GENEL MÜDÜRLÜKTEN AZLEDİLİŞİMİN HİKAYESİ

Geçen haftadan devam ediyor  -4-

Ankara- 2.12.2005

Bir kaç gündür hava çok güzel. Sonbaharın yüzü kışa dönük değil sanki “Güz Baharı” diye tanımlanan tasvir edilen günleri yaşıyoruz. Ankaralılar karlı, soğuk, sisli kış günlerini düşünerek bu limonata günlerinin tadını çıkarıyorlar. Yürüyorlar spor yapıyorlar en azında caddelerde birerli ikişerli, üçerli gruplar halinde Kızılay’ın geniş kaldırımlarında “piyasa” yapıyorlar.

Bugün Cuma. Dünden bu günün programını eşimle ortaklaşa olarak yapmıştık. Kahvaltı yaptıktan sonra, onunla beraber Atlı Spor Kulübüne gidecektik. Levent ve arkadaşları üç beş haftadan beri ata binme dersleri alıyorlardı. Gittikleri “Yuva”nın programı dahilin de bugün verilecek dersi izlemek için velilerde davet edilmişti. Annesi ve babası izin alıp bu programı seyre gidemeyecekleri için biz anneanne ve dede olarak gidip Levent’in at binişini görecektik.

Dışarı çıktık, arabaya bindik. Araba bizim sokaktan Gençlik Caddesine çıkmıştık ki Adalet’in cep telefonu çaldı. O arabayı kullandığı için telefonu ben açtım.

Niyazi, Dr. Alev Hanım’ı bulmamızı İrem’in hastalandığını ve bu arada Çocuk Acil de olduklarını söyledi. Tabi Atlı Spor Kulübü yerine Gazi Üniversitesine gitmek üzere yol ve yön değiştirdik. Telefonla Kardiyolojide ihtisas yapan Dr. Fatih Poyraz’ı buldum. Ona durumu anlattım ve rica ettim. Kendimizin de hastaneye gelmek için yolda olduğumuzu söyledim. “Ben şimdi acil servise iner, gerekli ilgiyi gösteririm” dedi.

Biz hastaneye, acil servise ulaştığımızda Dr. Fatih Poyraz’ın Kızım Gülçin’e ve eşi Niyazi’ye İrem’in rahatsızlığı ile ilgili bilgiler verirken bulduk.  Bize de dönerek, “İrem’e gerekli tıbbi müdahalenin yapıldığını, kalbin yüksek ve hızlı atışlarının durdurulduğunu, korkulacak bir durumun olmadığını” söyledi.

İrem’e yatırıldığı masada serum verilmeye ve bağlandığı monitörden kalp hareketleri gözlenmeye başlanmıştı. İrem endişe ve korku içindeydi. Yoğun bakıma kaldırılacağını, geceyi de müşahede altında tutulmak için hastanede geçireceğini öğrenince, ağlamaya başladı.

Annesine “Beni eve götürün. Hastanede kalmak istemiyorum” demeye başladı. Hem de yüksek sesle ağlıyordu.

A benim canım, sevgili İrem’im kimse hastanede yatmak istemez. Yatanlar, gelenler, gidenler hastaneye gönüllü geldiklerini mi sanıyorsun? Dertlerine derman aramak, şifa bulmak için geliyorlar.

Sana ve cümle hastalara acil şifalar diliyorum.

İrem’deki kalp rahatsızlığı birkaç keredir tekrar ediyor. Dokuz-on ay önce bir kere daha olmuş, tetkiklerin hiç birinde ciddi bir buluntu olmamıştı. Belki bu sefer rahatsızlığın tekrarını önlemek için bir çarı bulurlar.

Hayatımızda ne kadar çok olmuştur. Plan ve proğram değiştirmek. Bugün de böyle oldu. İrem hastalanmış olmasaydı, Levent’in proğramını seyrettikten sonra ben Cuma namazına gidecektim. Adalet de Zafer Hanımla buluşarak, “hac” için gerekli, zaruri olan giyecekleri alacaklardı. O da olmadı.                                                                                              

Geçen hafta Çarşamba günü sabahı saat 10.00 civarında Fahamettin Akıngüç Bey telefonla aradı. Ankara’ya geldiğini, Hacı Ali Bey’in Maltepe’deki yazıhanesinde olduğunu söyledi. Süratle hazırlandım. Yazıhane evimize yürüyüş mesafesiyle on-on beş dakikalık bir yol olduğu için yürüyerek gitmeyi tercih ettim. Dışarı çıktığımda gördüm ki hava çok güzel: Aralık ayında olmamıza rağmen, İç Anadolu’nun kuzeyindeki Ankara’da hava soğumamış. Bahar gibi. Güz baharını yaşıyoruz.

Yazıhaneye girdiğimde giderken tahmin ettiğim gibi sohbetin iyice koyulaştığı bir ortamda buldum kendimi. Fahamettin Beyle birlikte Kültür Üniversitesinin Rektörü Tamer Bey de gelmişti. Hal hatır sorduktan sonra ben,  Fahamettin Akıngüç Beye 

“Sizi buraya hangi rüzgar attı?” Diye sorunca,

”Süleyman Demirel’le randevumuz vardı. Ayrıca Maliye Bakanı ile de bir iş konusu var. Sizleri görmek için erken kalkan ilk İstanbul uçağı ile geldik “ dedi.

Ben de “Hoş geldiğiniz,  sefalar getirdiğiniz” diye memnuniyetimi ifade eden sözler söyledim. Arkadaşın, arkadaşı, dostun dostu araması ne kadar güzel. Fahamettin Bey gerçekten  dost bir insandır. Kadirşinaslığını, vefasını her dönem ve durumda göstermiştir.Sohbetin iyice koyulaştığı bir “an”dı. Hacı Ali Bey’le ilgili bir sohbet anımı hatırlatmak gereğini duydum.

Bu yılın Ramazanında Hacı Bey’lerde iftar yemeğindeydik. Sıtkı Alp ve eşi de davetliler arasındaydı. Başka misafirler de vardı. Ramazan sofrasına uygun konular konuşuluyordu. Ağırlıkla fıkra ve gülünç hatıralar olan bir sohbet. Bir ara askerlik hatıraları anlatılmaya başlandı. Yaşça ve başça hepimizden büyük olan Hacı Bey’in daha çok konuşmasını arzuluyorduk:

Demokrat Partinin iktidara geldiği 1950 yılında Hacı Ali Bey jandarma onbaşı olarak askerliğini yapıyormuş. İktidar değişikliği dolayısıyla birkaç ay geç terhis olduğunu söyledi. Karısı Şefika Hanım, Ispartalılara has konuşma tarzıyla, ”Ulen Hacı” dedi, “Ne geç terhisi, aksine üç ay daha az askerlik yaptın” diye konuşunca Hacı’da teller attı.

Hacı Bey, köyde yetişip gelince küfürlü mühürlü sohbet etmeye çocukluğundan beri alışa gelmiş. Şimdi yetmiş yedi, yetmiş sekiz yaşında ama her konumda küfür ederek konuşmayı çok olağan olarak görmektedir. Kadın, kız, büyük, küçük demeden, konuşmasına uygun olan küfürleri seçerek onları çok rahatlık ve tabilikle kullanır. Çok kere de bu küfürlerden kimse pek de rahatsızlık duymaz.

Şefika Hanım’ın itirazı üzerine o gün de öyle yaptı:

“Avradını…………….yaptığımın karısı, askerliği sen mi yaptın, ben mi yaptım ki, beni yalancı çıkartmaya çalışıyorsun,” dedi.H.Ali işte böyle sevimli bir adamdı.

Fahamettin Bey ile Rektör bürodan ayrılıp, gittikten sonra H.Ali Beyle büroda akşam ezanına yakın bir zamana kadar yalnız kaldık. Gelmiş, geçmiş günleri konuştuk. Memleketin hallini, ahvali üzerine sohbet ettik. Nasıl oldu, nerden açıldıysa açıldı, şimdi tam olarak bilmiyorum. Tarihimizin şanlı, şerefli sayfalarından söz açıldı. Genellikle ben konuşuyorum, Hacı Bey de dinliyor. Çayımız bittikçe, büroda bu işleri yapan kızcağız boşalan bardakları doldurup, doldurup getiriyor. Çayın kahvenin bol olduğu bir yerde sohbet derinlik kazanmaz mı? İşin erbabı bunu bilir. Zira çay da, kahve de sohbetin birer nadide bahanesidir.

Hacı Bey kahramanlık hikayelerini benden dinledikçe gözleri dolup dolup boşalıyor. Ağladıkça ağlıyor. Ama sessizce, gözyaşlarını da bana göstermemeye çalışıyor. Ama ben görüyorum. Ben de gördüğümü fark ettirmiyorum. Hatta onun ağlaması hoşuma da gidiyor. Ayrı bir zevk veriyor.

Hacı Bey’in yaşlandıkça hassaslaştığını, kalbinin yufkalaştığını görmek hem hüzünlendirdi, hem memnun etti. Demek ki Hacı Bey, dışarıdan görüldüğü gibi katı kalpli, duyguları körelmiş, göz pınarları kurumuş değildi. Hacı Bey’in iyice yaşlanmış olduğunu görmek ise hüzünlenmeme sebep oldu.

Hacı Bey, hizmet gören kızcağızdan arada bir su istiyor. Her seferinde de boğazının yandığını söylüyor. Bir ara yediği portakal ve mandalinaların da hararetini düşürmediğini belirtince, öksürüp hapşırmadığına bakılırsa acaba grip başlangıcı mı diye düşündüm. Ama ona bir şey söylemedim. Akşama doğru bürodan ayrılarak, eve yürüyerek döndüm.

Bir gün sonra Cuma günü, namaza Hacı Bey, Galip Temur, Avukat Suat Beyle,  Avukat Ferhan Olcay ve diğer birkaç arkadaşlarla birlikte Gazi Mahallesinde yol üzerindeki ikinci camide namazı kılıyoruz.                    

Yükseliş’in camii kapatıldığından beri bu camide Cuma günleri hem namaz kılıyor, hem de arkadaşlar ayaküstü de olsa birbirimizi görüyor, hal hatır soruyoruz. Arada bir Hacı Bey bizi öğle yemeğine götürüyor.     

Cuma günü namazdan sonra Hacı Bey hemen ayrıldı. Rahatsız olduğu yüzünden belliydi ama, “Nasılsın?” diye sordum. Her zamanki gibi “İyiyim, çok iyiyim” cevabını aldım. Ama bu sefer “Bomba gibiyim” demedi. Onu yakından tanıyanlar “bomba gibiyim” sözünü işitmez ise, bilirler ki sağlığı çok yerinde değildir.

Cumartesi gecesi geç saatte gazeteleri okurken gözüm ölüm ilanlarına takıldı. Eczacı Ali Ünal ismini görünce dikkatimi toplayarak ilanı okudum. Okuduklarıma inanamadım. Ölen şahıs Ali Ünal’ın TED Kolejinde okuyan oğlu Baran’mış. Şaşırdım kaldım. Ali oğlunu TED’de okutmak için ne kadar gayret göstermişti.

15-16 yaşlarındaki Baran’ın, grubu seyretmek için Kolej’in İncekteki binasının damına  çıktığını ve ayağının kayarak damdan düştüğüne dair gazetelerde haberler vardı.

Çocuğu Cumartesi günü Maltepe Camiinde kılınan cenaze namazından sonra toprağa vermişler. Hiçbir dostumuz, arkadaşımız Ünal ailesinin başına gelen bu felaketi bize duyurmamıştı. Büyük şehirlerin bana sevimsiz gelen yönlerinden birisi de buydu. Özel olarak bilgilendirilmezseniz, kimsenin kimseden haberi olmuyor.

Ölüm haberlerini ve ilanlarını gazetelerden okuduktan sonra Ali Ünal’la ortak dostumuz olan Av. Vecdi Aksakal Bey’i telefonla arayarak Baran’ın ölümünden bana niye haber vermediğini sitemle karışık bir ifadeyle sordum. Meğerse onlar da cenaze evindeymiş. Kargaşaya geldiği için haber veremediğini söyleyen Vecdi Bey, Pazar günü erkence bir saatte telefonla bizi aradı, akşamki rahatsız edici telefon konuşmasından dolayı kendisinin de tatmin edici bir cevap vermediğini ifade ederek beni arayamadığının sebebini anlatmaya çalıştı.

Eşimle birlikte biz o gün öğleden sonra Ali Ünal’lara baş sağlığına gittik. Allah hiçbir anaya babaya evlat acısı vermesin.

Kulların mallarıyla, evlatlarıyla, sevdiği çok kıymet verdiği şeylerden dolayı imtihan olacaklarını bildiren ilahi hükmü orada somut olarak bir kere daha yaşadım.

Pazartesi günü Hacı Beyi arayarak  Ali’nin başına gelen felaketten haberdar edecektim. Şoförü Ali İhsan’ı cebinden aradım. Hacı Bey’e en kolay ulaşmanın yolu Ali İhsan’ı bulmaktır. Onu bulup Hacı Bey’i sorunca, pazar günü hastalandığını, acele olarak Güven Hastanesine getirilerek yatırıldığını öğrendim. Rahatsız görünen Hacı Amca’nın hastanelik olacağı doğrusu hiç aklıma gelmemişti.

Pazartesi öğleden sonra Güven Hastanesine Adalet’le Hacı amcayı ziyaret etmek için gittik.

Hacı amcanın ağzı, boğazı hep yara içindeymiş. Sıkı bir tedavi altına almışlar. Hatta yanına ziyaretçi bile almıyorlarmış. Odaya ancak yüzü maskeli, ayağına galoş geçirilmiş bir vaziyette en yakınları, onlar da kısa bir süre için girebiliyorlarmış.

Hastanın yüzünden ıstırabının fazla olduğu apaçık görülüyor. Hacı amca gibi tahammül gücü fevkalade yüksek olan insanları bile hastalık bir iki günde evirip çevirip sarartarak muma döndürebiliyormuş…Ne yazık….

“Allah insanı doktorlara düşürmesin”  diyerek halini anlatmaya çalıştı. Hem şikayet, hem bir dilek. Biz de moralini yükseltecek birkaç sözden başka sarf etmedik ki, hastayı bize cevap verirken yormayalım diye.

Hacı amcanın yüzüne dikkatlice bakınca gözlerinin mütemadiyen yaşarıp durduğunu görünce geçen hafta yazıhanesinde, gözlerinin benim anlattığım hamasi hikayelerinden değil, hastalığı dolayısıyla yaşardığını anlayınca, içimden kendi kendime güldüm. Saflığıma, aldanışıma güldüm. 

                                                                                                          Ankara-21.12.2005 

 Dün akşam Konya yolu üzerindeki Hacı Baba Restoranda Hac organizasyonunun 43. Kafileyle hac semineri yapıldı. Kendilerince bir bilgilendirme toplantısıydı. Diyanet İşleri organize etmiş. Güzel ve zarif bir davranış olarak yemekli ve çaylı yapmışlar. Çünkü kafile ağırlıklı olarak Milletvekilleri ve aileleriyle bizim gibi eşleri ve yeni yüksek dereceli bürokratlardan oluşuyor. Diğer kafilelerle bilgilendirme toplantısını Ankara Müftülüğü yapmıştı. Bizim kafilelerin tertip ve düzeni tamamen Diyanet İşleri Başkanlığınca re’sen yapılmaktadır.

Yemekten sonra Diyanet İşleri Başkanı haccın genel olarak anlam ve mahiyeti hakkında güzel ve özlü bir konuşma yaptı. Hac Dairesi yetkilileri teknik bilgiler verdiler. Hazırladıkları hac materyallerini birer paket halinde verdiler.

Saat 19.00 sularında lokantaya girerken kapanın önünde BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile karşılaştık. Yazıcıoğlu’nun da bizim kafilede olmasına çok sevindim. Aynı masada yemek yiyerek toplantıyı birlikte takip ettik. Yazıcıoğlu daha evvel hacca gidip, gelmiş, bu sefer anasını götürmek için gidiyormuş. Hayırlı ve imkanlı bir evlat davranışı.

Kafile Başkanımız Aydın Müftüsü Bahaeddin Bildik. Genel olarak hac ve ümre proğramını gösteren bir liste verdiler.

Elimize tutuşturulan tarifnameye göre 3.1.2006, saat 06.25 de TK 2350 sayılı sefer uçuşlu uçakla Ankara’dan hareket edilecektir. Cidde’ye saat 10.35 sularında varılacaktır ve Cidde’den karayolu ile Mekke’ye gidilecektir. Mekke’de “Ümmül Kur’a Oteli”nde kalınacaktır.

16 Ocak 2006 tarihine kadar kafile Mekke’de kalacak, bu süre zarfında,  ibadetler, ziyaretler yapılacaktır. Ocak 16 da Medine’ye otobüslerle hareket edilerek yaklaşık 6 saat süren yolculuktan sonra Medine’de Obray oteline yerleşilecektir.

17 ve 18 Ocakta Medine’de ibadet ve ziyaretler yapılacaktır. 19 Ocak Türk Hava Yollarının TK……sefer sayılı uçağı ile saat 21.50 de Türkiye’ye dönmek için uçulacaktır. Elimizdeki yazılı belgelere göre 00.10 da Ankara hava alanına varmış olacağız.

Diyanet İşleri Başkanı, güzel bir dua ile konuşmasını tamamladı. Aynı dilek ve temenniyi buraya alıyorum.

“Allah salimen gitmeyi, salimen ve galiben dönmeyi nasip etsin.” Amin!

Nerdeyse iki haftadır, başım dişlerimle ve ağız sağlığımla dertte. Hani adamın biri, nasırından çektiği kadar dünyada hiçbir şeyden çekmemiş. Ben de çocuk yaşlarımdan itibaren dişlerimden hep çektim. Çünkü ağız diş sağlığının önemi benim çocukluğumda çok iyi kavranılmamış ve ciddiye alınmamıştı. Diğer sağlık konularıyla ilgili olarak fazla bilgimiz de yoktu. Sağlığımız tamamen tesadüflere ve ırsiyet hususiyetlerine kalmıştı. Bizden daha kötü şartlarda bulunan arkadaşlarımızın bir kısmı sağlık açısından bizden daha iyiydi.

Van’ın Çatak ilçesinde oturuyorduk. Babam orda nüfus memuru idi. İlçeye arada bir  Doktor gönderirlerdi. Ne kadar kalırdı bilmiyorum, ama çok uzun süre kalmadığını, her yaz yakalandığımız sıtma hastalığından biliyorum. Kinin ve aspirini bilmediğimiz bu yıllarda, nefesi kokan hocaların okudukları “ip”ler kollarımıza bağlanarak hastaların sıtmadan kurtarılmasına çalışılırdı.

İlçede bir sağlık memurunun bulunması bile bazı hallerde hastalar için bir şans olurdu. Ama diş ağrıları için değil. Ağrıyan dişten kurtulmasının tek bir yolu ve çaresi vardı. Çürük olmazsa bile “çektirmek”. Kim ve nasıl çekecek?

Çatak’ta hatırlayabildiğim kadarıyla bu işi yapanlardan birisi değirmenci Reşit idi. Güçlü kuvvetli bir adam olarak aklımda kalmış. Askerliğini sıhhiye eri olarak yapınca, terhisinden sonra kendisini yetkili ve etkili sağlıkçı olarak ilçede kabul ettirmişti. Elinde diş çekmeye mahsus bir kerpeten. Kimin dişi ağrıyorsa değirmenci Reşit’in dizine başını koymak zorunda, biri de elini kolunu tutacak, üçüncü bir kişi de kurbanlık koyun gibi hastanın boynunu ve başını zapt edecek. Reşit de sanatını icra etme imkanını böylece bulmuş olacaktı.

İlçede Reşit’in kerpeteninden ağzını kurtaran acaba kaç şanslı kişi vardı bilmiyorum.

Azı ve köklü dişleri çekmekte zaman zaman zorlanan Reşit, bazen da ağrıyan dişi bulmakta zorlanır, sağlam dişi çektikten birkaç gün sonra işin farkına varan hasta ne yapacağını şaşırırdı. Buna rağmen kimse Reşit’ten şikayetçi olmaz, hakkında tazminat davası açmazdı. Böyle bir hakkın varlığından okumuş insanlar bile haberdar değillerdi. Tevekkül ve sabır, o dönemin en büyük silahı idi.

Değirmenci Reşit’i bulamayan veya kerpetenden korkan hastalar için bir seçenek daha vardı. Kalemi ve nefesi kuvvetli olan bir hoca efendinin eski dua kitaplarından diş ağrılarına karşı yazdığı dua idi.

Rahmetli annemin dişleri sıkça ve çokça ağrıdığı için Değirmenci Reşit ile Deli Molla sıkça bizim eve uğrarlardı. Birisi gelmişse ötekinin gelmesine gerek yoktu. Deli Molla, ilçe merkezine çok yakın bir köyde otururdu. Aşağı yukarı her gün ilçeye uğrardı. Yazdığı duaların baş ağrısı ile diş ağrısına birebir geldiği yaygın bir kanaattir.

Onu arayanlar ya Celal’in veya Kadir’in kahvesinde bulabilirlerdi. İlçede fötr şapka giyen erkek sayısı üç beşi geçmezdi. Onlardan biri bu Deli Molla idi. Molla’nın gerçek adı neydi, onu bilmiyorum. Herhalde bilen vardı, ama kimse onu asıl adıyla çağırmazdı. “Molla”lığının sebebi belliydi. Medresede okumuş bir adamdı. Ama “deli” lakabı nerden gelirdi o da meçhul!

Deli Molla elinde sünnetçi çantasına benzer bir çantayla gelince, çocuklar olarak bizlerin korkudan nefesi kesilir, varlığımızla yokluğumuz bir olurdu. Büyükler de “Molla”ya korkuyla karışık bir saygı duyarlardı. Önce Molla’nın sade kahvesi yapılır, kahve içtikten sonra hasta onun önüne oturur, Hoca ile hasta arasında her zaman bir yükseklik mesafesi olurdu. Molla sandalyede veya sedirde, hasta ise dizleri üstünde yere otururlardı. Molla önce hastanın yüzüne karşı okur üfler, okur. Ne kadar sürerdi bu okuyuşlar. Çocuklar için çok uzun bir süre gibi gelirdi. Okuyup üflemeler bittikten sonra sıra yazma işine gelirdi. O yazarken biz hastanın yüzüne bakarak, okunan ve üflenen duaların etkisini görmeye çalışırdık. Hastanın yüzündeki ıstırap çizgileri biraz azalıp, yüzünün normal şekline döndüğü izlenimini alırsak, hocanın kudret ve nüfuzuna olan inancımız yenilenirdi. Değilse yazılı duaların sonucunu beklemek gerektiğini düşünürdük. Hocanın kredisi hiç mi hiç eksilmez ve düşmezdi.

Duanın birini ince, dar ve uzun bir kağıda kopya kalemiyle yazan Molla onu bitirir bitirmez bir bardak suya atardı. Kopya kalemiyle yazıldığı için suya atılan kağıt, bir anda suyu maviye yakın bir renge koyardı. Boyanın su içinde kolayca dağıldığı gibi hastanın da ağrılarının bir anda dağılması beklenen duanın tabii bir sonucuydu. İkinci dua orta boy bir defter kağıdına yazılırdı. Arapça harflerle yazılan yazılarda yuvarlık ve gözleri açık harfler kullanılırdı. Harflerin göz gibi yuvarlak kısımlarına iğne geçirilir, Molla’nın büyük dikkatle yazdığı dua büyük hürmet ve itina ile evin kıble duvarının tavana en yakın bir yerine iğnelenerek hikmetine ve tesirine uygun bir yüksekliğe asılırdı. İşini büyük bir maharetle bitiren Molla çantasını toplar ve girmek için müsaade istediği zaman odada bir hareketlilik başlardı.

Mollayı yolcu etmek için evin büyükleri önde sokak kapısına doğru yönelirken babam onun cebine emeğinin karşılığı olan, üç-beş kuruşu kimseye göstermeden, hatta Molla’ya dahi hissettirmeden büyük bir ustalıkla koyardı.

Molla Türkçe yapılan konuşmaları anlar, ama cevap verirken Kürtçe-Türkçe karışımı bir lisan kullanırdı. Onun evden çıkması ile birlikte ev eski haline dönerdi. Hasta ağrılarını, sızılarını “ah”larla “of”larla ifa ederken evin diğer sakinleri eski hallerine dönerdi. Evin Molla’nın gelmesiyle başlayan esrarlı havası sokak kapısının açılıp kapanmasıyla dağılırdı.

Ankara-14.2.2006

Aralık 2005 den bu yana defterimize not düşmemişiz. Niçin?

Çünkü 3 Ocak 2006 da Adalet Hanımla hacca gittik. Bu en büyük, çok büyük bir “borç”u eda etmenin huzuru içindeyiz. Hac ile ilgili olarak duygularımı, düşüncelerimi, izlenimlerimi (intibalarımı) Engin’in temin ettiği “ses” cihazına kaydetmiştim. Engin o sesleri parazitlerden temizleyecek ve sonra yazıya geçirecek.

19 Ocak akşamı saat 21.00 e doğru Esenboğa havaalanına indik. Ama ne inişti(!). Medine havaalanından kalkıştan 5-10 dakika sonra hastalanmıştım. Tansiyonum yükselmiş, bana yardım eden doktorların teşhisine göre taşikardi başlamıştı. Gerçi ben taşikardiyi hissetmedim. Nasıl olduysa bilemem. Ensem ağırlaştı, başım dönüyordu. Kusma başladı. Çantamda ilaçlarım var. Diğer yolculardan da “dilaltı” hapı bulundu, başka tansiyon düşürücü ilaç sağlandı. Ama nafile.

Çünkü, aldığım ilaçları hemen kusarak çıkartıyorum. Gözlerim açık, şuurum yerinde, ama bitkin bir durumdayım. Çevremdekileri tanıyor, konuşmaları anlıyorum. Ama ne tansiyon düşüyor, ne de kusma duruyor.

Hostes üç-beş dakika arayla yanıma gelip gidiyor. Başucumdaki hekimlerden bilgi alarak, kaptan pilota götürüyor. Arka tarafta iki kişilik bir koltuk boşaltıldı, beni oraya götürüp yatırdılar. Oradaki yolcular da bizim yerimize oturdular.

Uçaktakilerin hepsi benimle ilgilendiler, hekimlerin dışında başımdan hemen hemen Köksal Toptan bey hiç ayrılmadı. Köksal Bey, Milli Eğitim Bakanlığı yaptı. Süleyman Demirel’in Başbakanlığı döneminde bakandı. Kendisini çok öncelerden tanırdım. Arkadaşlığımız vardı. Müşterek dostlarımız vardı. Ben o dönemde Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürüydüm. Kendisi yasaklı dönemde, yasaklar kalktıktan sonra da arkadaşlığımız devam etti.

Ara seçim yapıldığında Zonguldak’tan DYP Milletvekili seçilmişti. Dostluğumuz devam etti. Hatta Bakanlıktaki siyasi işlerinin birçoğunun benim vasıtamla yaptırırdı.

Bakan olduktan sonra aramız bozuldu, eski milletvekili ve Bakanlardan Halil Şıvgın’ın Özel Ortadoğu Lisesinin hazırlık sınıfında okuyan bir kızı varmış. Daireye gelerek kızın İngilizcesinin çok iyi olduğunu, hazırlık sınıfının üstünde İngilizce bildiğini, öğretmenleri çocuğun bir yılının heba olacağını söylemiş ve yazılı tavsiyelerde bulunarak kızın birinci sınıfta okuması gerektiğini ifade etmişler.

Halil Şıvgın Bey, belgelerini de ekleyerek yazılı müracaat etmiş ve belgeleri ilgili arkadaşlar incelemiş, durumu Talim-Terbiye Kurulu Başkanlığına “uygun görüş”le kanaatlerinin, mütalaalarının ne yönde olacağını sormuştuk. Cevap olarak verilen mütalaada, “emsal teşkil etmemek üzere, öğrencinin durumuna uygun olarak Ortaokul birinci sınıfta okumasının doğru olacağı” görüşü yazılıydı.

Ankara-16.2.2006

14 Şubatta yazdığım notları tamamlayamadım. Çünkü hac dönüşü “Hoş geldiniz demek” amacıyla yapılan ziyaretler devam etti. Adalet Hanım alışveriş için dışarı çıkmış olduğundan ziyarete gelen Süheyla Hanımı ağırlamakta bana düştü. Bereket ki ocakta çayımız vardı. Ayrıca zemzem ve hurma ikram edecek durumdaydım.

Sözün kısası Adalet eve dönünceye kadar mecburen misafirle ilgilendim. Çay, zemzem, hurma ikramı yapmakla yetinip, onu kendi haline bırakarak yazmaya devam edemezdim. Defteri kapattım. Süheyla Hanımla tatlı ve güzel bir sohbete başladık. Sohbetin merkezinde tabii olarak “hac” izlenimleri ve duyguları vardı. Dolayısıyla Köksal Toptanla ilgili olarak başlattığım bahsi kapattım.

Bugün kaldığım yerde devam ediyorum.

Halil Şıvgın’ın kızının bulunduğu hazırlık sınıfından orta birinci sınıfa geçmesini sağlayan Talim Terbiye Kurulu Başkanlığının uygun mütalaasını gereğinin yapılması için imzamla Özel Öğretim Kurulu Genel Müdürlüğünden yazılan yazı ilgili yerlere gönderildi. Halil Beyin “kızı” orta bire geçirildikten sonra yazı ve ekleri Hürriyet Gazetesinde fıkra yazarlığı yapan Emin Çölaşan’a gönderilmiş ve yayınlanması birileri tarafından sağlanmıştı.

Öğrenci Halil Şıvgın’ın kızı olmasaydı. Hiçbir patırtıya gürültüye sebep olmazdı. Halil Beyin Sağlık Bakanlığı yaptığı dönemde adı sık sık çeşitli vesilelerle medyada yer aldı. Yanlış hatırlamıyorsam hakkında Meclis araştırmaları da yapılıyordu o günlerde.

Emin Çölaşan konuyu bir “skandal” olarak tanımlayarak yazınca Milli Eğitim Bakanı Köksal Toptan tabii olarak rahatsız olmuştu. Ama soğuk kanlılığını kaybettirecek çapta bir olayla karşı karşıya değildik.

Emin Çölaşan’ın yazısını makam odamda Genel Müdür Yardımcıları Hasan Eren, Hüseyin Kamburoğlu, Daire Başkanı Mustafa Çandır, ilgili Şube Müdürü Murat Kıraç’la değerlendirirken, telefon çaldı. Karşıda Sayın Bakan vardı.

 “Emin Çölaşan’ın yazısını gördün mü?” diye sordu. Ben, “Yazıyı arkadaşlarımla birlikte değerlendirdiğimizi” söyledim. “Kendisinin de konudan haberdar olduğunu” ilave ettim. Asabı çok bozuk olacak ki inkar etmeyi tercih etti. Halbuki Halil Şıvgın Bey, kızıyla ilgili problemi çözmek için Bakan’ın yakın arkadaşlarından Milletvekili Şadi Pehlivanoğlu ile birlikte Bakanı makamında ziyaret ederek konuyu açmış, Bakandan problemi çözmek sözü alarak bana gelmişlerdi. Kendisine bunları hatırlattım, ama nafile, bir defa paniğe kapılmıştı. “Bunun bedelini ödeyeceksiniz” diyerek telefonu kapattı.

Saygı Öztürk o günlerde Hürriyet Gazetesinde muhabirlik yapıyordu. Çok eski bir arkadaşlığımız vardı. Kendisini aradım. Emin Çölaşan’ın haksızlık yaptığını söyledim. İşin içinde ne partizanlık ne de bir menfaatin varlığı söz konusu değildi. Sadece masum bir öğrencinin karşı karşıya bulunduğu bir haksızlığı gidermekle ilgili olduğunu söyledim. O da beni Emin Çölaşan’la görüştürdü.

Konuyu ve konuyla ilgili olarak bütün safahatı bütün açıklığıyla anlattım. Yazısını yazmadan önce bizimle konuşsaydı, herhalde bu kadar haksız ve yanlış yorumlar yapmamış olacaktı.

Sayın Çölaşan, Bakan’ın kendisini aradığını, konu hakkında bilgisinin olmadığını, kendisinden habersiz yapılan bu işlerle ilgili olarak sorumlular hakkında soruşturma açtıracağını söylemiş.

Emin Çölaşan “gizli bir ilişki, bir skandal” ortaya çıkartmanın gururu ve huzuru içindeydi. Yaptığı haksızlığın farkında değildi. Halil Şıvgın’la   ilgili olarak ortaya attığı çeşitli iddialara bir yenisini  daha ekleyerek zafer kazandığını zannediyordu. Halbuki Bakan bunun bedelini Halil Şıvgın’a ödetmeyecekti, affetmesi de mümkün değildi. Hedefte Talim Terbiye Kurulu Başkanı Sayın Ömer Okutan ile Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürü olarak Necdet Özkaya vardı. Hasımlarımızın ellerine büyük bir fırsat geçmişti. Bunu çok iyi değerlendireceklerdi. Değerlendirmekte hiç gecikmediler. Yanımızda olması gereken bir çok arkadaş ya sustu, ya da o zamanki Teftiş Kurulu Başkanı Cemal Şeker gibi aleyhimizde bulundular. “Ak koyun kara koyun geçitte belli olur” sözü hükmünü işletiyordu. Teftiş Kurulu Başkanlığına kendi elimizle oturttuğumuz en az yirmi yıllık arkadaşlarımız bizi kolayca harcama yolunu seçmişti.

Benim ve rahmetli Ömer Okutan hakkında çok acele olarak soruşturma açılmıştı. Soruşturma açılacak bir konu yoktu. Olay gayet açıktı.

Ama Bakan’ı aleyhimizde iyice şartlandırmak için birçok hikaye ve komple teorilerini uydurmuşlardı. Onlardan en önemlilerinden biri ve gerçeğe en yakın olanı ise şöyleydi.

Necdet Özkaya, Ömer Okutan ve Halil Şıvgın ülkücü kökenden gelen kimseler olduğu için, Ömer Okutan ile Necdet Özkaya eski bir ülküdaşları olan Halil Şıvgın’ın kızıyla ilgili problemi objektif olarak ele almayarak, hissi olarak değerlendirerek, kızın yıl ortasında hazırlık sınıfından orta bire geçişini sağlamışlardır. Aradan 11-12 yıl geçtikten sonra şunu açık yüreklilikle itiraf etmeliyim ki, ne benim, ne de rahmetli Ömer Okutan Bey’in aklına ve hatırına ülküdaşça bir işlem yapmak gelmemişti.

Bizi tanıyanların kabul edecekleri gibi resmi görevimizin hiçbir aşamasında ve hiçbir makamında taraf tutmadık.

Dünya görüşümüzle taban tabana zıt olan kimselerin ve bunların kurduğu kurumlara karşı hep tarafsızlığımı korudum. Hiçbir iş ve işlemlerde ideolojik davranmadım. Kimin problemi olmuşsa onu çözmek için insanca gayret sarf ettim. Yetkim dahilindeki işlerde problemi çözmek için çok cesur davrandım. “Kokmaz bulaşmaz” ve “ödlek” bürokratlardan değildim.

Halil Şıvgın’ın kızıyla ilgili konuyu çözerken de yetkimi kullanmaktan kaçınmadım. Yapacağım iş, konuyla ilgili dilekçeyi ve eklerini görüşlerini almak için TTK ’ya göndermekten ibaretti.

“Emsal teşkil etmemek” kayıt ve şartıyla Talim ve Terbiye Kurulunca alınmış birçok benzeri kararlar olmasına rağmen, Müfettişler Halil Şıvgın’ın kızıyla ilgili yapılan işlemin “ayrıcalıklı, özel bir nitelikte olduğuna” hükmetmiş olacaklar ki, benim ve Talim Terbiye Kurulunun Başkanının görevden alınması için teklif götürmüşler.

Bakan’ın, Müfettişlerin tekliflerini uygun görmemesi için her çevreden arkadaşlarımız ve tanıdıklarımız devreye girmişti.

Özel Yükseliş Kolejinin kurucusu Sayın Hacı Demirel, o sıralarda Ankara Özel Okullar Derneğinin Başkanıydı. Başbakan da Demirel’di. Demirel de şahsen ve ismen beni bilirdi, tanırdı. Yasaklı oldukları dönemlerde, Turgut Özal ve Anavatan Partili Bakanlara rağmen, bir hakkın ve hakikatin müdafaası olarak yasaklı Süleyman Demirel’in, arkadaşlarının savunmasını yapıyordum.

Süleyman Demirel’in Anavatan bürokratları içinde belki çok yakından değilse bile ismen bildiği kişilerden biriydim.

Özellikle Hacı Ali Demirel’le olan arkadaşlığımız, Ayvaz Gökdemir’in Doğruyol Partisi içerisinde politika yapması ülkücülüğüme rağmen Doğru Yolcu gibi görünüyordum. Bundan çokça rahatsız değildim. Doğruyol Partisi içinde Milletvekili olarak çok sayıda ülkücü kökenden sayılan kimseler vardı. Parti Teşkilatlarında ülkücü olarak bilinen, tanınan çok arkadaşımız vardı.

Ankara-18.2.2006

Dün Cuma idi. Notlarıma ara vermek zorunda kaldım. 14.30 sularında eve dönmeme rağmen yazamadım. Çünkü misafirler geldi. Hatta Meral ve Seval hanımlarla merdiven başında karşılaştık. Bu hanımlar rahmetli Cevdet amca ile rahmetli Müslüme teyzenin kızlarıdır. Adalet Hanımla evlendiğimizden 1965 yılından beri Cevdet amcaları ve ailenin bütün bireylerini tanırım. Adaletlerin Adana’dan komşuları, memleketten de hemşehrileri olurlar. Akrabalık yok, ama akrabadan ileri bir ilişki ve komşuluk münasebetleri vardır. Cevdet amca Adana’da, Müslüme teyze Ankara’da vefat ettiler. Ben onları onlar da beni sevmişlerdi. Bu sevgi ve saygı Cevdet bey amca ve ailesiyle bugüne kadar dostluğumuzun devam etmesini sağladı.

Akşam üstü saat 16.30 da Şafak hanımla Gül hanım geldiler. Hacdan geleli bir ay oldu ama, misafir gelmeye devam ediyor.

Cuma akşamları kızlarım kocalarıyla ve çocuklarıyla birlikte bize yemeye gelirler. Dün akşam da geldiler. İlk olarak büyük kızım Gülçin geldi. Evde henüz misafirler vardı. Son misafirler de kalkınca Gülçin evin toplanması, bulaşıkların yıkanması için annesine yardım ederken;

“Anneciğim bu misafir işi daha ne kadar sürecek?” diye soruyordu.

Cemal Şeker, Teftiş Kurulu Başkanı olarak bir gece eve telefon etti. Soruşturmanın bittiğini, buna göre bir işlem yapılacağını söyledi. Bir de teklifi vardı. Türk Cumhuriyetlerinden birine eğitim müşaviri olarak istediğim taktirde atanabileceğimi söylemişti. Bana böyle bir teklifin yapılacağını daha evvel Ayvaz Bey’den öğrenmiştim. Tabii Cemal Şeker’in bundan haberi yoktu.”imtiyazı” elinde tuttuğunu sanıyordu.

Normal şartlar altında olsa Türk Cumhuriyetlerinin birinde eğitim müşaviri olmayı düşünebilir, hatta tercih de edebilirdim. Ama bir iltifatmış gibi yapılan bu telafiyi, mizacım ve karakterim icabı reddettim.

Cemal Şeker’e “Elinizden geleni ardınıza koymayın” dedim.

Beni görevden alabilirlerdi. Benden önce de birçok başarılı bürokrat, çeşitli bahanelerle görevden alınmıştı. Bunlar alışılagelmiş muamelelerdi. Beni görevden alan Bakan da, kadrosu da tahmin edemeyecekleri kadar yıpranacaklardı. Müşterek dostlarımız ve arkadaşlarımız her fırsat ve her vesileyle Köksal Bey’i “ Necdet Özkaya’yı görevden almak gibi bir yanlışlığa düşmemesi” için uyarıyorlardı. Ama başta Cemal Şeker, rahmetli olan Kenan Kolukısa (Müsteşar Yardımcısı) bunlara ilave olarak bir iki bürokrat daha olabilir.

Bakan’a, “Necdet Özkaya’yı görevden alamazsanız, otoriteniz zaafa uğrar, iradeniz tartışma konusu olur” diyorlardı.

Bakan iki arada, bir derede kalmıştı. Ben Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürü olarak, mesleki kariyerimin en başarılı dönemini yaşıyordum.

Görevden alınmam, Bakan’ı hem arkadaşlar arasında, hem de Özel Öğretim Kurumları arasında büyük itibar ve sempati kaybına uğratacaktı. Siyaseten de bir yanlış iş yapılmış olacaktı. Bakan bunu anladığı için işi ağırdan almayı tercih ediyordu. Çünkü tansiyonun ve ateşin düşmesini bekliyordu. Kendisince en uygun bir zamanda ve dışarıya bilgi sızdırmadan görevden alınmamla ilgili kararnameyi yazdırır, Başkanlığa gönderirdi. Nitekim öyle yapıldı. Başbakan Süleyman Demirel’e birçok atama kararnamesi arasında benimle ilgili olanı da imzalatmış, son imza için köşke gönderilmişti. Bütün mahremiyetine rağmen bu işten haberdar olmuştuk.

Hatta azil kararnamem yazıldığı zaman Atatürk Üniversitesinde “Öğretmen Yetiştirme” konulu Bakanlıkla Eğitim Fakültesi arasında bir sempozyum düzenlenmişti. Bakanlığın birçok Genel Müdürü ve Daire Başkanı gibi ben de oradaydım. Bakan gelmemişti. Personel Genel Müdürü Mustafa Özkan da Erzurum’da idi. Sempozyum bitmeden Bakan bey onu Ankara’ya çağırdığı için erken dönmüştü.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

689 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi