EMEKLİLİĞE ALIŞMAKTA ZORLANMA

 

Geçen haftadan devam ediyor  -3-

Cumhuriyet’in kurumları başta M. Kemal Paşa olmak üzere askerin siyasete karışmasını önlemişlerdi. Ta ki 27 Mayıs 1960’a kadar. Devletin başında M. Kemal Paşa’nın Başbakanı Celal Bayar’ın varlığına rağmen asker, iktidara müdahale ederek, yönetimi devraldı. Cumhurbaşkanı’nı Çankaya’dan indirdi. Hükümeti devirdi. Kendi komutanlarını dahi tutuklayıp, komuta kademesini değiştirdiler.  Emekli olmak için İzmir’e izinli olarak giden Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel’i ihtilalcılar başlarına geçirdiler.

İlber Ortaylı, “27 Mayıs ortak hataydı” diyor. Türkiye’nin siyasi ve idari kadrolarının ortak hatasıdır. İktidar ve muhalefet ise çok partili hayatı sağlıklı olarak götürme olgunluğundan uzaktı.

Dörtyol-20.9.2005

Kaç gündür yazamadım. Gazeteler dışında kitap okuyamadım. Çünkü Adana idim. Adana ata, baba memleketimiz gibi oldu. 40-50 yıllık Adana’lıyız. Hayati, Çiğdem hatta bir bakıma Necati, Müzeyyen ve Oğuz Adana’da büyüdüler. Kardeşim Yavuz ve yeğenim Ahmet orada şehit oldular. Annemin, teyzemin, Mazhar ağabeyin mezarı Adana’da. Nice can dostumuz, dava ve ülkü büyüklerimiz Adana topraklarında. Sofuoğlu Ahmet Bey, Faruk Hoca, Yaşar İnanç, Bedri Huçent, Mustafa Demirkıran gibi. Cümlesine ve cümle geçmişimize dualar ettik. Rahmet dileklerinde bulunduk. İnşallah kabul olmuştur.

Dörtyol’a döndükten sonra ben Suyu Arayan Adam’ı okumaya devam ediyorum. Adalet Hanım da Çılgın Türkleri okuyor. Seri bir okuma yapamıyoruz. Tabii okurken önemli gördüğüm hususların altını kırmızı kalemle çiziyorum. Çok daha önemli gördüğüm yerleri not ediyor, bazen da şimdi yaptığım şekilde, olduğu gibi yazıyorum.

“O yıllarda Çin kaderini orta sınıfın demokratik mücadelesine bağlamıştı. Bu mücadelesine bir taraftan ortaçağ artıklarına, diğer taraftan yabancı müdahalelere karşıydı. Aydınlar, genç bürokratlar, milliyetçiler, seçkinler zümresi ve nihayet dünya ile teması olan yeni burjuvalar hep bu sınıfın içindeydiler…

Çin’in batıya boyun eğişi, 1842 deki Afyon harbiyle başlar. Ama orta sınıfta savaş daha on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve bilhassa 20. Yüzyılın başından itibaren başlamıştır.

İngilizler, Almanlar, Ruslar, Japonlar, Hollandalılar cümle sömürgeci güçler Çin’e üşüşmüş, her biri bir parçayı koparmaya, Çin’i yağmalamaya başlamışlar.

Artık Çin’de Avrupa kültürünü benimsemiş pek çok zeki adam bulunuyordu. Her yenilgi bu münevverlerin ve bunlarla beraber Çin halkının uyanışı için bir kuvvet oluyordu. Sun-Yat-Sen gibi büyük, inkılâpçı  münevverler yetişti.

1906 da anayasa ilan edildi. Afyon çekilen yerlerin kapatılması, mekteplerin ıslahı istendi. 1909 da Japon Anayasasına benzer bir kanun tanzim ve ilan edildi.

(Biz de de 1908 de anayasa tekrar yürürlüğe girdi, ll.Meşrutiyet ilan edildi.) 1911 de Çin İmparatoru ihtilal sonucu tahttan çekilmek zorunda kaldı. Meşrutiyetçilerin ittihatçılarla birlikte Abdülhamid Han’ı uzaklaştırdıkları gibi…

 ****

Avrupa ve Amerika’nın anlayışsız sömürgecilik rejimi ise Çini bir ahtapot gibi sarmıştı. Sömürdüğü halka aşağılık insan gözüyle bakan bu ahtapot bütün bu insanlar üzerinde kendine karşı uyanan nefreti görmekten bir aciz, kendi eline geçirdiği imtiyazlardan bir zerresini bile feda etmek istemiyordu. Kapitülasyonlar, imtiyazlı bölgeler, gümrük esareti, yabancı mektepler, misyoner müesseseleri, iktisadi inhisarlar, Düyün-ü Umumiye ve bilhassa İngiliz ve Hollandalıların elinde toplanan resmi afyon ticareti Japonya’nın,  Çin’i istila teşebbüsü ve Mançurya’yı Çin’den koparışı.

Bunları niye yazdım? Diye kendi kendime soru sordum. Çünkü Çin, Japon, afyon ticaretini bir yana bırakır, kendi tarihimize bakınca sanki Osmanlı Devleti’nin encamını anlatmış gibi gördüm.

Her türlü bağlardan ve egemenlikten kurtularak, hür, bağımsız istiklali tam bir ülke konumuna gelip Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurduk. AB uğruna egemenlik haklarımızın birçoğunu AB’ye devrederek Türkiye’yi yeniden bir sömürge ülkesine dönüştürmek üzereyiz.

Dörtyol-21.9.2005

Irak’ta felaketin boyutları büyüyor. Telafer’de Türkmen katliamı yapılıyor. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin sesi çıkmıyor. Bölgede ABD ve onun ortakları tam anlamıyla zulüm makinesi olarak çalışıyorlar. Saddam’ı devirerek Irak başta olmak üzere bölgeye huzur, barış ve demokrasi getirmek için hareket eden ABD Irak’ın ve bölgenin baş belası oldu. ABD’nin Irak’ta bulunuşundan Kürtlerin dışında memnun olan başka bir topluluk mevcut değildir.

Harekatın başlangıcından itibaren yazdım, çizdim, konuştum; ABD’yi ve ortaklarını bölgeye getiren güç yükselen ve her geçen gün büyüyerek genişliyen, Kürtçülüktür. Yabancı güçlerle ilk işbirliğini bu topluluk yaptı. Kendilerine göre Kürt haklarını ve kültürünü korumak ve geliştirmek için kendilerine dünya çapında bir gücün yardım etmesi için bir arada içinde yaşadıkları ülkelerine ihanet ediyorlar.

Bu topluluğun bir başka yönünü işleyen veya fark eden müşahadelere hiç rastlamadım. Kim güçlü ise Kürtler ondan yana olur. ABD’den yana olmalarının bir sebebi de budur. Tarih boyunca devlet kuramamış halkların ortak karakteri, kuvvetliden yana olmaktır.

Güçlerinin ikinci kaynağı ise kurnazlıkları ve sadakatsizlikleridir. Hem kendilerine, hem de yabancılara karşı ahde vefasızlık bölgenin genel tabiatıdır. Kürt’ün mizacı ve huyu olmuştur. İçlerinde ahde vefa gösteren çok az insan yetiştirmiştir.

Birinci Cihan Savaşı sonucunda ayrı bir Kürt Devleti kurmak için faaliyet gösterenler bu konuda Said-i Nursi’yi ikna edememişlerdir. Asırlarca İslam’ın bayraktarlığını yapan, İslam’ın kılıcı olan Türk milletine silah çekmem, silah çekilmesini de tasvip etmem diye Said-i Nursi Kürt kökenli olmasına rağmen asla Kürtçülük yapmamıştır. Keza Kürt bir aileye mensup olduğu sanılan Ahmet Arvasi ve ailenin önde gelen şahsiyetleri Türk milliyetçiliği yaparak, istisnai bir rol oynadılar. Allah rahmet etsin…..

Telafer’e yardım götüren Türk Kızılay’ının yardım kolilerinin dağıtılmasını ABD silahlı güçleri engellemiş, sonra da Irak’dan çıkartarak Türkiye’ye dönmelerini gerçekleştirmişler. Bugün gazetelerde dönen heyetten görevlilerden bir kaçının fotoğrafları var. Telafer’deki facia karşısında gözyaşlarını tutamayarak ağlıyorlardı. Askerlerimizin başına çuval geçiren güçler, Telafer’deki Kızılay ekibini de Irak’dan kovdular. Ama biz susmaya devam ediyoruz. Ne hazin! Her türlü izzeti  ve asabiyeti kaybeden bir millete dönüşüyoruz.

Dörtyol-22.9.2005

“Suyu Arayan Adam” ı dikkatlice ve düşüne düşüne, zaman zaman da ibretle okuyorum. Söz gelimi;

“İri yarı, pehlivan yapılı bir mahkeme üyesi, merdivenin başında bağırıyor, tepiniyordu. Başında kocaman bir kalpağı vardı. Hasır şapkalı bir gencin yakasına yapışmış tartaklayıp duruyordu:

-Nedir bu kepazelik? Bu şapka da ne oluyor? Baban da mı şapka giyerdi? Anandan mı şapkalı doğdun? Sonra sözler, muameleler daha da sertleşti; Arkasından kuvvetli bir tekme yiyen genç merdivenlerden aşağı tekerlendi…..Bu genç bir gazeteciydi (Hikmet Şevki) Şapka giymenin henüz kanunlaşmadığı, fakat bazı atılganların şapka  giyebildiği günlerdi. Bu genç gazeteci de başına hasır bir şapka geçirmiş ve mahkeme binasına haber derlemek için şapkayla gelmişti.(SAA,S.369)

Bir başka ibretlik olay ise;

“Bizim muhakememiz sırasında da önce her şey iyi gidiyordu. Başkan (Ali Çetinkaya) sakindi. Başkan suallerini soruyordu. Fakat cevaplarım arasında ben, bir miladi tarih kullanınca birden iş değişti. Kaşları çatıldı, başı kıpkırmızı oldu. Hiddetinden titriyordu.

-1923 ne demek? Diye bağırdı, 1923 de ne oluyormuş. Babalarımız mı bu tarihi kullanırdı?  Bizim tarihimize ne olmuş ki? Bunları nereden çıkarıyorsunuz?

 **** 

“Aradan bir zaman geçti. Genel mahkemeye çağrıldık…Bir aralık üst sahanlığın başında aynı iri yapılı üye göründü. Fakat şimdi başında şapka vardı.

Üç beş sene önce şapka giydiği için gazeteciyi döven, iri yapılı, kalpaklı mahkeme üyesi bu sefer şapkalıydı.

“Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu o sıralarda yayınlanan Şapka Kanunu’na muhalefetti.

Önce kalpaklı sonra şapkalı mahkeme üyesi Hoca’yı idama mahkûm etmişlerdi. Kararın gereği yerine getirildi. Hüküm infaz edildi. İdam edilen Hoca, Fatih Müderrislerinden İskilip’li Atıf Hoca’ydı.

Feleğin meşrebi bu, bir kısım adamlar hep hâkim olur, hüküm verirler. Diğerleri ise…

                                                                                                                                             Dörtyol-23.9.2005

Nasip olursa, yarın sabah erken saatlerde Ankara’ya dönüş var. 20 veya 21 Haziranda gelmişiz Dörtyol’a, yani üç aydır buradayız.  Emekli olmanın sağladığı uzun bir yazlık mevsimi.

Sabah namazı saatlerinde hafif ve kısa süreli bir yağmur yağdı. Hem deniz, hem Amanos yönlerinde bulutlar var. Beyaz ve gri bulutlar küme küme. Gökyüzünü tastamam kaplamış değil. Güneşin aydınlığı, gökyüzünün maviliği görünüyor. Denizin maviliği yerinde. Evin üç tarafından deniz görünüyor. Zaten evin denize uzaklığı yüz adım ya var, ya yok….

Sonbaharın hüznü rengini her yere aksettirmiş. Deniz, gök, ağaçlar, kuşlar, dağlar ve güneş sonbahara dönüşün hazırlığındalar. Bin bir tür, bin bir renkli çiçekler ve kuşlar, ayrılığın acısını hissetmeye başlamışlar. Uzunca bir zaman en azından önümüzdeki Haziranın sonlarına kadar kendi kendilerine kalacaklar. Dertlerini, güzelliklerini paylaşacak, duygularını dinleyecek insanlardan ayrı düşmeleri onların da canlarını sıkacak.

Kuşlar denilince, Cenab-ı Hakk’ın bu harikulade canlılarını yakından tanımak çok ilgi çekici oluyor. Onları dinlemek ve anlamak insana başka bir haz ve bir başka renklilik kazandırıyor. Sığırcıklar ortada görünmüyor. Halbuki mayıs, haziran, hatta Temmuzun yarısına kadar her yerde sığırcıkların üstünlükleri vardı. Diğer kuşlara baskın çıkmışlardı. Sonra kayıp olup gittiler, henüz dönmediler. İki günden beri ben de Adalet’ de fark ettik ki, serçeler birden bire bahçelerde çoğaldılar. Suların olduğu yerlere dalış yapıyorlar, yıkanıyorlar, ötüyor ve karınlarını doyuruyorlar. Buraları sarı sıcaklar basınca onlar da çok uzak olmayan serin yerlere gitmiş olabilirler. Ötücü kuşlar, güneş yükselip tepeye yakın yerlere gelinceye kadar ötmeye devam ediyorlar.

Manzara ve hava bırakılıp gidilecek gibi değil. Bu hür ve güzel yerleri ve ufukları bırakıp Ankara’ya apartmana dönmek doğrusu insana hiç cazip gelmiyor. Ama dönmek gerekiyor. Çocuklarımız ve torunlarımızı özledik. Ramazan da yaklaşıyor. Yakın arkadaşlarımızın kızları, oğlanları evlenecek. Onların bu sevinçli günlerinde bulunmamız icap ediyor.

***

Burada son günlerin en önemli konularının başında, Yeşilköy Belediye Başkanı Fatma Hanım’ın Milli Eğitim Bakanlığa bağlı spor ve izcilik okullarına el koyup, halka açık parka dönüştürmesi gelmektedir.

Başbakan Tayip Erdoğan, 25 Eylül Pazar günü Antakya’ya gelecek. Bu tarihi şehrimizde “Dinleri Buluşması” gibi tertiplenen bir takım törenlerde konuşacak, sonra Yeşilköy’de izcilik okulunun yerine yapılan parkın açılışını yapacak. Günlerden beri spor ve izcilik okulu, park olarak inşa ediliyor. Ankara Yenimahalle Belediyesi dahil, Antakya Belediyesi ve bölgedeki AKP’li belediyelerin makine ve personeli bu iş için çalışıp duruyorlar.

Bakanlıktan izin alınmadan el konulan İzcilik ve Spor Okulu için hiçbir tepki gelmiyor. Devletin kanun ve yönetmenlikleri, onları yürütmekle görevli kimseler tarafından ihlal ediliyor. Hayret ve dehşet verici bir vaziyet. Çünkü işin içerisine Başbakan şöyle veya böyle girmiş. Fatma Hanım bu cesareti ve atılganlığı Başbakan’ın eşi Emine Hanım’dan aldığını yöre halkı tarafından ifade ediliyor. Arkadan, geri planda Devleti kimlerin yönettiği gittikçe anlaşılıyor.

Küçücük bir parkın açılışına getiren güç, siyasi olabilir yanlış kullanılan ve yanlış yönlendirilen bir güç dür. Hem de spor ve izcilik faaliyetleri için yapılan bir alanı park yapmak bahanesiyle Başbakan alet edilmemeliydi.

Anlaşılıyor ki  dış ilişkilerde devlet mekanizmaları ve görevlileri nasıl devre dışı bırakılıyorsa, yurtiçi bir çok faaliyette de bunlara hiçbir şey sorulmadan, işin esası resmi yollardan öğrenilmeden özel danışmanların yönlendirilmesiyle yapılmaktadır.

Devlet’i devleti yönetmekle görevli olan atanmışlar ve seçim yolu ile gelmiş olanlarda tahrip eder, zaafa uğratır. Devletin valisi, kaymakamı bizzat Başbakan tarafından dışlanarak ilerde, ilçelerde, beldelerde resmi işler yapılıyor. Usul ve erkan yıkılıyor. Bunun adı da bürokrasiyi azaltmak oluyor.

Bir küçük beldenin hanım başkanı Başbakan’ı kendi siyasi istikbali için kullanmaktan çekinmiyor, haya etmiyor. Başbakan da “Ben ne yaptığımın farkında mıyım”  diye kendine sual sormuyor.

Belediye Başkanı Fatma Hanım, genç yaşına rağmen siyasette köşe dönmeyi ve kulvar değiştirmeyi çok iyi öğrenmiş ve iyi de uygulayabiliyor. MHP’li olarak bilinen, hatta dün bir arkadaşımın söylediğine göre MHP’nin il delegesiymiş. Genç Parti’nin cazibesine kapılmış oraya gitmiş. Genç Parti’nin yıldızı sönünce Emine Hanım’a nasıl ulaşmışsa ulaşmış, oraya AKP’ye atlamış. Yeniköy’e belediye başkanı seçilmiş. Ama seçildiği yerde iktifa etmek niyetinde değil. Gözü daha yukarılar da. Milletvekili, hatta bakan olmaktır. Yadırgamıyorum. Ama bu kemiksizlik ve bu döneklikler siyaset müessesini tahrip edecek, etmiş bile sayabiliz.

Ankara -30.11.2005

Ankara’ya 24 Eylülde geldik. Bir gün sonra Adalet’in öğretmen arkadaşlarından Fatoş Hanımla Hüseyin Bey’in kızının nikah törenine katıldık.

Eve yerleştik yerleşmedik derken, evin boyasını badanasını yaptırmak gibi çetin ve zor bir işe kalkıştık. Ramazan da başladı. On beş yirmi gün Batıkent’de Gülçin’ler de kaldık. Gülçin ve Elçin’ in evine nazaran Gökçe’nin evi misafir ağırlamaya en uygun olanıdır. Müstakil, üç katlı bir binadır. Her katı kendi içinde müstakil birer daire gibi inşa edilmiş. İçerden bir merdivenle birbirine geçişi sağlanan müstakil yapı genel ve yaygın adıyla villa deniliyor. Tripleks de diyenler vardır. Bana sorarsanız orta büyüklükte olmasına rağmen bir konaktır. Adına Ayhan Bey ve Gökçen Hanım konağı diyebiliriz.

Evin boyası badanası bayrama yakın bir zamanda bitti. Temizliği, yerleşmesi en az bir haftamızı aldı. Yorgunluğu da çapası. Ama evin boyanıp cilalanması bizimde bayram için gelen misafirlerinde içini açtı. Çekilen yorgunluğa, yapılan masrafa değdi.

Bu yıl “Hac” a gitmek için Dörtyol’da iken müracaat etmiştik. Çekilen kur’a da çok gerilerde kaldık. Normal seyrinde sıranın bize kadar gelmesi hiç mümkün değildi. Ama arkadaşlarımızın yardımı ve gayretleri ile Ankara’dan gidecek olan son kafileye dahil edildik. Allah nasip ederse 3 Ocak günü muhtemelen gece Kutsal Topraklara doğru uçakla yola çıkacağız. Ya nasip.

Emekli olmam dolayısıyla verilen ikramiyenin bir yarısını kullanarak gidip gelme masraflarını karşılayabileceğiz. Bu şu anlama gelmektedir. Hac’ın birinci ve en önemli şartlarından biri olan maddi imkâna ancak sahip olabildik. Allah nasip ederse İslâm’ın bu büyük ibadetini yapıp özel şart ve imkânlara bağlı olan farzını da yerine getirmiş olacağız. Heyecan duyuyorum. Duygulanıyorum. Vakit yaklaştıkça Hac’la ilgili seminerler başlayınca bu heyecanımın daha da artacağı kanaatindeyim.

Geçen Pazar günü Kocatepe Camiinde Ankara Müftülüğünün bu büyük seferle ilgili olarak genel bir konferans verdi. Eşimle bu toplantıya katıldık. Konu “Haccı Anlamak ve Haccın Hikmetleri” ile ilgiliydi. Ulu ve azametli Kocatepe Camii hacı adayları ile dopdoluydu.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

An itibariyle ziyaretci sayısı:

711 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi