BAKAN KÖKSAL TOPTAN'IN YAPTIĞI HAKSIZLIK

 

Geçen haftadan devam ediyor  -5-

20.2.2006-Ankara

Dün, “Hac” tan dönüşümüzün üzerinden tam bir ay geçti. Zaman ne kadar hızlı geçiyor. Zaman değirmeni saatleri, günleri, ayları nasıl sinsi sinsi öğütüyor. Farkına varmak mümkün değil. Dün gibi dediğimiz olayların üzerinden ayların, yılların ne kadar çabuk geçtiğini fark edince, insanın ağzı hayretten açık kalıyor.

Dün öğleden sonra Gülçinlerle İnegöl köftesi yemek için Çamkoy”a gittik. Çıkarken kapıda Hüdai ile karşılaştık. Babasının kalp krizi geçirdiğini, hastanede yoğun bakımda olduğunu söyledi. Ama hangi hastanede olduğunu sormayı unutmuştum. Üzülmüştüm ama şaşırmamıştım. Çünkü 17-18 ay önce de aynı hal benim başıma gelmişti.

Dün bütün gün uğraşmalarımıza rağmen Yusuf Bey’in sağlığı ile ilgili bilgi sahibi olamadık. Çünkü hangi hastaneye götürüldüğünü öğrenemedik. Yusuf Bey’in durumundan haberdar olacağını düşündüğüm arkadaşları telefonla aradım. Onlara da ulaşamadım. Çaresiz olarak gecenin geçmesini, sabahın olmasını bekledik. Gıyabında, arkadaşıma acil şifa vermesi dileklerinde bulundum.

Yusuf’la 1975 yılında tanışmıştım. Ben Adana’dan, o Burdur’dan Bakanlık merkez teşkilatına atanmıştık. Aradan 30 yıl geçmiş. Dile kolay bir zaman. Aradan geçen bu süreye neler neler sığmadı…

Büyük sevinçler, büyük acılar yaşadık. Güzel günler, kötü günler gördük. Çocuklar büyüdü evlendi, onların çocukları oldu. İrem şimdi ortaokul bir, Koray ilkokul üç, Orhun ilkokul birinci sınıfta. Levent ise anaokuluna gidiyor.

Yusuf’un büyük oğlu Hüdai Gülçin’le birlikte Başbakanlıkta Hukuk Müşavirliği yapıyor.  Çankaya’da Başbakanlığın lojmanlarında aynı apartmanda oturuyorlar.

Yusuf Bey’in Genel Müdür Yardımcılığının kararnamesinin kendisine tebliğ edildiği gün, tebrik etmek için Ayvaz bey, rahmetli Hüseyin(Sarı) ile beraber onu aradık, ama bir türlü bulup görevimizi yapamadık. Bulamayınca bir teori geliştirdik. Teorinin sahibi bendim. Buna göre, Yusuf Bey kararname kendisine tebliğ edilince bir suretini çıkartarak, cebine koyup öğle sıcağına aldırmadan, Bakanlıktan koşar adımla çıkıp Kurtuluş’daki evinin yolunu tutmuş.

Tık nefes vaziyette evine yetişmiş, kapıyı açan eşi Fatma Hanım’a çok acele bir şekilde, cebinden çıkarttığı kâğıdı göstererek;”-Hanım! Hanım! Senin sülalende hiç Genel Müdür Yardımcısı olan bir kimse var mı?” diye sormuş.

                                               *****

Bizim arkadaşlarla kendisini arayıp bulamadığımız bu süre içinde (aşağı yukarı iki saat) meğerse Yusuf Bey hanımına müjde vermek için evine gidip gelmiş.

Bu şaka, bu latife arkadaşlar arasında yakın çevrede hep güzel sohbetlere vesile olmuştu. Yusuf’un güler yüzü, hoşgörüsü bu tip şakaları kaldırmaya hep müsaitti. Allah ona acil şifalar versin.

                                               *****

Bugün öğle saatlerine doğru Gülçin eve telefon ederek, annesine “Yusuf Beyin Bayındır Hastanesinde yattığını “ söyleyerek hastanenin telefon numarasını vermiş ve Yusuf’un yoğun bakımdan normal servise çıktığını söylemiş. Bu en azından arkadaşım ve ailesi için olduğu kadar bizim için de sevindirici bir haberdir.

Öğleden sonra saat 13.30 da Bayındır Hastanesine Adalet’le birlikte gittik. Bizden önce, bizimle beraber Yusuf Bey’i ziyarete gelenler vardı. Bir kısmı bakanlıktandı, beni görünce çok hürmet ettiler. Emekli bir Müsteşar Yardımcısı gibi değil, görevdeyim gibi davrandılar. Helal süt emmek bu olsa gerek veya Kurum kültürü diye de isimlendirebiliriz.

Yusuf Bey’i teşehhüt miktarı kadar gördük. Her gördüm olduğu gibi hasta yatağında da gene gülümsüyordu.  Allah gülümsemesi için hiç eksik etmesin. Hastayı yormamak için sadece “geçmiş olsun sevgili kardeşim, nerden çıktı bu kalp işi?”diye sorunca;

“-Sana özendim ağabey!” diye cevap verdi.

Fatma Hanım, Hüdayi ve biz ziyaretçiler bir hanım doktorun ikazı üzerine Yusuf Bey’in odasında veya kapısında beklemeden, misafir odasına geçtik. Yusuf Bey’in hastalığı hakkında eşi Fatma Hanım’dan bilgi aldık.

Yusuf, Perşembe günü de göğsünden şikâyetçi olmuş ama ciddiye almamış. Cuma sabahı da yürüyüşten sonda tekrar kalp nahiyesinde bir takım ağrıları olduğunu söylemiş, kendisi de eşi de bu rahatsızlıkları üşütmeye bağlamışlar. Nane limon vb. şeyler içerek, şikâyetleri azaltmaya çalışmışlar. Ama alınan tedbirler çare olmamış. İki de bebe aspirini içmiş. Öyle sanıyorum krizin daha hafif atlatılmasında alınan aspirinlerin büyük rolü olmuştur.

Gecenin bir yarısı evlerine yakın bir polikliniğin ambulansıyla Bayındır’a getirilmiş, tıkalı damar anjiyo yolu ile açılarak stent takılmış. Allah şifa versin!

22 Şubat 2006 -Ankara

Sn.Köksal Toptan gönderdiği kararname Sayın Demirel tarafından imzalanarak köşke gönderildiğini daha önce yazmıştım.

Kararnamenin köşke gönderilmesinin öğrenilmesi üzerine arkadaşlarımız ve dostlarımız kendilerince “görevden alınmamızı” önleyici bazı tedbirler aldılar. Bu kere kararnameyi rahmetli Özal’a imzalatmamak için “köşk” deki dostlarıyla temasa geçtiler. Kimi de sayın Başbakan’a ulaşarak Köşk’ten kararnameyi geriye aldırmak yolunu denemeye başladılar. H.Ali Demirel o zamanki Devlet Bakanlarından Ömer Barutcu’yla  görüşerek Başbakan nezdinde teşebbüste bulunmasını sağlamıştı.    

Sayın Ömer Barutçu’yla, bir otelde görüşen Sayın Ali Demirel beni bulundukları otele çağırdılar. Kalkıp gittim. Biraz hoşbeşten sonra, Sayın Barutçu Ali Bey’e hitaben;

“Necdet Bey, muhalefette olduğumuz yıllarda, hatta meclis dışında kaldığımız dönemlerde, Milli Eğitim Bakanlığındaki birçok işimizin yapılmasında hep bize yardım etti, şimdi biz iktidar olduk, onu görevinden alıyoruz bu bize itibar kaybettirir” dedi.

Ben kendisine teşekkür ettikten sonra, Köksal Bey’in de birçok işinin yapılmasında hep yardımcı oldum. Hatta teşekkür etmek için Beşevler’deki dairemize kadar gelerek çayımızı dahi içti. Buna görevden alınma denmez, trajik-komik bir olay olarak adlandırılabilir dedim. İlahi takdir! Söylenecek pek fazla söz de kalmadı dedim.

Bu konuşmanın üzerine Sayın Barutçu, “Başbakan Ankara dışında, bugün akşam dönecek. Kendisini karşılamak için Esenboğa’ya giderim. Dönüşte Sayın Demirel’in makam otomobiline biner, durumu kendisine anlatır, kararnamenizin geri çekilmesini sağlarım demişti.

Kendisine teşekkür ederek ben eve döndüm. Olayın devamı bir gün sonra H.Ali Bey’den öğrendim. Sayın Barutçu düşündüğü gibi Sayın Başbakan’ı Esenboğa’da karşıladıktan sonra onun otomobiline binerek Başbakanlığa kadar beraber gelmişler. Yolda bir münasebetini bularak benimle ilgili konuyu açınca, Sayın Demirel “yanlış yapmışız. Şimdi Özel Kalem Müdürü Necdet Bey’e emir veririm, kararnameyi geri isteriz” demiş.

Denilende aynı yapılmış. Benimle ilgili kararname geri çekilerek, Başbakanlığa getirilmiş.

Kararnamenin Köşk’ten geri çekildiği duyulunca, Sayın Köksal Toptan, Sayın Başbakan’a giderek konuyu “ya ben! Ya o!” meselesi haline getirmiş. Konunun siyasi bir skandala dönüşmesi ihtimalinin çok yüksek olduğunu gören Başbakan, görüşmeden sonra Özel Kalem Müdürü rahmetli Necdet Seçkinöz’e kararnamenin yeniden Köşk’e gönderilmesi için emir vermiş.  

Necdet Seçkinöz, Hacı Ali Beye telefon ederek, “bu Necdet Özkaya kimdir Allah aşkına? Şu kadar yıllık devlet hayatımda benzeri bur durumla hiç karşılaşmadım” diyor. Hacı Bey de benim kim olduğumu anlatıyor.

Kararnamenin Köşke tekrar gönderildiğini öğrenmiş olunca, orda imzalanmaması için dostlarımız yoğun bir şekilde ağırlıklarını koymaya başladılar.

Zaten Köşkle-Hükümetin arası bugün olduğu gibi açıktı. Köşkte bitecek olan işlerin büyük çoğunluğu bekleme odasına alınmıştı. Araya girilmese de Turgut Özal’ın kararnameyi kolay kolay imzalaması beklenemezdi. Araya hatırlı insanlar da girince imza işinin çok gecikeceği anlaşılmıştı. Nitekim öyle oldu. Aylar geçtiği halde kararname imzalanmadı.

Ben bu arada işimi yapıyor. Bakanın başkanlığında yapılan her toplantıya çık iyi şekilde hazırlanarak gidiyor, arkadaşlarıma fark atarak benimle ilgili olarak aldığı kararın, yaptırdığı işlemin yanlışlığını Bakanın kendisinin idrak etmesini sağlamaya çalışıyordum.  Bunu da başardım. Çünkü Bakan, müşterek dostlarımıza “iyi yetişmiş bir eleman” olduğumu ima etmeye başlamıştı. Bunlar benim kulağıma geliyordu. İş inada bindiği için, Bakan geri adım atamıyordu. Bunu çevresine hissettiriyordu.

                                          ****

Kararnamenin Köşke gönderilişinin üzerinden aylar geçtikten sonra araya o günkü TBMM’si Başkanı Sayın Hüsamettin Cindoruk araya girerek bekletilen kararnamenin imzalanmasını sağlayarak, Cumhurbaşkanı ile hükümet arasındaki gerginliği geçici bir süre de olsa azalttı. İmzalanan kararnameler arasında benimki de vardı. 1992 yılının Aralık ayının üçünde Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğünden ayrılarak Bakanlık Müşavirliği görevine başladım. Bununla ikinci kere Müşavirliğe atanmış oldum. Birincisinde Özel Öğretim Kurumları Genel Müdür Başyardımcısıydım. CHP iktidarıydı. Bülent Ecevit Başbakan olmuştu. Bakanlıkta çok büyük çaplı kadro değişikliği yapıldı. Ben de 10.4.1978 tarihinde müşavir oldum.

O gün Müşavirliğe getirilişimi ne ben, ne ailemiz, ne de arkadaş çevreleri yadırgamamıştık. Çünkü radikal sol iktidara gelmişti. Marksist-Leninist olmayan solcuları bile hasım gören bir anlayış ve tutumun  “Ülkücü” lerle anlaşmaları, uzlaşmaları o günkü şartlarda mümkün değildi. Rakama tam olarak hatırlayamamakla beraber en az elli kişilik bir müşavir kadrosu yeniden ihdas ederek, müşavirlerin sayısını çok çok artırmışlardır… O dönem Türkiye için bir talihsizlikti. Kardeş kavgasının şiddetlenmesini tetikleyen siyasi bir ortamdı. Bugünkü bölücülüğün temeli o günlerde atılmıştı. Ecevit’in müsamahasını ve desteğini de kazanmışlardı. Türkiye ekonomisinin çöküntüsü her alanda yaşamaya başlamıştı.

İkinci kere Müşavir olarak atandığım gün Sayın Bakan Köksal Toptan Bey Talim-Terbiye Kurulu Başkanı Yusuf Ekinci’yle beraber İstanbul’a gitmiş. Bugünkü Bahçeşehir Üniversitesinin sahibi Enver Yücel’le, o günkü İstanbul Milli Eğitim Müdürü kendilerini Atatürk Hava Limanında karşılamışlar. Her zaman olduğu gibi gazeteciler de karşılayanlar arasındadırlar.

Muhabirler Bakan’a soru sormadan Bakan onlara bir büyük başarısını anlatarak konuşmaya başlıyor.

“- Bugün bir dağı yerinden oynatarak buraya geldim” diyor. Kimsenin bu şifreli konuşmayı anlaması mümkün değildir. Bilmece gibi olan konuşmayı açıklamak Bakan’a düşüyor.

“Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürü Necdet Özkaya’yı görevden aldım” diyor. İstanbul Milli Eğitim Müdürü Nurdoğan Bey’le Enver Yücel bu habere çok şaşırmış vaziyettedirler. Milli Eğitim Müdürü “Sayın Bakan’ım Necdet Özkaya’yı görevden almanız bana göre çok yanlış olmuştur. Çünkü kendisi Özel Öğretim Kurumları camiasında çok sevilen, sayılan bir Genel Müdürdür. Hem Kurumlar, hem de zatıâliniz açısından bu çok büyük bir kayıptır” demiş. Bu konuşmaları bana çok sonradan Enver Yücel anlaşmıştı. Bilahare bunları Yusuf Ekinci’ye teyit ettirmiştim.

“Peki, sen ne dedin” diye sordum. Yusuf Ekinci’ye. Her zamanki gibi gülümseyerek cevap vermeye çalıştı. Tarafsız kalmayı günün gereği saymıştı.

28.02.2006-Ankara

Geçen yıl 26 Şubatta emekli olmuştum. Bu benim aynı zamanda resmi doğum tarihim.

Dün Kocatepe konferans salonunda AYBEK’in “Peygamberi Sevmek” isimli bir konferansı vardı. Sayın Namık Kemal Zeybek konuştu. Danimarka’da yayımlanan, Peygamberimizle ilgili çirkin karikatürlerle ilgili olarak İslam ülkelerinde gösterilen tepkiler, Türkiye’de şiddete başvurulmadan yapılmaktadır.

Kemal Zeybek’in ifadesiyle “şerden hayır” çıkartabilmek için 2006 yılını Hazreti Muhammed’i tanıtmak ve sevmek için değerlendirmeliyiz. Doğru bir yol ve tavır olur.     

Dinler arası diyalogun da çok tehlikeli bir yola girdiğini belirten Zeybek, “sanki yeni bir din icat ediliyor” dedi. Bu şüpheler, şüphe olmaktan çıkarak bir gerçeklik ifade etmeye başladı. Bu konuda makaleler yazılıyor, kitaplar çıkartılıyor.

                                               ****

Kararname gereği Genel Müdürlükten ayrıldım. Müşavirliğe başladım. Yıllarca yıllık iznimi hiç kullanmamıştım. Türk bürokrasisinin yanlış bir alışkanlığı…Ama bir kere yerleşmiş. Değiştirmek çok zor.

Müşavirlik görevine başladım. İki türlü müşavirlik vardır. 1) Hoş Müşavirlik, 2) Boş Müşavirlik. Biz “boş” Müşavirdik. Ne bakan bizi arar, ne biz bakanı görürüz. Hoş Müşavirler, Bakanın yakın çalışma arkadaşlarıdır.

Görevden ayrılmamın çeşitli yankıları ve tepkileri olmuştu. Çok üzülenler arasında en başta eski Milli Eğitim Bakanları vardı: Rahmetli Avni Akyol, Vehbi Dinçerler, Ali Naili Erdem ve Nahit Menteşe. Birçok eski, yeni Milletvekili arkadaşlarım da “görevden alınmayı” durduramadıkları için çok üzgündüler. Bunların başında Ayvaz Gökdemir, Osman Seyfi, Ertekin Durutürk gibi.

Özel Öğretim Kurumları, kurumların temsilcileri ile dernekleri de Bakana karşı gönül kırgınlıklarını ifade etmekten çekinmediler. Bürokrat arkadaşlarımın büyük çoğunluğu görevden alınmamı hoş ve güzel karşılamazlardı. Elbette ki sevinenler ve memnun olanlar da vardı.

                                               *****

Sayın Demirel Cumhurbaşkanı olunca Doğru Yol Partisi Genel Başkanlığını da bırakmış oldu. Yeni Genel Başkan seçilecek, seçilen genel başkan, aynı zamanda Başbakan olacaktı.

Genel Başkanlığa aday olarak Tansu Çiller, İsmet Sezgin ve Köksal Toptan vardı. İsmet Sezgin ve Köksal Toptan Adalet Partisinden Doğru Yola intikal etmiş siyasetçilerdi. Tansu Çiller siyasette de, partide de yeni idi. Bayandı. Hanım oluşu kendisi için lehte ve aleyhte puanlar oluşturuyordu. Arkadaşlarım Ayvaz Gökdemir, Osman Seyfi, Ertekin Durutürk Tansu Çiller’i destekliyorlardı.

Seçimi Tansu Hanım kazandı. Köksal beyin yenilgisine etki eden faktörlerden biri de benimle olan ihtilafıydı. İkincisi de “İlksan olayı”nda kendisinin bir dahlinin olmadığını belirterek, emrin Başbakan tarafından verildiğini ifade etmişti. Sayın Demirel de “verdimse ben verdim” deyiverince Köksal Toptan’ın hanesine büyük bir eksi işaretinin konulduğunu siyaseti bilenler söylemeye başlamışlardı.

Sayın Demirel seçimde tarafsızlığını bizim bildiğimiz kadarıyla muhafaza etmişti. Köksal Toptan kendisiyle konuşmaya gitmiş Demirel, rivayete göre “İsmet Sezgin’le”  anlaşmasını tavsiye etmiştir. 

Hatta rahmetli Türkeş, sohbetimizin birinde, demişti ki;

Köksal Bey genel başkanlığa aday olduktan sonra bana geldi, Demirel’le görüşerek kendi lehinde desteğinin sağlanmasını rica ettiğini anlatmıştı. Türkeş de Demirel’le görüşmüş, fakat Köksal Toptan için Sayın Cumhurbaşkanı’nın desteğini sağlayamadığını belirtmişti.

Tansu Çiller, Başbakan oldu. Kurduğu kabinede Köksal Toptan yoktu. Nahit Menteşe Bey Milli Eğitim Bakanı olarak hükümette yer aldı. Bakanlık personeli içinde özellikle 12 Eylül öncesinde Adalet Partisi iktidarları döneminde Bakanlık merkez ve taşra teşkilatlarında yönetici olan arkadaşlar Nahit Bey’in gelmesine çok sevinmişlerdi. Sevinenlerden ve memnun olanlardan biri de bendim. Özellikle Nahit Beylerin meclis dışında oldukları dönemde ilgilenmiş ve münasebetlerimiz çok iyi gelişmişti. Benim Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğünden alınmama çok üzülenlerden biri de Nahit Menteşe idi.

Bakan oluşundan birkaç gün sonra H.Ali Demirel’le birlikte Bakan beyi makamında ziyaret ettik. Ben o zaman müşavirdim. Sayın Bakan bize çok güzel ve samimi bir şekilde karşıladı. Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü görevinden alınmama engel olamadığı için de hem kendi hem de partileri adına üzgün olduğunu belirttikten sonra H.Ali Bey’e dönerek “Necdet’i görevden almak için Köksal’ın niçin bu kadar ısrar ettiğini anlayamadım, söz anladınız mı?” diye sordu.  

H.Ali Bey, “Köksal Beyin inadını ben şahsen manasız buldum. İşin iç yüzünü yakından bildiğim için haksızlığa uğrayan maalesef Necdet Bey oldu. Bu haksızlığı sizin vasıtanızla gidermek istiyoruz Sayın Bakan” dedi. H.Ali Beyin sözü biter bitmez Bakan Bey bana dönerek,

“-Emekli olmadınız değil mi?” diye sordu. Olmadığımı öğrenince “ Buna çok memnun oldum” dedi. Emekli de olmuş olsaydınız, beraber çalışmamız için size görev vermeyi düşünüyordum” dedi. Tabi bunlar insanın gönlünü hoş eden güzel bir Bakana yakışır ifadelerdi.

Sayın Bakan, bana “istersen eski görevine, istersen Müsteşar Yardımcılığına getireyim” dedi. Düşüncemi öğrenmek istedi. Ben de “ siz nasıl takdir buyurursanız, öyle olsun” diye cevap verdim. Bunun üzerine Bakan Bey, yakında bir Müsteşar Yardımcılığı boşalacak kabul ederseniz o kadroyu size veririm” dedi. H.Ali Bey de, ben de münasiptir deyip, kendisine teşekkür ederek, izin isteyip makamdan ayrıldık.

Bu görüşmeden birkaç gün sonra yıllık iznimi alarak Dörtyol’a yazlığa gittim. Çünkü çocuklar çoktan tatile çıkmış, Dörtyol’a gitmişlerdi.

Ayrıca Ayvaz Gökdemir Bey de işi takip edecek, Bakanlıktaki,  Başbakanlıktaki arkadaşlar bürokratik işlemleri takip edeceklerdi.

Dörtyol’dan da telefonla işi takip etme imkânımız vardı. Aradan bir ay gibi bir süre geçmiş gibi olmuştu. Yeni atama kararnameleri çıkmaya başladı. Yeni kadronun oluşmasında Aysal Aytaç ve Şadan Özdirik’in büyük tesirleri vardı. Çünkü her ikisi de Bakan Beyin eskiden beri çok güvendiği arkadaşlardı. Şadan Özdirik Özel Kalem Müdürü gibiydi. Hatta bazı arkadaşların değerlendirmelerine göre Şadan Bakan’ın manevi evladıydı.

Aysal Aytaç,  Atilla Erdil ve Ahmet Gül gibi bir iki arkadaşın Genel Müdür olarak kararnamelerinin çıktığını gazetelerde okuduğum günlerdi. Bakan Bey beni aradı, “kararnamenin çıkmadığı için üzülme, ben şahsen takip ediyorum, yakında çıkar” dedi.

Sonradan öğreniyorum ki arkadaşların kararnameleri Bakanlıktan Başbakanlığı yazıldığı esnada benimki de yazılmış, birlikte gönderilmiş ama görevden alınmam için Köksal Toptan’ı el altından tahrik edenler, Başbakanlıktaki arkadaşları vasıtasıyla benimle ilgili atama yazısını kaybettirmişler. Eğer Sayın Bakan’ın özel takibi olmasa idi, kararnamemin çıkması mümkün olmayacaktı.

Müsteşar Yardımcısı olan Ülkü Bilgen Hanım ABD’ye Eğitim Müşaviri olarak atanacak, ben de onun yerine getirilecektim. Geç de olsa atandım.

Köksal Toptan’ın yaptığı haksızlık Nahit Menteşe ve Başbakan Tansu Çiller’in imzası ile aktif göreve yeniden atanmam kendim, çocuklarım, kardeşlerim ve arkadaşlarım için elbette ki sevince vesile oldu. Arkadaş çevresi de şüphesiz ki çok memnun olmuştu. 03.12.1992 yılında Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü görevinden ayrılmıştım. Müsteşar Yardımcısı görevine 03.9.1993 tarihinde başladım. Yani pasif görev olan Müşavirlikte dokuz ay kalmıştım. Sonra aktif göreve, Bakanlığın kurmay kadrosuna atanmam, dostlarımızı memnun ederken, hasımlarımızı da üzmüştü.

Müsteşar Yardımcılığına atanma kararnamemi Galip Temur Beyin Bahçelievler’deki yazıhanesinde tebellüğ ettim. Personel Genel Müdürlüğünde Şube Müdürü Ömer Bey getirdi ve dedi ki; “Görevden alınmanıza çok üzülmüş, niçin alındığınızı bir türlü anlayamamıştık. Şimdi çok sevindik, hayırlı olsun efendim” dedi.

 

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

157 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi