İNİŞLİ ÇIKIŞLI YOLLAR

17 Nisan 2010 - Ankara

Ankara’dan dün saat 18.30 civarında yazlık evimizin bulunduğu Kardelen sitesine geldik. Burası Dörtyol’un sahil sitelerinden biri.

Cuma namazını Yeni Zengen köyünde kıldık. Köyün cemaati dışında bizim gibi birçok yolcuda vardı.

Öğle yemeğini gecikerek de olsa tünel lokantasında yedik.

Adana’ya girişmiş Çiğdem’in evine yaklaşmıştık. Çiğdem’in evde olduğunu öğrenince ona gittik. Arkadaşları ile toplanmış, Kuran-ı Kerim okuyorlardı. Müzeyyen de oradaydı. Fahriye teyzenin kızlarını da orada görmüş olduk. Güzel bir karşılaşma.

Babamın ölüm günü 19.04.1962 demek ki babam rahmetli olalı 48 sene olmuş, yarım asır. Çiğdem ve arkadaşlarının Kuran okumalarının birinci sebebi, babamın ve cümle ölmüşlerimizin ruhlarına bağışlamak. Sonra Rabia’nın gireceği uzmanlık sınavını kazanması ve benim şifa bulmam içindir. Yakup’un düştüğü sıkıntıdan tez zamanda kurtulmasını sağlamak için Kur’anın ruh ve manasına sığınmak. İnşallah okudukları Kuran Allah katında kabul görür, duaları gerçekleşir.

Yola çıkmadan bir gün önce Galip Tamur’un Ofisinde öğle yemeğine misafir olduk. Benim dışımda İlhan Kesici, Özer Revanoğlu, Yılmaz Batur, Ömer Balıbey vardı. Çok zengin bir sofraydı. Galip Bey’e yakışan bir cömertlik. Allah ziyade etsin.

Eve döndüğümde rahmetli Ayvaz Gökdemir'in eşi Sevgi Hanımın aradığını ayvaz bey’in ölümünün ikinci yılında rahmetlinin yakın arkadaşlarının katılımı ile evde mevlit okutacağını söyleyerek bizi de davet etmişti.  Rahmetli Ayvaz’da 19 Nisanda yani babamın öldüğü gün vefat etmişti.

Dörtyol’a ulaştıktan sonra yazlık komşumuz Ümran Hanım’dan Adil Tellioğlu’nun ölüm haberini duyduk. Üzüldük. Adil Bey onların akrabası, bizim de arkadaşımızdı. Ümran Hanımların yeğenlerinin de bu gece düğünü varmış. Akrabanın biri ölürken, bir başka yakın akrabanın da düğünü. Hayatın ve kaderin tipik tezadı.

Bugün Adil Tellioğlu’nun cenazesine katıldık. Adana’dan Tayfun Bey, Mualla Hanım, Mehmet ve Mücella Mutlu, Rıfat ve Kızı Sibel de cenazedeydiler. Tellioğulları Dörtyol’un geniş ve tanınmış bir ailesidir. Adil Bey ise bu ailenin çok sevilen, eşi, dostu çok olan bir ferdiydi. Cömert, dost, arkadaş canlısıydı.

Cenazesi evinden alınarak, ata baba yurdu olan Yeşilköy Camiine getirildi. Ama namazı Yeşilköy mezarlığında kılındı. Yüzlerce araba, sayısı bine yaklaşan bir cemaat vardı. Cemaati değişik siyasi çevrelerden, çok değişik iş güç, meslek sahibi insanlardı. Çok sayıda hanım da vardı. Öğle namazından sonra, kılınan cenaze namazına takiben defnedildi. Allah rahmet etsin.

 

24 Nisan 2010-Dörtyol

Dün pazartesi günüydü. Adana’ya gittik. Adana’ya girmeden önce Kürkçüler köyündeki ceza ve tutukevine uğrayıp Dr. Yakup’u görmek niyetindeydik. Hayatımda ilk defa bir yakınımı görmek için cezaevine gidecektim. Kız kardeşim Çiğdem yardımcı olması için bana iki gardiyanın ismini yazdırmıştı. Bu tedbirlerin yeterli olmadığını düşünerek Yaprak Kebap’ın sahibi Naci’yi de bize kılavuzluk yapmak amacıyla göndermişti. Biz cezaevinden otoparkında durunca, nizamiye kapısında biri adımızı seslenince bunun Naci olduğunu anlamakta gecikmedik.

Naci, yanımıza geldi belimizdeki kemer dâhil metal ne varsa onları arabaya bırakmamızı söyledi. Söz para vs. lafına gelince birden cüzdanımla birlikte her türlü kimliği evde unuttuğum aklıma geldi.  Kimlik göstermeden, karşılığında ziyaretçi kartı almadan içeri girmenin çok müşkül olacağını biliyordum. Ümidim Naci’nin becerisine de Çiğdem’in yazdırdığı isimlerin marifetlerine kalmıştı.

Birinci kapıyı Naci’nin hüviyeti ile geçtik. Asıl mesele ikinci kapıdan izin kâğıdını almaktı. Orada cezaevinin infaz memurları görevlendirilmişti. Naci, Çiğdem’in yazdırdığı isimleri söyledi. Beni göstererek, Dr. Yakup Bey’i ziyarete geldiğimi belirtti. “Ama büyük bir kusurumuz var” dedi. “Ağabeyim yanına kimlik almadan gelmiş.”  İki memur birbirlerine bakışarak gülüştüler. Naci’ye, “Öyle ise sen kimliğini ver” dediler. Fakat Naci’nin hüviyeti de girişteki nizamiyede kalmıştı. Gidip dönmesi bir hayli zaman alacaktı.

Bana yakın bankonun penceresinin arkasında görevli memura adımı söyleyerek, kimliğimi, memuriyetimi ve unvanımı belirtince ayakta duran bir başka memura bir şeyler söylediğini ve bu fiskoslu konuşmanın benimle ilgili olduğunu hissettim. İki memurun konuşması bitince, ayaktaki oturana cebinden bir kart çıkartıp verdi. Kartı alan memur onu bana uzatarak,

“Buyurun Beyefendi içeri girin” dedi. İçeri dediği yer cezaevine girmeden önceki avluydu. Üçüncü kapıda jandarma ve sivil görevli memurlar beraber nöbetteydiler. Bir jandarma çavuşu “Cihazlardan geçin” dedi. Ben geçince cihaz ötmeye başladı. Hem kendim hem bir jandarma eri üstümü aradı hiçbir metal eşya yoktu. Birkaç kere tekrarlanmasına rağmen, her seferinde cihaz ötüyordu. Ayakkabılarımı çıkartırdılar, ayağıma bir terlik giyerek cihazdan bir daha geçtim. Nafile! Gene öttü. Jandarma eri üstümü başımı bir daha aradı. Metal eşya yoktu. Sivil bir memur elinde bir aletle bir daha aradı “temiz” dedi ve beni içeri aldı.

İçerisi dar bir koridordu. Çoğunluğunu kadınların ve kızların oluşturduğu tutuklu ve mahkûmların yakınlarıydı. Küçük oğlan ve kızlar babalarını, ağabeylerini görmeye, yüz yüze, açık görüşme olmasa bile camların ardından telefonla konuşmak, çaresizlik içinde bir çareydi. Türkiye’nin bir başka yüzü.

Ziyaretçiler genellikle kenar mahalle takımındandı. Fakir fukara insanlardı. Çocuklarının elinden tutup kocalarını görmeye gelen şalvarlı, başları özensiz örtülen kadınlar. Orta yaşlı, temiz bakışlı bir memur, gördüklerimin beni sarstığını anlayınca hafif bir gülümsemeyle yüzüme baktı.

Bana 18 numaralı telefona geçmemi söyledi. Gösterilen yer gittiğimde, de eş zamanlı olarak Dr. Yakup da gelmişti. Beni görünce şaşırdı. Çünkü ziyaretine gideceğimi bilmiyordu. Hal hatır sorduk, üç beş cümle konuştuk.

“Öğrencilik yıllarında tutuklanmamış, hapishaneye düşmemiştim.” 80 öncesini hatırlatıyordu. “30 yıl sonra düştük” dedi.

“Kahırlanma, insanın başına her iş gelir. Mevla inşallah yardım eder, tez zamanda buradan çıkarsın” diye teselli etmeye çalıştım.

Sonra Adaletle beraber Çiğdemlere gittik. Oğuz’la apartmanın kapısında karşılaştık. Müzeyyen Çiğdem’deydi. Yıldız da gelince dışarıda yemeye çıktık. Baraj gölünün karşı taraflarına bir yere gittik. Gölün çevresi orman. Ormanlar arasında villalar, köşkler göl manzaralı olarak yapılmış. Henüz oturmuştuk ki Necati telefon etti. “Adana garına gelmek üzereyiz. Bizi alın” dedi. Oğuz’la eşi Yıldız, gardan onu almak için ayrıldılar. Biz ( ben, eşim ve kız kardeşlerim Çiğdem, Müzeyyen) masaya oturduk. Yenmek için sipariş verdik. Bir müddet sonra onlarda geldiler. Aylar sonra da olsa ailemizin büyük bir bölümü bir araya gelmişti. Bu bizim için büyük bir mutluluktu.

Onlarla sohbet ederken hastalığımı unutmuştum. Günlük endişeleri ve gaileleri unutmuştuk. Çiğdem’in kızı Rabia, Rabia rahmetli anamın ismidir. Tabii onun adını söylediğim her an içim titriyor, içimden ağlamak geliyor. Rabia bir gün önce ‘TUS’a girmişti. Telefonla hatırını sordum. Sınavının başarılı geçtiğini söyledi. Çok sevinmiştik. Yakında sınav sonuçları açıklanır. Temenni ederim ki Rabia dilediği bölümlerden birinin kazanmış olur.

Akşam yemeği için Müberra’ya gittik. Müberra birçok yemeğin yanında içli köfte de yapmıştı, belki yaptırmıştı. Onları yemekten çekinmemiştim. Tabii geçen günün büyük bir bölümünü uykusuz olarak geçirdim. O günden sonra yemeklere daha dikkat ve özen göstermeye başladım.

 

Salı günü Dörtyol’da, sahildeki evde geçirmek imkânı bulduk. Saat 17.00’de bisiklete bindim. Pedal çevirmekte çok zorlandım. Zorlanmamı hastalığıma bağlamak çok doğru değil. Geçen sene eylül ayından bu yana bisiklete binmediğimi de unutmamak gerekiyor. Bisikletle yazın kullandığım yolu kullanmaya başladım. Narenciye bahçelerinin arasından geçerken narenciye çiçeklerinin yaydığı enfes kokuları içimde duya duya pedal çevirmeye devam ettim. Eve döndüğüm zaman çok yorulduğumun farkında oldum.

Cankat Karakurum’un ziyaretime geldiğini görünce, sevindim. Oturduk ileri geri tatlı bir sohbetimiz oldu.

 

26 Nisan 2010-Dörtyol

Çarşamba günü Ahmet-Servet Velioğlu’nun ziyaret etmek için İskenderun’a gittik. Servet Hanım’ın amcası vefat etmişti. Başsağlığı dileğinde bulunduk. İki üç saat zevkli ve neşeli bir gezme oldu.  

Perşembe günü Adana’ya tekrar gitmemiz gerekti. Çünkü pazartesi günü arkadaşlarla görüşememiştik. Doğruca Mehmet Turgut’un dükkânına gittik. Az sonra Oğuz Özkaya ile Muzaffer Durmuş ’ta geldi. Cengiz Gökakın’ı da davet ettik. Sağ olsun o da geldi. Cengiz Bey’de gelince Dr. Yakup’un durumunu konuştuk. Sonra Av. Hamdi Coşkun’u aradık. İskenderun’da olduğunu belirterek, az sonra Adana’ya hareket edeceğini söyledi. Adana’ya gelince bizi aramasını, bulunduğumuz yere gelmesini rica ettik, kabul etti.

Adana Müftüsü İsmail’i ziyarete gittik. Müftü Adana İmam Hatip lisesinden öğrencim olur. Sonra Ayhan Aksu’yu görmek, rahmetli olan kardeşi Orhan için baş sağlığında bulunmak üzere evine gittik.

Çok nazik, geniş düşünceli bir arkadaşımız olduğu için ağabeyi Adnan ve küçüğü Gürkan Beyler de görüşmemizde hazır bulundular. Çeşitli memleket meselesini konuştuk. Bu arada bazı hatıralarımızı birbirimize naklettik. Av. Hamdi Bey’de gelince bir Dr. Yakup’un konusu yeniden müzakere edildi. Hamdi Bey, konuyu kulaktan dolma bilgilerle bildiğini söyledi. Biz onlarla sohbet ederken Oğuz’la Ç. Kemal Tıraş ’da geldiler.

Ayhan Bey’lerden ayrılınca Cengiz Bey, bizi arabası ile Çiğdem’lere bıraktı. Adalet de orada olacaktı. İçeriye girince bir bayan hekimle kardeşim Hayati’nin de orada olduğunu gördüm. Rabia’da bir günlüğüne babasını görmek için Adana’ya gelmişti. Çünkü Perşembe günü cezaevinde açık görüş günüydü. Soyadım Genç olanlar o gün doktorla görüşebiliyorlardı.

Akşam yemeği için bacanağım Rıfat Bey ile Müberra Hanım’ın davetine icabet demiştik.

Bir günde Saim Mete ve eşi Nevin Hanımla birlikte Bedirhan’a balık yemeye gittik. O bizi yumurtalık limanın da balıkçı lokantalarının birinde bekliyordu.

Cuma günü Dörtyol ‘da kaldık. Arkadaşlarla Cuma namazını kıldıktan sonra yeni açılan Liman Lokantasına yemeğe gittik. En az on kişilik bir masa. Bayram Türkoğlu, Saim Mete, Hüseyin Polat, Necdet Ekici, Av. Mustafa ve bir iki arkadaş daha vardı.

O gün Müberra ile eşi bize gelmişlerdi. Ben Cuma namazına gitmek üzere iken misafirler gelmişlerdi. Akşamüzeri eve dönünce misafirlerle sohbet ederken, Hüseyin Polat’la Muhittin Özel çıkageldiler.

Cumartesi öğleden sonra Osmaniye’ye Sıtkı Keskin’i görmeye gittik. Tarif üzerine Töre mağazasını bulmakta zorlanmadık. Sıtkı’nın dükkânında bizi ismen de olsa tanıyan üç misafiriyle tanışma fırsatını bulduk. Sonra Mehmet Avşar geldi. Onunla arkadaşlığımız Sıtkı’da olduğu gibi çok eskiye dayanmaktadır. Avşar’ı Milliyetçi Cephe Hükümetin de benim tavsiyem üzerine Siirt’e Milli Eğitim Müdürü olarak tayin edilmişti. Yine Osmaniyeli olan bir başka arkadaşımız Salih Safa Yazar’da Muş Milli Eğitim Müdürü olmuştu. Sıtkı, radyoterapide doktorum olan Gül Hanım’ın amcası Duran Bey’i çağırdı. Onunla da böylece tanışma fırsatı bulduk.

Akşamüstü Dörtyol’a döndüğümüzde Mualla’larda evlerine gelmişlerdi. Kapının önünde oturuyorlardı. Çayı demlemişlerdi. Şadiye Hanımla kızı Pırıl ve onun  üç yaşımdaki çocuğu da vardı.

Biz çaylarımızı yudumlarken telefon çaldı. Bayram beydi. “Yanım da Bekir Başkan(Payas belediye başkanı) eski belediye başkanı Cafer’le ziyaretinize geliyoruz. Evde misiniz?” diye soruyordu. “Buyurun gelin” dedik. Onları henüz yolcu etmiştik ki Erzin Milli Eğitim Müdürü aradı “Müsaitseniz hanımla sizi ziyaret edeceğiz” dedi. Onlara da “Buyurun” dedik. Saat 21 civarında geldiler.

Pazar günü Çiğdem, Hayatı ile Fatoş ve ablaları Müzeyyen geldiler. Öğle yemeğine onları Payas’ta kebapçı olan İsmail Usta’ya götürdük. Döndükten bir müddet sonra Adnan Uçar’la eniştesi Kabil çıka geldiler.

Saat 17 civarında Mansur gelecekti. Ondan haberdardık. Onunla da sohbet ettik. Sonra bir konu için Mehmet Oruz’u çağırdık. O da geldi.

Pazartesi (26 Nisan) günü Dörtyol’da ki son günümüzdü. Eşimle beraber çarşıya çıktık. Hüseyin Polat’ın davetlisiydik. Ev yemekleri yapan bir yere götürdü. Orada Bayram Türkoğlu, Saim Mete, Sami Ocak, Necati Türkoğlu, Necdet Ekici, Mehmet Özdemir ve ismini şimdi hatırlayamadığım bir arkadaş daha vardı.

Ben taze fasulye, diğerleri kuru fasulye yediler. Ben de diğerleri de yemekleri beğendik.

Ispanakla yapılan çöreklere Dörtyol’da kömbe diyorlar. Türkiye’nin dört bir yanında kömbe veya çörek yapılır. İçine türlü türlü şeyler koyulur.

Yemekten sonra Adalet eve döndü. Biz de Necati’nin dükkânına çay içip, sohbet etmeye gittik. Oturduktan sonra bir Emin Can Hocayı da çağırdık. O da geldi. Emin Can gelince sohbetin ağırlığı siyasetten birazcık şakaya, latifeye kaydı. Kayınca bir gün önce Ömer Balıbey ile arasında geçen telefon konuşmasını anlatmasını rica ettim. Anlatmaya başladı:

“İkindi namazı için camiye gidiyorduk. Yanımda da Bayram Bey vardı. Telefondaki isimleri bulmakta zorlandığım için ona rica ettim. “Ömer Balıbey’i bul konuşacağım” dedim. Bayram’da Emin Can’ın telefonundan Balıbey’i bulup çaldırınca, telefonu Emin Can’a vermiş. Karşısındaki,

“Alo, buyur” der demez Emin Can,

“Hiç utanmıyor musun? Baba (Necdet Özkaya), bir haftadır burada sen ortada görünmüyorsun. Nerdesin ulan?” demiş.

“İstanbul dayım”

“Ne halt ediyorsun orada?”

“Evimiz İstanbul’da”

“Sen ne zamandan beri İstanbul’dasın?”

“Çoktan beri, beş on sene oldu.” diye cevap verince Emin Can, Balıbey yerine bir başkası ile konuştuğunu anlayınca,

“Kim olduğunuzu öğrene bilir miyim?” diye sorunca. Karşıdaki,

“Emin Can konuşmaya devam et! Güzel güzel sohbet ediyorduk. Kesme konuşmayı. Ben Ömer Balıbey’im” deyince zavallı Emin, ne yapacağını, ne söyleyeceğini şaşırarak özür üstüne özür dilemiş Genel Müdürden.

Ama olan olmuş bir kere. Bu olayı dinleyenler katıla katıla gülerken, Emin Can, Bayram’a yarı şaka, yarı ciddi sitem ediyordu.

Saat 18.00’e doğru arkadaşların bir kısmı ile vedalaştık. Saim Mete’nin arabası ile Necdet Ekici, Ali Bey ve Emin Can beni eve getirdiler.

Hava, bahçe, deniz her şey çok güzel, kuş sesleri. İnsanı sahile bağlayacak ne kadar güzellikler varsa hepsi mevcut. Saim Mete,

“Hocam, bütün bu güzellikler bırakılıp Ankara’ya gidilir mi?” diye sordu.

“Ayın 28’inde doktorla randevum var, yoksa gidecek değildim.” Cevabını verdim.

Dörtyol denilince portakal, limon çiçeği ve bütün sokakları narenciye çiçeğinin kokusuyla dolup taşan bir şehir akla gelir. Hele hele mevsim mart ve nisan ayı ise bu tabii kokuyu, bu yeşilliği denizin güzelliğini unutmak mümkün değil.

Amanos dağlarında güneşin doğuşunu, Akdeniz de güneşin batışını seyretmek, ömre bedel bir zevktir, bir güzelliktir. Yeter ki bakarken görecek göze, gördüğü güzellikler karşısında duygulanacak bir yüreğe sahip olsun.

Dörtyol’un coğrafi ve tabii güzellikleri karşısında bir de hiç hafife alınmayacak tarihi ağırlığı vardır. Onlardan birini yakın tarihimizin çok önemli ve şanlı bir olayını nakledeyim.

Fransız işgal kuvvetlerine karşı şanlı bir direniş gösteren Dörtyollular, Milli Mücadelenin İlk Kurşununu da bu aziz beldemizde atmışlardır.

Karakese köyünde, Özerlili Ömer Hoca Oğlu Mehmet Çavuş,  (Mehmet KARA) ilk kurşunu atan kahramandır. Bu olaydan birkaç gün sonra Kara Hasan paşa tarafından da milli mücadelenin ilk kuvayı milliye örgütü Dörtyol’da kurulmuştur. Fransız ve Ermenilerle yapılan mücadelenin sonunda 9 Ocak 1922’de Dörtyol düşman işgalinden kurtulmuştur.

İlk kurşun anıtı, ilk kurşun müzesi yanlış hatırlamıyorsam Bayram Türkoğlu ‘nun Belediye Başkanlığı döneminde yapıldı. Yapılan bir başka şey ise ilk kurşun izci evinin yapılışı ve açılışıdır. İzci evinin yerini Dörtyol Belediyesi vermişti. Tamamen sazlıkla kaplı arsayı hazırlamak için Cavit Eminoğlu’nun başkanlığında çoğunluğunun izci liderlerinin oluşturduğu bir takım, çok kısa sürede ve başarılı bir şekilde hazırlamışlardı.

Bakanlıktan gönderdiğim 5 milyar belediye başkanlığına tahsis ederek arsanın zeminini hazırlattık. İkinci yıl izci evi izcilerin hizmetine açıldı.

Ne yazık ki bizden sonra izci evine Dörtyol İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü de, İl Milli Eğitim Müdürlüğü de ilgi göstermediği için Yeşilköy Belediyesi orayı park yaparak, yaptırarak amacının dışına çıkarttı. Park’ın açılışına Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gelerek törenle izci tesisini sonlandırdı. Oysa Büyük Zafer Yürüyüşlerinin Toplantı Merkezlerinden biri de Dörtyol’daki ilk kurşun izci tesisiydi. Üzülerek söylemeliyim ki AKP iktidarında izci zafer yürüyüşleri de kaldırılmıştır.

***

 

Ya şâfi, ya kâfi, ya muâfi!

Allah bana yeter!

Biricik şifâ verici Allah’tır!

Ve

Allah’tan afiyetli ve sıhhatli olmayı dilemek.

Bir mübarek dua manzumesi.

Hastalandığımı Mahir’den öğrenen Ahmet Er Ağabey, beni telefonla arayarak “geçmiş olsun” dilekleriyle beraber bu güzel duayı hatırlattı.

Zira biliyor ve inanıyoruz ki duâ eden müminin, duasına Cenab-ı Hak icabet eder.

Hikmeti arayan, hakikate erişmek için uğraşan bir derviş ruhlu ve tavırlı bir kimsedir Ahmet Er. Beni araması, sorması tıbbın ötesinde bir şifa yolunu söylemesi kendimce bir ikaz olarak yorumladım. Allah nice kullarını, ince haller için vesile kılar.

***

 

Abdurrahman Gürdal,

Hacı Hüseyin amcamın ilk torunu. İhsan ağabeyin ilk çocuğu. Amcamın ilk göz ağrısı. Amcamın eşinin büyüttüğü ilk torunu.

Benimle en yakın ilişkiler ve ilgi kuran, birkaç ay öncesine kadar münasebetimizi devam ettirdiğimiz bir amca yadigârı.

Dün gece yarısı bir saatte tedavi gördüğü Okmeydanı hastanesinde rahmetli olmuş. Bugün ikindi namazından sonra toprağa verilmiş. Hanım ve çocukları vefatını bana söylemediler. Hasta olduğum için üzülmemi istememişler. Hastalığı süresince hemen her gün ya eşini veya oğullarının birini arayarak Abdurrahman ‘ın durumunu sordum. Bir keresinde uyanıktı, konuşacak durumdaydı konuştuk. Hastalığının sebebini sordum.

“Yüksek bir yerden düştüm, kaburgalarım kırılmış” deyince,

“Yoksa hanım mı kırdı?” dedim.

“Tövbe, tövbe!” diyerek güldü. En son konuşmamız bu oldu. Sonra telefonu Adalet’e verdim o da şifa dileğinde bulundu.

Bizim ailede iki Abdurrahman var. Bizim en büyük ağabeyimiz Abdurrahman Özkaya. Ükkâşe’nin oğlu. İkincisi rahmetli olan Abdurrahman. Abdurrahman dedemizin adı. Rahmetli amcam torununa babasının adını verince ona Abdurrahman diye hitap edemediği için yerine “Dede” demiş. Böylece Abdurrahman adı aile arasında “dede” ile değişmiş. Aile dışına da taşmıştı. Zara’da dede demeden Abdurrahman’ı tanıtmak mümkün değildi.

Ben Abdurrahman’ı ortaokula başladığım günlerden beri tanıyordum.

***

28 Nisanda hastaneye zamanında geldik. Kan verdik. Sonuçlar alınca Dr. Uğur Bey’e gittik. Kan değerlerim düzeldiği için kemoterapiye başlanacağını belirtti. Eskiden haftada bir yapılan ilaçlı tedavinin bundan sonra 21 günde bir yapılacağını söyledi. Işın tedavisi yapılmadığı için ilacın dozu artırılacak ve verilen süresi tabii olarak uzayacak dedi.

Cuma günü saat 9’da ilaç vermeye başladılar. Saat 13 30’a kadar devam etti.

Bir gün sonra verilen kan iğnesini cumartesi günü saat 14.00’te hastaneye giderek yaptırdım.

Kemoterapide verilen ilaçların miktarı ve tesirleri kan değerlerimi çok çabuk bozduğu için dengeyi sağlamak için takviye iğneler verildi. Beş iğnelik bir kutu. Çok pahalı bir ilaç. Devlet bedelini karşılamamış olsaydı şahsi imkânlarımızla bunları ödemekte ne kadar zorlanırdık. Allah devlete zeval vermesin!

İkinci kemoterapi 20 Mayısta yapılacak. Haziranın onun da tedaviye başlandığı günden bu tarafa ilk kontrol yapılacak. “Peté için 10 Haziran saat 8.30’a gün aldık.

 

Geçen haftaki kemoterapinin kötü etkilerini aradan geçen beş güne rağmen henüz tam anlamıyla atmış değilim.

Kan değerlerinin kemoterapinin olumsuz etkilerine karşı korunmasını sağlamak için yapılan iğnelerin ne kadar ıstıraba, ağrılara, sızılara yol açtığını ancak derdi çeken bilir. İğne vurulduktan on oniki saat sonra eklem yerlerinin ağır ağır ağrımaya başlayıp, zaman ilerledikçe ağrılar şiddetini artırmaya başladı. Ayaklarım vücudumu çekemez oldu. Zira yürümekte, adım atmakta büyük acılar duyduğum için zorlanmaya başladım. Dişlerim, ayak bileklerim ve tarak kemiklerimin ağrılarını kelimelerle ifade etmem mümkün değil. Ağrı kesici olarak günde dört tane aldığım “Parol” a rağmen şikâyetlerimi durdurmak mümkün olmadı. İlk geceyi hiç uyumadan geçirdim. Ağrılar, sızılar yetmezmiş gibi bir de gaz sıkıntısı çekiyorum. Zaman zaman karnım ağrıyor.

Bu sıkıntılarla yataktan kalktım. Saat 11’e doğru doktorum Uğur Bey’i telefonla bularak, şikâyetlerimi anlatım. Acele olarak kalçadan bir volteren yaptırmamı söyledi. Hemen sokağın başında, cadde üstündeki evimize beş on adım mesafedeki Anıt eczanesine eşimle birlikte gidip beş ampullük bir volteren kutu aldık. Eve ancak üç yüz beş yüz adım mesafede bulunan sağlık ocağına iğne yaptırmak için yürümeye cesaret edemedim.  Arabayla gitmek zorunda kaldık. Sağlık ocağının içinde bulunduğu alanın büyük bir otoparkı var. Park Çankaya belediyesine ait. Arabayla içeriye girer girmez, kalacağınız süreye bakılmaksızın ödeyeceğiniz ücret 5 TL dir. İçeride ancak beş on dakika kalacak olan bir araba için 5 TL. Ödeyeceğimizi levhada görünce “ Aaa! 5 lirada fazla” demek zorunda kaldım.

İğne vurdurup eve döndükten bir saat sonra ağrılarımın şiddeti azalmaya başladı. Ben de ona uygun olarak kendime geldim. Gece yatmaya yakın bir saatte ağrılar kendisini yavaş yavaş tekrar hissettirmeye başladı. Volterene takviye olarak bir Parol alıp, uyumak için yatağa girdim. Saat 03.30’a kadar uyumuşum. Gaz ve karın sancısıyla uyandım. Ayaklarım, dizlerim bir gün önceki şiddetiyle ağrıyordu. İğnenin tesiri geçmişti. Ayrıca ishalde olmuştum.

Acaba gaz sancımın ve ishal olmamın sebebi volteren miydi? Çünkü bu yan etkileri kılavuzunda yazılıydı.

Hüseyin Aydın isimli doktor arkadaşımı aradım. Durumu anlattım. Dr. Aydın, “Ben bir araştırma yapıp sizi arayayım” dedi ve telefonu kapattı. Beş on dakika sonra tekrar aradı. “İkinci volterenide yaptır” dedi. Biz de onun tavsiyesine uyarak sağlık ocağına gittik. Ama bu sefer arabayı yolun üstüne uygun bir yere park ederek içeriye yürüyerek çıktık.

Eğer bu günde şikâyetlerim devam etmiş olsaydı üçüncü iğneyi de yaptırmış olacaktık.

***

Abdurrahman Gürdal benden herhalde dört beş yaş küçüktü. Ben ortaokul birinci sınıfta iken o henüz ilkokula gitmiyordu. Sebebini çok iyi hatırlayamıyorum ama babasının annesine çok kötü davrandığı için Abdurrahman’ı doğurduktan sonra evi bırakıp gitmişti.

Abdurrahman’ı babaannesiyle, halası Zeynep büyüttü. Rahmetli dedesi, yani benim amcam Hacı Hüseyin Ağa, onu din adamı olarak yetiştirmeyi Abdurrahman konuşmaya başladığı günden itibaren aklına koymuştu. Her fırsatta, özellikle evde misafir olduğu zamanlarda Dede’yi çağırır, “Hele bir eûzu besmele çekerek bir ihlâs veya Fatiha oku” derdi. O da hemen başına takkesini geçirir, dizüstü çöker, kıbleye döner dedesinin emrini yerine getirirdi.

Abdurrahman, hangi yolla gitmiş ise gitmiş, Şam’da din eğitimi tahsil etmiş. Denkliği kabul edildiği için Zara’ya İmam Hatip olarak tayin edilmişti. Ben Ankara’ya Milli Eğitim Bakanlığına Genel Müdür Yardımcısı olarak göreve başladığımdan sonra Abdurrahman, Ankara’ya çeşitli vesilelerle gelip gitmeye başlayınca yeniden münasebetlerimiz artmıştı.

Sonra onu Libya’ya Arapça tercümanı olarak bir Türk şirketine gönderdik. Çok memnun olmuştu,

Sık sık eşime “Yenge çok para kazanacağım, hepimiz zengin olacağız” deyip dururdu. Zengin olma hayalini bir türlü gerçekleştiremedi.

Uzun bir hikâye. Emekli oldu, ama Libya’ da geçirdiği trafik kazasından dolayı çalıştığı şirketten tazminat talebinde bulundu. Şirket tazminatını vermedi. Abdurrahman da talebinden hiç vazgeçmedi. Bunun için senede en az üç kere Ankara’ya gelip gider, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığına, Çalışma Bakanlığına o kadar çok dilekçe vermişti ki ona yardımcı olsun diye rica ettiğimiz arkadaşlar, dosyayı okumaktan zaman zaman şikâyetçi olduklarını belirtirlerdi. İddiası çok kuvvetliydi, lakin iddiasını ispatlayacak delil, kanıt yoktu.

Arada bir bu iddiasından vazgeçirmek istediğimiz zaman küser, darılır bana niçin inanmıyorsunuz diye üzülürdü. Hatta bir keresinde o kadar çok kızdı ki, yemek yemeden akşamın dar vaktinde İstanbul’a döndü.

Libya’daki çalıştığı günlerle, Türkiye’deki hizmetleri birleştirilmiş, emekli maaşı eskisine oranla artmıştı ama Abdurrahman, tazminat iddiasından vazgeçmemişti. Hatta bu konuda yeni bir hayal icat eder, Ankara’ya çıkagelirdi.

Bir ara Kaddafi tazminat parasını Başbakan Necmettin Erbakan’a nakden ödediğini, ama Erbakan ’nın bu parayı kendisine vermediğini söyler dururdu. Bazen Tansu Çiller aynı suçlamayla karşı karşıya kalırdı.

“Yapma etme, bu laflardan vazgeç. Suçladığın insanlar başbakan. Bir gün birileri söylediklerini ciddiye alır, ya hapishaneye ya da tımarhaneye düşersin” dedim ama nafile!

İşte Abdurrahman, bu zenginlik hayali ile rahmeti rahmana gitti. Allah rahmet etsin.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

77 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi