ATATÜRK VE CUMHURİYET DÖNEMİNDE TÜRK DİLİ

Gökhan AKINBİNGÖL

Cumhuriyetimizin 96. kuruluş yıl dönümü münasebetiyle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Millî Mücadele’mizin bütün kahramanlarını, eşsiz fedakârlıklarıyla milletimizin gönlünde ölümsüzleşen bütün şehit ve gazilerimizi rahmetle ve şükranla anıyorum.

Atatürk ve şanlı Türk ordusu varını yoğunu ortaya koyarak yurdumuzu düşmanlardan arındırdı. Mustafa Kemal Atatürk, yurdumuzu çağdaş bir ülke haline getirebilmek için birçok inkılaplar gerçekleştirdi. Şüphesiz bunlardan en önemlisi Cumhuriyet yönetimini ilan etmesiydi. Atatürk diyor ki:

“Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

“Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı, Türk topluluğudur.”

“Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.”

  “Türk milletinin karakterine ve âdetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir.”

“Cumhuriyet, yeni ve sağlam esaslarıyla, Türk milletini emin ve sağlam bir istikbal yoluna koyduğu kadar, asıl fikirlerde ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibarıyla büsbütün yeni bir hayatın müjdecisi olmuştur.”

“Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir.”

“Türk ulusu büyüktür. Özgürlüğü ve barışı sever. Canı pahasına da olsa, Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşatacak güçtedir. Ve yaşatacaktır… Cumhuriyet, etnik kökeni ne olursa olsun tüm yurttaşlarını Türk Ulusu çatı kimliğinde birleştirmiştir.”

“Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceği fikrinde bulunanlar, çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların, Cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde layık oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olmaz. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan prensiplerle medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeğe devam edecektir.”

Atatürk, Cumhuriyetin ilanından sonra, Türk milletinin bağımsızlığını bir bütün olarak ele almış ve sosyal yenileşme niteliğindeki yenilikleri de bu bağımsızlık bütününün birbirine bağlı halkaları olarak kabul etmiştir. Bu bakımdan, Türkiye Cumhuriyeti'nin dayandığı devlet felsefesi ile yapılan inkılapların dayandığı fikir temelleri arasında tam bir koşutluk vardır.

Atatürk inkılaplarının temelinde yatan ana fikir, Türkiye Cumhuriyeti'nin millet ve devlet varlığını dünya durdukça yaşatacak ve rejimin de güvencesi olacak sağlam temellere oturtma anlayışıdır. Bu hedef, Atatürk'ün şu sözleriyle dile getirilmiştir:

"Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asrî ve bütün mânâ ve eşkaliyle medenî bir hey'et-i içtimaiye hâline isal etmektir. İnkılâbımızın umde-i asliyesi budur."

Atatürk, bir milleti sadece savaş alanında kurtarmanın yetmeyeceğini çok iyi biliyordu. Bunun için yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar varlığını sürdürebilmesinin temel koşulunun kültür olduğunun da bilincindeydi:

“Millî kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir.”

“Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.”

“İki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin istiklalini yoğuran irfan ordusu. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir. Âlidir, feyizlidir, muhteremdir. Fakat bu iki ordudan hangisi daha kıymetlidir, hangisi yekdiğerine müreccahtır? Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz, bu iki ordunun ikisi de hayatîdir. Yalnız, siz irfan ordusu mensupları, sizlere mensup olduğunuz ordunun kıymet ve kudsiyetini anlatmak için şunu söyleyeyim ki, sizler ölen ve öldüren birinci orduya niçin öldürüp niçin öldüğünü öğreten bir orduya mensupsunuz.”

Dil İnkılabı, 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyetinin (şimdiki Türk Dil Kurumu) kuruluşu ile başlayan ve dilimizi sağlıklı bir gelişme çizgisine oturtma yönündeki çalışmaların tümüne verilen addır. Başka bir anlatımla, Millî Mücadele’nin kazanılmasından ve Cumhuriyet rejiminin kurulmasından sonra, Atatürk'ün gerçekleştirdiği millî temeldeki sosyal yenileşme hareketlerinin dille ilgili bölümüdür.

Konfüçyüs’e atfedilen bilindik bir anekdot vardır: Ünlü düşünüre sormuşlar: “Bir ülkenin yönetimini ele alsaydın, işe nereden başlardın? Ünlü düşünür: “Yapacağım ilk iş, hiç kuşkusuz dilini gözden geçirmek olurdu.” demiş. Dinleyenlerin şaşkın bakışları arasında devam etmiş: “Çünkü dil kusurlu ise, sözcükler düşünceyi iyi ifade edemez. Düşünce iyi ifade edilemezse, görevler ve hizmetler gereği gibi yapılamaz. Görev ve hizmetin gerektiği şekilde yapılamadığı yerlerde âdet, kural ve kültür bozulur. Âdet, kural ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir!”

Dilin en önemli işlevi insanlar arasında anlaşmayı ve iletişimi sağlamasıdır. Millîleşme de ancak dil birliğinin sağlanmasıyla mümkündür. Aynı dili konuşmayan insanların anlaşmaları, iletişim sağlamaları ortak değerlere sahip olmaları mümkün değildir.

Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasından sonra Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Cumhuriyetin ilanının ardından çeşitli alanlarda atılımlar yapılırken Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, kültür konularına büyük önem veriyor, kültür alanında yeni uygulamalara girişiyordu. Türk tarihi, Türk Dili ve Türk kültürü konularında araştırma ve çalışma yapmak üzere kurdurduğu ilk kurum Türkiyat Enstitüsüdür. Türkiyat Enstitüsünün kuruluşu, Atatürk’ün daha sonra dil ve tarih alanlarında yapacağı çalışmaların ilk işaretleridir.

Atatürk'ün dil ve kültür alanında gerçekleştirdiği ilk büyük atılım ise "yazı inkılabı"dır. Yıllardır tartışılan ve bir türlü çözülemeyen yazı sorunu, birkaç aylık çalışma sonucunda yapılan "yazı inkılabı" ile çözülmüştür.

Osmanlı Devleti’nde 19. yüzyılda tartışılmaya başlanan ve çeşitli girişimlere rağmen bir türlü sonuç alınamayan yazı konusu Atatürk'ün kararlı ve isabetli uygulamasıyla sonuca ulaşmıştır. Yunus Emre sade Türkçeyi:

“ Taştın yine deli gönül sular gibi çağlar mısın?/Aktın yine kanlı yaşım yolarımı bağlar mısın?/ Nidem elim irmez yâre, bulunmaz derdime çare/Oldum ilimden âvâre beni bunda eğler misin” mısraları ile dile getirirken Divan edebiyatında ise süslü ve sanatlı bir dil tercih edilmiş, Arapça ve Farsça kelimeler yoğun olarak kullanılmıştır.

Tanzimat ile Cumhuriyet arası kısa dönemde kendini gösteren dilde sadeleşme hareketleri de bir plan ve programa bağlanmış değildi. Bu konuda yapılanlar, yalnız edebî görüş ve tutumların ortaya çıkardığı görüntüler idi.

Dilimizdeki en önemli ve etkili olan hareket ise 1911 yılında Selanik’te çıkardıkları “Genç Kalemler” adlı dergiyle seslerini duyuran, aralarında Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Kâzım Nami, Âkil Koyuncu , Ali Canip Yöntem gibi gençlerin bulunduğu bu grup, yazılarını eski dile tepki olarak “Yeni Lisan” adıyla yazdıklarından dolayı bu akıma da aynı ad verildi. Bu akımın başını çeken iki önemli isim Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp’tır.

Ziya Gökalp, dil konusundaki düşüncelerini “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde toplamıştır. Dilimizdeki Arapça ve Farsça gramer kurallarının bırakılması, yeni tamlamalarda Türkçe kuralların uygulanması, bilim terimlerinde Arapça kelimelerin kullanılmasına devam edilmesi, İstanbul Türkçesine dayalı yeni bir yazı dilinin oluşturulması, bu yolları izleyerek edebî eserlerin verilmesi Millî Edebiyat’la bütünleşen bu yeni dil anlayışı Millî Mücadele ve Cumhuriyetin ilk yıllarında da benimsenerek Dil İnkılabı ile devam edecektir.

Ziya Gökalp, dil ile ilgili bu düşüncelerini “Lisan” şiirinde şiirleştirmiştir:

 

Güzel dil Türkçe bize,

Başka dil gece bize.

İstanbul konuşması

En sâf, en ince bize.

 

Lisanda sayılır öz

Herkesin bildiği söz;

Ma’nası anlaşılan

Lügate atmadan göz.

 

Uydurma söz yapmayız,

Yapma yola sapmayız,

Türkçeleşmiş, Türkçedir;

Eski köke tapmayız.

 

Açık sözle kalmalı,

Fikre ışık salmalı;

Müterâdif sözlerden

Türkçesini almalı.

 

Yeni sözler gerekse,

Bunda da uy herkese,

Halkın söz yaratmada

Yollarını benimse.

 

Yap yaşayan Türkçeden,

Kimseyi incitmeden.

İstanbul'un Türkçesi

Zevkini olsun yeden.

 

Arapçaya meyletme,

İran'a da hiç gitme;

Tecvidi halktan öğren,

Fasihlerden işitme.

 

Gaynlı sözler emmeyiz,

Çocuk değil, memeyiz!

Birkaç dil yok Tûran'da,

Tek dilli bir kümeyiz.

 

Tûran'ın bir ili var

Ve yalnız bir dili var.

Başka dil var diyenin,

Başka bir emeli var.

 

Türklüğün vicdanı bir,

Dini bir, vatanı bir;

Fakat hepsi ayrılır

Olmazsa lisanı bir.

 

Ziya Gökalp'ın bu düşünceleri, o dönemdeki dil tartışmalarında önemli bir çekim merkezi hâline gelmiş, pek çok kişiyi etkilemiştir.

Dilimize yapı ve işleyiş bakımından kendi benliğini kazandıracak yönlendirme çalışmalarının başlatılabilmesi için öncelikle kamuoyunda bu yönlendirmeye elverişli bir gerekiyordu. Atatürk bu görüşünü “Nutuk”ta şu sözlerle dile getirmiştir:

"Uygulamayı birtakım safhalara ayırarak, olaylardan ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Nitekim öyle olmuştur."

Aynı durum Dil İnkılabı için de geçerli olduğundan bu gelişmeler 1923-­1932 yılları arasında şöyle bir basamaktan geçmiştir:

1. Arapça, Farsça derslerinin öğretimden kaldırılarak yeni kelime gereksinimi için bu dillere başvurma yolunun kapatılması.

2. Dil hareketlerini millî eğitim temeline oturtacak yazı inkılabının yapılması.

3. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin (bugünkü Türk Dil Kurumu) kurularak Türk dili çalışmalarına başlanması.

4. Türk dili konusundaki çalışmaları bilim temeline oturtacak tedbirlerin alınması.

3 Mart 1924'te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunu, 26 Aralık 1925'te İslam takvimi yerine uluslararası takvim ve saat ölçülerinin getirilmesi, 20 Mayıs 1928'de Arap harfli rakamlar yerine Latin esaslı uluslararası rakamların kabulü ve 1927 yılında Atatürk tarafından yazı inkılabı ile ilgili fikir çalışmalarının yapılması, Dil İnkılabına da öncülük eden uygulamalardır.

Yazı inkılabı, Arap alfabesi yerine Latin alfabesi temelindeki millî Türk alfabesini geçerli kılan bir değişimin ifadesidir. Atatürk'ün yazı inkılabı konusundaki dayandığı gerekçe, Arap dilinin ihtiyaçlarından doğmuş olan Arap yazısının Türk dilinin ihtiyaçlarını karşılayamaması, bundan doğan okuyup yazma güçlüğünün sosyal ve kültürel gelişmelerin önünü tıkamış olmasıdır.

Türklerin İslamlığı kabulünden sonra kullandıkları Arap yazısı, Türkçenin yapı ve işleyişine uygun bir yazı sistemi değildi. Altay dil ailesine bağlı olan Türkçenin eklemeli, Hami-Sami dil ailesinden gelen Arapçanın ise çekimli bir dil olması, alfabede Türkçe açısından önemli sorunlar ortaya çıkarıyordu. En büyük sorun da iki dil arasındaki ses yapısı ayrılığından kaynaklanıyordu. Arapça, ünsüzlerin egemen olduğu bir dildi. Türk dili ses yapısı bakımından Arapçanın aksine, ünlülere ağırlık veren bir dildir. Bu nedenle ünsüzlerin, çıkış noktalarına göre ayrı ayrı harfler ile gösterilmesine gerek yoktu. Türkçenin ünlü uyumu kuralı adım, ayak, boyunduruk, burun, dalga; beşik, bilezik, gelincik, gözlük, vergi örneklerinde görüldüğü gibi kalın ve ince sıradan ünsüzleri, ünlülerin kalınlık ve inceliği ile ayarlayan bir dildir. Bu bakımdan Arap yazısındaki birçok ünsüz Türkçe için gereksiz bir yük olmuştu.

Arap dilinin ses yapısı ile Türk dilinin ses yapısı arasındaki sistem ayrılığından kaynaklanan bu uyuşmazlık, birtakım sorunlar ortaya çıkarmıştır. Tanzimat Döneminden Cumhuriyete kadar uzanan dönemde, imla konusunda ileri sürülen görüşler ve yapılan tartışmalar da durumu düzeltememiştir.

1928 yılında daha önce kurulmuş olan Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ruşen Eşref Ünaydın, Ahmet Cevat Emre, Ragıp Hulusi Özdem, Fazıl Ahmet Aykaç, Mehmet Emin Erişirgil ve İhsan Sungu’dan oluşan Dil Encümeni, Atatürk'ün direktifi ve Bakanlar Kurulu kararı ile 26 Haziran 1928 tarihinden başlayarak Latin alfabesi temelinde, Türkçenin ses yapısına uygun yeni bir alfabenin hazırlığına girmiştir.

İki ay içinde çalışmalarını tamamlayan Encümen, belirlenen temel ilkeler çerçevesinde millî bir alfabe taslağını hazırlamış bulunuyordu. Yalnız üzerinde durulması gereken önemli nokta bu alfabenin uygulanma süresi idi. Encümen üyeleri, bu uygulamanın 5-15 yıl arasında olabileceği görüşünde idiler. Falih Rıfkı Atay, hazırlanan tasarıyı Atatürk'e sunduğu zaman aralarında geçen konuşma, devlet başkanının bu konudaki eşsiz sezişini ortaya koyuyordu.

“Atatürk bana sordu:

Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz?

Bir on beş yıllık uzun, bir de beş yıllık kısa mühletli iki teklif var, dedim. Teklif sahiplerine göre ilk devirler iki yazı dili bir arada öğretilecektir. Gazeteler yarım sütundan başlayarak yeni yazılı kısmı artıracaktır. Daireler ve yüksek mektepler için de tedricî bazı usuller düşünülmüştür.

Yüzüme baktı:

Bu ya üç ayda olur ya da hiç olmaz, dedi. Hayli radikal bir inkılâpçı iken ben bile yüzüne bakakalmıştım.”

Bundan sonraki günler ve haftalar başöğretmen sıfatı ile Atatürk'ün öncülük ettiği Anadolu seyahatleri ve eğitim seferberliği ile geçmiştir. Türk kültür ve eğitim tarihinde bir dönüm noktası oluşturan yeni Türk alfabesi, 1 Kasım 1928 tarihinde kanunlaşarak resmen yürürlüğe girmiştir.

"Güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim ahenktar, zengin lisanımız; yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir."

Atatürk, Sadri Maksudi Arsal'ın “Türk Dili İçin” adlı kitabına yazdığı sunuş yazısında şunları söylemektedir:

"Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır."

Atatürk, millet olmanın dil birliği ile gerçekleşeceği düşüncesindeydi. 1931 yılında Adana'da yaptığı konuşmada bu düşüncesini şöyle dile getirir:

"Türk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insanlar, her şeyden önce ve behemehal Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz. Halbuki Adana'da Türkçe konuşmayan 20.000 'den fazla vatandaş vardır. Eğer Türk Ocağı buna müsamaha gösterirse; gençler, siyasal ve sosyal bütün kuruluşlar bu durum karşısında duyarsız kalırsa, en aşağı yüz seneden beri devam edegelen bu durum daha yüzlerce sene devam edebilir. Bunun neticesi ne olur? Efendiler ! Herhangi bir felaketli gününüzde bu insanlar, başka dille konuşan insanlarla el ele vererek aleyhimize hareket edebilirler. Türk Ocaklarımızın başlıca vazifesi bu gibi unsurları, bizim dilimizi konuşan hakiki Türk yapmaya çalışmaktır. Bunlar Türk vatandaşlarıdır. Bugün ve yarın talihimiz ve kaderimiz birdir. "

“Vatandaş için Medeni Bilgiler” kitabında Türk dili için Atatürk şu sözleri ifade eder:

"Türk milletinin dili Türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakının, an'anelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir."

Bu bağlamda Atatürk'ün çeşitli vesileler ile dile getirdiği ve dil inkılabı ile ulaşmak istediği hedefler şu noktalarda toplanabilir:

1. Dilimizi, Osmanlıcanın Türkçeye zarar veren pürüzlerinden ayıklamak; yazı dilinden, Türkçeye yabancı kalmış olan unsurları atmak,

2. Aydınların dili ile halkın dili, konuşma dili ile yazı dili arasındaki Osmanlıca dolayısıyla ortaya çıkmış olan açıklığı kapatarak dile millet varlığı içinde birleştirici ve bütünleştirici bir nitelik kazandırmak,

3. Türk diline kendi yapı ve işleyiş özelliklerine uygun millî bir gelişme yolu çizebilmek,

4. Türkiye Cumhuriyeti'nde öğretim birliğine paralel olarak eğitimi millîleştirmek ve öğretimi millî terbiyenin gerekli kıldığı bir millî eğitim diline kavuşturabilmek,

5. Türkçenin güzellik ve zenginliklerini ortaya koyabilmek, onu dünya dilleri arasındaki değerine yaraşır bir düzeye çıkarabilmek için, dilimizi bir bilim kolu olarak ele almak ve üzerinde kaynaklarına inen derinlemesine araştırma ve incelemeler yapmak,

6. Dile, kelime türetme olanakları bakımından işleklik kazandırarak Türkçeyi millî kültürümüzün eksiksiz bir anlatım aracı yapabilmek; uzun vadede çağdaş medeniyet düzenin gerekli kıldığı kelime ve kavramları karşılayabilecek işlek ve zengin bir kültür dili durumuna getirebilmektir.

Dil konusunda çalışmalar yapmak üzere Türk Dili Tetkik Cemiyetinin kurulması için talimat Atatürk tarafından verilmiştir. 12 Temmuz 1932 günü daha sonra adı Türk Dil Kurumu olarak değiştirilecek olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Kurumun kuruluşundan iki buçuk ay sonra 26 Eylül 1932'de Birinci Türk Dil Kurultayı Dolmabahçe Sarayı'nda toplanır. Bu tarih Türk Dil Bayramı olarak kabul edilmiştir.

Atatürk'ün sayesinde geometri terimleri Türkçeleştirilmiş, kendisi de “Geometri” kitabı yazmıştır. Atatürk, yeni bilim terimleri türetilmesi düşüncesini şu sözlerle dile getirmiştir:

"Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar."

Dilimizde yaşanan gelişme ve zenginleşme Ulu Önder Atatürk'ün Türkçeye verdiği önem sayesindedir. Türkçe, bugün gelişmiş, zengin bir edebiyat, kültür, sanat ve bilim dilidir. Türkçenin sorunlarının aşılmasında izlenecek yol, Atatürk'ün Türkçe ile ilgili sözlerinde açıkça belirtilmektedir.

Bu nedenle, Atatürk’ün inkılaplarına gösterilecek özen yanında dilimizi de aynı titizlikle korumak ve kollamak bizim için en kutsal görevdir. Bu görevi yerine getirmek de başta öğretmenler olmak üzere Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençlere düşmektedir. Bu görev yerine getirilirken aşırılıktan kaçınarak dengeli, bilimsel yollarla dilimize sahip çıkılmalıdır.

 

 

Köşe Yazarları


GÜVEN
Salı, 19 Kasım 2019
...
ABD HEYETİ ANKARA'DA
Cumartesi, 19 Ekim 2019
...
PETRO-TERÖRİSTLER
Pazar, 10 Kasım 2019
...
ATATÜRK
Pazar, 10 Kasım 2019
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

71 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi