BİR KİTAP SOHBETİ: P.K 546 İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ - Ahmet KAYTANCI

BİR KİTAP SOHBETİ: P.K 546 İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ

Ahmet KAYTANCI

Öyle özlemişim ki geçen yılları. Gençliğimi, samimiyeti, vefayı… Turan ellerine türkü söylediğimiz yılları ne kadar özlediğimi dün daha iyi anladım. İşin özü dün; ağlamak, ağlamak, ağlamak istedim! Ne yalan söyleyeyim biraz da gururlanmak…

İki gün önce telefonuma bir mesaj geldi. Mesajı yazan Adana Türk Eğitim Sen’in bir nolu şube başkanı sevgili kardeşim Selahattin Dolgun’du.

Mesajda, öğretmen arkadaşlarımızdan Mehmet Hayati Özkaya Bey’in P.K.546 adlı kitabının imza günü ve sohbetinin olduğunu, bizim de davet edildiğimizi yazıyordu.

Davete icabet gerekliydi. Sevgili kardeşim Müştebey Çelik ile birlikte sendika binasına gittik.

Huzur, mutluluk, samimiyet oradaydı. Türk Eğitim Sen sanki hasret gidermenin yeriydi. Bizden önce gelenler bizi bağrına basarken, bizden sonra gelenleri de biz bağrımıza bastık.

Bir süre sendika binasında oturduk. Daha sonra sendikanın konferans salonuna geçtik.

Daha önce Mehmet Hayati Özkaya Hocamla hiç karşılaşmamıştık. O benim adımı ben de onun adını daha önce defalarca duymuştuk. Deme ki kısmet bugüneymiş. Bizi değerli kardeşim Selahattin Dolgun tanıştırdı.

Ben Selahattin Dolgun’u bir başka severim. En çok da onun bulunduğu makamın kibrine yakalanmadan, kendisinden büyüklere, “abi” diye hitap etmesine bayılırım. Yine aynı tevazu içerisindeydi. Yine bizi öyle tanıştırdı.

Konferans salonu dolu değildi. Ama koca yürekler oradaydı. Salondaki insanların bir kısmını tanıyordum. Ama tanımadıklarım da vardı. Yaş ortalaması oldukça yukarılardaydı. Sevgili Selahattin Dolgun gibi birkaç arkadaşımızı saymazsak, orada olanların yaş ortalaması atmış yaşın üzerindeydi. Tabir yerindeyse çoğunluğu Koca Kurtlardı!

İlk konuşmayı Selahattin Dolgun yaptı. Biraz heyecanlı, biraz mahcup, biraz da gururlu ve umutluydu…

Heyecanlıydı. Çünkü hitap ettiği insanlar hep “abi” dediği insanlardı.

Mahcuptu. Salon yeteri kadar dolmamıştı.

Gururluydu. Her şeyden ötesi, koca kurtlarla genç yüreğini birleştirmişti.

Umutluydu!

Nasıl umutlu olmasın ki, ülkücüye umutsuzluk yakışır mıydı?

Selahattin Başkan konuşurken ben Nihal Atsız’ı düşünüyordum. O derdi ki, “Umut, en son terk edilen şeydir!”

Bu salonda olan bir avuç Koca Kurt, aslında umudun diğer adıydı. Selahattin Başkan da zaten onu biliyordu. O bilinçle sözü asıl sahibine bıraktı.

Yazar Mehmet Hayati Özkaya kürsüdeydi.

Hayati Hocamı ilk defa dinledim. Edebiyat Öğretmeni olmanın avantajını çok iyi kullanarak, akıcı, sıkmayan, güzel bir Türkçe ile salonu etkisi altına aldı. Onu pürdikkat dinledik.

“Etkilenmedik “ dersek yalan söyleriz.

Etkilendik!

Bizi asıl etkileyen; akıcı bir üslup, güzel bir Türkçeden öte, uzun süredir hasret kaldığımız, özlem duyduğumuz ve bir türlü bir araya gelip de içimizi dökemediğimiz hatıralarımızdı.

Hayati Hoca sadece hatıralarımızı dile getiriyordu.

Kenarda, köşede bıraktığımız “bizi” anlatıyordu.

Aslında biz, “bizi” duyarken duygulanıyorduk. Hayallere dalıyorduk. Geçmişimizi tekrar yaşıyorduk.

Hey gidinin Koca Kurtları Hey!

Ne kadar çok hatıra birikmiş heybemize…

Hayati Hoca hatıraları sadece hatıralarda bırakmadı. Hatıraların canlı tanıklarını kürsüye davet etti.

Kürsüye ilk gelen Ali Bademci’ydi.

Ben Ali Bademci Ağabeyi tam kırk yıl önce tanımıştım. O kürsüde konuşurken, ben kırk yıl önce tanıştığımız günü düşünüyordum.

Ali Bademci, Hergün Gazetesi’nin Adana temsilcisiydi!

Hergün Gazetesi, bir dönem Türk Milliyetçilerinin kükreyen sesi!

Ben, kırk yıl önce ilk yazılarımı Hergün Gazetesi’nde yazmıştım. İlk basın kartımı bana Hergün Gazetesi vermişti.

Hiç unutmam! Hergün Gazetesi’nin Adana temsilciliğine gelmiştim. Ali Bademci Ağabeyin yanına…

O beni Necdet Sevinç’le tanıştırmıştı.

Necdet Sevinç, bir dönem Hergün Gazete’sinin en güçlü kalemiydi. Kararlı ve kurşun gibi sözleri vardı. Gözü pekti. Çekmediği çile kalmadı. O hep kalemi ile savaştı. Yazarını Kurşunlatan Yazıları o yazdı.

Ve o bana, “Bak Ahmet, iyi bir kalemin var. Sana tek tavsiyem; İnanmadıklarını yazma, yazdıklarından dönme!” dedi.

O günden sonra ben ne zaman yazı yazsam akılma hep Necdet Sevinç geldi. Ve hep o anlayışla yazılarımı yazdım. Eğer bugün hâlâ yazıyorsam, bunda Necdet Sevinç gibi, Ali Bademci gibi büyüklerimin büyük katkısı vardır. Bunu her zamanda her yerde söylemişimdir. Onlar bize ilham kaynağı oldular.

Ali Bademci Ağabey hâlâ yazıyorsa ve ben susuyorsam, bu bana yakışmaz… Onların mirasını inkâr etmiş olurum. Ve ben kırk yıldır yazıyorum!

Ali Ağabey ve Ali Ağabeyden sonra konuşma yapan Ağabeyler bizi hep gerilere götürdü. Duygusal anlar yaşadık. Bu sohbetin en güzel taraflarından birisi de samimiyetti. Ortam bir arkadaş sohbeti havasındaydı. Hayati Hocam, kürsüye davet ettiği her insanı “Ağabey” diye davet etti. Onlar Koca Kurtlardı. Ocaktan aldıkları o terbiyeyi hiç yitirmemişlerdi. İdeallerinde en ufak bir sapma yoktu. “Umut” her zaman yüreklerinde taze sürgün veren turan çiçekleri gibiydi.

Hüzünleri vardı. Bazılarına kırgındılar! Ocak terbiyesi almış insanların, umursamazlığı biraz yüreklerini incitiyordu. Ama umutsuz değildiler.

Onlar, Turan Devletinin bir gün kurulacağına inanıyorlar. Bunun bir hayal değil, bir ideal olduğunu biliyorlar. Devletlerin ömrünün bir insan ömrü ile eşdeğer olmadığını biliyorlar.

İçlerinden biri, “Kızım Rusya’da eğitim görüyor. Her sınava girerken bizi arar. Anası ona fetih suresini, ben de fetih marşını okurum!” derken gözyaşlarına engel olmadı.

Fetih Marşı… Gençlik yıllarımızda hepimizin ezberlediği Fetih Marşı bizim mayamızdı sanki… Onu okurduk. Ve göğsümüz kabarırdı.

“Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;

Dağlardan çektirirler, kalyonlar çekilecek;

Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek

 

Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın?

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!”

 

Hey sizi Koca Kurtlar hey! Ne sağlam mayanız varmış be… Siz hiç değişmemişsiniz. Üzerinizden toplar, tanklar geçti. Başınıza, milliyetçiliği ayaklar altına alanlar geldi. Ama siz hep aynısınız. Ben sizin hâlâ “Başbuğ Türkeş” derken sesinizin titremesini seviyorum! Hâlâ “Turan” diyorsunuz ya, işte tam da şairin dediği gibi:

“Ölmez bu hareket, ölmez bu dava…”

Ve yine şairin dediği gibi:

“Ellerin yurdunda çiçek açarken

Bizim İl'e kar geliyor gardaşım.

Bu hududu kimler çizmiş gönlüme?

Dar geliyor, dar geliyor gardaşım.”

Hey sizi Koca Kurtlar hey!

Bize güzel bir gün yaşattınız. Size binlerce teşekkür ederim. Yüreğimizde sızlayan yaraya merhem oldunuz.

İyi ki varsınız. İyi ki bizim ülküdaşlarımızsınız!

Allah hepinizden razı olsun. 13.11.2016 /AHMET KAYTANCI

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Köşe Yazarları


BAK POSTACI GELİYOR-XXV
Cuma, 05 Haziran 2020
...
ZÜBEYDE ABLA (KINIK)
Cumartesi, 26 Eylül 2020
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

47 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi