YENİ BİR HAYAT

28.06.2005  Dörtyol

Adana İmam Hatip Lisesinde öğretmenlik yaptığım yıllar... Öğretmenlik dönemlerinde ne kadar çok hatıram var. Sıradan şeyler. Ama ne kadar zevkli canlı ve neşeli. Üzüntülü, acıklı olanlar yok mu? Olmaz olur mu?  Ama onları anlatıp yazsam mı ? Şüphem var. İnsanların tadını, tuzunu kırk elli yıl önce yaşanmış elem verici şakalarla kaçırmaya kendimce doğru bulmuyorum. Onun için elimden geldiği kadar, her dönemde insanların gülmesine vesile olacak olayları yazmaya çalışacağım.

60’lı 70’li yıllar Türkiye’nin çok ağır ideolojik tartışmaların yaşandığı dönemlerdir. Kavgaların yapıldığı yıllar…Yoğun bir politika, yoğun bir kamplaşma. Yemek yemek,su içmek gibi. İnsanlar politikayla yatıp kalkıyorlar. 50 ile 60 arasında DP-CHP çekişmesi var. Parti tutmak, her an bu iki parti arasında cereyan eden siyasi tartışmaları bahse konu yaparak vatandaşların birbirini yiyip durması.

Her meslekten her kesimden insanların kendilerine uygun gördükleri yeni yeni ortaya çıkan örgütlerin etrafında toplanılan çağları yaşıyoruz.

Ben öğretmen olduğum için kendimce zararlı gördüğüm “Sol” cu öğretmen kuruluşlarının yanında değildim. Ama dünya görüşümüze uygun dernekler de henüz kurulmuş değildi.  

Biz yaştaki meslektaşlarımızın çok büyük bir kısmı solcu hatta Marksist. Genellikle CHP’yi tutuyorlar. Küçük bir kısmı ise  TİP’li. “Sol” un değişik fraksiyonlarına rastlamak mümkün. Sendikaların siyasi partilerden daha baskın olarak Ülkedeki sosyal, ekonomik ve siyasi hareketlere yön verebiliyor.

Solcu olmanın “adam olmakla“  denk tutulduğu bir dönemde, okumuş olmanın ilk ve en önemli şartı solcu olmaktır. Aksini düşünmek imkansız gibi. Solcu olmak çok büyük bir medeni cesaret gerektirmiyor. Asıl cesaret “Sol”a ve “Solcu”ya karşı olmaktır. Öğretmen olup da solcu olmamak  yüreklilik istiyor. Çünkü başınıza hiç beklenmedik zamanlarda, umulmadık olaylar gelebilir.

Solcu olmayan herkes gibi bende AP’ sini tutuyor, Onun görüşleri istikametinde siyasi yayınlar yapan Yeni İstanbul Gazetesi ni ve Son Havadis’ i okuyorum. Takip ettiğimiz haftalık siyasi dergiler İstiklal ve Devlet Mecmuası gibileri de var. Arada bir Büyük Doğu Mecmuası da çıkmakta, piyasada satılmadan doğrudan abonelerine gönderilmektedir.  

AP’ nin yanında olmak bizi halkın nezdinde itibarlı kılarken, aydın diye vasıflandırdığımız tabakanın gözünde gerici yapıyor. Bir müddet sonra Türkeş’in yanında açıkca yer alacağız. Hem halk ile aramız açılacak hem de AP’ li olan birkaç yaşlı öğretmen ile aramız bozulacaktı. Gericilik sıfatımızın yanına bir de ırkcılık, faşistlik, kafatascılık yaftaları da eklenecekti.

***

Bugün 2005’ teyiz. Aradan 30-40 yıl geçmiş solcu aydınların birçoğu birçok meselede milliyetçi aydınlar gibi düşünmekte ve davranmaktadır. Bir kısım eski solcularla, AKP taraftarı güya İslami doğrultuda yayın yapan medya ve onların yazarları, solcuların milliyetçilerle birlikte hareket etmelerini gözden düşürmek için “Ulusal Kızılelma Koalisyonu” adını taktılar. Eski sıfatlarımız yerinde durmaya devam ediyorlar. Eksilen olmadı, ilave oldu.             

***

Arkadaşları adamın birine “öküz” lakabını takmışlar. Büyümüş, evlenmiş, çocukları olmuş, onlarda yetişkin hale gelmiş, babalarının “öküz” lükle anılmasına canları sıkılır olmuş.

Öküz lakaplı baba kendi arkadaşlarına rica etmiş,”bana bugüne kadar öküz diye seslenmenizden pek rahatsız olmadım, olduğum zamanlarda sesimi çıkarmadım. Ama çocuklar büyüdüler öküzün oğlu olarak anılmalarına canları sıkılıyor. Gelin artık bana öküz demekten vazgeçin.” demiş. Arkadaşları “Bize bir ziyafet verirsen, üstündeki bu öküzlük etiketini kaldırırız” diye cevap vermişler. Adamcağız böyle kolay bir yolla öküzlükten kurtulacağından dolayı çok sevinmiş.

Akşam evine gidince meseleyi eşine açmış, kadıncağız da öküzün karısı olmaktan kurtulacağı için ziyafet işine razı olmuş. O günün şartları içinde ziyafet vermek kolay mı? Bütün yemekler odun ateşinde pişirilecek…

Nihayet ziyafet günü gelmiş çatmış. Arkadaşları birer ikişer eve gelmeye başlamışlar. Hanım konu komşunun yardımı ile mükellef bir sofra hazırlamış, yemekten sonra yenilen tatlılar sohbeti iyice koyulaştırırken yavaş yavaş konu, ziyafete sebep olan meseleye gelmiş, dayanmış. Arkadaşlarının en yaşlısı “öküz” lük sıfatının kaldırılması için müzakereyi açmış. Uzun tartışmalar sonucunda ev sahibini odaya çağırarak gıyabında verilen kararı kendisine tebliğ etmişler. ”Arkadaş, üzerindeki “öküz”lüğü kaldırıyor, bundan sonra sana “TOSUN” demeğe karar verdik” demişler.

Arkadaşlarının bu kararına çok sevinen “öküz” mutfakta oturup kararı bekleyen hanımının yanına koşar. “Hanım, hanım gözün aydın olsun. Öküzlükten kurtuldum. Bundan böyle arkadaşlarım bana “TOSUN” diyecekler. Kadıncağız kocasından akıllı olduğu için eşine ”Yahu “ÖKÜZ” lükten kurtulduğuna seviniyorsun güzel, fakat “TOSUN” luğa nasıl razı oluyorsun ?”  diye söylenmiş. Devam ederek demişki, “Sen bilmez misin ki tosun büyüyünce öküz olur.”

İnsanoğlunun garip idrakleri vardır. Öküzlüğe kızar, tosunluğa razı olur. Eşek derseniz kavga eder, aslan derseniz memnun olur. Canavarlıkla anılmak kimsenin hoşuna gitmez. Çakal lakabı veya hitabından hoşlanmayan insanoğlu kurt isminden hiç rahatsız olmaz, onu taşımaktan çok memnuniyet duyar. Hele Ülkücülere “Bozkurt” diye seslenirseniz alkışlardan yer gök inler.

“Bozkurtlarım” hitabını rahmetli Başbuğ’un ağzından duyan ülkücülerin nasıl coştuklarına kaç kere şahit oldum, kim bilir?

***

Özer Revanoğlu’ nun Mersin de siyasete devam ettiği günlerde bir gün rahmetli Alparslan Türkeş le rahmetli  Dündar Taşer  Adana’ ya gelmişlerdi. O günün Adana’sında ve Mersin’inde gündüzleri çok sıcak olduğundan büyük kalabalıklarla toplantı yapmak hemen hemen imkansız gibi. Çok büyük zaruret olmadığı takdirde temmuz, ağustos hatta eylül aylarında  Çukurova ve yöre il ve ilçelerinde kongre, konferans, seminer ve bunun gibi toplantıların yapılmaması gerekmektedir. Sıcaklığın yanı sıra bu aylar Çukurovalıların yaylaya çıktıkları mevsimdir.

Onun için Mersin’de ki toplantıyı akşamleyin bir yazlık çay bahçesinde yaptık. Yazın yurdun her yöresinde yazlık bahçeler vardır. Ama güneydeki bahçelerin hali ve zevki bir başka olur. Yazlık bahçelerin sefası gibi  yazlık  sinemalarda o zaman bir başka alemdi. Hala var mı? Korkarım ki, Köroğlu’nun dediği gibi “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu.”  Klimalar icat oldu, yazlık sinemalar tarihe karışmış oldu. Televizyon sinemanın ocağına yıllarca incir ağacı dikti, İstanbul,  Ankara gibi büyük şehirlerde bile sinemalar ölmüş gibiydi. Nasıl oldu bilmem. Bir sihirli nefes sinemaların yeniden dirilmesini sağladı.

***

Mersin’de ki toplantı o günün şartları içinde çok ilgi çekmiş, yaz akşamı olmasına rağmen büyük bir kalabalık toplanmıştı. Adana’ dan da çok kimse toplantıya katılmıştı. “Ülkücülük” ün henüz mayalanmaya başladığı günlerdi. Herkesin birbirini tanıdığı, sevdiği zamanlardı. Rüyaların, Milliyetçi Türkiye ve Turan İlleri ile süslendiği zamanlardı. Kürşatlar dan Mustafa Kemaller’ e  kadar Türk tarihinin büyük kahramanları ile yatar, kalkar olmuştuk. Alpaslan Türkeş Ülkücülere göre Tanrı Dağlarından inmiş bir destan kahramanıydı. Dündar Taşer, Muzaffer Özdağ gözümüzde Malazgirt’ten veya İstanbul fethinden zamanımıza yadigar kalmış komutanlardı. Hele Dündar Taşer’ in gönlümüzdeki yeri bir başkaydı. Ölümü  üzerine Ülkücülerin ne kadar çok üzüldüklerini; hayıflandıklarını bugün gibi hatırlıyorum. Kendisini tanıyanların Dündar Bey için hala üzülür, hala ondan hatıralar naklederek, rahmetle anılmasını sağlarlar.

Mersin’de ki  toplantıda çay bahçesinin en arka ve kuytu köşesinde rahmetli Dündar Taşer Beyle bir masaydık. Genç sayılacak bir yaşta aramızdan ayrılan ülkücü meslektaşım Hasan Özçetin de yanımızdaydı. Büyük bir ihtimal Müftü Kamil Hocada masadaydı. Bunları aradan 30-35 yıl geçtikten sonra değil de zamanında yazsaydım, daha çok canlı ve çok belirgin tablolar çizer, sahneler anlatabilirdim. Ne yazık ki demiri tavında dövemedim. Ama zararın neresinden dönersek , kardır hesabı kendimize göre çok değer verdiğimiz zamanlara ve o zamanın kıymetli insanlarını anlatacağım.

Bahçe tıklım tıklım. Dündar Bey hariç protokol yerini almış, Başbuğun sağında solunda genel idare kurulu üyeleri ve Adana, Mersin il başkanları ve ilçe başkanları yerlerini almış vaziyetteler. Rahmetli Kemal Ağabey’in Mersin İl Başkanı olduğunu hatırlıyorum. Toplantının açılış konuşmasını Özer Revanoğlu yaptı. Bilgili, görgülü, tefekkür gücü yüksek bir arkadaşımız olan Revanoğlu, aynı zamanda güzel konuşurdu. Takdir edilen bir hatipti. Ne yazık ki çok uzun zamandan beri siyasetten uzakta Kırgızistan da yaşamaktadır. MHP’ si zaman içinde bir çok “kıymeti” maalesef kaybetti.

***

Özer Bey’in konuşmasından sonra protokol gereği olarak Hasan Çulhaoğlu kürsüye davet edildi.  Çulhaoğlu Adanalıdır, Karaisalı’dandır. Toros Türkmenlerindendir. O zamanlar Genel İdare Kurulu üyesiydi. Herhalde bu görevi 80 ihtilali öncesine kadar yürüttü. 12 Eylül askeri müdahalesinde Merkez Karar Divanı üyesi olmuş olsaydı, Mamak’a kapatılanların arasında o da olurdu. Ama ihtilalle ilgili unutulmaz yorumları oldu. Yeri geldiği zaman onları da anlatacağım.  Hasan Çulhaoğlu unutulmaz bir tiptir. Galiba 60’lı yıllarda MHP’ de siyaset yapanlar içinde hayatta kalan en yaşlı ağabeyimizdir. Çulhaoğlu ile yazacaklarım başlı başına bir bahis olacaktır. Satır aralarında geçiştirilmeyecek kadar ilgi çekici  bir kişiliğe sahip olan Çulhaoğlu kürsüye çıktı. Nerden aklına geldi, neden gerek gördü onu tahmin edemiyorum. “Lider Kimdir” diye konuşmasına başladı.

Çulhaoğluna göre lider,

Eşek kadar dayanıklı,

Katır gibi inatçı,

Tilki gibi kurnaz,

Alaca saksağan gibi sezgili,

Köpek gibi sadık,

Aslan gibi kuvvetli ve kudretli,

Kartal gibi kapıcı ve yırtıcı,

Kurt gibi güçlü ve cesur,

Keçi gibi atik,

At gibi vakur, alımlı ve nazlı…..

Çulhaoğlu benzetmeleri uzattıkça uzatıyordu. Çünkü köy hayatını, hayvancılığı çok  iyi bilen Çulhaoğlu’nun bu “lügat”leri bilmesi kadar tabii bir şey olamazdı. Ama Çulhaoğlu köylülere değil, şehirlilere hitap ediyordu. Çok eski Türk metinlerinde benzer ifadeler şüphesiz ki vardır. Tarım ve hayvancılıkla geçinen topluluklarda lideri bu benzetmelerle anlatmak çok olağandır. 20. Yüzyılın üçüncü çeyreğinde bu benzetmelerle “Lideri” tarif etmek “gerçekle ne ölçüde bağdaşırdı. Nitekim Hasan Ağabey’in benzetmeleri arka arkaya geldikçe bütün bahçe gülmekten bir hal oluyordu.

“Velhasıl lider, kurtoğlu kurt, yani bozkurt olmalıdır” dedi ve sesini yükselterek liderimiz Sayın Alparslan Türkeş’i kürsüye davet etti.

Rahmetli Dündar Bey, “Yahu bu Çulhaoğlu ne yaptı öyle, adamcağızı hayvanat bahçesine çevirdi.”Dedi. Türkeş’in bu konuşmaya ve benzetmelere nasıl tepki vereceğini herkes gibi bizde merak ediyorduk. Kürsüye alkışlar arasında çıkan rahmetli başbuğ sözlerine;

“Toros Canavarı sayın Çulhaoğlu’na teşekkür ederim.” diye başlayınca mukabeleri Çulhaoğlu’nun lisanına uygun düştüğüne karar verdik. O günlerde Toroslar da bir eşkıya türemiş, halkın korkusu olmuştur. Hem O’ nu hem de bildiğimiz “canavar”ı anlatan Türkeş, böylece güzel ve canlı edebiyat sanatı yapmıştı.

***

Hasan Ağabey, nüktedan şakadan anlayan, fıkra bilen, halk hikayelerini anlatan capcanlı bir adamdır.  Güldürmeyi de sever gülmeyi de. Çulhaoğlu’nun yanında somurtmak mümkün değildir. Masala inanır, fala baktırır, hele remilcilere çok inanırdı. Yıllarca Süleyman Ramazanoğlu ile birlikte Pozantı tarafında bir falcıya gidip, gelerek “kayıp”tan haber almaya, “istikbali okumaya”  çalıştılar.

Adnan Menderes’in idam edilmediğini, yerine başkasının asıldığını falcıdan öğrenince çok memnun oldular. Falcı onlara demiş ki “Belli olmayan bir zamanda Menderes Türkiye’ye dönecek. Ama şimdiden zamanını söylemek mümkün değil.” Belli aralıklarla bu iki arkadaş falcıya giderek rahmetli Menderes’in ne zaman zuhur edeceğini öğrenmeye çalıştılar. Ramazanoğlu bu dünyaya veda ederken herhalde bu tecessüsle gözleri kapandı.

***

Bizim neslimizin fikir önderlerinden biride Osman Yüksel Serdengeçti idi. Birçok meziyetinin yanıbaşında  çok hazırcevap ve espirili bir adamdı.

Adana Türkocağı’nda bir sohbet toplantısı var. Birçok misafirle birlikte Serdengeçti’de var. Her sözü ve cümlesi gülüşmelere vesile oluyor.

“İki İsmet feleğimi şaşırttı” dedi. “Biri İsmet İnönü hürriyetimden diğer İsmet (eşi) zürriyetimden etti.”  Dedi. Bu cümleyi duyan Çulhaoğlu, “Osman Abi, seni buradan evlendirelim” der demez, Serdengeçti bu taşı gediğine koymakta gecikmedi. Hiç vakit kaybetmeden “ Çulhaoğlu,  Çulhaoğlu ben Çukurova’nın çukurunu dolduramam.” dedi.

Hasan Ağabey dilini yutmuş gibi oldu. Ancak çok sessizce “Ananını, dinini !!!... diyebildi.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

715 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi