TARİH SAYFALARINA YOLCULUK

Geçen haftadan devam ediyor  -2-

07.07.2005  Dörtyol

Emekli aylığımın 2 inci 3 ncü dilimini 4 Temmuz da Dörtyol Ziraat Bankası’ ndan aldım. 1 inci dilimini Ankara’da almıştım. Emekli oluşumun üzerinden dört ay geçti. Tam ve serbest sivil hayata kamil anlamda alıştım mı? Diye soranlara kendime bir mesai çizelgesi yaptım. Günlük olarak yapacağım işleri belki bir kağıda yazmadım, ama kafama yazdım.

Niyazi’nin Reşit Galip 7/4 deki bürosunun üst katına yerleştim. Kütüphanemin büyük bir bölümünü oraya taşıttım. Bakanlıktan gelen kütüphane uzmanları kitaplığı çağdaş usullerle düzenlediler.  Saire Hanıma bu hususta ne kadar teşekkür etsem azdır. Arkadaşların bir kısmı büromuzu öğrendiler, gidip gelmeye başladılar.

Her ay ya ilaç veya kontrolden geçmek için doktora gidiyorum. Bazen eşimle birlikte gittiğimiz zamanlarda oluyor. Genel olarak doktorlar eldeki verilere göre sağlığımızı iyi bulduklarını söylüyorlar.

Emekli olmadan birkaç ay önce Adana’ da “Yeni Gün” isimli gazeteye gündelik yazılar yazıyordum. Hala yazmaya devalm ediyorum. Ücretsiz yazılan bu yazıların bana meleke geliştirme açısından faydası oluyor. Gazeteyi ve beni kaç kişi okuyor, bilmiyorum. Ama sadık bir okuyucum olduğunu biliyorum; Kardeşim Oğuz. Yazım gazetede çıkmadığı zamanlar sorup, sebebini öğrenmeye çalışıyor. Dörtyol’a geldiğimizden beri tükenmez kalemle yazdığım yazılarımı ona “belgegeçer”  ile gönderiyorum, o bilgisayarda yazıyı yeniden yazarak, gazeteye gönderiyor. Biraz zahmetli, külfetli bir iş oluyor, ama şimdilik başka çare bulamadık..

20 Haziran da Dörtyol’a geldik. İrem le Koray yanımızda, Yazlığa gelmeden bir hafta önce Ankara Ticaret Odası’ nın eğitim sektörü emekliliğe ayrılmam münasebetiyle bizim için bir yemek verdi. Yemeğe Ankara’da ki bazı özel okullar, dersaneler, çeşitli kursların ya sahipleri veya temsilcileri katıldılar. Yemekte Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürü ile Ankara Milli Eğitim Müdürü de vardı. Yemekte ÖZDE-BİR’ in Ankara’da ki direktörü ile GÜVEN-DER’ in ikinci başkanı da vardı. Benim açımdan mütevazi de olsa çok önemli ve anlamlı bir yemekti. Çünkü Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü görevinden ayrılmamın üzerinden on bir, on iki yıl geçmişti. Benden sonra en az 6-7 genel müdür görev yapmıştı. Özel Öğretim Kurumları beni unutmamıştı. Kendi ifadeleri ile Özel Öğretim Kurumları, benim yönetimimde hayatiyetini buldu, önemleri ve manaları anlaşıldı.

Motorlu Taşıt Sürücüleri Kursları, Öğrenci Etüt Merkezleri, Açık Öğretim Kursları, Gemi Adamı Yetiştirme ve Havacılık Özel Kursları Genel Müdürlük görevimiz esnasından açıldı. Kanun ve yönetmenlikleri bizim dönemimizde çıkartıldı.

Özel Öğretim Kurumları kanunlarında ve yönetmenliklerinde yaptığımız büyük değişikliklerle kurumları, özel sektör ruhuna uygun olarak., liberal ve serbest Pazar ekonomisi ilkelerine göre  çalışmalarımızı kısmen de olsa gerçekleştirdik.

Bunların başında, ücretlerini her kurumun kendisi tarafından teşkili anlayışını getirdik ki, bu yalnız başına Özel Öğretim Kurumları tarihinde bir “devrim” niteliğindedir. Tarihi boyunca kurumlar, resmi makamları tespit ettiği miktar üzerinden öğrencilerinden ücret isteyebilirlerdi. İllerde teşkil edilerek karar altına alınan ücret listeleri, Bakanlığa gönderilir, uygun görülürse onaylanır, yahut iade edilirdi.

Bir de “ara zam” hususu vardı. Ücretler okullar kapanmak üzere iken tespit edilir. Şubat ayında birinci dönem biterken veya ikinci dönem başlarken gene yıllık ücretlerin tespitinde uygulana usul ve esaslara göre “ara zam” ayarlanırdı. Yani ücretler yılda iki kere tespit edilir ve zamlanırdı. Ücretleri, kurumların bütçe imkanlarına ve yatırım programlarına göre teşkili ve ilanı kurumlara bırakılınca, “ara zam” konusu kanun ve yönetmenliklerden çıkardık. Hasan Celal Güzel’in Bakanlığı döneminde mevzuatta yapılan değişikliklerin kamil olarak uygulanması rahmetli Avni Akyol zamanında gerçekleşti. Gerçekleşmesi çok sancılı ve rahatsız ediciydi. Milliyet Gazetesinin Ankara bürosunca uygulanan yayın politikasının sonucunda, ücretlerin kurumlar tarafından ilan edilmesinden birkaç gün sonra veliler Milliyet’in Ankara muhabiri Tayyip Talipoğlu’nun tahrik ve teşvikiyle Bakanlığı –tabir uygundur- bastılar. En az 100-150 kişilik bir grup bakanlığa gelerek, ücretlerin indirilmesini ve eskiden olduğu gibi ücretlerin valiliklerce tespiti ve bakanlıkça onayını istemekteydiler. Velilerin karşısında Müsteşar Nihat Bilge’nin de telkiniyle rahmetli Avni Bey’in geri adım atacağını hissedince bir teklif yaptım: “Ücretler iki tarafı birden ilgilendirmektedir. Veli tarafını dinledik, ama kurum sahipleri ve yetkilileri burada olmadıkları için onların görüş ve düşüncelerini öğrenme şansına sahip değiliz. Uygun görülürse yarın sabah bu salonda kurumların veya onların temsilcileriyle ikinci bir toplantı daha yapalım. Buradaki velilerde kendi aralarında bir grup veli kendi sözcüleri olarak seçsinler.”dedim. bu teklife can simidi gibi sarılan rahmetli Bakan; “Necdet Bey’in teklifi doğrultusunda yarın sabah saat 10.00 da bu salonda kurum sahiplerinin de düşüncelerini öğrendikten sonra yeni bir karar vereceğiz.”dedi. toplantıyı bitirdi.

Bir gün sonraki toplantıya Ankara’daki İstanbul, İzmir ve Adana’dan katılan okul sahipleri ve yetkilileri durumlarını ve görüşlerini izah etmeye başlayınca, bir gün önce kurumları ve kurum sahiplerini aşırı bir şekilde suçlayan velilerin geri adım attıklarını gözlemledik. Bu formülle yeni uygulamayı “doğmadan ölmek”ten kurtardık. (Bu konularla ilgili olarak özel arşivimizde belgelerin olduğunu tahmin ediyorum. Bulup uygun yerlere koymak gerekir.)

İkinci önemli husus,

Özel okullar öğrencilerini Anadolu Liselerinin sınavlarına katılıp kendilerini tercih eden öğrencilerin ancak alabiliyorlardı. Bakanlığın getirdiği şartların ve usullerin dışında öğrenci almaları mümkün değildi. Bu usullerin dışında öğrenci kaydı yapan okullar ve ilgilileri hakkında kanunî işlemler yapılırdı. Ceza alan idareciler olurdu.

Kontenjanları çok kere boş kalır. Kapılarında kaydolmak için bekleyen öğrenciler yeterli puan alamadıklarından veya sonucu göremediklerinden dolayı kayıtları yapılamazdı. Önemli bir sebep daha vardı. Kapısında bekledikleri okulu başvurularında tercih etmemişlerdi.

Özellikle özel okul bulunmayan illerdeki öğrenciler herhalde öğretmenlerinin de telkinleri yönünde Ankara, İstanbul ve İzmir’de adı duyulmamış okulları tercihleri arasına alır, kazandıkları takdir de problem ortaya çıkardı. Veliler, “Biz okulun paralı olduğunu bilmiyorduk, ücreti ödeyecek durumda değiliz, şimdi ne yapacağımızı bilemiyoruz. Paramız seni bu okulda okutmaya yetmez sözünü çocuğumuza nasıl söyleyebiliriz?” diye şikayetlenirler, Cumhurbaşkanından başlayarak Başbakana, Bakana dilekçe üstüne dilekçe verirlerdi. Sonuç alınamazdı ama boş yere birçok makam meşgul edilir. Nafile yere yüzlerce, binlerce dilekçeye cevap verilmek mecburiyetinde kalınırdı. Çünkü sistem sapla samanı birbirine karıştırmıştı. Parasız devlet okulları ile paralı okulların giriş sınavı birlikte yapılır, müraacatlar aynı zamanda ve aynı şartlar dahilinde olurdu.

Önceleri Anadolu Liseleriyle, Özel oku sınavlarını birbirinden ayırdık. Sınavlara katılabilmek için okulların kontenjanları nispetinde para yatırmak zorunluluğunu getirdik. Öğrenci kılavuzlarını muayyen bir ücret karşılığında reklam verebiliyorlardı. Öğrenci alım ve kayıt şartlarını özel okulların dernekleriyle birlikte tespit etmiştik. Yönetimde yönetici durumunda olanlarla yönetilenlerin ortak karar ve görüşleri doğrultusunda yapılması idare sistemimizde yeni ama çok önemli adımlardan birisiydi. Gene müdürlüğümüz döneminde buna benzer çok örnek vardır. Rahmetli Avni Akyol, bakanlıktan ayrıldıktan sonra yazdığı kitaplardan birisinde “Necdet Özkaya, özel öğretim kurumlarına demokratik yönetim anlayışını getiren genel müdürümüzdür.” demiştir.

Sınav sonuçlarına göre tercih sistemini Türk Eğitim Sistemine önce biz getirdik. Sonra Anadolu ve Fen Liseleri, sonra üniversite girişlerinde bu usul uygulanmaya başlandı.

Ücretleri serbestçe kurumlar tarafından, tespitini ve ilanını kurumlara bıraktığımızın ertesi yılında, İzmir’de özel öğretim kurumlarımızla ilgili olarak büyük bir toplantı düzenlenmişti. Kurum temsilcilerinin yanı sıra bölgenin il ve ilçe milli eğitim müdürleri ve özel öğretimde sorumlu müdür yardımcıları bu toplantıya iştirak etmişlerdi. Gündem olduğu gibi uygulanıyordu. Çay masalarının birinde Özel Türk Lisesinde yapılan toplantı dolayısıyla Bahattin Bey ev sahipliği yapıyordu. Birkaç il ve ilçe milli eğitim müdürleriyle kendisini odasında ziyaret ettik. Sohbet arasına sözü özel okullarda yapılan sistem değişikliğine getirerek “ özel okullar yaptığı hizmetlerden dolayı Necdet Özkaya’yı asla unutmayacaktır.”dedikten sonra ücretlerin serbest bırakılmasıyla, kurumların çok ciddi ve ağır bir sorumluluk altında bırakıldığını söyledi. Şimdiye kadar ücretleri pahalı bulan velilere “bizim bir günahımız ve sorumluluğumuz yok. Yıllık ücretler bakanlık tarafından uygun görülerek onaylanmış ve illere kurumlara gönderilmiştir. Aksine davrandığımız takdirde bakanlık emirlerine aykırı davrandığımız gerekçesiyle hakkımızda soruşturma açılır.”derdik. Bunu artık söyleyemeyeceğimiz gibi “ara zam” da kaldırıldığından dolayı çok ciddi ve doğru hesaplar yaparak bütçeyi çıkartmamız öğrenci ücretlerini ona göre tespit etmemiz gerekmektedir.”diye ekledi.

Öğrenci ücretlerinin tespit ve belirlenmesini tam anlamıyla kurumlara bırakmadan önce yanılmıyorsam (1986, arşive bakmam gerekir) bir ara formül bulunmuştu. Hazırlık sınıfı, hazırlık sınıfının bulunmadığı okullarda birinci sınıfa kaydolan öğrencilerin ücretleri kurumlarca tespit ve tayin edilir. Ara sınıf ücretlerinin tespitinde bunlar baz olarak kabul edilir, belli bir oran dahilinde yükseltilirdi. Bu mutlaka zam olacak anlamına gelmezdi.

İki veya üç yıl özel okul sınavları bakanlıkça yapıldıktan sonra okullarında görüşlerini, düşüncelerini almak suretiyle, bu sistemi de terk ederek öğrenci alımları ve kayıtları kurumların yönetmeliklerinde belirleyecekleri usul ve esaslara göre yapma imkanını ve yetkisini verdik. Bir tek şart getirmiştik. Yönetmelikleri bakanlığa onaylattıktan sonra yürürlüğe koyacaklardı. Ayrıca kendilerinin yazıp yönetmeliklere koydukları hükümlere uyacaklardı. Bu da şu anlama geliyordu. Herkes kendisine karşı doğru  olmalı, dürüst davranmalıdır. Bir ilde birden fazla okul sınavla öğrenci almak durumuna gelmişse kendi aralarında kuracakları bir komisyon marifetiyle sınav yapabilir imkanını da sağlamıştık. Bir başka ildeki özel okullar isterlerse bir başka ildeki sınavlara katılabilirlerdi. Kura yoluyla veya ilkokuldaki net ortalamasına göre veya kontenjan doluncaya kadar müracaat eden öğrencileri kaydedebileceklerdi. Okullar arasında işin tabiatına uygun bir rekabet ortamı hazırlanmıştı.

***

Dörtyol’da (yazlık) okumak için birkaç tane kitap aldım. Günlük okuduğum yedi sekiz gazeteden sonra vaktim elverdikçe kitap okuyorum. Dörtyol’a çıktıkça, genellikle eski belediye başkanı Türkoğlu’nun eczanesine gidiyorum. Bayram Türkoğlu Adana İmam Hatip’ten talebem olmuş. Benimle ilgili güzel hatıraları var. Bazen anlatıyor. İstiklal Marşı törenlerinden kaçmak için şeytanın aklına uymuş ama bana yakalanmaktan da yakayı kurtaramamış. Yediği tokat bir daha İstiklal marşı ve bayrak töreninden kaçmaması gerektiğini öğretmiş.

Hacı Bayram iyi yetişmiş, milli duyguları çok yüksek, milli ve bedii zevki gelişmiş bir arkadaşımız. Cengiz Gökakın’ın da damadıdır. Cengiz Gökakın da rahmetli Faruk Hoca’nın kızıyla evlidir. Yani Hacı Bayram, Faruk Hoca’nın da damadı sayılır. Çocuklarında Faruk Hoca’dan gelme genler vardır. Asılları Ocak’lıdan. Ata baba yurtları orası, Türkoğulları Van’da da büyük sülaledir. Bayram’a “bunlarla bir ilginiz var mı?” diye sormuştum. “Hocam” dedi. “Yıllar önceydi bir gün eczaneye tanımadığım biri çıka geldi. Selam, sabahtan sonra ben “ Van’dan geliyorum.” dedi. “Türkoğullarındanım. Sülalemin oturduğu yerlere gidip, onlarla tanışmak için yollara düştüğünü” söyledi. Aile büyüklerimizden dinlediklerimize göre, Dörtyol-Ocaklı’ ya doğudan geldiğinizi de ayrıca biliyoruz.” dedi. 

Dörtyol, Ocaklı, Özerli ailelerin birçoğunun Azerbaycan tarafından gelen Türkler olduğu, araştırmalar genişledikçe anlaşılmaktadır. İskenderun Belediye Başkanı, Payas Belediye Başkanı ve yanlarındaki heyet, birkaç ay önce aileleri ile birlikte resmi davetli olarak Azerbaycan’a gitmişler.  İzlenimlerini anlattılar. Aynı soy dan sop dan geldiklerine inançları artmış. Heyette bulunan Antepli Hüseyin Polat Azeri’ye sormuş;

-Buna ne dersiniz?

-Göbelek.

-Bizde göbelek deriz.

-Babanın kız kardeşine ne dersiniz?

-Bibi.

-Bu yerin adı ne?

-Oğuzeli.

-Benimde ilçemin adı da “Oğuzeli” Heyecanlanan Hüseyin Polat, göz yaşlarını tutamamış, ağlamış.

Sami Ocak, “Bu köyün adı nedir?” diye sormuş, “Ocaklı” dır cevabını alınca “Benim köyümün adı da “Ocaklı” dır demiş.

Heyet dünya Türklüğünün varlığını iliklerine kadar yaşamış. Heyetin içinde Ceyhan Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü’ de eşiyle beraber bulunmuş. Mersin’ in Toros Belediye Başkanı da varmış.   

 ***

Dörtyol’da fikri ve bilgi seviyesi yüksek, milliyetçi bir cevre ve kadro var. Orta ölçekli bir ilçe olmasına rağmen Türk Ocağı Şubesinin bulunduğu ender ilçelerden birisidir. Dolayısıyla burada sohbet edecek arkadaş bulmakta bir sıkıntımız yoktur.

15 Temmuz 2005. Bu gün Cuma. Denizde müthiş bir dalga var. Hava bulutlu ve basık. Nem oranı çok yüksek. Denize dünde bugünde giremedik.   Çocuklar, gençler ileriye gitmeseler de kıyıya yakın yerlerde dalgalarla dalaşıyorlar. Buna bir nevi yakın dövüş veya boğuşmada diyebiliriz. Delikanlılığın hükmü karada da denizde de işliyor. Çayımı denize karşı yudumlarken, kırk yıldan beri içtiğim sigarayı, geçen yıl eylülün sonlarında bıraktığım için, çayla beraber, sigara yakmamaktayım. Sigara içmek sözümüz, Orta Asya coğrafyasında sigara çekmek olmuş. Belki doğrusu bu…

Cuma Namazını kılmak ve özlem gidermek için Belen’den Enver Yıldırım, yanında Hatay Milli Eğitim Müdürü Nazmi Beyoğlu ile İskenderun’da dershanecilik yapmakta olan Ayhan Yavuz la çıkageldiler. Yerleşim yerleri, beldeler, kentler, ilçeler bugün vasıtalarla ne kadar birbirine yakınlaştılar.

Onlar gelmeden önce, günlük gazeteleri okuduktan sonra Ayvaz Gökdemir’in “Düşünce Tarihimizden Portreler” isimli kitabını okumak için elime aldım. İki üç günden beri Ahmet Hamdi Tanpınar’la ilgili ufak çaplı bir tartışma var. Murathan Mungan, “Ahmet Hamdi Tanpınar artık eskidi.” deyince kimi yazar, Murathan’a hak verdi. Kimi yazarlarda Hilmi Yavuz, Alev Alatlı gibi karşı çıktı. En ilgi çekici tartışmayı bana göre Orta Doğu Gazetesi yazarlarından İrfan Ülkü başlattı. Devam edebilirler mi bu münakaşaya?. Etme ihtimali yüksek bir kalem kavgasına şahit olabiliriz.  

“Muhafazakarlığımız ve AB’ciliğimiz “ isimli yazısında (15 Temmuz 2005)

“Salı günkü yazımızda Ahmet Hamdi Tanpınar’la ilgili, medyadaki tartışmaya kendi köşemden katılırken, Tanpınar edebi tefekkürünün ve tefekkür temsilcilerinin, daha cumhuriyetimizin kuruluş yıllarından itibaren batı teslimiyetçiliğinin muhafazakar zeminini hazırlayan kilometre taşları olduğunun altını çizmeye çalıştım.”

“…DP.AP. siyası mirasında yoğunlaşan Türk muhafazakarlığı (sağcılık) bu gün AB. Teslimiyetçiliğine kadar gelen konulardan giderek işlerin AKP ve İslami aydınların simgelediği İslamcı Zihniyete devrediyorlar. İşte bu dönemde Ahmet Hamdi Tanpınar’lar, Nurettin Topçu’ lar raflardan indirilerek parlatılıyorlar.”

“…Bugün AB’nin eşiğinde ölüm sancıları çekerken bu nafile rüyasını gerçeğe dönüştürmek adına, yeni bir tasavvur (vizyon) yaratmak peşinde, artık eskiden savunduğu Anadoluculuk sentezinden bile vazgeçmeğe hazır.”

“ Yeni slogan uygarlıklar, dinler uzlaşması diyaloğu. Caminin yanına kiliseyi koyarsan Batı’nın evrensel vizyonuyla örtüşen bir dış açılım yapar, kendine göre Anadolucuğu evrenleştirirsin.

“…Önümüzdeki dönem, milliyetçiliğin sağcılıktan, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Yahya Kemal’den, Atatürk mirasını Batı teslimiyetçisi Muhafazakarlıktan ayrılacağı yılları görecek.”

Çok iddialı ifadeler. Ayrışmanın hudutları nasıl belirlenecek.?                      

Tanpınar için Ayvaz Bey ne diyor, diye kitabına baktım. Tanpınar başlı başına bir şahsiyet olarak kitapta yer almamış. Yahya Kemal kitapta yer bulmuş. İrfan Ülkü’nün Batı teslimiyetçiliğine giden bugünkü yolu hazırlayanların başında Tanpınar’la birlikte Yahya Kemal de var. Bu tespitler ne kadar doğru, ne kadar haklılar. Arkadaşımın Yahya Kemalle ilgili tespitlerine bakmak için kitabı açtım. Ziya Gökalp’ten sonra Yahya Kemal yer almış. Ziya Bey, Yahya Kemal’den yaşça daha büyük, Milliyetçi Düşünce sisteminde daha önde ve daha tesirli. Gökalp aynı zamanda bir siyasetçi. Sistem kuran bir şahsiyet.

Ayvaz Bey’de Yahya Kemal bahsine “O bir mütefekkir veya mefkure adamı değil, siyasetle de pek ilgisi yok. Sadece deha sahibi bir şair.” Cümlesi ile başlamış.

Yahya Kemal, Prens Sabahattin Beyi Mayıs1913 de ziyaret ettiği için polisçe sorguya alınır.  O esnada oraya İstanbul Merkez Kumandanı Kur. Alb. Cemal Bey (sonra bahriye nazırı, İttihatçıların üç büyük paşalarından biri. Çok sert bir asker. Gazeteci yazar Hasan Cemal’in dedesi.) gelir. Şaire çok nazik davranır, mütevazi ve munis bir sesle der ki.

“Beyefendi!  Biz son defa hükümeti, vatanı tehlikede gördüğümüz için aldık. (23 Ocak 1913 Bâb-ı Ali Baskınını kast ediyor.) ondan evvel başlattığımız inkılabı (23 Temmuz 1908, II. Meşrutiyet) da yalnız ve yalnız bu milletin selameti uğruna, kendimizi feda ederek vücuda getirdik. Lakin biz bu inkılâbı, bu zavallı vatan sizin gibi münevver insanların eline teslim etmek için yaptık. Bu vatanın başına sizler geçeceksiniz. Artık onu sizler ileriye götüreceksiniz…..”

Şair bu gönül alıcı sözler için şöyle bir karşılık verir.

“Dokuz seneden beri bilâ fasıla Paris’ de yaşıyorum. Hürriyet olduğunu gazetelerde okudum; Vatana döndüm. Bir seneden beri geçen vakaları köşemden seyrediyorum. Politikaya hiç karışmadım.

Beyefendi, zât-ı âlinizi temin ederim ki ben vatanımı idareye haris değilim. Vatanımın başına geçirilmek teklifine maruz kalsam bile bu şerefi ukdeme almaktan çekinirim. Yeryüzünde yegane ihtirasım milletimin lisanında istediğim gibi birkaç manzume vücuda getirmektir; Bu mısraları ecnebi bir diyarda da söyleyebilirim. Paris’teki hür hayata çok alıştım.Tevkif olunmak, hapsedilmek hayata razı olmadığım fedakarlıklardandır. Bunu kuvvetli vatanperverlere bırakmayı tercih ederim.”

Ayvaz Gökdemir, Yahya Kemal’in şahsiyetini çok açık bir şekilde ortaya koyan ifadeleri iyi tespit etmiş, Yahya Kemal bir dava adamı değildir. Hatta birazcık zorlansa “Vatansever” bile değilim diyecek. Yakın zamanlarımızın mücadele insanlarından hiç birine benzemez. Ne Namık Kemal, ne de Ziya Gökalp gibidir. Hele hele Mehmet Akif’e hiç benzemez. Mehmet Emin gibi;

“Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur,

Sinem, özüm ateş ile doludur!

İnsan olan vatanının kuludur,

Türk evlâdı evde durmaz giderim.”

Bu sert, dik, iddialı, zamanına göre düşünecek olursak çok yeni mısraları asla söylemez. Vatanın kulu olmak, bu uğurda evde oturmayı Türk olmaya aykırı gören bir kişiliği yoktur.

Ama bütün bunlar Yahya Kemal’in bir Türk gibi duymasına, düşünmesine engel değildir. Milletimizin, medeniyetimizin, dilimizin büyük şairi oldu.

İrfan Ülkü, Osmanlı Medeniyetini ve tarihini yücelttiğinden dolayı Yahya Kemal’e öfkeleniyorsa yanılıyor demektir. Gökalp gibi Selçuklu ve Osmanlı’yı görmemezlikten gelmek, hele hele Osmanlı’ya kıymak, küsmek, onu kötülemek bana göre yanlıştır. Gökalp bu yanlışa kendi ideolojisinin tutunması ve benimsenmesi için yapmış olsa bile yanlıştır.

Yahya Kemal de Fransız tarihçilerinin tesirinde kalarak bir yanlışlığa düşmüştür. “Fransız Milletini, bin yılda Fransa’nın toprağı yarattı.”  Cümlesinden hareketle, Türk Milleti’ni de Anadolu ve Rumeli’den ibaret Türkiye toprağı yarattı diye düşünür ve 1071 den yani Malazgirt zaferinden öncesini yok sayar. Tabii bu yanlış ve eksik bir görüştür. Fransız Milleti için doğru olan bir tarif, Türk Milletini tanımaya, tanıtmaya yetmemiştir. Yahya Kemal’in vatan tarifi Osmanlı Türkü’nü bile tam anlamıyla ifadeye yetmiyor. Balkanlar ve Anadolu coğrafyasının dışında Kafkasya, İran, Irak, Suriye, Arabistan, Libya, Fas, Cezayir, Tunus, Türk’e vatanlık yapmadı mı? Yemen Vatan değil mi ? Çanakkale, Sakarya için vuruşan Türkoğlu vatan saydığı Osmanlı topraklarının her bir parçası için savaşmadı mı ?. Kanını ve canını o toprakları vatanlaştırmak ve savunmak için akıtmadı mı ? Şehit olmadı mı?.

Vatanı idareye talip olmayan başı sıkışırsa Paris’e tekrar döneceğini ifade eden Yahya Kemal, Nihat Sami Banarlı’nın, Ahmet Kabaklı’ nın, Ayvaz  Gökdemir”in söylediği gibi vatan şairidir, milli şairdir,

 

 

 

Dörtyol-19,7,2005

 

Okumak ve üzerinde çalışmak için Ankara”dan getirdiğim kitapların arasında Turgut Özakman”ın Vahidettin Mustafa Kemal ve milli mücadele isimli kitabı da var. Ayrıca aynı zat’ın (Şu Çılgın Türkler) adındaki yeni çıkan kitabı da var. Bunları tesadüfen almış getirmiş de değilim.

Avrupa Birliği”ne girmek için yapılan yasal düzenlemelerin özellikle, Erdoğan hükümeti döneminde başlatılan hızlı çalışmalar yakın tarihimizin olaylarını da gündeme taşıdı.

Tabii ki Lozan Antlaşması ile elde edilen maddi ve manevi hakların birer birer elden çıkarılmış olması, gündeme Türkiye Devletinin bölünerek parçalanması ihtimalini de getirdi.

Bir hafta önce gazeteler, Atatürk”ün Yalova”daki çiftliğinin Araplara satıldığına dair haberler vardı. Okuyanlardan bir kısmının canı sıkılmıştı. “Atatürk”ün çiftliği satılır mı?” diye. Bir ikisi de Araplara satıldığı için ayrıca üzülmüştü. Batılı bir millete satılsa belki de bu kadar öfkelenmeyeceklerdi.

Onlara dedim ki; “Atatürk’ün kurduğu devlet tasfiye edilirken sizin çiftlik derdinizi anlamakta zorlanıyorum.”

“Lozan’ı deldirtmeyeceğiz! “ diye bir kampanya açıldı. 24 Temmuzda İsviçre’nin Lozan şehrinde büyük bir tören yapılacakmış. Önderliğini Doğu Perincek yapıyormuş. İşçi Partisinin başlattığı bu imza kampanyasının ismi: “Lozan’a dokunulmaz”(Sabah, Çukurova-19.7,2005) bir başka kampanya Kürtlerin başlattığı iddiasıyla gazetelerde haberler yer almış. Akşam 19.7.2005 Güler Kömürcü’nün yazısı:

(Başkanlığını Şeyh Sait’in torunu Abdülmelik Fırat’ın yaptığı Hak ve Özgürlük Partisinden bir gurup, elde megafon, Diyarbakır Ofis semtinde Kürt Federasyonu için imza topluyor. Kürt-Der sözcüsü İbrahim Güçlü ise, megafonla Kürtçe seslendiği vatandaşlardan kampanyaya destek vermelerini isteyerek:”Kürt haklarını almak için sen de imza at”.

PKK terör hareketlerini şiddetlendirdi. ABD PKK ya hem İran’a hem Türkiye’ye karşı kullanacak.

Aslan Bulut Yeniçağ’daki yazısında bunu açık, açık söylüyor. A.Öcalan da “ABD bizimle oynuyor” diyor.

Irak’a geçen tır şöförlerinin kağıtlarına Güney Kürdistan Federe Devlet damgası vurmaya başlamış.       Federenin kuzey parçası nerede? Yeniçağ’da İsrafil Kumbasar(19.7.2005) ihanete üç adım: önce tahkim yasasını çıkardılar, ardından 35 yıldır reddettiğimiz BM ikiz sözleşmesini imzaladılar, sonra hazine arazilerini, yani vatan topraklarının satılmasını gerçekleştirebilecek kanunu geçirdiler.

Bir başka önemli haber hemen hemen bütün gazetelerde yeralmış. Irak Dışişleri Bakanı Beyan Barg Sulağ “ Türkiye PKK ya karşı yapacağı sınır ötesi operasyonu için önce bizden, sonra da Kürtlerden izin alacaksınız“ dedi.

İşte başarılı (!) dış politikamızın ulaştığı seviye bundan ibarettir.

Bıçak sırtında geç irmeye çalıştığımız bu günlerde eski Başbakanlardan Bülent Ecevit Vahidettin hain değildir diye sebebi pek açıklanmayan bir çıkış yaptı. Bir zamanlar 1980 den önceki bir zamanda Atatürk inkilapçılarını “gardırop devrimcileri “diye nitelendirmişti. 

 

Dörtyol-14.9.2005

 

Dün 6-7 eylül olaylarının 50. Yıl dönümü ile ilgili olarak medyada çıkan haberler ve yorumlarla ilgili alıntıları, tespitleri ve kendi duygularımı, düşüncelerimi yazmıştım. Bugün de tarihimizde önemli bir yer tutan Genel Kurmay Başkanı olarak Kenan Evren’in ve Kuvvet Komutanlarının idareye müdahale ederek devleti yönetmeye başladıkları gün ihtilal sıfatı bu hareket için belki fazla olur.”Askeri müdahale” diye nitelendirmenin doğru olacağını düşünmekteyim.

Yazarak okumak, okurken yazmak, yazarken düşünmek, muhakeme etmek, anlamak ve yorumlamak için iyi bir yöntem olduğunu hayatım boyunca hep kullanmaya çalıştım. Doğru bir yol olduğunu denemelerimle biliyorum. Onun için 12 eylülle ilgili olarak çeyrek asır sonra medyadaki yansımaları aynı usulle değerlendireceğim.

***

Ünlü bir tarihçimiz olan İlber Ortaylı’nın Milliyet’in ekinde 11 eylül günü 12 eylüle nasıl geldik konulu yazısını dikkatlice okudum. Sayın Ortaylı diyor ki;

“12 eylül 1980 harekatı, 20. Yy. Türkiye tarihindeki 4. Askeri darbedir. Birincisi 1908 temmuzundaki tarihimizde 1. Meşrutiyet olarak bilinen ihtilaldir.

İkincisi 31.3.1909 vakasıdır. Bunu takip eden Bab-ı Ali baskını ise üçüncüsü olarak nitelendirilen bir askeri darbedir. Her üç darbenin de tertipçisi İttihat ve Terakki Cemiyeti’dir. Son darbede öne çıkan isim Enver Bey’dir. Enver Bey, arkadaşlarıyla birlikte Bab-ı Ali’yi basmış Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı öldürmüşlerdir. Saraya, Padişahın huzuruna o güne kadar Devlet hayatında görülmemiş bir şekilde adab-ı muaşerete aykırı olarak silahlı bir vaziyette çıkmıştır. Üniformalı ve silahlı olan Enver Bey, Padişah Efendimize Mahmut Şevket Paşa’yı Sadrazam tayin ettirerek darbecilik geleneğinin doruğuna çıkmıştır.

***

İkide bir kazan kaldıran, devlet hayatını alt üst eden Yeniçeri Ocağı’nı 1826 da kaldırmak suretiyle ihtilal geleneğini bitirmek istedik. Ama başaramadık. Çünkü Paşalar Padişah devirmek, tahta yeni Padişah oturtmayı şanlı, şerefli bir iş olarak telakki ediyorlardı.

Hüseyin Avni Paşa, Sultan Abdülaziz’i devirmek ve ölümüne sebebiyet vermek suretiyle terk edildiği sanılan Yeniçeri geleneğinin yaşadığını bir kere daha gördük.

Aslından kılınan cenaze namazı ne Sultan Abdülaziz’in ne de Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın cenaze namazıydı.  Arnavutluk’tan Basra Körfezine uzanan bir devletin cenaze namazıydı kılınan. Bu namaz on yıl sürmüş. Birinci Cihan Harbi’nin sonunda Devletin işi bitmişti. Millet ayaktaydı. Daha doğrusu istiklâl aşkıyla dolu bir çok asker ve sivil Milleti yeniden diriltmek ve yeniden devleti kurmak için ölümü göze alarak mücadeleye başladı.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

180 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi