KOCA AHMET GÖÇ EYLEDİ…

Himmet KAYHAN

Onu 1966 sonlarında tanıdım. 
Antakya Lisesi’nde öğrenciydi. Hatay Türkocağı’na gelen ve folklor çalışmalarına katılan grubun içindeydi. Babayiğit, gözü kara, dost canlısı, temiz yürekli bir delikanlıydı. Sanki hiç büyümemiş gibi çocukça bir saflığı vardı. İri kıyım yapısı ve çok güçlü oluşu yüzünden, arkadaşları arasında "Öküz Ahmet" diye ünlenmişti, biz ona "Koca Ahmet" diyorduk.

 

Ahmet’le kısa sürede kaynaştık, birbirimizi sevdik. Bir gün evlerine gittik; Semiha Ana’nın, Zihniye Abla’nın donattığı sofraya kurulduk. O günden sonra ayağımız bu eşikten hiç uzak durmadı; oruk, çiğ köfte, künefe, börek ziyafetlerinin demirbaş konuğu olduk.

 

Babası, yetmişli yaşlarındaydı ama dimdik, uzun boylu, pehlivan yapılı, sert görünüşlü ve babacan bir insandı. Bekir Amca, Fransız işgal ordusuna karşı savaşan Kuva-yı Milliye gazilerinden biriydi. Bu heybetli delikanlıyı tanıyıp da sevmemek, saygı duymamak ve korkmamak mümkün değildi. 
Kısa bir zaman içinde sanki ailenin oğullarından biri olup çıktık…

***
Hatay’daki güzel günlerimiz uzun sürmedi, iki yıla kalmadan Kırşehir’e sürgün edildim. Ahmet’le mektuplarla haberleşmeye devam ettik. Onun öğrencilik hayatı maceraya dönüştü, Antakya’da okuyamadığı için başka liselere geçmek zorunda kaldı. 
Sonraki yıllarda zaman zaman görüştük. Ahmet’in maceralarını uzaktan ve kopuk kopuk takip ettim. Bizimki, Ülkücü Hareket'in dolu dizgin giden yolcusuydu ve sağdan soldan akıp giden her derdi, her belayı mıknatıs gibi kendine çekiyordu.

1980 öncesi ve 12 Eylül darbesi döneminde, bizim neslimizin yaşadığı kaderden nasibimize düşeni aldık…

***
Zaman aktı, biz de bu akış içinde yol aldık. 
Ahmet, dört yıl önce emekli öğretmen olarak kendi dünyasına çekildi. Onun hayatında sıkıntılar, acılar, hayal kırıklıkları eksik olmadı. Her şeye karşı hep sabırlı, mütevekkil olmaya devam etti.

On yedi yaşında iken kendisini “Kızılelma Yolcusu” olarak tanıtan bu delikanlı, ömrü boyunca hep bu yolu adımladı. Vefasızlıklar, aldanışlar, kadir kıymet bilmezlikler, onun sürekli hayat dersi oldu. Ama o, hep yolunca yürüdü…

***
Son yirmi yıl içinde daha çok görüşme fırsatları bulduk. Bölgeye sık yolculuk yapıyordum ve çoğunda Antakya’ya uğramanın yolunu buluyordum.
Ahmet’le her buluşmamız, saf ve çocuksu bir sevinç patlamasına yol açıyordu. Bizim dostluğumuz, birbirimize sevgimiz, mayalandığı günlerdeki gibi saf ve yılların pekiştirmesiyle hep sapasağlamdı. 
Her gidişimde, Antakya’da güzel şeyler yaşadık; Kaleye çıktık, Asi kıyısında yürüdük, bazı eski semtlerde dolaştık,sohbet ettik, dertleştik, geçmişten bu güne güller devşirdik. Oğlu Bekir’in düğününde, hiç bitmeyen “delikanlılık yarışı"mızı tazeleyip Harmandallı Zeybeği oynadık. Ama her defasında (geçen yıl rahmetli olan) Zihniye Abla’nın oruk sinisini yağma ediyorduk…

Ahmet, on yıl önce Hacettepe Hastanesi’nde kalbinden ameliyat olmuştu. Ameliyathane kapısında Fatma ablasıyla ikimiz bekliyorduk. Yoğunbakımdan çıkışından hemen sonra ilk görüşmemizde “Alçaklar, bıyıklarımı kestiler…” diye homurdanıyordu. Ben de “Bıyıksız bir Öküz Ahmet varsa, artık dünyanın dengesi değişmiştir.” diye takıldım.

Geçtiğimiz yıl Fatma Ablasıyla beraber Hacca gittiler. Orada hastalandığını haber aldık. Hac'dan dönüşlerinden sonra onları ziyaret için 18 Ekim 2016 sabahı Antakya’ya gittim. 
Ahmet, beni almak için arabayla geldi. Son görüşmemizin üstünden üç yıla yakın zaman geçmişti. Görünce sarsıldım; çok zayıflamıştı, hastaydı. 
Kucaklaştık, çocuk gibi ağlamaya başladı; bir daha, bir daha sarıldı, sonunda beni de ağlattı… 

Bu sayfada, o günkü buluşmamızdan (23 Ekim 2016 tarihinde) kısaca şöyle söz etmiştim:

“50 yıl geçmiş... 1966 yılında Hatay'a düştüm. Yaş 19, öğrencilik bitmiş, koskoca devlet memuru olmuştum. Okul arkadaşım Fevzi Tekinalp'le beraber, bütün toyluğumuzla Antakya'yı ve hayatı tanımaya koyulduk...

Hatay Türkocağı'nda, çok güzel insanlar tanıdım. Bunlardan biri Ahmet Sönmez'di. (Nam-ı diğer Koca Ahmet, bir başka Nam-ı diğeri ile Öküz Ahmet...) O zaman Antakya Lisesi'nde öğrenciydi.

Çok değil, sadece 50 yıl sonra yine Antakya'da beraber olmak kısmet oldu. Rahmetli Bekir Amca'mın çardağı altında oturduk. Rüstem Ağabey'e ve aileye başsağlığı diledik; Hakk'a yürüyen Zihniye Abla'yı, iki yengemizi ve diğer geçmişlerimizi rahmetle andık. Hac'dan yeni gelen Hacı Fatma ve Hacı Ahmet'i kutladık. Hacı Fatma'nın sofrasında, dünkü (yani 50 yıl önceki) bazı olayları ve insanları andık, güldük, hüzünlendik...

Akşam, Ahmet ve Bekir'le beraber Hatay Türkocağı'nı ziyaret ettik. Başkan Ali Gündüz Hoca ve yönetim kurulundaki dostlarla sohbete koyulduk. 50 yıl önceki Ocak'tan, o günlerin havasından söz ettik.
O günlerde biz gençleri yetiştiren, yoğurup mayalayan büyüklerimizi andık: Ocak Başkanı Nurettin Elçi, Emin Dağıstanlı, A. Akgöl, Tahir Cane, Abdullah Hoca, Terzi Fevzi.... ve diğer ağabeylerimizi, arkadaşlarımızı yâd ettik... O günün şartları ve yokluk içinde, o büyüklerimizin; Türk Milliyetçiliğini genç nesillere öğretmek, milliyetçi bir ruh kazandırmak için nasıl çırpındıklarını, neler yaptıklarını konuştuk... (Bu arada, bizim Ahmet'in - artık Hacı Ahmet - o döneme ait bazı cengâverlik sırlarını da ortaya döktük...)

Elbette bu günkü Türkiye'nin hali, Türk Milliyetçilerinin geleceğe yürüyüşleri hakkında da söyleşip, dertleştik. Ümitlerimizi tazeleyip köpürttük...

50 yıl sonra, Hatay Türkocağı'nda çay ve sohbet güzeldi…”

***
Bu son görüşmemizde ayrılırken Ahmet’le sözleştik; baharda tekrar Antakya'ya gelecektim ve uzun kalacaktım. 
Şimdi Mart ayındayız; Hatay’da bahar kükrüyor, Ankara’da kapıya dayandı.

Ama… 
2 Mart Perşembe sabahı, yeğeni Bekir Hoca haber verdi: Hacı Ahmet, Hakk’a yürümüş! 
Cuma günü, Antakya’da cenaze namazı kılınıyor, yakınları ve dostları tarafından uğurlanıyordu...

İlahî hüküm karşısında söylenecek söz yok. Ama hiç değilse orada, onu uğurlayanlar arasında bulunmak isterdim. Rüstem Ağabey’e, Hacı Fatma’ya, Aynur Yenge’ye, Bekir’le Sevgül’e, yeğenlerine ve ailenin büyük küçük bütün mensuplarına sarılmak isterdim. 
Kısmet değilmiş: 
3 Mart Cuma günü, onun cenaze namazının kılındığı dakikalarda ben, Umut Hastanesi’nde ameliyat masasında yatıyor, bir kalp ameliyatı geçiriyordum…

***
Ölüm, Hakk'a dönüştür. Gurbetten sılaya dönüştür.
Ve Ulu Tanrı’nın hükmü: "Her nefis, ölümü tadacaktır."

Ötelere aklı ermeyen, bilgisi yetmeyen insanoğlu ölümden ürkse de; ürkülecek, korkulacak bir olay değildir, ölüm. Varlığın, kendini var edene kavuşmasıdır, ölüm... Mevlâna, ölüm gününü "şeb-i arus / düğün gecesi" diye adlandırıyor. Âriflerin dilinde toy, düğün, şenlik, sevincin doruğa çıktığı gün olarak anılır, ölüm günü.

Ölen için bayram, arkada bıraktıkları için hüzün günü...

***
Bizim Koca Ahmet, topraktan dokunmuş giyimlerini toprağa bırakıp, ötelere uçtu. 
İlahî huzur ve nur deryasında sonsuzluğa kanat açtı. 
Bizlere hüzün saçıp gitti...

Allah rahmet eylesin!

Yeri yurdu cennet olsun!

Aileye, bütün yakınlarına, dostlarına, dava arkadaşlarına başsağlığı diliyorum…

***
"Tekrar mülâki oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler..."

(Yahya Kemal’e de Allah rahmet eylesin.)

 

 

Köşe Yazarları


SON ON PADİŞAH
Perşembe, 21 Mayıs 2020
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

135 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi