktığı bu yaz gününde saat 18.00’de başlayan ilk mitingini gerçekleştirdi. Konuşması güzeldi. Kalabalık da tatmin ediciydi.

Dün akşam haberlerde Fethullah Hoca’nın Pensilvanya’dan referanduma “evet” denilmesi için çağrı yaptığını öğrenince doğrusu şaşırdım. Demek ki kendilerince artık gün yüzüne çıkmak zamanının geldiğine karar verdikleri anlaşılıyor.

27 Mayıs 1960 ihtilalini eleştiren Gülen, o dönemde tutuklananları, “çok uysal davrandıklarını, kuzu kuzu gitmekle” suçladı. Suçladığı kimseler başta zamanın Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun, kabine üyeleri, milletvekilleri, vb.  

Adnan menderes içinde “zirvedeki zat, o zalimlerin mahkemelerinde “Reis beyefendi, savcı beyefendi” demede kusur etmedi, centilmence davrandı. Bu onun efendiliğinin gereğiydi; fakat aç kurda karşı tahabbüb göstermek onun iştahını açar, sonra döner dişinin kirasını ister.”

Bu arada bir başka ince siyaset yaparak,

“Referandum’un sadece 12 Eylül’ün kirlerini temizlemeye ve darbecilerle hesaplaşmaya vesile gibi gösterilmesi de doğru değildir.” Demek suretiyle Başbakan Erdoğan’ı da eleştirmiş gibi yaptığını göstermiş oldu.

Hala her partiye eşit mesafede olduklarını ifade eden Gülen, aklınca bizi ne kadar tarafsız olduğuna inandırmaya çalışıyor.

Türkiye daha doğrusu iktidar, cemaat terör medya ve muhalefetin ama arasında sıkışmış vaziyette.

Fethullah Hoca’nın referandumla ilgili açıklamasında, “mezarlıklar bile kalkıp ‘evet’ demelidir. Sözüne karşılık bu gün Manisa’da cevap veren Devlet Bahçeli,

“Mezarlıklar şöyle dursun Hoca Efendi 12 Eylülde gelsin kendisi evet desin” cevabı siyasi hayatımızın unutulmaz ifadelerinden biri olacaktır. 02.08.2010

Birinci Cihan Harbinden sonra 1918 Yılının Ekim ayında imzalanan Mondros Mütakeresi‘nin akabinde Medine Komutanı Fahrettin Paşa’dan Medine’yi İngilizlere terk ederek Medine’den çıkması istenmiştir, Paşa bu isteği reddederek 72 gün daha Medine’yi savurmaya devam etmiştir. Fahrettin Paşa,

 

Ne kanlar akıttık hep senin için,

O ulu Kitâb’ın hakkıçün aziz...

Gücümüz erişsin ve erişmesin,

Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.

 

Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz,

Can verir, cânânı veremez Türkler.

Ebedi hadim’ül haremeyniniz,

Ölsek de Ravza’nı rûhumuz bekler....

 

12.08.2010-Dörtyol

Ağustos sıcakları olanca harareti ile bütün ülkeyi altına almaya devam ediyor. Birçok illerde sıcaklık 40 derecenin üstünde sürüyor. Bu sıcakta Ankara’ya gitmeye mecburuz. Çünkü kemoterapi olmak zorundayım. 11 Eylülde Gazi Üniversitesi Hastanesinde randevumuz var.

Salı sabahı saat 11-12 arası Adana’ya gitmek için yola çıktım. Niyetimiz Real’den ufak tefek alışveriş yaptıktan sonra kız kardeşim Çiğdem’in evinin bulunduğu site arabanızı koyarak havaalanına bir başka araçla gitmekti. Yanımızda en küçük torunumuz Levent ’de vardı. 

Evden, kardelenler evlerinden – Dörtyol’da kardelen evleri. Dünyada en büyük çelişkilerinden biri. Zira Dörtyol’a kar yağmaz, sahile ise hiç yağmaz. Amanos dağlarına seyrek de olsa kar düşler. Hepsi bundan ibaret. Ama evimizin bulunduğu sitenin adı Kardelen evleri.  Hâlbuki ilk yıllarda bulunduğu yere uygun olarak adı sahil evleri idi. Bilmediğimiz bir Ali Cengiz oyunu oynandı. Bir gün adı değişti. Bunları anlatmak için kalemi eline almış değildim. Kardelenin ismi çağrışımı dolayısıyla yazdım.- arabamızla çıktık. E 5 devlet yolundan çıkıp, otobana henüz girmişti ki arabadan önce bir korku almaya başladık. Klima çalıştığı için arabaya dışarıdan bir kokunun içeriye sızdığını kendi aramızda konuşuyorduk ki, arabada ikaz yazıları yazılmaya başladı. “Akü problemi var, arabayı stop ediniz.” Stop ettikten sonra sigortamızı aradık, yardım istedik. Dörtyol’daki arkadaşlarımızdan birini arayıp şikâyetimizi anlattık. Ondan basit bir elektrik hatası ise uzun süre yollarda, servislerde kalmayalım diye bir oto elektrikçisi göndermesini istedik. Elektrikçiyle eşzamanlı olarak bir çekici geldi.

Elektrikçi kaputu açıp önce aküye baktı, orada bir şey göremedi. Sonra lastiğinin ve bu kasnağının parçalandığını fark edince “Benim yapacağım bir iş yok” dedi.

O zaman İskenderun’daki reno servisine götürmekten başka çare kalmadı. Arabayı çekiciye şoför yükledi. Biz de üçümüz şoför mahalline binerek İskenderun’a doğru yola çıktık. Servise vardığımız zaman saat yarımı bulmuştu. Cihan isimli bir bey yanıma gelerek,

“Necdet Hocam, siz bizi tanımazsınız ama biz sizi tanrınız” dedi. Çok şükür her yerde bizi tanıyan veya tanıdık kimseler var.  

Arabamızın çabuk yapılıp, yola çıkıp Adana’ya uçağa yetişeceğimizi sanıyorduk. Ustalar arabayı servise alıp bakınca tamirinin öyle kolay olmadığını öğrendik. Hayal kırıklığına uğradık ama yapacağımız tek şey en seri bir vasıta bularak uçağa yetişmek. Serviste önce namazımı kıldım. Sonra üçümüzde yemekhanelerinde karnımızı doyurduk. Yemekten sonra servisin verdiği bir araçla İskenderun terminaline geldik. Aracın şoförü otobüs yazıhanelerine Adana’ya gidişlerini sordu. Ama hiçbir otobüsün bizi zamanında havaalanına ulaştıramayacağını anlayınca Hüseyin Polat’ı aradım. Telefonla durumu anlattım.

“Ben Antep’e gidiyorum. Ama İskenderun’da bizim çocuklar var. Onların birisi ile size Adana’ya ulaştırırım” dedi.

Biz terminalin gölgelik bir yerinde çay, meşrubat içip oyalanırken bizi Adana havaalanına götürecek araç geldi. “Hani kul sıkışmayınca Hızır yetişmez derler ya” tamtamına Hüseyin Polat imdadımıza yetişti.

Tabii olarak Çiğdem’e uğrayamadık. Başımıza gelenleri telefonla anlatarak havaalanına rahatlıkla ulaştık, ama çektiğimiz sıkıntılar yanımıza kar kaldı. Yine de daha büyük sıkıntılarla karşılaşmadığımız için Cenab-ı Hakka şükrettik.

11 Ağustos Çarşamba sabahı saat 8’de Gazi Hastanesine gittik. Önce kan verdik. Sonra hastanenin bahçesindeki Zeynel Usta da karnımızı doyurduk. Bir, bir buçuk saat bekledikten sonra 8. Kattaki onkoloji bölümüne gittik. Uğur Bey izinli olduğu için kendisinin yerine Umut Bey isminde bir uzmanlar görevlendirilmişti. Doktorun gelmesi gecikince arkadaşımız olan cildiye profesörü Burhan Aksakal’ın 11. Kattaki odasına çıktık. Ayak parmaklarımdan şikâyetim vardı. Onlara baktı,

“Aldığın tedavinin yan etkilerinden biri. Endişe edilecek bir şey yok” dedi. Burhan Bey’e teşekkür ederek ayrıldık. Tekrar onkoloji bölümüne indik. Az sonra doktorda geldi. Protokol kâğıdını yanımızda getirmediğimizi fark ettik. Tüm bu aksiliklere rağmen gecikerek de olsa ilaç verilmeye başlandı. İlaç bitmek üzereyken Vaktaş’tan İlhan Aka geldi. Birbirimizle yüz yüze çoktandır görüşmemiştik. Şirketin işlerinin dışında özel ve şahsi ahvalimizi de konuştuk. İlhan’ın ikinci bir oğlu yakın zamanda olmuştu. Biraz erken ve küçük doğmuştu. Onun sağlığını sordum. Kendisini hızlı bir şekilde topladığını söyledi. Annesinin de, bebeğini de sıhhatlerinin iyi olduğunu belirti.

İlaç almaya başladığını gün ramazan ayının birinci günüydü. Oruç tutamadığım ve bu ramazan boyunca oruç tutamayacağımı anlayınca çok hüzünlendim. İftarın sahurun ilahi neşesinden mahrum kalmam beni psikolojik rahatsızlıklara düşüreceğini biliyordum. Mazeretimin ciddi ve büyük olduğunu bilmeme rağmen rahatsızlık duyacağım kesindir. Allahın affedeceğini umarım. Kefaretimi imkânlarım ölçüsünde ödemeye çalışacağım.

Kendimi bildim bileli oruç tuttuğumu biliyorum. Yaşım yetmiş bire vardı. Kaç uzun, kaçak kısa gün oruç tuttuğumu şu an hesap etmem mümkün değil.

İlhan’ın arabasıyla eve döndüğümde saat 15’30’du. Öğle namazını kıldım. Niyazi bizi 17.30’da havaalanına götürdü. Esenboğa’da Elçin, Engin ve Levent bizi bekliyordu. Saat 19.00 uçağı ile Adana’ya gitmek için her türlü hazırlığı yapmış hareket saatini bekliyorduk.

Mehmet Turgut’a telefon ederek bizi Dörtyol’a götürecek bir araç temin etmesini söyledim. Adana havaalanına iner inmez telefon ettim. Bizi Dörtyol’a götürecek araç geldi. Beş kişiydik. Benim ve Adalet’in dışında İrem, Koray, Levent vardı. Arkaya dört kişinin sığması biraz zor ve rahatsız edici olsa da Dörtyol’a bir buçuk saat kadar süren bir yolculuktan sonra ulaştık.

Hepimiz yorgun argındık. Herhalde en çok da ben yorgundum. Saatlerce bir koltukta oturup ilaç almak kolay bir iş değildi.

Perşembe sabahı Dörtyol’da uyandık. O gün saat 17’de birinci kan iğnesini Dr. Başak yaptı. İkinci iğneyi de o vurdu. Tabii o iğneler ayaklarımda büyük ağrılara sebep oluyor. Aradan dört gün geçmiş olmasına rağmen hala ağrılar şiddetli olarak devam ediyor.

Kuvvetli bir ağrı kesici damla var. Contramal damla. Ağrıyı kesiyor ama uyutuyor. Onu içince hep uyumak istiyorum. Dünden beri başka bir ağrı kesici alıyorum, ağrının acısını duyuyorum ama uyku sersemi olmaktan da çıkıyorum. Yani “ya kırk satır ya kırk katır” beğen tercihini yap, sana kalmış bir şey.

Cuma günü Sami Ocak, geldi onunla Cuma namazına gittik. İmam Hatip lisesinin yanındaki camiye yani k Ocaklıya gittik.

Orada Cengiz Gökakın, Bayram ve Necati Türkoğlu ile buluştuk. Namazdan sonra Bayram Türkoğlu’nun eczanesinde oturduk. Serin bir yer, klima çalışıyordu. Gelmişten geçmişten konuştuk. Arada bir günlük meselelere konulara değindik. İkindiye doğru manavdan, migrostan ev için alışveriş yaptıktan sonra döndük. Migrostan yaptığım alışveriş içinde Yaşar Nuri’nin Kuran Mucizesinin Gerçekleştirdiği Devrimler kitabı da vardı. Okuduğum, fakat yeniden okuma ihtiyacını duyduğum Nil’den Tuna’ya Osmanlı Yazıları A. Haluk Dursun ’un kitabı. Son aldığım kemoterapi süresince de bu kitabı okudum.

“Arnavutluk’a Nasıl Girdim?” bölümünde anlatıyor ki; “Sınırda fazla zorlanmadık. Bu tür ülkelerde cebinde dolar ve mark varsa bütün kapılar açılır. Para her türlü sıkıntıya çözer. “

Eksi doğu ülkelerinin cümlesinde paranın her kapıyı açtığını, her problemi çözdüğünü kendimi de yaşadığım için doğru buluyorum. Sovyetler Birliğinden kopan Türk Ülkelerinde de para gücünün ne kuvvetli bir güç olduğunu biliyorum.

Elbette ki, batı ülkelerinde de paranın gayrimeşru bir güç olarak kullanıldığı olaylar vardır. Rüşvetin ve kara paranın varlığını daha çok Akdeniz havzasına dâhil olan ülkelerde hissettirdiği gözlenmektedir.

Pazar günü Müberra, Rıfat ve kızları Sibel bize geldiler. Rıfat Bey ile Koray mangal yaktı. Kebap ve köfte yaptılar. Akşamın saat 10’nuna kadar kaldılar. Monoton giden hayatımızda bir günlük olsa da değişiklik oldu. Ankaragücü – Trabzon maçını beraber izledik.

Sabahleyin 7.30 ile 8.30 arasında her gün denize giriyoruz. Ayaklarımın ağrımadığı kendimi yorgun hissetmediğim takdirde saat 19.00-19.30 arası bisiklete biniyorum.

Bu günlerde hava çok sıcak ve nemli geçiyor. Dışarıya çıkmak adeta mümkün olmuyor. Hele benim gibi hasta ve yaşlı bir adamın çıkması ise çok zararlı bir davranış olacaktır.

 

21 Ağustos 2010-Dörtyol

 Eşim en küçük torunumuzu Levent yatarken Donkişot’u okuyor. Levent ilköğretim 3. Sınıfa geçti. Evde çocukların rahatlıkla okuyup anlayacakları seviyede Donkişot kitapları var. Onlardan birisinin kapağını açtım. Gözlerimi yaşartan, içimi yakan bir not.  Altında tarihi yok. “Yavuz amcasından Gökçen ’e.” Amcayı da doğru yazamadığına göre demek ki Gökçen henüz küçük sınıfların birinde.

Yavuz’u unutmak mümkün değil. O acı yüreğimizin bir köşesinde ilk günkü gibi duruyor. O acı annemin hastalığının azmasına sebep oldu. Yavuz’un gidişinden sonra her türlü tıbbi çabaya rağmen bir buçuk yıl sonra dünyasını değiştirdi. Yakalandığım hastalıkta Yavuz’un, Ahmet’in nice arkadaşlarımın kahpece vurulup öldürülmelerinden dolayı duyduğum acıların payı yok mudur?

Kızlarım amcalarının adını üç erkek çocuklarına birinci isim olarak koydular. Yavuz Koray, Yavuz Orhan, Yavuz Levent. Adlarıyla yaşasınlar. Uzun ömürlü olsunlar. Analı babalı büyüsünler. Belli bir yaşa geldiklerinde amcalarının niye öldürüldüğünü öğrenirler. Ve 24 yaşındaki amcalarının ismini unutmazlar.

O yıllarda solculuk adına işlenen bu cinayetler, bugün Kürtçü bölücülük adına işlenmektedir. Kürtçü bölücülüğün, yani PKK nın temelleri o yıllarda atıldı.

 

Dün piyasaya çıkan bir kitap Türkiye’nin gündemine bomba gibi düştü derler ya, işte tam onun gibi bir şey oldu. Kitabın yazarı Eskişehir Emniyet Müdürü olan Hanefi Avcı. Kitabın adı: “Haliçte Yaşayan Simonlar. Dün Devlet Bugün Cemaat”  Kitabı henüz almadım. Kızıma gelirken alıp getirmesi için tembihte bulundum. Kitabın önemli kısımları gazeteler tarafından yayınlanmaya başlandı. Anlatılanların birçoğunun benim gibi olayları takip eden kimseler biliyorlardı. Ama üzerinde durulacak önemli konuların başında yazarın adı ve görevi gelmektedir. Hanefi Avcı sıradan bir emniyet müdürü değil, her dönemde isminden bahsettirebilen bir devlet memuru, eski istihbarat dairesi başkanı.

Hanefi Avcı, “Cemaatin hayatımın bundan sonrasını zindan edeceğini biliyorum. Geçmişte birçok örgütün hedefi oldum. Ama bu defakinin başka bir şey olduğunun farkındayım. Kimseye barışmadan üç maymunu oynayıp belki de yükselerek hayatıma devam edebilirdim. Ama o zaman insanlığımdan, inançlarımdan, onurumdan utanırım.

Tam bir medeni cesaret örneği davranış ve ifadeler. Soylu bir sorumluluk.

 

26.08.2010-Dörtyol

26 Ağustos Büyük Zaferin çok önemli bir ayağı, tarihimizin unutulmaması gereken bir dönüm noktası. Türk Devletinin yeniden kuruluşunun tarihi. Malazgirt Savaşının 26 Ağustos’a denk gelmesi ilahi bir tesadüf. İkiz 26 Ağustoslar.

İzci Teşkilatlarının Müsteşar Yardımcısı olarak bana bağlı çalıştığı yıllarda Malazgirt ’de, Kocatepe ‘de Zafer Törenlerine izciler katılırlardı. Zafer Yürüyüşüne katılan izcilerin toplanma bölgelerinden biri de Dörtyol’daki İlk kurşun tesisiydi. Birkaç seneden beri bu tesisi Genel Park yaptılar, izci kuruluşunun sadece adı kaldı. Yakınındaki yazlık evlerin otoparkı oldu. Eğitime ve gençliğe bakış açısının tipik bir örneği. 

Devletin kuruluş zeminini oluşturan, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanını gerçekleştiren Büyük Taarruz’un 88. Yıldönümünde Türkiye Cumhuriyeti’nin tekil ve milli yapısı üzerinden yapılan tartışmalar en yüksek seviyeye çıkmış vaziyette. 

Bugünkü medyaya yansıyan haberlerde,

“Başbakan Erdoğan ’ın İmralı tartışmaların da topu devlete atması gözlerin 24 Haziranda yapılan MGK’na çevirdi. MİT’in bölücü başı Apo ile görüşmesine bu toplantıda karar verildiği öne sürüldü. Abdullah Gül’ün yaptığı son açıklamalarında bu kuşkuyu kuvvetlendirdiği belirtiliyor.”

MHP lideri Devlet Bahçeli, Başbakana soruyor: “PKK nın hangi taleplerini karşıladınız? Net olarak açıklayınız!”

Özcan Yeniçeri, bugünkü sütununda “Öcalan Türkiye’nin gündemini belirliyor” diye yazmış Yeniçağ 26.08.2010    

Aynı konuda, CHP ‘li Kemal Anadol, Adana milletvekili Tacidar Seyhan’ın açıklamaları var. 

Eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz’da “Terör örgütü ile görüşme, devletin zafiyetidir.”

Referandumda “Evet” oyunun yarıdan fazla çıkmasını sağlamak için Başbakan’ın vermeyeceği tavizin olmadığı anlaşılıyor.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

745 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi