YENİ KURUMLARA İHTİYAÇ DUYULUYOR

  Geçen haftadan devam ediyor  -6-

 YENİ KURUMLARA İHTİYAÇ DUYULUYOR 

Necdet ÖZKAYA

7 Mart 2006-Ankara

Yanılmıyorsam geçen hafta Perşembe günü öğleden sonraki bir saatte, MHP’li eski Tarım ve Köy İşleri eski Bakanı Prof.Dr.Hüsnü Yusuf Gökalp telefon ederek, bana “pazartesi saat 10.00 da Türk Metal Sendikasının konferans salonunda bir toplantı yapılacak, isminizi düzenleme kuruluna benle Namık Kemal Zeybek birlikte verdik” dedi. “Toplantıya katılır mısınız?” diye sordu.

“Bir mani olmazsa katılırım” diye cevap verdikten sonra sordum; “Düzenleme Kurulunda kimler var?” Prof. Dr. Reşat Genç, Prof. Dr. Ahmet Ercılasun, Prof. Dr. Mustafa Kafalı, Metal-İş Sendikasının genel sekreteri Satılmış Erdal diye saymaya başlayınca anladım ki tanıdık insanların sayısının fazla olacağı bir toplantı olacak.

Toplantının konusunu tam olarak Sayın Gökalp’de bilmiyordu ki açıkça söyleyemedi. “Bir bildiri kaleme alınmış, onu okuyup katılanların görüşünü alacaklar” dedi.

Bildirinin mana ve mahiyetini de sormaya gerek duymadım.

Pazartesi (6 Mart) saat 10.00 da sendikanın konferans salona girdiğimde, toplantıya katılan 60-70 kişinin yarısından fazlasını çok yakından tanıdığımı gördüm. Kemal Zeybek, Prof.Dr. Abdülhaluk Çay’ın karşılarında kürsüye yakın boş bir iskemleye oturdum. Solumda oturan kişinin,

“Ağabey hoş geldiniz” demesiyle o tarafa döndüm, Dr. Nevzat Şahan’dı. Sağımda oturan   zatı şahsen tanımakla beraber ismen tanımıyordum. Nevzat Bey bizi tanıştırınca gördüm ki o arkadaş beni çok yakından tanıyor.

Az sonra, kürsüye Mustafa Özbek önde olmak üzere salona göre soldan sağa doğru Dr.Hasan Ünal, Prof.Dr.Ahmet Ercelasun, Prof Mustafa Kafalı, ortada sendika başkanı Sayın Mustafa Özbek, yanında Prof.Reşat Genç, onun sağında ve sonda oturan Prof.Eyüp Aktepe bulunuyor.

Gördüm ki ülkücü fikir ve düşünceye sahip arkadaşlarımız, memleketin içine düştüğü elim ve hazin durum karşısında çare bulmak için bir sendika başkanının davetine uyarak bir araya gelmişler.

Sayın Mustafa Özbek’in açış konuşmasını dikkatlice dinledim. Özetle diyor ki;

“…………….yeni bir fetret devri yaşıyoruz.

Türkiye’nin çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak için yaptığı her hamle, emperyalistlerce yeni bir engellenme taktiği ile karşılandı.

Batının Türklüğün yükselişine karşı kullandığı en etkili malzeme etnik ve siyasi farklılıklar oldu.

Gün geldi bu ülkenin evlatları sağcı-solcu diye birbirine düşürüldü. Zaman oldu, öz be öz Türk olan insanlar mezhep kışkırtması tezgâhına getirildi. Etnik ayırımına dayalı kışkırtmalar hiç bitmedi.

AB ve ABD Türkiye’yi parçalayacak planlar yapıyor.

Mevcut iktidar ve iktidarın başı, Türk ve Türklük kavramlarından hoşlanmıyor ve rahatsızlıklarını açıkça dile getiriyorlar. Utanmasalar “Türkiye Cumhuriyeti” adını “Türksüz” ifade edecekler. “Türklüğü inkâr eden bir başbakan”. Avrupa irili ufaklı üniteleri birleştirip birlik olmaya çalışırken, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üniter yapısını bozmaya çalışıyor.

Sayın Mustafa Özbek’i dinlerken masalara konulan dergiye bakıyorum.

“Dilde, fikirde, içte birlik (koyu yazılmış) alt başlık büyük harflerle yeşil renkte ”TÜRKLÜK Boyları (siyah yazılmış)

Bir adres, kimlik de diyebiliriz: Türk Boyları Konfederasyonu Kültür Dergisi Ocak-Mart 2006-sayı:1

Bunları okuyunca, Dr. Nevzat Sahan’ın verdiği kartvizite bir daha bakmak ihtiyacını duydum. Kartvizitte şunlar yazılıydı:

Yörükler Türkmenler Kültür Derneği Genel Merkezi Dr. Nevzat Şahan, Yönetim Kurulu Üyesi, Oğuzlar Mahallesi Çetin Emeç Bulvarı 65.sokak 2/1 Balgat-Ankara Telefon ve belgegeçer numaraları yazılı.

Dr. Nevzat Şahan, Osmaniye’lidir. Ülkücü kökenli olmakla beraber, uzun yıllardan beri Doğruyol Partisi saflarında siyaset yapmaktadır.

Konfederasyon hakkında kendisinden ufak tefek bilgiler aldımsa da kendimce yeterli bulamadım.

Birçok yabancı kaynaklarda, “Türk Milletinin ,yirmiden fazla halktan oluştuğu yazılmaktadır. Kimine göre de Türk Milleti diye bir millet yoktur. Bu kavram İstiklal savaşı sürecinde M.Kemal Paşa başta olmak üzere birçok asker ve sivilin icadıdır.

Türkiye nüfusunu birçok etnik gruplara bölen kaynaklar, Yörükleri ve Türkmenleri de Türk’den gayri halklar içerisinde saymaktadırlar.

Kendilerine ve Kuruluşlarına bu ismi verenler, acaba Türkiye üzerinde sinsi emelleri olanların ekmeklerine yağ sürmüyorlar mı diye şüphelendim.

Toplantıda yapılan konuşmalar ile dergideki yazıları okuyunca, gördüm ki “Türkçü” görüşler fikirlerine egemen olmuş durumdadır. Kendilerini dergide tanıtırken;

“Özelde Türk Boyları Konfederasyonu ve bağlı federasyonların, genelde ise, kendi çapında olmak kaydıyla Türklüğün sesi olmak ülküsüyle….”

Türkiye Türkmen Beyi unvanı verilen Mustafa Özbek, “Türk kimliği onurdur” adlı makalesinde Türklükle ilgili çok çarpıcı ifadeler vardır: “Türk kimliği kimsenin horlayamayacağı, kötüleyemeyeceği, hafife alınamayacağı, burun kıvıramayacağı kadar sağlam ve saygın bir kimliktir.”

Türk kimliği övünülerek taşınacak bir madalya gibidir.

Bu ve benzeri görüşlere rağmen kendini Yörük ve Türkmen olarak vasıflandırılmasının sebebi nedir?   

Türk Ocakları ve fikriyatı bu görüşleri kucaklayacak erginlikte değil mi? Ayrı bir teşkilata neden ihtiyaç duyuldu. Siyaset yapılacaksa, ayrı bir parti kurmaya mı niyetleniyorlar diye düşündüm.  Toplantıda yapılan bu konuşmaların bir kısmı insana böyle bir izlenim veriyor!

26 Mart Pazar günü saat 13.00 de yeniden toplanma kararı alındı. İkinci toplantının bir az daha geniş katılımlı yapılması da alınan kararlar arasındaydı.

Bugün (Perşembe-9 Mart) önce telefon ettiler, sonra elde eve bir mektup gönderdiler. Mektupta, Türkiye Türkmen Beyi Mustafa Özbek Türk Boyları Konfederasyonu Genel Başkanı imzası var.

Mektup şöyle başlıyor:

“Malumları olduğu gibi, konfederasyonumuzca 6 Mart 2006 tarihinde basın ve kamuoyuna duyurulması oybirliğiyle kararlaştırılmış…… Ekte gönderilen formun düzenlenerek en geç 18 Mart 2006 tarihine kadar aşağıdaki adrese gönderilmesi gerekmektedir.

Adres: Türk Metal Sendikası Genel Merkezi Türkiye Türkmen Beyi, aynı zamanda sendikanın genel başkanıdır.

 

                                                                                  16 Mart 2006-Ankara

 

Geçen Pazar (12 Mart) rahmetli Galip Erdem’in ölümünün 9. Yıl dönümü dolayısıyla yapılan anma toplantısına Adalet Hanımla katıldık. Anma toplantılarına Efendi Barutçu ’nun kızıyla iştirak edebildik.

Saat 11.00 de önce Cebeci Asri Mezarlığında bulunan kabri başında toplanıldı. Lokman arkadaşımız mezarı başında Kuran okudu ve kısa bir konuşma yaptı.

Mezar taşına baktım;

“Galip Erdem” Gazeteci-Yazar

10 Mart 1930-12 Mart 1997

Altında sade fakat anlamlı bir cümle:

“En büyük eksiğimiz, hala yeteri kadar birbirimizi sevmeyişimizdir” ülkücüler için söylenen bir söz. Ama bunu genişletip bütün Müslümanlar için söylenmiş olarak ta kabul edebiliriz. Asırlar öncesinde Efendimiz (S.A.V)” iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş sayılmazsınız” size bir yol göstereyim ki onu yaptığınızda aranızda sevi artsın:”Aranızda selamı yayın.” Buyurmuşlardır. Alla Teâlâ da bir kutsi hadiste “benim için birbirini sevenlere ahrette nebilerin ve şehitlerin bile imreneceği nurdan minderler vardır.”buyurmaktadır. Eğer bir arkadaşımızı seviyorsak bu içimizde kalmamalıdır. Efendimiz (S.A.V),”Bir kimse kardeşini severse sevdiğini ona haber versin”  buyurmuştur.

Sevginin de selamın da en güzeli ve hayırlısı Allah için olan olduğu kesindir.

Galip Erdem, Mart’ın onunda doğmuş, 12 Martta vefat etmiş, doğum günü ile ölüm günü arasında sadece iki gün fark var. İlgi çekici bir tarih.

12 Mart, yakın Türk tarihinin önemli bir takvim yaprağı:

İstiklal Marşının kabulünün 85. Yıl dönümü.12 Mart 1921

“Korkma, sönmez” diye başlayan İstiklal Marşını Akif “Kahraman Ordumuza” adamış.

İstiklal Marşı, tıpkı bayrağımız gibi Anayasamızın güvencesi altındadır. İstiklal Marşının “Milli Marş” olduğu Anayasada yazılıdır. Anayasanın bu hükmü “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Değiştirilemez olan İstiklal Marşı yeniden de yazılamaz. Bu meyanda sorulan bir soruya Mehmet Akif, “İstiklal Marşı bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz. Onu ben de bir daha yazmam. Onu yazmak için, o günleri görmek, o günleri yaşamak gerekir. İstiklal Marşı o günlerin şartları içinde yazılmıştır. Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırtmasın” diye cevap vermiştir.

Gerçekten de Milli Marşlar içinde İstiklal Marşı olarak belki de tek marş bizimkidir.

Bir başka on iki mart ise, 1971 yılında önem kazandı. Adalet Partisi iktidarına karşı Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından verilen muhtıradır. Süleyman Demirel Başbakandı. Genel Kurmay Başkanı ve dört ordu komutanı birlikte imzalayarak hükümete karşı verildi. Süleyman Demirel TBMM.nin açık tutulmasını sağlamak amacıyla Başbakanlıktan istifa etti. Demirel istifa etmemiş olsaydı ordu idareye el koyacaktı.

O dönemde AP Milletvekili olan siyasette önemli bir isim olarak yer etmiş olan Aydın Menderes’in Tercüman Gazetesinde çıkan “12 Mart’ın 35. Yıl dönüm” adlı yazısı bana göre yakın siyasi tarihimizin çok önemli bir dönüm noktası olan 12 Mart olayı ile ilgili olarak çok önemli satırbaşları açmıştır. Siyasi tarihçiler için önemli ipuçları. Sayın Menderes;

“…12 Martla ilgili bazı tespitlerde bulunacağım, lehinde veya aleyhinde bir şey söylemeyeceğim. Buradaki tespitler, okuyucularımızın geçmişteki önemli olaylarla ilgili bilgilerini derinleştirmek ve gerçeğe daha fazla yaklaşabilmesini sağlamak içindir.  Bunun için de daha farklı bir bakış açısına ihtiyaç vardır.

1)    12 Mart olmasaydı başka bir askeri müdahale olacaktı.

2)    12 Martın temel sebebi ordudaki hiyerarşiyi yeniden kurmaktır.

3)    12 Mart ordunun “sol”la flörtüne son verdi.

“AP ve CHP anlaşarak Fahri Korutürk’ü Cumhurbaşkanı seçtiler. 12 Mart bitmişti.

“12 Mart önce sol gösterdi, sonra sağ vurdu. 12 Mart AP iktidarına son vermişti. Yerine acayip hükümetler kuruldu. Demirel ve AP 12 Marta karşı durmaya çalıştılar. Parlamento kapatılır endişesiyle fazla ileri gidemediler. 1972 yılında askerin istediği Anayasa değişikliklerine oy verdiler. Ancak hiçbir zaman bu durumu “12 Mart AP’nin dediği yere geldi” gibi bir siyasi söyleme dönüştürmediler. Gürler’in asker zoruyla Cumhurbaşkanı seçilmeyişinde en önemli rolü Demirel oynamıştı. Bunu kendisi ve partisi için 12 Martın rövanşı olarak gördü. Bundan dolayı 1973 seçimlerinde büyük bir zafer bekliyordu. Beklediği olmadı. Ecevit’in CHP’si birinci parti olmuştu. 12 Martın hemen ertesinde “ bu bana karşı yapıldı diyerek CHP genel sekreterliğinden istifa eden Bülent Ecevit (sonra Genel Başkan oldu) 12 Marta karşı tepki oylarını toplamayı başarmıştı.

 

 

                                                                                                          20 Mart 2006-Ankara

 

Hafta sonu Şafak ve Gül hanımla hafta sonunu Kızılcahamam’da geçirdik. Cumartesi günü yola çıktık. Öğle namazına yakın bir saatte Çamlıdere’deki Semerkendi Şeyh Ali hazretlerinin türbesini ziyaret ettik. Öğle namazını türbenin yanı başında yapılan camide kıldım. Sonra Kızılcahamam’a hareket ettik. Asya Otelinde yer ayırtmıştık, odalarımıza yerleştikten sonra yemek için lokanta kısmına geçtik.

“Sıcak su” birçok şehrimizin kalkınmasında büyük bir rol oynadığı gibi Kızılcahamam’ın da yüzünü güldürmüş. İlçenin çapını aşan büyüklükte ve sayıda otel ve ona bağlı olarak yapılan sosyal ve spor tesisleri yapılmış. Ankara’ya da çok yakın olduğu için tesisler müşteri sıkıntısı çekmemektedirler.

Geceyi otelde geçirdik. O akşam ben lobide Fenerbahçe-Ankara Gücü maçını televizyondan seyrederken, Adalet Hanım Şafak ve Gül Hanımla yüzmek için havuza gitmişlerdi. Asya Otelinde hanımların ve erkeklerin havuzları ayrı ayrıydı. Yemek salonlarında karma düzen vardı.

Pazar sabahı on ikiye yakın bir saatte Asya Otelinden ayrılıp, karşı taraftaki Patalya Oteline öğle yemeği için geçtik.

Burası Asya Oteline göre biraz daha derli toplu. İnsana daha samimi ve sıcak geliyor. Mimari yapı çok önemli.

Patalya oteli çam ormanının içine yapılmış. Yapıldığı vadi her yönü ile yemyeşil. Otelin dört kilometre uzağında otelin bir çiftliği var. Çok dönemeçli bir yoldan yukarılara doğru yükselerek çıkmaya başladık. Arabamız orman içinde zaman zaman yol kenarlarına birikmiş kar yığınlarının arasında yol alarak çiftliğe vardık. Kanatlı hayvanların hepsi maalesef kuş gribi yüzünden itlaf edilmiş. Çiftlikte çok sayıda geyik bulunuyor. Bulunduğumuz yerin karşı yamaçlarında tahıl ziraatı yapılıyormuş. Bostanlar Asya otelinin bulunduğu taraftaymış. Patalya’nın bir eşi de Ankara Gölbaşında. Her iki otel de Başkent Vakıf Üniversitesinin bir işletmesi olarak hizmet veriyor.

Yemekten sonra 14.30 da Patalya Otelinden ayrılarak Ankara’ya hareket ettik. Arabayı Şafak Hanım kullanıyordu. Çok hızlı gittiği için Gül Hanım arada bir sürücüyü uyarıyordu, ama Şafak hanıma sözünü geçirmek mümkün olmadı. Arabanın ortalama hızı 150 den aşağıya hiç düşmedi. 40-50 dakika Anakara’ya şehir içine girmiştik.

 

 

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

116 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi