… Ad verirken, ilk ezandan, ilk duyduğun kelamda

Göz ve gönül aydınlatan ışıklara bismillah

Emeklerken diz vurduğun, iz vurduğun her yere

Ayaklanıp atladığın eşiklere bismillah

N. Yıldırım Gençosmanoğlu

Ocak ufukları tüterken semada , pul pul yaldızlanırken gökyüzü nehr-i Ceyhun kafasını kaldırıp selam duruyordu akmadan önce Aral’a. Aral gölüne kavuşmadan su tanecikleri maveradan bir haber  getirdiler Çağrı Bey’e. Bir bebeği müjdeliyordu bu haber. Türk soyunun yedi gökte parıldayan burçlarından biri olmaya aday bir bebek. Şimdilik adı Muhammed’di bu bebeğin ama bir unvanı –ki hepimizin bildiği Alparslan- diğer iki unvanı da sırasıyla Ebu-l Feth ve Sultan-üs Adil olacaktı.

Biz o gecede kardeşimle soğukla raks ediyorduk. Evet kardeşim diyorum. Çünkü Büyük Selçuklu devletinin bayrağında biz varız. Yani çift başlı kartal. Yapışık kardeş gibiyiz tek bedende vücut bulmuşuz gücü temsil ediyoruz. Sultanımızı kendi gözümüzden anlatmaya çalışacağız…

Rüzgar söylüyordu şarkımızı, ayın şavkı vuruyordu üzerimize. Bir nur yığını hüzme hüzme otağa doğru serpiliyordu. Bizde o atmosferin verdiği kıvanç ile dalgalandıkça dalgalandık. Hissetmiştik doğan çocuğun bir cihangir olacağını. O ki , ölmeden önce bizi bir parça daha yükseğe çıkarmak için yardan,serden geçecek bir fatih olacaktı.

Günler günleri kovaladı. Bu yiğit ayaklanmaya başladı. Atası Oğuz, obası kutlu, davası mukaddesti. Daha genç yaşlarda gözleri üzerine toplamayı başarmıştı. Er meydanında nasıl bir asker olduğunu herkese göstermeye başlamıştı. Gözleri de ateş gibiydi içinde hâlâ Ergenekon’un közleri vardı. Bir yandan askerlik eğitimi alırken devrin alimlerinden de ilim tahsili ediyordu. Aman ya Rabbi tam donanımlı bir fatih geliyordu. Bu eğitimler sırasında dövüş hocasının ona söylediği şu söz hayat felsefesinin kilit taşlarından biri olmuştu: “Başardığını ne zaman anlarsın biliyor musun ? Eğer bu kılıçları sallarken oluşan bileğinin acısı yüreğine oturuyorsa, o zaman başarmışsındır.”

Alparslan bu sözü ömrü boyunca unutmayacak ülkü yolunda karşılaştığı zorluklara karşı mücadele ederken o sözün azametine sığınacaktı.

Beyimiz, Çağrı Bey’in hastalığında devletin idaresine geçerek Gazneli saldırılarını durdurdu ve akabinde onlara ve Karahanlılara karşı girdiği mücadeleleri kazandı. Selçuklu topluluklarına başarılarının çerağı güneş gibi doğdu. Daha sonra babasının ölümü üzerine Horasan meliki oldu.

Ardından cereyan eden taht kavgalarında büyük bir ordu ile Rey’e doğru yürüdü ve galip geldi. (Tuğrul Bey arkasından evlat bırakmadan ölünce vasiyeti üzerine tahta çıkarılan Süleyman’ın sultanlığını tanımadı Alparslan.) Adına hutbe okutturdu ve Nizamülmülk’ü vezir tayin ederek devletimizin gücüne güç kattı.Bizde şendik çünkü gölgemiz altında yetişen bu yiğit artık bizim başımız,  cenk ufuklarında kılıç parıltılarıyla, Allah-u Ekber nidalarıyla cihanı titretecek, fetihlerin babası olacaktı.

Alparslan’ın bu fetihlerde şüphesiz iki parolası vardı. Birincisi Kızılelma, İkincisi Türk Cihan Hakimiyeti ülküsü . Dava arkadaşlarıyla bu yola baş koydular. Dünya ona dar gelmeye başlamıştı.Kızıelma onun için ne Hint’ti ne Sind ne de Maçin. Kızılelma ,Hakkın onu götüreceği yerdi. Bir çift başlı kartalın gözünden  sultanımızın  gençliğinden  birazcık   bahsettik.   Allah  izin verirse ;seyre daldığımız gün yaprakları arasında hükümdar haliyle de portresini çıkarırız.

Takvimler şubatı gösteriyordu.

“Savletinle titresin doğu batı

Ve kurulsun Allah’ın ebedi saltanatı”1

dizeleriyle mırıldanıyorduk. Şubat rüzgarları de bize eşlik ediyordu. Sultanımız sanki sesimizi duymuş gibi birden Türk ordusunun önlerinde bulduk kendimizi. Alemdar’a emanettik. Sefer yönümüz Kafkaslardı. Akın yaptığımız yerleri fethettik ve o topraklara kanlarımızla tuğralı Türk hakimiyetini damgaladık. Bu seferler sırasında varisi Melikşah ve veziri Nizamülmük ona çok büyük destek oluyordu.

Artık o cennet vatanın misk-i amber rayihasını andıran havası burnumuza tütmeye başlamıştı. Vecd ile coşuyorduk. Gene Türk devletleri içinde zafer ayı olarak bildiğimiz Ağustos ayında Ani Kalesini fethederek “Ağustos ayındaki Türk’ün Zaferleri” listesine adımızı yazmıştı sultanım ve bir zafer gülümsemesiyle

“ Şehitlerim Tanrıya al al gitsin

Yaralıma su verene bal gitsin2”dedi.

Bu fetihler İslam dünyasında onun saygınlığını arttırdı. Artık ona Eb- ul Feth(Fetih Babası deniliyordu.)

Anamız Anadoluya

Torunlarım dört yana kol kol gitsin

Malazgirt’ten İstanbul’a yol gitsin

Gelip sana çarpan gücü,yavaştan

Anlamazsa,haritadan sil, gitsin!3

 

Sultanımız Muhammed Alparslan öncesinde de döneminde de Anadolu’ya Türk akınları yapılıyordu. Türkmenler ilerliyordu. Fakat büyük çaplı bir değişiklik olmamıştı. Türk akınları duracak gibi değildi. Komutanlarımızdan Afşin, Sanduk ve Ahmet Şah Selçuklu kudretini Anadolu’ya taşımak ve sultanımızın adını yüceltmek için var güçle taarruz ediyordu.

1070 senesini Temmuzunda güneşin gülücüklerinin hüküm sürdüğü bozkırlara geldik. Sert ve sıcak bir yel ile selamladı bizi Anadolu. Tuğrul beyimizin vasiyeti üzerine Malazgirt, Erciş ve Ahlatı zaptettik Ardından cenup yönüne Suriye - Mısır hattına ilerliyorduk ki Bizans elçisi geldi. Zapt ettiğimiz yerleri boşaltmamızı istiyordu. Aksi takdirde imparator ordularını toplayacakmış. Alparslan kaşlarını çattı hiddeti dağı taşı sarsacak şiddetteydi. Bakışlarıyla ufuklar çiziyordu. Nefes alış verişi bütün divanı tarumar edecek kadar kuvvetliydi. Aynı zamanda nefsinin aklını gölgelemesine izin vermeyecek kadar da bilgeydi . Sert bir cevap ile elçiyi reddetti. Fakat Diyojen’in Erzurum yönüne doğru ilerlemekte olduğu haberi Sultanımızı telaşlandırdı ve yanına hassa askerlerini alarak Suriye yolundan kendisi geri döndü lakin ordumuzun bir kısmını oraya sevk etmişti.

Sultanımız, Afşın’dan beklediği haberi bu olaylar cereyan ederken aldı. Afşın, mektubunda ganimet ile döndüğünü ve Rumların bizlerle savaşamayacak güçte olduğunu söyledi. Alparslan gülümsedi. Derin bir tecessüs içinde gücünün verdiği büyüklüğe sığınmamak için bir süre duraksadı.

Şimdi bir parantez açıp İmparatorun hazırlıklarından bahsedelim:

Diyojen 1071 kışında büyük ordusunu hazırladı. Amacı Anadolu’dan Türkmenleri atmak hatta başka İslam ülkelerini ve devletimizi istila etmekti. Bunun için tarihinin en büyüğü denilecek bir ordu meydana getirdi. Milletler karması niteliğindeki bu orduda paralı askerlik yapan soydaşlarımız da vardı.Yani orduda ülkü birliği yoktu. İmparator kudretinin karşısında, nefsinin gölgesinde aciz ve bitap düşmüştü. Kendini en büyük ve muzaffer görüyor hatta İslam beldelerinden bazılarını da komutanlarına vaat ediyordu. Mart ayında Ayasofya’da görkemli törenin ardından yola koyuldu. Önünü, arkasını ordularıyla emniyete alarak Eskişehir ve Sivas’ı zapt ederek Erzurum’a kadar geldi. Şimdi parantezi kapatıp kaldığımız yerden devam edelim.

Ahlat üzerinde Türk akıncılarımız onlara ait birliklerden birini mağlup etti. Bunun üzerine Diyojen, Malazgirt’e yakın noktada karargâhını kurdu.

Tarih 24 Ağustos 1071 Çarşambayı gösteriyordu. Sultanımız sulh için elçi gönderdi. Diyojen bu teklifi sertçe reddetti. Bu sırada gelen haberlere göre Bizans ordusundaki paralı asker olan Şamani Türkler Türk devletine ve sultana bağlılıklarını bildirdi. Bunun üzerine bir mefkure birliği oluştu ve arka planda milli duygular vuku buldu Bunların bilinmesi gelecek nesillerimiz için çok önemli olacaktır. Bu reddin üzerine Sultan Alparslan hazırlıklara başladı. Bu sırada sultanın imamı, Buharalı Muhammed : “Ey sultan! Sen Allah’ın başka dinlere zafer vaadeylediği İslamiyet uğrunda cihad yapıyorsun; bütün Müslümanlar, bütün Müslümanlar minberlerde sana dua yaptığı Cuma günü savaşa giriş. Ben Tanrının zaferi senin adına yazdığına inanıyorum” diyerek sufi bir müjde ile Alp Arslan’ın ruh iklimine bir meltem gibi esti. Ardından alem-i İslam’a hutbelerde okunması üzere şu metni gönderdi. “Allah’ım İslam’ın sancaklarını yükselt ve hayatlarını sana kulluk için esirgemeyen mücahitlerini yalnız bırakma;  Alp  Arslan’ı  düşmanlarına  muzaffer  kıl  ve      askerlerini meleklerin ile teyid eyle ; Zira o senin rızanı kazanmak için varını,canını ve her şeyini fedadan sakınmıyor; o senin yolunda ve dininin üstünlüğü için nasıl cihat ediyor ise sen de onu böylece koru; düşmanlarını kahret!” Ardından bütün kubbealtlarında aziz Alparslan ve aziz Türk ordusu için eller semaya açılıp ilahi sözcükler hece hece ağızlardan dökülünce Türk ordusu miraca çıkar gibi bahtiyar olacaktı.

Gece olmuştu içimizde bitmeyen fetih arzusu, dudaklarımızda Kızılelma türküsü… İçimiz içimize sığmıyordu…Bizden sayıca ve teknik olarak kat kat ileride olan bu imparatorluğu yenmenin arzusuyla yanıp tutuşuyorduk. Bunun üzere Türk ordusu pusulara yerleştirilirdi. Artık psikolojik savaş başlamıştı. Perşembe gününden Cuma sabaha kadar tekbir sesleri, kurt uğultuları, ok yağmuru ve boru sesleri ile  Bizans ordusu uykusuz ve şaşkın bırakıldı.

Alparslan Cuma günü askerleri topladı. Cuma sabahı Fetih suresinin nuru nakşetmeşti yerden göğe,ilmek ilmek işlemişti onu Yaradan. Daha henüz savaş başlamamıştı ama gaybın ilmine biraz da olsa vakıftık ve hissediyorduk aynı zamanda inançlıydık. Allah ayetinde buyurduğu gibi “bize apaçık bir fetih ihsan eylemiş gibiydi” ortamın manevi ruhu… Fetih suresinin ilk iki ayetini okuduk. Ordunun en ön saflarında Alemdarların elinde kardeşimle ve diğer sancaklarımızla onu dinliyorduk.

Atından indi Alparslan. Secdeye vardı “ Ya Rabbi ! Seni kendime vekil yapıyor ; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ey Tanrım! Niyetim halistir; bana yardım et ve sözlerimde hilaf varsa beni kahret” dedi. Bu imanın nişanesi olarak ordusuna şu hitapta bulundu ve bu hitabede en ufak bir insanı arzu en ufak bir nefsi yenilgi yoktu; ağzından çıkacak şu sözler teslimiyetin ve tevhidin bir başka tarifiydi:

“Burada Allahtan başka bir Sultan yoktur; emir ve kader tamamiyle onun elindedir . Bu sebeple benimle birlikte savaşmakta veya savaşmamak için uzaklaşmakta serbestsiniz.”dedi.

 

Bunun üzerine bütün askerler ona olan bağlılıklarını bildirdiler. Son nefsimize kadar seninle ve dini İslam uğruna savaşmaz isek “gök girsin, kızıl çıksın” dediler. Bu sözler atalarının uğrunu çoktan arşı alaada mest etmeye yetmiştir. Ordu gururlandı ve vedalaştı. Hilâl bıyıklı, geniş omuzlu, ay yüzlü sultanımız  dudağında Hun  türküleri ve tekbirlerle beyazlara boyandı . Atının kuyruğunu bağladı. Çünkü bu bizim için köklü bir gelenekti. Atlandı, pusatlandı. Aynı şekilde ordusu da hazırdı. Türk`ün zafer ayı olacak olan Ağustos ayının ufuklarında; atın üzerinde, mayası vatan sevgisiyle karılmış, kalpleri “devlet-i ebed müdded” fikriyle yanıp tutuşmuş neferlere baktı. Kulağında şu dizeler nüksetti :

“Onlar ki at üzre ömürler boyu

Türk’ün Rum’a giden yolu oldular

(…)

Hazan günlerinde akıllı uslu

Cenk meydanlarında deli oldular”4

Ardından Sultan Alp Arslan son sözlerini söyledi yani vasiyette bulundu : “Ey askerlerim ! Eğer şehit olursam bu beyaz  elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır .  Melik-şah’ı yerime tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak önümüzde çok hayırlı günler olacaktır

Bütün  maddi  manevi  hazırlıklardan  sonra  tekbir  sesleri  ile düşman tahrik ediliyordu.

Ve bu başlangıcı en iyi şu dizelerle özetleyebilirdik:

“Aylardan Ağustos, günlerden Cuma

Gün doğmadan evvel iklîm-i Rum'a

Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

 

 

Yeni bir şevk ile gürledi gökler

Ya Allah...Bismillah... Allahuekber”5

 

Akabinde Bizans ordusu sessizliğini bozdu ve çan seslerinin ardından hücuma koyuldular. Kan, toz ve gürültü ile Diyari-ı Rum tarihin en büyük meydan muharabeleriden birine tanıklık ediyordu. Resmen dönüm noktalarından birini kendi gözleriyle görüyordu Anadolu.

Türkler bu sahte hücumun ardından eski bir Türk taktiği gereğince geri çekilmeye başladılar ama düşman ilerliyordu. Onlar her adımlarında kendilerini “kurt kapanlarının” içinde buluyorlardı dolayısıyla Rumlar bir şaşkınlık deryasının ortasında kalmışlardı. Bunun akabinde önceden belirlendiği üzere Uzlar ve Peçenekler kanatlardan saflarımıza katıldılar. Bizans ordusunu cesaret ve hayal kırıklığına uğradı. İmparator bu dağınıklık ve bozulan orduya yardım yetiştirmeye çalışıyordu. Sultanımız bizzat şehadet ya da gazilik için muharebeyi bizzat yönetiyordu. Bazen de göğüs göğüsse çarpışmaya giriyordu . İmparator de kılıcını alıp dövüşse  de  akşamleyin ahval belli olmuştu. Savaşı şu dizelerle de açıklayabilirdik:

“ Bir sahne gördü, sonra , Malazgird ,umulmadık;

Bir sahne gördü zelzeleden, girdibaddan6:

 

Erler,ki bir cihette yenilmiş göründüler;

At sürdüler çıkıp doludizgin ,cihattan,

 

(…)Bozmuştu Türk önündeki on misli kitleyi;

Artık,Bizans’a yoktu halâs inhitattan7”8

Gece olunca kazanan belliydi. İmparator ve komutanları esir alınmıştı. Artık bir yurt açmıştık . “Yurt açan” savaşımızda galiptik darısı “Yurt tutana”…

Türk ordusu Anadolu ovalarında gündüz sıcak yelin, gece soğuk rüzgarın şarkılarına eşlik ediyordu. Maddi fetihler büyük bir netice ile sonuçlanmıştı, Anadolu Alperenlerin velilerin bir ışık saçtığı saha olacaktı. Madde hareketini mana ile taçlandıranlara birazdan tekrar değineceğiz. Artık bu mutlulukla marşımızı söyleyebilirdik çünkü Türk mührünü dünyanın ortasına vurmuştuk:

Türk, Ulu Tanrı'nın soylu gözdesi

Malazgirt Bizans'ın Türk'e secdesi

Bu ses insanlığa Hakk'ın müjdesi

Bu seste birleşir bütün yürekler...

 

Ya Allah...Bismillah... Allahuekber!..

Kılıçlarımızdır çakan şimşekler...

Ya Allah...Bismillah... Allahuekber!..

(…)

Yiğitler kan döker, bayrak solmaya,

Anadolu başlar, vatan olmaya...

Kızılelma'ya hey... Kızılelma'ya!!!9

Biz zaferi anlatırken sultanımızı unutmuşuz. Şimdi dönelim ona imparator esir alınıp huzura geldiğinde Sultanımız ona sarılmış ve :

“İmparator müteessir olmayınız; insanların maceraları böyledir. Size esir değil büyük bir hükümdar muamelesi yapacağım.” diyerek onu teselli etmiş veazametini göstermiş  en iyi şekilde ağırlanması için gereken emirleri vermiştir.

Diyor Romen Diyojen:

-Bir esirim, artık, ben…

Demek ,sonum buydu!

Ne oldu, anlamadım, kıta dolduran ordum

Ki dev bir orduydu!10

Durumu  böyle  idi.  “Şimdi  bana  istediğini  yap.”  dedi    İmparator.

 

Sultan aynı soruyu ona sordu:

“Ben böyle olsam ne yapardındiye ?

O da:

“Düşmana yapılması gerekeni”dedi.

Bu tavrı Sultanımızın hoşuna gitti. Sultanımız

“Şimdi sana ne yapacağımı düşünüyorsun?”dedi ve üç ihtimal söyledi, imparator ki son ihtimali öğrenmek için Alp Arslan ısrar etti ve imparator ona vergi verme ve naibi olma ihtimalini söyledi.

Sultan bunun üzerine:

“Ben Allah’a,  muzaffer olursam, sana iyi muamele        yapacağımı ahdetmiştim. Allah iyilik düşünenlerin         arzularını yapar.  Bundan dolayı  benden  göreceğiniz  muamele  bundan  başkası olmayacaktır”  dedi. Ululuğunu gösterdi  ve ona hürmeti eksik etmedi.

Biz Selçuklu Devleti bayrağı olarak anlatmaya çalıştık olayları… Aradan seneler geçti bizim yani bayrakların şairi bu perdedeki rolümüzü şu dizelerle al zemindeki ay ve yıldıza aktardı:

Yurda, baş dedikleri bir

Ağır adakla geldiler

Ve şu bayraksız dünyaya,

Bayrakla geldiler.

 

Kopardılar ayı gökten,

Bir ipek dala astılar...

Yurt dediler, gölgesine

Ayaklarını bastılar.

 

Yeryüzünün göbeğinde

Kuruldu Kurultayları...

Günleri sönmek bilmedi,

Yere düşmedi ayları.11

Artık geleceğimizde onların varlığıyla sizi tanıştırdık biz kaldığımız yerden Sultan Alp Arslana dönelim ve dediğimiz gibi bir hükümdar portesini de çıkaralım : Fetih babasıydı. Batı Türklerinin atası olarak kabul görülüyordu. Kudret, azamet cesaret sahibi olarak bilinirdi. Fakirlere düşmüşlere çok yardım ederdi. Merhametliydi. Milletin babasıydı. Milli ve dini vazifelerini kendisinden sonraki Fatihlere miras bırakıyodu. “ Temiz Müslümanlarız ve bidat bilmeyiz . Bu sebeple Allah halis Türkleri aziz kıldı diyordu.” Es-sultanül adil di  bir diğer lakabı da.

Maddi fetihle birlikte manevi fetihlere çok önem veriyordu. Dolayısıyla imar çalışmaları onun için önemli yer teşkil ediyordu. Gittiği yerlerde kalıcı olma amacı vardı. İmam-ı Azam Türbesi, Harezm Cami, Şadiyat Kalesi onun         yaptırdığı eserler arasından bazılarıdır.  Sekiz sene de çok iş yaptı ve son seferinde hançerlenerek şehit edildi. Ey Alparslan sana son sözümüzdür:

 

“Ciğerlerin sönüyorken Tanrıyı andın

Tasa etme gerçekleşir mukaddes andın”

Yukarda bahsettiğimiz madde hareketini mana ile taçlandırlanlar Alperenlerdi. Anadolu’da Türk islam ocağını tüttürüyorlardı. Adı üzerinde hakka yakın olan erlerdi. Hakkın sırrına ermişlerdi. Kimi karışmıştı üçlere, yedilere, kırklara… Bu toprakları mayaladılar. Kardeşlik düsturuyla dünyada eşşiz bir anlayışın benzersiz bir içtimai hayatın altyapısını hazırladılar. Sadece kan dökerek kılıç indirip kaldırarak değil orduya ve sultanlara destek olarak, onlar için Allah’a yalvararak bu diyarların kültürünü özlü bir temel üzerine kurdular. Yesevi ocağı Anadolu kırlarında tütüyordu… Allah o ruhu daim eylesin diyelim bir dörtlükle onları yâd edelim:

Barak Baba, Sarı Saltuk orada,  

Hacı Bektaş Veli,Tapduk orada

Bir mübarek vatan yaptık orada,

O,bir can dilerse ,yüz verilmeli12

Alp Arslanın destekçilerinden bahsettik. Evet o büyük komutan bize güzel bir vatan bıraktı ve Arif Nihat’la ağız birliği yapıp :

“ Toprağı toprağınızdır ,bulutu bulutunuzdur:

Size bir yurd aldım ki bu, ebediyyen yurdunuzdur!”

dedi, 26 Ağustos 1071 Cuma günü bu kutsal toprakları bize açan büyük komutan.

Ardından Anadolu da ona şöyle sesleniverdi:

“Kars’ım ,Ankara’yım , Van’ım, Bolu’yum…

Boğazlardan aşan Fetih yoluyum;

Muradına ermiş Anadoluyum :

Tanrı özenerek kurdu yapımı:

Selçuklu Alp Arslan, açtı kapımı !13

 

Lakin gün geldi, bu perdede farklı zeminlerde ve zamanlarda rol alan diğer bağımsızlık timsallerimiz, kimi zaman coşku dolu kimi zaman elem dolu anlara şahit oldular.Bu coşku dolu günler zafer günlerimizdi ve bir çoğunu da Ağustos ayında kazanılmıştı.

 

Ağustos… Ağustos… Kopartın o yaprakları çevirin, muhakkak bir Türk zaferi görürsünüz. Malazgirt Zaferi, Birinci Kosova Zaferi, Mercıdabık, Mohaç, Otranto, İnebahtı, Conkbayırı, 1’inci ve 2’inci Anafartalar Zaferleri; Trabzon’un fethi ve Trabzon Rum İmparatorluğu’nun tarihe gömülmesi; Navarin, Mora, Antep, Kars, Cezayir, Belgrat, Tunus, Estergon, Niş, Korsika, Kıbrıs, Fas, Kuzey Afrika, Libya, Trablus, Revan, Girit, Suriye ve Halep’in fetihleri…

Kardeş ülkelerimiz Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’ın 1991 Ağustos ayında bağımsızlıklarını elde etmeleri…

26 Ağustos 1922’de Afyon’da başlatılan Büyük Taarruz ve  30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Yunanlılara karşı kazanılan Başkomutanlık Meydan  Muharebesi  gerçekten çok büyük zaferlerdir ve hepsi Ağustos ayındadır ve hepsi çok önemlidir. bunlar bütünlülük gösterir. Hiç biri diğerinin alternatifi değildir. Hiç biri de kendi çapında diğerinden önemsiz değildir. Ama şüphesiz en yenisi en dirisi diğerlerini de milletçe kutlamamızı sağlayan 30 Ağustostur.

Biz Türk semalarından düşme sıkıntısı yaşadığımız sırada; asrın komutanı Alparslan’ın 21. Yüzyıldaki varisi,ruh ikizi Mustafa Kemal ve aziz Türk milleti kanıyla canıyla bu düşüşün önüne geçmiştir ve dost da düşman da bilmektedir ki bu topraklara bu Türk yurtlarına Türk bayrağı yakışmaktadır. Yani biz en güzel dururuz bu beldelere, minarelere ve göklere komşuluğumuz yakındandır.

Biri 1071’de kuruluşumuzu sağladı biri seneler sonra aynı gün aynı ruhla Büyük Taaruzu yaptı ardından da bunu Başkomutanlık Meydan muharebesi ile taçlandırarak “kurtuluşumuzu” sağladı. Bu toprakları vatan yapanları saygıyla ve rahmetle anıyoruz. Bir tek 10 Kasım’da aziz Mustafa Kemal’e saygıdan eğiliyoruz . Yoksa ne mümkün boyun bükmemiz? diyoruz ve bizim şairimiz Arif Nihat’la şu dizileri söyleyip hürce dalgalanıyoruz:

“Kahramanları Tanrı ,

Fakat destanları

Kahramanlar yaratmaktadır.

 

Yine uzanmış yiğitlerim

Yine topraklara şehidlerim,

Türk mayası katmaktadır.

 

Ve bulunca bayrağım rüzgarını

Tuğlar, sırma saçlarını

Burçlara taratmaktadır.

Arif Nihat Asya

 

 

.                                                     .

1 Osman Yüksel Serdengeçti

2 Arif Nihat Asya

3 Arif Nihat Asya

4  N.Yıldırım Gençosmanoğlu

5  N.Yıldırım Gençosmanoğlu

6 Girdibad: kasırga

7 İnhitat: Çökme

8 Arif Nihat Asya

9 N. Yıldırım Gençosmanoğlu

10 Arif Nihat Asya

11 Arif Nihat Asya

12  N. Yıldırım Gençosmanoğlu

13  Arif Nihat Asya

 

 

Kaynakça :

İbrahim  Kafesoğlu,  Selçuklu  Tarihi  Üzerine  Araştırmalar,  Ötüken,

İstanbul, 2014

Osman Turan,Selçuklu Tarihi Araştırmaları, Ötüken,İstanbul, 2014 Arif Nihat Asya, Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor, Ötüken, İstanbul, 2013 Arif Nihat Asya, Fatihler Ölmez ve Takvimler,Ötüken,  İstanbul, 2007

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Alperenler Destanı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 2011

Okay Tiryakioğlu, Alparslan, Timaş Yayınları, İstanbul, 2013

www.yenidenmillimucadele.com www.sadrimaksudi.wordpress.com

 

Köşe Yazarları


SON ON PADİŞAH
Perşembe, 21 Mayıs 2020
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

84 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi