TEK TEK TUTUKLAMAYIN!

TEK TEK TUTUKLAMAYIN!

Ahmet Bican ERCİLASUN

Aşağıdaki yazı dosyalarımın arasında kalmış. 17-25 Aralık olaylarından önce, bir yaz mevsiminde yazmışım. Hani şu Ergenekon, balyoz, casusluk davaları sürerken. Kendimi sansürlemiş olmalıyım. Hiçbir şey gizli kalmaz derler ya, bu yazı da gizli kalmasın dedim ben de. Okurken eski günleri hatırladım, okuyucular da belki o günleri hatırlar. Yazıda bazı sıkıntılar var. Şahıslar birbirine karışmış gibi. O günlerin sıkıntıları ve benim öfkem yazıya da yansımış olmalı. Yazı şöyle:

Tek tek gözaltına almayın, tek tek tutuklamayın! Zaten birkaç tane kaldı. Muhalif gazeteler, muhalif televizyonlar zaten bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azaldı. Oralarda yazanlar, çizenler, konuşanlar… Tek tek toplamayın, hepsini birden toplayın gitsin.

Yaz günleri sabahlarının serinliği de bir hoş oluyor. Adresleri nasıl olsa elinizde. Sabahın köründe, pardon sabahın serinliğinde atlayın arabalarınıza, bütün adreslere aynı anda girişiverin. Şöyle ellerinizle başlarının üzerinden bastırarak da güzel güzel poz verin. Biliyorum, siz ihmal etmezsiniz ama ben yine de hatırlatayım. Baskından önce yandaş televizyonculara haber vereceksiniz. Hepsinin elinde adresler, oralarda bitiverecekler.

Ne demek muhalefet? Bunların hepsi Ergenekoncu, bunların hepsi casus! Bunların hepsi hain!

Muktedirlerin yüzüne gölge düşmemeli. Biz zaten ezelden maskeliyiz. Nedir o yapmacık laiklik maskeleri filan? Onları sadece köleler takar. Allah’ın hizmetinde olanların takallüs etmiş yüzlerini, kutsal ağız burun salgılarını maskeyle filan kapatamazsınız. Hainler, casuslar, Ergenekoncular!…

Emir emirdir. Emir demiri keser. Ne demek muhalefet? Biz bunca işle uğraşırken, halka ve Hakka hizmet için bunca yurt okul, bunca han hamam yaptırırken, hamamlarda keselenirken, giriş sorularını cebellezîne yaparken adam çıkıyor kürsüye, çıkıyor ekrana muhalif muhalif konuşuyor.

Öyle birer birer olmaz. Ne kadar fezleke varsa indirin! Bir günde tutuklayıverin hepsini. O gazeteler, o televizyonlar, o komutanlar, o rektörler… Bir emir yeter. Hepsinin kapısına, makamına kilidi vuruverin.

Sosyal medya imiş. Adamlar almışlar ellerine birer mikrofon, birer telefon, haince yayınlar yapıp duruyorlar. Bir de beğenler, paylaşımlar filan… Nasıl olsa hepsini izliyorsunuz. Hepsinin adresleri ellerinizde. Dayanıverin kapılarına. Sabahın köründe, pardon sabahın serinliğinde. Yaz günleri sabahlarının serinliği de bir hoş oluyor doğrusu.

İstemiyorlar kardeşim, muktedirler istemiyorlar. Farkında değil misiniz, bir tek muhalif ses istemiyorlar. Bir muktedir her gün sesinin bütün telleriyle, yüzünün bütün çizgileriyle, ellerinin bütün hareketleriyle dillendiriyor, çizgilendiriyor, hareketlendiriyor… Bunlar hain, bunlar casus!… Bir başka muktedirin ses telleri gerilmiş, yüz çizgileri aşağı doğru düşmüş, elleri mikrofonlara meydan okuyor. Bir diğer muktedir oturduğu vaaz kürsüsünden vücudunu ileri atıp ağzını köpürterek hıçkırıyor. Siz hâlâ mesajı almıyorsunuz, tek tek gidiyorsunuz kapılara. Aradan on gün geçiyor, bir daha. Böyle vatanseverlik, böyle vazifeşinaslık, böyle hizmet olmaz. Çehrenin çizgilerine, bir başka çehrenin göz altlarına, bir diğer çehrenin göz yaşlarına bakıp görevinizi anında kavrayacaksınız. Canlarını sıkmayın muktedirlerimizin.

Hem sonra başka yollar da var. Kapılara dayanıp arabalara tıkıvermek şart değil. Bunca fedai boşuna mı gezdiriliyor? Bakın bu metot daha farklı bir metot. Evden çıkarma değil, eve girerken sıkıştırma. Şöyle kalıptan çıkmış değneklerle filan. Köpeksiz köy değil ki burası, ortalıkta bir sürü köpek dolaşıyor. Onun için göreve değneksiz çıkmak olmaz.

Bazen de cam çerçeve indirme görevi veriliyor. E bu da ellerle yapılamaz değil mi? Taşlar, değnekler ellerde olacak. İndirilecek camlar, çerçeveler. Bakın bakalım adamlar bir daha ağızlarını açabiliyorlar mı? Yine ağızlarını kapatmıyorlarsa ikinci sefer dişler dökülür, dudaklar patlatılır.

Sokak kameraları mı? Onlar her şeyi görmezler canım. Biliyorsunuz, bazı kameraların gözü çok açıktır, ama bazılarının da gözleri kördür. Gözü açık kameraların kaydettikleri de neticede bizim elimizde değil mi? Biz istersek dosyalara girer, istemezsek girmez. Ne yani dinimiz, ümmetimiz bunca badire altında iken, hay Allah neydi o kelime, bekâ mı idi? Yok canım kalın k ile beka… İşte onu kastediyorum, bu kadar beka meselemiz varken, yanlış anlamayın, kendi bekamızı değil, ümmetin bekasını söylüyorum, işte bu kadar beka sorunu varken bir de dosyaları gereksiz görüntülerle mi dolduracağız? Elbette dosyalar istediğimiz gibi doldurulur. Elbette savcılarımız abilerinin evlerinde abilerinin gözetiminde iddianamelerini hazırlar, yargıçlarımız da abilerinin veya ablalarının evlerinde nasıl karar vereceklerini öğrenirler.

Erişir menzil-i maksûda âheste giden, demişler. Demişler ama bizim acelemiz var, bir an önce menzile ulaşmalıyız. 

 

Köşe Yazarları


BAK POSTACI GELİYOR-XXV
Cuma, 05 Haziran 2020
...
YA DEMOKRASİ YA DA TERÖR!..
Cumartesi, 13 Haziran 2020
...
TARİHÎ ve İLGİNÇ BİR BELGE
Cumartesi, 27 Haziran 2020
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

98 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi