Mehmet Hayati Özkaya
ÖTÜKEN NEŞRİYAT
Yayın Tarihi :2016-12-30
ISBN      :6051555034
Baskı Sayısı : 2. Baskı
Dil : TÜRKÇE
Sayfa Sayısı : 192
Cilt Tipi : Karton Kapak
Kağıt Cinsi : Kitap Kağıdı
Boyut    12 x 19.5 cm
Kitabın temin edileceği yerler:
 
 
 
 
 
 

P.K. 546 İdealist Bir Neslin Hikâyesi

Gülcan Havva ERASLAN

Kitap yayınevinden çıkıp bir yayın olarak piyasaya dağıtıldığı andan itibaren tek kitap olmaktan çıkar, ulaştığı okur sayısı kadar farklı kitap olur. Okurun geçmişi, kültürü, geleneği, inancı, ideolojisi ve bilgisine göre şekillenir. Âdeta okurun okuyarak yeniden yazdığı bir hâl alır. P.K. 546 kitabı bu bağlamda, Mehmet Hayati Özkaya’nın kaleminden benim dünyama yansıdığı şekliyle sizlere anlatacağım bir eser.

Anadolu’nun köklü şehirlerinden olan Van’dan Adana’ya başlayan bir yolculuk, o şehirler ve o yolcularla bir bağınız yoksa ne kadar sizin hikâyeniz olabilir?

Devamını oku: P.K. 546 İdealist Bir Neslin Hikâyesi - Gülcan Havva ERASLAN

PK 546 ÜZERİNE

Erçin YAVUZ 

 

Selamın aleyküm kıymetli hocam

Ben Yeni Ufuk ekibinden Erçin.

Tanışma fırsatına nail oldum, umarım hatırlarsınız.

 

Konuşmama özür dileyerek başlamak istiyorum.

Böyle güzide bir eseri daha yeni okumuş olmanın mahcubiyeti içerisindeyim, mazur görün.

 

Kâh neşelendim, kâh üzüldüğüm bir kitap oldu. Bana kesinlikle çok şey kattığına inanıyorum.

 

Bizler dönemleri okurken hep yukarıdan bakıyoruz. Hep neler olmuş, kaç kişi varmış, zaiyat ne kadar olmuş? Derken kemiyetin içinde boğuluyoruz. O dönemi bilmemize rağmen anlayamıyoruz; çünkü bilmekten ziyade anlamak, hissetmek daha elzemdir.

Bu kitap beni o günleri hissetmeye, anlamaya daha fazla önem vermiş biri haline getirdi. Allah razı olsun.

 

Her türlü fitnenin fesadın yer yüzünü tarumar ettiği şu günlerde muhabbet bağı yüksek insanları tahayyülde de olsa tanımak bir Türk milliyetçisi gence samimiyet ve sıcaklık katıyor. Allah razı olsun.

 

Sözlerime son verirken sizi tanımış olmanın bahtiyarlığını her daim hissedeceğimi belirtmek içimdeki samimiyete makes bulur.

Allah ebediyete intikal etmişlere rahmet, kalanlara dirayet ve iman nasip etsin.

Kazandırdıklarınız için Allah razı olsun.

 

Bâki selamlar..

P.K.546 Mehmet Hayati Özkaya

P.K. 546 İdealist Bir Neslin Hikâyesi - Gülcan Havva ERASLAN

P.K. 546 İdealist Bir Neslin Hikâyesi

Gülcan Havva ERASLAN

Kitap yayınevinden çıkıp bir yayın olarak piyasaya dağıtıldığı andan itibaren tek kitap olmaktan çıkar, ulaştığı okur sayısı kadar farklı kitap olur. Okurun geçmişi, kültürü, geleneği, inancı, ideolojisi ve bilgisine göre şekillenir. Âdeta okurun okuyarak yeniden yazdığı bir hâl alır. P.K. 546 kitabı bu bağlamda, Mehmet Hayati Özkaya’nın kaleminden benim dünyama yansıdığı şekliyle sizlere anlatacağım bir eser.

Anadolu’nun köklü şehirlerinden olan Van’dan Adana’ya başlayan bir yolculuk, o şehirler ve o yolcularla bir bağınız yoksa ne kadar sizin hikâyeniz olabilir?

Devamını oku...

PK 546 ÜZERİNE - Erçin YAVUZ

PK 546 ÜZERİNE

Erçin YAVUZ 

 

Selamın aleyküm kıymetli hocam

Ben Yeni Ufuk ekibinden Erçin.

Tanışma fırsatına nail oldum, umarım hatırlarsınız.

 

Konuşmama özür dileyerek başlamak istiyorum.

Böyle güzide bir eseri daha yeni okumuş olmanın mahcubiyeti içerisindeyim, mazur görün.

 

Kâh neşelendim, kâh üzüldüğüm bir kitap oldu. Bana kesinlikle çok şey kattığına inanıyorum.

 

Bizler dönemleri okurken hep yukarıdan bakıyoruz. Hep neler olmuş, kaç kişi varmış, zaiyat ne kadar olmuş? Derken kemiyetin içinde boğuluyoruz. O dönemi bilmemize rağmen anlayamıyoruz; çünkü bilmekten ziyade anlamak, hissetmek daha elzemdir.

Bu kitap beni o günleri hissetmeye, anlamaya daha fazla önem vermiş biri haline getirdi. Allah razı olsun.

 

Her türlü fitnenin fesadın yer yüzünü tarumar ettiği şu günlerde muhabbet bağı yüksek insanları tahayyülde de olsa tanımak bir Türk milliyetçisi gence samimiyet ve sıcaklık katıyor. Allah razı olsun.

 

Sözlerime son verirken sizi tanımış olmanın bahtiyarlığını her daim hissedeceğimi belirtmek içimdeki samimiyete makes bulur.

Allah ebediyete intikal etmişlere rahmet, kalanlara dirayet ve iman nasip etsin.

Kazandırdıklarınız için Allah razı olsun.

 

Bâki selamlar..

P.K 546’ya Bırakılan Mektup - Yaşar VURAL

Posta Kutularına bugünkü nesil pek aşina değildir. Eski yazışma adreslerinde sıkça kullanılan P.K. kısaltması artık yazışma adreslerinde pek kullanılmıyor, çünkü “Posta Kutusu” sanırım işlevini kaybetti. Onun yerine bugün “e-posta” kullanıyoruz. Mektuplarımız, belgelerimiz, faturalarımız artık postanelerdeki posta kutuları yerine “e-posta” hesaplarımıza geliyor. Mektuplar, bayram kartları hayatımızdan çekilince posta kutuları da sosyal hayatımızdaki görevlerini tamamlamış oldular.

Devamını oku...

ÜLKÜCÜ BİR NESLİN HİKÂYESİ: PK. 546- Efendi BARUTÇU

  

Efendi BARUTÇU

ÜLKÜCÜ BİR NESLİN HİKÂYESİ: P.K. 546

(P.K.546'nın 3.Baskısı için Efendi Barutçu'nun takdim ve takdir yazısı.) 

546’da bir ülkücü öğretmenin, bizim neslimizin ağabeylerinden merhum Necdet Özkaya’nın Adana’da

tutuşturduğu büyük bir idealin hikâyesini okuyacak ve mazinin kapısını aralayıp dünden bugüne bakacaksınız.

Dünde yani, 1970’li yıllarda Adana Türk Ocağı, Türk Milliyetçiler Derneği Adana Şubesi ve Adana Kültür Derneği çatısı altında bir araya gelmiş gençlerin bir “ocak ruhu” ile büyüklerinden aldıkları feyz ve ilhamla kısaca “Türk Milliyetçiliği Davası” diye özetleyebileceğimiz bir hizmet kervanına katılışlarının hikâyesini bulacaksınız.

Kitabı okurken farkında olmadan yükseköğrenim için gittiğim Bursa’da 1971 yılından itibaren yaşadıklarım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçip gitti. Bursa Eğitim Enstitüsü Ülkü Ocağı’nın heykel civarında Osmangazi Caddesi matbaa çıkmazındaki bir eski  binanın 3. katında tek odalı mekânını hatırladım. 

Devamını oku...

Mehmet Hayati Özkaya 11. Çukurova Kitap Fuarında P.K. 546 İdealist Bir Neslin Hikayesi isimli kitabını imzalayacak.

Eğitimci Yazar Mehmet Hayati Özkaya 11. Çukurova Kitap Fuarında P.K. 546 İdealist Bir  Neslin Hikayesi isimli kitabını imzalayacak.  Yayınlandığında büyük bir yankı uyandıran bu kitabın kısa bir süre içerisinde 2 nci baskısı yapılmıştır.  Okuyucusunu derinden etkilediği okur yorumlarından ve yazarın muhtelif sivil toplum kuruluşları tarafından imza günleri tertiplenerek davet edilmesinden anlaşılmaktadır.  

Adana Kültür Derneği Web sitesinde yayınlanmış olan okur mektuplarından birkaç alıntı:

“Ve PK 546... Sanki mektup devrini kapatan ilhamlı bir posta kutusu gibi. İnsanın okumadan gerçek olacağına inanamayacağı kadar yürekli, bazı yüreklerin de taşıyamayacağı kadar kederi bağrına basmış bir posta kutusu o. Devrin şartları gereği gelen taziye mektupları, bir dostun İstanbul'daki yalnızlığı, yorgunluğu, görünmeyen bir halatla birbirine düğümlenmiş iki yürek ve yürekler arasında akıp gidenler...

Devamını oku...

MEKTUBUNUZ VAR: P.K.546 - Semih GÖNÜL

Semih GÖNÜL [i]

P.K.546’yı elime aldığım ilk gün sayfalarını her çevirdiğimde Türkiye’nin fırtınalı yıllarından bir kesitle karşılaştım. Bazen bir anının içinde bazen bir makalenin tam ortasında buldum kendimi. Dönemin sorgulayan neslini içimde hissettim, kavgaların, tartışmaların tam ortasında bağımsız Türkiye hayali ve Turan’a giden yolda bir okuyucu olarak bulunmanın hazzını yaşadım. İstedim ki o yılları bir ülkücünün gözünden sizlere aktaralım. Bu amaçla kalemin sahibiyle iletişime geçerek aklımda kalanları onun zihninden size yansıtmak için bu mülakatı gerçekleştirdik. Hem kitabı hem o yılları bir nebze olsun tanımak için sizi Mehmet Hayati Özkaya ile baş başa bırakıyorum…

Devamını oku...

P.K. 546 İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ…- Zehra Işık Abdurahmanov

P.K. 546 İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ…
 
Zehra Işık Abdurahmanov     
 
Eğer ki bir kitap okuyup tamamlandıktan sonra konusu hakkında kafa yorduruyorsa, eğer ki sizi etki altına alıp gündelik hayatınızda saniyelik slaytlar ile yaşanan olayları gözünüzün önünden geçiriyorsa, artık o kitap kalıbından çıkmış demektir. Sayfaları, satırları ve hatta kelimeleri artık yerinden oynayıp içimize akmış demektir. Bu duyguyu P.K. 546 da iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Yazarın bu kitabı "bir dönemin unutulup gitmemesi için geleceğe gönderilen bir mektuptur“ tanımı bu durumu anlatmaya kâfidir… ve eminim ki bu “mektup“ okuyucuların kalplerinin en derinliğine mühürlenmiştir.
 
Roman ülkemizin buhran dönemi olarak tanımladığımız 70’li yıllarda genç idealist yüreklerin, ülkü sahibi insanların yaşanmışlığının ortasına atıyor bizleri. Adana Kültür Derneği çevresinde buluşan gençler. Bir kısmı gözlerini bu dernekte açıyor, bir kısmı ise Adana dışından gelip yolları bir nedenden dolayı Adana Kültür Derneği ile kesişiyor… PK 546, bu derneğe emeği ölçülmez olan ve kısa zaman önce rahmete kavuşan değerli hocamız Necdet Özkaya’yı yakından tanıma imkânı oluşturuyor. Dünyevi hiçbir beklentisi olmadan gençleri ülkü sahibi olarak yetiştiren, onlara yol başçı olan bir hocamız. Bu kapsamda P.K. 546 bir romandan fazla bir belge, bir biyografi, bir otobiyografi, bir arşivdir.
 
İnandığımız kutlu ülküyü, omuzlarında dimdik eğrilmeden büzülmeden taşıyan şehitlerimiz ve gazilerimiz ile tanışıyorsunuz bu romanda. Onlar dimdik dururken diğer taraftan ise yazarın belirtiği gibi bir gerçek vardı ortada “... Çünkü kavga-gürültü arasında geçip giden günlerimiz, sıkılan yumruklarımız, yeri göğü çınlatan sloganlarımız, cezaevleri, nezarethaneler, hastahaneler bizi topluca bir uçuruma doğru götürüyordu. Anadolu coğrafyasında Türk genci kırılıp tükeniyordu.“
 
Bu gerçeğe karşılık ise ülkü dolu yürekler vardı, yazarın arkadaşı Erol’dan ulaşan mektupta hissedilen iman gibi “Fikrin gömleğini biçip giyeceğiz. Eğer bu çileyi adım adım soluyarak yürümezsek yok olmaya mahkûmuz. Zekâlarımızın şimşeği kör, izbe karanlıkları dahi aydınlatacaktır. Kürşad kırk yiğitle Çin sarayını basıp Vey ırmağının kıyısında on bir çerisiyle kendilerinden sayıca pek fazla olan Çinliyle kahramanca çarpıştı. Kahpe karanlık, yiğitleri bir bir alıp götürdü. Kürşad'ın ruhu şad oldu. Fakat Göktürkler yeniden dirildi.„
 
Peki, bugün; evet can alıcı soruyu yazarımız yöneltiyor “Peki, ya uğruna can verdiğimiz davamız ne oldu?“
 
Ülküye ve inanca adanılmış hayatları, yaşlarından dolayı fidan denilecek ama yaşanılmışlar karşısında çınarlaşan abilerimizi yakından tanımak için kesinlikle tanışılması gereken bir romandır P.K. 546.
 
Yazarımız Mehmet Hayati Özkaya hocamızın yüreğine ve kalemine sağlık. Tüm geçmişlerimize rahmet, kalanlarımıza sağlık ve sıhhat diliyorum...
                                                                                                          

P.K.546 - İdris Aydın

P.K.546

İdris Aydın

P.K.546  idealist bir neslin hikayesi. Kitap  Ötüken yayıncılıktan Ekim 2016' da piyasaya çıktı.P.K.546  ,70 ' li yıllarda Adana özelinde Türk milliyetçiliği fikri etrafında toplanan bir avuç idealistin yaşamına ışık tutuyor.

Yazar yazdığı önsözde kitabı yazma nedenini şu sözlerle açıklar '' Söz vermiştim kendime, 1970'li yıllarda

aralarında benim de bulunduğum liseli ve üniversiteli gençlerin sık sık gidip geldiği, vatan ve millet sevgisinin içimizde filizlenmesine vesile olan ve Türk milliyetçiliği fikrinin toplumda şuurlu bir şekilde yerleşmesi için faaliyette bulunan Adana Kültür Derneği'ni bir gün mutlaka anlatacaktım, anlatmalıydım ,çünkü bu dernek aynı zamanda bir dönemin tarihini de yansıtmaktaydı.Şimdi ya da birazdan bu ''posta kutusu'''nun kapağını usulca açarak adınıza postalanmış bu mektubu alıp okurken '' memleket meselesi'' deyip bir kutlu sefere çıkanların yaktığı ateşi ve bu ateşi söndürmemek için canla başla uğraşan fedakar insanları hatırlayacak ,hatta bu uğurda '' batan güneşler'' gibi serden geçenleri yad edeceksiniz . Nefesiniz daralacak ,yüreğiniz kabaracak belki de gözleriyle damlalar birikecek ve siz ,sessiz sedasız bir ''Fatiha ''okuyacak ,sonra da ''Allah cümlesine rahmet eylesin!'' diyeceksiniz.''

P.k.546 gazeteci yazar Ali Bademci'nin '' Bir Ülkü dervişi Şeyhim Ayhan Aksu'' kitabının izleğinde  birbirlerini tamamlayıcı iki çalışma diyebilirim. Kitapta geçtiğimiz haftalarda kaybettiğimiz Necdet Özkaya hoca biyografisi de epeyce yer tutuyor.

1973 yılında kurulan Adana Kültür Derneği liseli ve üniversiteli gençler için bir okul işlevini görür. O günün şartlarında en sağdan en sola  günlük 8 gazete alındığını kitaptan öğreniyoruz. Adana Kültür Derneği Çukurova bölgesinde Türk milliyetçiliği fikrinin yeşermesinde büyük çabaları ve gayretleri olan bir dernek.Kültür derneğine konuşmacı olarak Ayvaz Gökdemir, Acar Okan,Cezmi Bayram,Galip Erdem, Sadi Somuncuoğlu,İbrahim Metin, Prof. Orhan Düzgüneş'in katıldığı dernek kısa zamanda diğer şehirler de de adını duyurur.Ülkücü milliyetçi aydınların uğrak yeri olur.

191 sayfalık kitabı soluk soluğa okuyacaksınız.Yakın dönemin biyografik romanı P.K.546  iç burkarak hüzünlenerek okuyacağınız  belgesel tadında bir roman.Yakın dönem milliyetçi kuşağı merak edenler bu kitabı okumalılar.İçinde içten samimi öyküler bulacaksınız.

 Çarşı Pazar hesaplarında pazarlıklarda yer almayan idealist bir kuşağın Adana eksenindeki bu hikayesini mutlaka okuyun.

İşte kitaptan bir portre Bankalar Lokantası sahibi Ali Karataş para ödemeden yemek yemeyi utanılacak bir şey olarak gören üniversiteli gençlere yemek yedirmenin formülü olarak yemek yemelerini ,sonra da yemek ücretlerini veresiye defterine yazdırmalarını ,okullarını bitirip iş güç sahibi olunca ona olan borçlarını ödemelerini söyler.İşin aslı sonra ortaya çıkar lokantada hiç veresiye defteri tutulmaz.Şimdi bir çoğu aramızda olmayan bu alperen yürekli kuşağa gerçekten çok şeyler borçluyuz.

İşte P.K.546 ' yı bu yüzden okumalıyız.Tarihe tanıklık etme adına bir okuma yolculuğuna çıkma isteyenlere bu kitap okunmalı diyorum.

Bu arada milliyetçi gençlerin yetişmesinde çok büyük katkıları olan çağımızın Dede Korkut'u Necdet özkaya'nın uzun yaşam öyküsünü kitaptan okuyabilirsiniz. Geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan Milli Eğitim Bakanlığında uzun süre görevlerde bulunan Necdet Özkaya ağabeye Allah' tan rahmet diliyorum.

P.K.546 'yı okuyanlar Ali Bademci ağabeyin '' Bir Ülkü Dervişi Şeyhim Ayhan Aksu” kitabını da okusunlar.21.yüzyılın Türk asrı olacağına inananların hikayeleri bu kitaplarda.Okuyalım.

 

Mehmet Hayati Özkaya

Devamını oku...

PK 546 İDEALİST BİR NESİL ÜZERİNE - Kübra KARAKUŞ

Kübra KARAKUŞ

Kıskancım ve kıskançlık düsturum çok farklıdır. Bir açlık yaşıyorum ki dünyayı yesem doymam. Ben bu devrin insanı olmamalıydım sanki.
 
Aslında bizim diyarımızda gül vakti olmadı hiç, gül vaktinin yeri gönlümüzdü; orada yaşardı. Ama zaten mesele de gül diyarında doğmak değildi, balçıkta gül gibi serpilmekti. Benim serzenişim de ya treni kaçırıyor olmama ya da birilerinin güne erken bakmasınadır. Belki de kendime; balçıkta gül gibi olmaya çalışırken sızlanışımadır.
 
Ve PK 546... Sanki mektup devrini kapatan ilhamlı bir posta kutusu gibi. İnsanın okumadan gerçek olacağına inanamayacağı kadar yürekli, bazı yüreklerin de taşıyamayacağı kadar kederi bağrına basmış bir posta kutusu o. Devrin şartları gereği gelen taziye mektupları, bir dostun İstanbul'daki yalnızlığı, yorgunluğu, görünmeyen bir halatla birbirine düğümlenmiş iki yürek ve yürekler arasında akıp gidenler...
 
Neye ev sahipliği yaptığını biliyor mu, orasını bilemem.  Lakin samimiyetin gerçek dostluğun ve sevginin, acıların, hayallerin, ümitlerin, korkuların, dertlerin üflediği bir ruh var onda. Bu da onu özel kılıyor. Özel kılıyor ki, onu, bahsi geçen o idealist nesilden çok daha fazlası biliyor.
 
O idealist nesil ki çayı sohbetle demleyen, cebi zayıf, gönlü cevval, cömert bir nesil... Yokluğun üzerine yoklukla değil varlıkla gitmeyi öğrenmiş, pes etmemiş bir nesil. Nazarımda güne erken bakmış...
 
Bahsettiğimiz kitap 191 sayfa kadar ama siz içinde dünyaları okursunuz. İlk ülkü şehitlerinden ülkü erlerinin yaşamlarına, kıymetli kitap alıntılarından mütebessim eden şiirlere, Adana Kültür Derneği'nin serüvenlerinden derneğin müdavimlerinin PK 546'ya yollanan gönül sızılarına... Kitabın müellifinin sevgi dolu şehadetle nurlanmış yuvası, İsmet Abinin, Oğuz Kitabevi'nin muhabbetle hararetlenmiş gönül dergâhı, aramızdan henüz ayrılmış Necdet Özkaya'nın eğilmemişliği, karşısındakinin değil hakikâtin, doğru bildiklerinin arkasında duruşu,Faruk Akkülah'ın çerçeveletilesi konuşması, Adana Kültür Derneği'nin çamlara dikilesi Noel Bildirisi...
   
Ve kitaptan şunu öğrenirsiniz: İyi bir insan, iyi bir yurttaş, arkadaş, eş olmak için yahut bir meziyet, bir iş, uğraşı sahibi olmak için birilerinin adamı ya da birilerininki olmaya gerek yoktur. Gönül zenginliği var ya işte, bakmayın siz dünya kullarına, o da karın doyurur.
 
O kadar çok şey var ki anlatılacak, yazılacak. Sanki birini atlasam hayıflanacak-lar gibi oluyorum. O nedenle de kitabın biçim özelliklerine girip ne mânâ yükünü hafifletmek ne de yazdıklarımı soğutmak istedim. Gönülden akanın kuralı dakalıbı da olmaz. Buraya da PK 546'ya hayâli bir posta iliştiriyorum, kıskançlığıma verilsin...
 
Sevgili Turhan;
 
Bilir misin dünyada kaç insan vardır? Yerin üstünde, yerin altında, başlar üstünde, ayaklar altında, köhnelerde, kuytularda, gözdelerde... Doğmadan yitmişler, ölmeden ölmüşler, gök kubbede hoş sâdâ bırakmışlar, nefes almayı öğrenmiş cenazeler...
Yedi milyar diyorlar, inanmam Turhan. Onlar yanlış biliyor. Bazıları var ki biri bin ediyor bazıları sıfırı tüketmiş. Benim cebirim de havsalam da almıyor herkesi aynı kefeye koymayı.
Mesela bazılarımız var ki içinden çağıl çağıl akanlar boğazında düğümleniyor. Bunu adı nedir bilir misin Turhan? Ne bileceksin, henüz bu dünyayı tatmadın ama öğreneceksin. Adı gurbettir, gerçek gurbet... Bazıları da var ki yârdan, vatandan, anadan, babadan ayrı kalmaya gurbet diyor. İnsanın gurbeti kendisidir Turhan; kendini bulamamaktır gurbet.
Ve biz Turhan, biz bir avuç dünya gibi insanız. Adımızı Ağrı Dağı'dan Tanrı Dağı'na kadar duyarsın; iyi bir dinleyici olursan eğer. Gürül gürül akarız, hiçbir şelaleye, ırmağa benzemez; görmeyi bilirsen eğer. Ellerimizin çoraklığı seni korkutmasın, elden tutmasını bilirsen eğer, güneşin alnında kavrulmuş pamuk gibiyizdir; sıcacık...
Bir gün bu dediklerimin aksini yaşayacak olursan; bakmasını, görmesini,duymasını, dokunmasını bilsen dahî iman ettiklerine dil uzatacaklar çıkacaktır. Her tezgâhın çürük meyvesi olduğu gibi her yerin de bir nâmerdi bulunur, unutma! Eğer öğrenirsen, bakışlarından anlarsın, kokuları rayihalı değildir, çatallı dır sesleri. Samimiyetsizlik akar paçalarından. Korkma, öğrenirsen dik durursun; susmazsın çünkü.
Kalem de kağıt da ucuz bu devirde, yeter ki okumaktan bıkma. Sayısız harfin, kelimenin, cümlenin içinden sana göz kırpacaktır hakikâtler. Kulaklarında bir nida çınlayacak:
"Yüksel ki yerin bu yer değildir,
Dünyaya gelmek hüner değildir!"
 
Kalbinin sesini dinle Turhan, büyüklerinin de sözünü... Şimdi gideceğim ama sen bana seslen, bir mürekkep mesafedeyim.
 
Ay Katun
 
 

PK 546’nın Yâdıma Düşürdüğü, MERHUM YAVUZ ÖZKAYA'NIN HATIRASINA - Mehmet YETER

PK 546’nın Yâdıma Düşürdüğü,

MERHUM YAVUZ ÖZKAYA'NIN HATIRASINA

Mehmet YETER/ Aydın

1970’li yıllar düşük yoğunluklu çatışmaların, kontrollü gerginliklerin yaşandığı zor yıllardı. Özellikle Kıbrıs Barış Harekâtından sonra uygulanan ambargo ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti uluslararası arenada sıkıştırılıyordu. 1978-1979 öğretim yılı başlamıştı. Okul tatili bitince öğrenciler okulu özlerler. Bizler ise okul başlayınca ne yapacağımızı düşünür olmuştuk. Çünkü arkadaşlarımızın bir kısmı cezaevindeydi. Biz de kısa süre önce cezaevinden tahliye olmuştuk.

Devamını oku...

P.K. 546 İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ - Melisa SAVCI

P.K. 546 İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ

Melisa SAVCI

    P.K. 546.. Hayatıma yeni bir pencere kazandıran, İdealist bir öğretmenin idealist gençler yetiştirmek için kaleme aldığı mücevher...

    Kitap hakkındaki düşüncelerimi açmadan önce kitabın yazarı, Sayın Mehmet Hayati Özkaya’ya birkaç satır ayırmak istiyorum. İlhan Atış Anadolu Lisesi’nde bir edebiyat öğretmeni olarak tanıdım onu. Başlarda sınavlarıma not vererek karnemi şekillendiren biriydi benim için, daha sonra kendi hayat karnemi oluşturmamı ve sınavlarıma not biçmeyi keşfettirdi bana. Sadece bir öğretmen değildi benim için anlayacağınız. Onu tanıdığımda okuyan biriydim. Tanıdıktan sonra ise okur olma özelliğine mazhar oldum.

    Hayati Özkaya ile ilgili yazacak, söyleyecek çok söz var ama bunlara başka bir yazımda değinmek üzere P.K. 546 ile ilgili görüşlerimin yer aldığı yazıma geçmek istiyorum. Buna bir eleştiri yazısı diyemem, buna sadece P.K 546’nın  bana kattıklarının ve P.K 546’ dan sonra filizlenen ya da hali hazırda bulunuyorken de çok güçlenen düşüncelerimin bir  yazısı olacak diyebilirim..

   Ben geçen seneye kadar asıl Türk Milliyetçiliğinin ne olduğunu bilmeyen biriydim. Çünkü çevrem kendine Türk Milliyetçisi deyip, elinde tespihi, belinde silahıyla dolaşan; en son okuduğu kitap “Ayşegül Tatilde” olan kıymetli gençlerimizle dolu... Hal böyle olunca Hayati Özkaya ile tanışana kadar Türk Milliyetçiliğinin asıl felsefesine varamadım. Aslında bu yolculuk treninin sağlam raylara oturmasını sağlayan temel şey P.K. 546’ dır. Kendim için bir ideoloji biçmiyorum, “-izim’ lerin” gölgesinde yaşamak tabiri caizse ahmaklık olarak geliyor bana. Kendi görüşümü yavaş yavaş şekillendiriyor, keskin düşüncelerimi törpülüyorum. Bu nedenle PK 546’yı düşüncelerime yön veren kitaplardan biri olduğu için; özellikle de Türk Milliyetçiliğine karşı olan duvarlarımı yıktığı için   “hayatıma yön veren kitaplar rafına” kaldırdım.

     Kitabın biçimsel özelliklerine değinmeye pek niyetim yok aslında, ben içeriği ile ilgilendim bu kitabın. Çünkü daha elime ilk aldığım anda bir şeylerin değişeceğini biliyordum. Öyle de oldu. Özkaya ailesinin hayat hikâyesi çerçevesinde bu ailenin fertlerinin ideallerinin bilincine varmış olmaktan dolayı mesudum çünkü hayallerimin bir kısmını içinde bulunduruyor bu idealler.

 Emekçinin hakkını aldığı, ülkece kalkınıp ilim, sanat, kültür ve daha nice alanlarda ön plana çıktığımız; okuyan, yazan, sistemli düşünebilen bir neslin varlığını hedefleyen Özkaya ailesi ve yol arkadaşlarının bu idealleri benim de ideallerimdir. Elbette ki kitabın içinde katılmadığım görüşler de mevcut lakin bu bilginin ışığına koşan, kitaplarla nefes alan; sefaletin, yolsuzluğun, kara cahilliğin düşmanı olan nesli nasıl takdir etmezsin ki? Nasıl hayal etmezsin kendini,  İsmet Usta’ nın dükkânında? Elimde sıcacık bir çayla kitaplar üzerine kurulan o sohbetlere katılmak mutluluğuna erişmek isterdim.

     Kitapta beni en çok hüzünlendiren olay elbette ki merhum Yavuz Özkaya’ nın acı vefatıydı. Gençlerimiz vurulmamalıydı sokak köşelerinde, öldürülmemelilerdi. Kim bilir Yavuz Özkaya ve nice gençlerin daha okuyacak ne kitapları, edecek ne sohbetleri, hayallerini gerçekleştirmek uğruna atacak ne adımları vardı. Kara toprak nice gençleri bağrına bastı. Kimisi üstünde bir parkayla öldü, kimisi ince bir kabanla. Önemi yoktu bunların. Bu filozofları öldürmek gibi bir şeydi. Farklı düşünceleri olduğu için öldürülürse insanlar, yeni fikirler engellenirse eğer, doğruya ulaşamaz o toplum. Kurşun sıkıldıktan sonra deldiğinin parka mı, kaban mı olduğunun ne önemi var? Sağcı, solcu değil önce insan ölür. “ Karşıdan öldürdüğün bir kişi o tarafı azaltır ama seni çoğaltmaz. Onu kazanırsan çoğalırsın. Çoğalırsan halk olursun” kitabı okurken aklıma bu dizi repliği gelmişti.

    Bence Hayati Özkaya’ nın da okuyucuya aşılamak istediği tek yumruk olup ülke çıkarlarına hareket edecek aydın bireylere ihtiyacımız olduğunu vurgulamak ve aydın olma yolundaki bireylere kendi örnek aldığı kişileri anlatarak yol göstermekti. Bunu kendine büyük bir amaç edinmişti çünkü P.K 546’ da anlatılan hedefler uğruna ölen onca Yavuz’ un fikirleri anlaşılmalı, benimsenmeliydi. Çünkü onlar boşa ölmemişti. Türkü söyleyerek geçtikleri yollarda bir kurşunun acı feryadıyla yok yere buluşmamışlardı. Adları şiirlere, türkülere öylesine kelam olmamıştı. Bir uğurda öldü onlar. Bağımsızlığına muhtaç Türkiye halkının gelişmesi, ilerlemesi, adını tüm dünyada övgüler eşliğinde ezberletmesi uğruna öldüler. Düşünceleri ölmedi elbet. P.K 546’ da boy gösterdi idealleri.

    Kıymetli öğretmenim M. Hayati Özkaya’ ya bir söz vererek sonlandırmak istiyorum yazımı. Sizin ışığınızda benimsediğim Türkiye Cumhuriyeti’ ni kalkındırmak uğruna elimden gelen her icraatı göstereceğim. Sizin de istediğiniz gibi; düşüncelerim can bulacak, o can kalemime akacak. Ve asla, şu kültürsüz ve düşünce yoksunu gençlerin yetiştiği dönemde bile, asla bu ortak idealimizin gerçekleşeceğine olan umudumu kaybetmeyeceğim. Sağlıcakla kalın.

 
 

P.K. 546 İDEALİST BİR NESLİN HİKAYESİ - Buğrahan ATAR

P.K. 546 İDEALİST BİR NESLİN HİKAYESİ

Buğrahan ATAR


P.K. 546, ülkemizin zorlu bir süreçten geçtiği yetmişli seksenli yıllarda ayakta kalmayı başaran bir posta kutusundan daha fazlasıdır. Mektup aralığından gelen mektupların ardındaki boşluktan ülkeyi aydınlatmaya meyillenmiş şahsiyetler yetiştirmeye kendini adamıştır. Postacının çantası da posta kutusu da hüzün kokar, sevinç kokar ve hatta vatan kokar o mektubun geldiği yüreğin derinlikleri.

Yetmişli seksenli yıllar… Bu yıllar karanlık güçlerin vatan toprağını yeniden parçalamak için satranç tahtasına döndürdükleri namertçe oyunlar oynadıkları yıllardı...


Savaştan çıkarcasına, sanki on binlerce genç cepheden dönüyordu…  Yazarımız şu soruları soruyor ve ekliyor: ”Fakat düşman mevzileri nerede? Kim daha çok kırmış kırılmış? Kimlerin elinden çıkmış onlarca plan? Cevabı veril(e)meyen sorular ardında onlarca hüzünlü ana bırakmıştı. Etraf baştan başa dertli, kederli, hüzünlü “ana”doluydu… “


Bu azap dolu yılları yine o hain ellerin çizdiği mezhepçiliğin ardından etnik köken olarak ayrıştırma fikirleri takip edecekti..

İşte o yıllarda Adana Kültür Derneği toplumumuz için önemli kavramları ve değer yargılarını içeriklerinden boşaltıp birer paçavra haline getirmeye çalışan hainlerin yüzlerine atılmış bir Osmanlı tokadı, üzerilerine koşan Alparslan ordusu,  alınlarına kazılmış  Atatürk’ün gençliğe hitabesi,  Asım’ın Nesli veya Mustafa Kemal’in askerleriydiler.


Kendini çağın kara sevdalı aşıkları olarak tanımlayan posta kutusuna ev sahipliği yapan gençler, Türklüğün damgasını vurmak için düşmüşlerdi bu yollara. Ne bir meyhanede mey yudumlarken ne de sahilde kum tanelerini sayarken göremezdiniz onları. Çoğu zaman meteliğe kurşun attılar fakat alınterinin damlamadığı sofradan ücretsiz teklif edilse de yemeye ağızları varmadı..

Haykırdılar gerçekleri, dergiyle, gazeteyle, konferansla, tiyatroyla ve aşkla. Tükürdüler yüzüne fesatçının, fırsatçının, hainin. Kimsenin adamı değillerdi. Cemil Meriç’in “ilkelin ideolojisi slogandır” sözünü benimseyerek, slogan milliyetçiliği peşinde koşmadılar. Her türlü görüşü tartışabilmek için farklı eserleri okuyup incelediler, sürekli okudular,  okudular, okudular. Ve tartıştılar, düşündüler… Bazen bir çay ocağında, bazen İsmet Usta’nın dükkanında, bazen de Oğuz Kitabevinde...


Atatürk’ün “ Hiçbir şeye ihtiyacımız yok, yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır; çalışkan olmak” sözünden hareketle sürekli çalıştılar, didindiler, uğraştılar.

Vakur duruşlarından ödün vermeden yaşadılar, yaşıyorlar, bizlere de bunları öğrettiler, öğretmeye devam ediyorlar.

Ve bir gün onlara bu hayatta neden yaşıyorsun diye sorulduğunda  kitaptaki kişilerin hepsinin cevabı vatan içindi,
vatan için yaşamanında, vatan için ölmek kadar şerefli olduğunu biliyorlardı.
Ve vatan için yaşadılar, vatan için şehit oldular.
Çünkü vatan sevgisi imandandı,
vatan bir ananın şefkat dolu kolları,
vatan şehidimizin asil kanının maviliklerin üstüne ay yıldızla yansımasıydı.
Bunu da şöyle anlatıyor M. Hayati Özkaya:
“Zaten toprak, toprak olmaktan çıkıp vatan olsun diye can vermemiş miydik, can vermiyor muyduk ve vermeye devam etmeyecek miydik?”

Selam olsun batan güneşe ve selam olsun doğacak güne…
Bu uğurda can verenlerin hikayesini okurken, sizleri Hüseyin Nihal Atsız’ın Kahramanlık adlı şiiriyle başbaşa bırakıyorum…

                KAHRAMANLIK   
    
Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,     
Ne de yıldız gibi parlayıp sönmektir.       
Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;       
Kahramanlık: Saldırıp bir daha dönmemektir.     

Sızlasa da gönüller düşenlerin yasından       
Kosar adım gitmeli onların arkasından.       
Kahramanlık: İçerek acı ölüm tasından       
İleriye atılmak ve sonra dönmemektir.       

Yırtıcılar az yaşar... Uzun sürmez doğanlık...    
Her ışığın altında gizlidir bir karanlık;   
Adsız şansız olsa da, en büyük kahramanlık;   
Göz kırpmadan saldırıp bir daha dönmemektir     

Kahramanlık ne yanlız bir yükseliş demektir.       
Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir.       
Bunun için ölüme bir atılış gerekir.       
Atıldıktan sonra bir daha dönmemektir...

 

                          

 

P.K. 546 - Ceren EMELİ

                           

   6.8.2017

Sayın hocam,

Bu yazıyı yazarken hissettiklerimi tarif etmenin mümkün olamayacağını bilmenizi isterim. Zira bu kitap, P.K 546, okuduğum diğer kitaplara, sözcüklerle dolu deryalara, hiç benzemiyor. Çünkü ilk kez sayfaların arasında süzülen kelimelerin sahibini yakından tanıyorum. Aslında ilk kez demek yanlış olur. Kıssa-i Aşk adlı romanınızı okurken de benzer duygular içerisindeydim. Üç senelik öğretmenimin yazmış olduğu kitapları okumak yeni heyecanların, yeni ufukların kapısını araladı bana. Hayatıma tarifi imkânsız duyguları silinmemek üzere yerleştirdi.

   Kitapta bulunan mektuplardan çok etkilendiğimden olsa gerek mektup yazar gibi başlamışım yazıma. O mektupların her biri yıllara rağmen değerini özünde saklayacak birer servet. Aradığım dostlukların, inandığım fikirlerin ve şu zamanlar benzerine rastlanması güç samimiyetin birer yansıması...

   Siz seneler evvel bu kitabı yazacağınıza dair söz vermişsiniz kendinize. Bunu kitabın önsözünde okudum. Hatta ilk satırında... Bu tek cümle bile kitabı niçin okumam gerektiğinin en net cevabıdır. İnandığım, örnek aldığım kişinin, yani sizin, gösterdiğiniz yolda atacağım bir adımın daha sebebiydi benim için.

   Kitabı okurken fark ettim ne varsa eskilerde varmış. Dostluk, kardeşlik, inanç, iman, fedakârlık, samimiyet ve daha niceleri...

   Örneğin ülkü kelimesinin anlamına ilk kez tam olarak erişebildiğimi hissettim. Günümüz düşünce ortamı içerisinde yozlaştırılmış ideolojilerin gerçek karşılıklarını görebildim. İnanılan değerler için neler yapıldığını, nelerden fedakârlık edildiğini, onlara nasıl sahip çıkıldığını sizin kaleminizden yayılan cümlelerle öğrenmiş oldum.

   Bazen hayret içinde yüzümde dolanan tebessümler zaman zaman yerini hüzünlü bir çehreye bıraktı. Yalnız beni değil ailemi de derinden etkileyen olayların varlığı bizlere duygu dolu anlar yaşattı. Bunun için size teşekkürlerini iletmemi istediler.

   Yaranızı deşmek istemem lakin rahmetli abinizin vefatı, annenizin bunu öğrenmesi ve ardından yaşananları okurken gözlerim doldu. Hatta birkaçı firar etti gözlerimden.

   Terzi İsmet Usta’nın dükkânındaki tablolardan biri olmayı istedim bir ara. Yaşananların en yakın tanıkları onlardı ne de olsa.

   Tasvir ettiğiniz sokaklardan geçtiğimi hayal ederek okudum. O dükkânların her birinin önünden hayranlıkla geçtim.

   “ Anadolu’nun kadını, çocukluğunu duymadan kızlığa, kız yaşını tanımadan kadınlığa, kadınlığına doymadan toprağa girendir.” sözünü okuduğumda çevremdeki büyüklerimin anneannemin, babaannemin hayat hikâyelerine bir dipnot olarak ekledim.

   Anlayacağınız kitabı hem okudum hem hissettim hem de yaşadım.

   Takdir edersiniz ki kitabı yorumlamayı bana öğreten hocamın, kendi kitabını yorumlamak ve anlatmak bir hayli zor oldu. Ancak okurken ve yazarken elimden gelen titizliği gösterdiğimden emin olabilirsiniz.

   Bu söylediğim belki garip olacak ama söylemeden geçemeyeceğim. İzmir 9 Eylül Üniversitesi Radyo ve Televizyon bölümüne istediğiniz halde gidemediğinizi öğrendiğimde çok üzülmüştüm ancak istemsizce buruk bir sevincin içimde yeşermesine engel olamadım. O bölümü okuduğunuzda ünlü bir yönetmen veya başarılı bir senarist olduğunuzu varsayalım yine gıpta ile takip ederdim sizi. Fakat hayranı olduğum bir yönetmen ya da senarist olmaktan daha ileri taşıyamayacaktım sizi. Şimdi ise siz benim öğretmenimsiniz ve ben sizin ağzından çıkan her kelamı bir ders bir öğüt olarak hayatıma katıyorum. Bu sebepten sizinle tanıştığım için çok şanslıyım.

   Bu yazı, belki de mektup, P.K 546’ya atılamasa da P.K 546 için yazılmış sayılır.

Kaleminize, yüreğinize, emeğinize sağlık. Saygılarımla...

                                                                             Ceren EMELİ

 

 

 

P.K. 546 – Tuğce AR

P.K. 546

Tuğce AR

Mehmet Hayati Özkaya hocamızın kaleme almış olduğu, PK 546 İdealist Bir Neslin Hikayesi adlı kitabı okudum. Kitabı okurken kendime belirlemiş olduğum yolun ne kadar mühim ve doğru olduğunu bir kere daha anladım. Hem yaşadığım hem de kitapta anlatıldığı üzere her sevinci, kederi paylaşabileceğiniz can bağıyla bağlandığınız kardeşlerinizin olduğunu her satırda hissedebiliyorsunuz. Kendinizi geliştirmeniz gerektiğinin altın kural olduğuna, okumanın her daim sizi ileriye taşıyacağına şahit oluyorsunuz. Mefkuremizin yüceliğine yücelik katan ülkücü şehitlerimizin ve bize yol gösteren büyüklerimizin davaya inancını, yılmayışlarını, ne olursa olsun inandıkları yoldan şaşmayışlarını görüyorsunuz. Allah bizlere de kitapta da anlatılan büyüklerimizin okuma, kendilerini geliştirme gayretinden ve aralarında ki dostluk muhabbetinden nasip etsin. Emeğiniz için teşekkür ederim.

PK 546 için… - Lütfi TAŞÇI

PK 546  için…

Lütfi TAŞÇI

Sevgili Hocam, kitabınızı bir solukta okuduktan sonra kendi kendinize vermiş olduğunuz sözde "Bir Dönemin İdealist Ülkücü Gençliğinin hikâyesini yazmalıyım" sözünü, bu nadide eseri bizlerin huzuruna çıkararak yerine getirmiş bulunuyorsunuz.

Her şeyden evvel bu eser bir dönem başlayan ve Adana siyasi kültüründe bugün (yanlışlıklarla da dolu olsa) devam eden bir anlayıştır. Bugün, o günlerin arkasına saklanarak siyaset yapan, o günleri kullanan siyasiler bulunmaktadır. Yani, gerçek İdealistler ortada yok, ondan faydalananları veya faydalanmak isteyenleri var. 

O zaman sevgili hocam, zaman zaman ağlayarak okuduğum ister anı diye ifade edin, ister hikâye diye ifade edin, şayet o günleri n unutulmamasını değil de, yeni roman, yeni hikâye kahramanlarını hikâye ve roman teknikleri ile ele alarak sınırlarınızı Adana'nın dışına çıkararak ülke çapında bir yere gelmeniz mümkün olabilir diye düşünüyorum. Çünkü siz bu yeteneğe ve donanıma sahipsiniz. Mustafa Yeşil, Nurol İnnap gibi arkadaşlarla o günleri zaman zaman konuşuruz. Size yardımcı olacaklarını da söylediler.

Çok uzattım, bağışla. Selamlar, sevgiler görüşmek üzere Allah'a emanet olun.

 

ÖZKAYA, MARAL VE KESKİN’DEN İMZA GÜNÜ

ÖZKAYA, MARAL VE KESKİN’DEN İMZA GÜNÜ

Mustafa BOYALI

Yazarlar Mehmet Hayati Özkaya, Harun Maral ve Bülent Keskin okurlarıyla buluşarak kitaplarını imzaladı. Okurlarıyla sohbet eden Özkaya, Maral ve Keskin, ilgiden memnun olduklarını dile getirdiler

Rampalı Çarşı Buğra Kitabevi’nde Ahde Vefa Turan Birliği Derneği’nin katkılarıyla düzenlenen kitap imza ve tanıtım gününde Mehmet Hayati Özkaya, Harun Maral ve Bülent Keskin okurlarıyla buluşarak kitaplarını imzaladı. 

Soruları yanıtladılar

Mehmet Hayati Özkaya, idealist bir neslin hikâyesini anlattığı ‘P.K. 546’ kitabını, Harun Maral, farklı konular hakkındaki görüşlerini içeren ‘Zamana Düşülen Notlar’ kitabını, Bülent Keskin ise ‘Gönül Veren’ ve yakın bir zamanda yayımlanan son kitabı ‘Hüzün Kaldı Geriye’ isimli romanlarını imzaladı. Yazarlar, okurlarıyla sohbet etme imkânı da bularak eserleriyle ilgili sorularını cevaplandırdılar.

Yazarlar, imza günlerinin önemi değinerek, “Okurlarımızla bir araya gelmek büyük mutluluk. Onların sorularını yanıtlamak ve fikir alışverişinde bulunmaktan memnunuz. İnşaallah yeni imza günlerinde de bir araya geliriz” ifadelerini kullandılar. 

Kaynak : www.konyaninsesi.com.tr/ozkaya-maral-ve-keskinden-imza-gunu-387720h.htm

P.K. 546 - Bülent KESKİN

P.K. 546

Bülent KESKİN

Kıymetli Ağabeyim; kitabınızı bir solukta okudum. 1979 yılını hatırladım ve aklımda kalan çocukluğuma dair bir çok şey geldi gözümün önüne. Yavuz ağabeyinizin şehadetini sanki bugün olmuş gibi hissettim. Gözlerim buğulandı. Allah mekanını cennet eylesin. Davanın, inancın sahibi olmanın, paylasabilmenin, dayanabilmenin ne kadar zor şartlarda bile yapılabildiğini okudum eserinizde. Kaleminize, yüreğinize sağlık. Selam, saygı, minnet ve şükranlarımı saygılarımla sunuyorum. Görüşmek dileğiyle... 

 

P.K. 546 - Mehmet Oskan

P.K. 546

Mehmet OSKAN

 "Bizim imanlı gönüllere ihtiyacımız var. Verimli ovalarda traktör üzerinde modern tarım yapanlara, fenni arıcılık, modern tavukçuluk, en leziz meyve yetiştiren, doğal süt üretenlere ihtiyacımız var. Bunları kâr için değil, milleti için vatanı için yapan fedakar insanlara ihtiyacımız var." Diyor kitabımızın bir bölümünde. 

Aslında kitabın kapağında yazdığı gibi İDEALİST BİR NESİLe ihtiyacımız var. İşte bu idealist nesil vatanperver, milliyetçi nesli anlatan bir kitap "PK 546". 
Halen eğitimci (Edebiyat Öğretmeni) olan yazarımız Mehmet Hayati Özkaya, ailesi, ağabeyleri ve arkadaşlarının hayatlarını aktarmış bu kitapta. Vatansever gençleri anlatmış. Katlandıkları acıları, zülümleri anlatmış. Kendisine böyle güzel bir eser yazdığı için çok teşekkür ediyorum. 
Bu vesile ile yazarımızın ağabeyi hepimizin ağabeyi Ülkücü Şehidimiz Yavuz ÖZKAYA'a ve O'nun nezdinde tüm şehitlerimize minnet ve şükranlarımızı sunuyor ve makamlarının sevgililer sevgilisi olan Hz. Peygambere komşuluk olmasını diliyorum.

P.K.546 - Milli Kİtap'tan kitap tanıtımı

25 Nisan 2017 Salı

Kitap Tanıtımı: MEHMET HAYATİ ÖZKAYA – P.K. 546

 
 
 
Tarihi anlatırken hep söylenir ya, kimileri tarihi yaşar,  kimileri tarihi yazar diye. “P. K. 546” işte tam da böyle bir kitap.  İdealist bir neslin,  neler yapabildiği satır satır anlatılmış. O dönemdeki tarihi hem yaşayıp,  hem kaleme alan yazar Mehmet Hayati Özkaya hâlen görevine devam eden bir edebiyat öğretmeni.  Kitabı okuyup,  sade bir dille yazıların kaleme alındığını gördüğünüzde yazarın mesleğine ne denli âşık olduğunu görebiliyorsunuz.
 
Mehmet Hayati Özkaya, Adana Kültür Derneği çevresinde gelişen ve Türkiye tarihinde bir döneme ışık tutan hatıralar demetini derleyip toparlamış ve P.K. 546 isimli posta kutusuna koyarak kutuyu açanlara okunması için emanet edilmiştir. Aslından bir biyografi yazısı niteliği taşıyan kitap Ötüken Neşriyat tarafından bu yazıların daha fazla kesime ulaşması için kitap olarak yayımlanmıştır. Kitabın ismi neden P. K. 546 diye merak edenler olacaktır elbette. “P. K. 546” Adana Kültür Derneği’nin Adana Büyük Postane ’de bulunan posta kutusunun adıdır aslında.  Kitabın kahramanlarından Abdi'nin tabiriyle P. K. 546 PTT’nin en haysiyetli, en şahsiyetli, en karakterli ve en şerefli posta kutusudur. Fakat yazar yıllar öncesinden içinde toplanan mektuplara atıf yaparak kitabını yazıyor. Kimler yok ki o satırlarda ilk şehitler,  ilk başkanlar,  kurulan dernekler... Aslında satırlar dava adamının isterse neleri yapabileceğini gösteriyor bizlere.  Azmetmeyi, okumayı, okutmayı, öğrenmeyi ve en önemlisi bilgiyi paylaşmanın güzelliklerini seriyor gözlerimizin önüne.  Yaşamanın,  yaşatmanın ve Galip Erdem’in satırlarıyla “kalabalıkların acıdığı” bade içenleri bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor.
 
Kitapta ana hatlarıyla yürekleri vatan ve millet aşkıyla yanıp tutuşan memleket sevdalılarının mücadelesi anlatılıyor. Eğitimci ve dava adamı sıfatlarını bünyesinde barındıran Necdet Özkaya’nın Adana'da bulunduğu yıllarda orada tüttürdüğü bir ocak olan Adana Kültür Derneği çevresinde gelişen olaylar bize kitabın ana konusunu oluşturuyor. Türkiye’nin ateş çemberi olarak nitelediği 1970-1980 döneminin anıları paylaşılıyor. Yazarın kendi ailesinden Türk milletinin var olma mücadelesine verdiği şehitler ve gazilerin çevresinde oluşan kitap, yazarın genç bir öğretmen olan ağabeyi Yavuz'un şehit edilmesiyle o yılları anlatıp, tarihe notlar düşüyor.
 
Adana Kültür Derneği bir devrin gelişmesinde öncü rol oynamış bir mekândır. Okunan, yazılan, tartışılan bir yer olması hasebiyle pek çok bilinçli insanın yetişmesine de kapı aralamıştır. Yazarımız bunu da vurgulamak isteyerek kitabını Adana Kültür Derneğinde yetişen şair Mehmet Ali Kalkan’ın “Gök Aradık Tuğlara” isimli şiiri ile bitirmektedir.
 
Yazarın kendi kitabı için yazdığı "Şimdi ya da birazdan bu “posta kutusu”nun kapağını usulca açarak adınıza postalanmış bu mektubu alıp okurken “memleket meselesi” deyip bir kutlu sefere çıkanların yaktığı ateşi ve bu ateşi söndürmemek için canla başla uğraşan fedakâr insanları hatırlayacaksınız. Hatta bu uğurda “batan güneşler” gibi serden geçenleri yâd edeceksiniz. Nefesiniz daralacak, yüreğiniz kabaracak belki de gözlerinizde damlalar birikecek ve siz, sessiz sedasız bir “Fatiha” okuyacak, sonra da “Allah cümlesine rahmet eylesin!” diyeceksiniz." satırları kitabın sizi nerelere sürükleyeceğinin en basit göstergesidir.
 
İyi okumalar.
 

 

Not: “P. K. 546” isimli kitap TÜRKAV Gaziantep Şubesi’nin Milli Kitap'a hediyesidir.

 

 

P.K. 546 (İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ ‘Mehmet Hayati ÖZKAYA’)- Kürşat YOZCU

P.K. 546 (İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ ‘Mehmet Hayati ÖZKAYA’) 

 

Kürşat YOZCU   

 

  ‘Aşk’ ı aradı gözler… Ve gözler aşka aşıktı… İflas etmiş bir kültürün omuzlarımıza kurşun gibi indiği yıllarda yaşamak, zor elbet. Deruni bir muhakeme, muhasebe ve terbiye hedefleyen yürekler buğulu gözlerle baktılar maziye… Mazi tüm canlılığıyla oradaydı, hem de suratımıza vururcasına…  

   Milli ve manevi terbiyeyi unutmuş yığınların, belki de hiçbir zaman anlayamayacağı yıllardı yetmişli yıllar… Ve yetmişli yıllarda Adana Kültür Derneği için kiralanmış posta kutusu anlatır, maddesi ile de manası ile de bu günün gençliğinin nereye gittiğini. Aşk, o vakit dile gelir ve haykırır sessizce o günün gençlerinin vatana ve bayrağa nasıl aşık olduklarını… 

   Bir de nizam meselesi var tabii… Dünya’ya nizam vermeye yeminli yüreklerin  nasıl kıvrandıklarını hissetmek, davaları uğruna kanlarıyla ve canlarıyla nasıl bedel ödediklerini görmek; hatta bir tas çorbanın şükrünü yaşayabilmek için 546 numaralı posta kutusuna bir göz atmak elzemdir. 

   Saygı, sevgiyi besleyen en mühim kıymettir. Sevgi yumağı olmakla tüm kainata nasıl meydan okunabileceğini, gücün maddeden değil manadan beslendiğini anlamak için; Adana Kültür Derneği’nin o yıllarda yaptığı kültür faaliyetlerini okumak, örnek almak zorunlu hale gelmiştir. Zira davaları kitaplar ayakta tutar. Hatta dergiler, tiyatro, konferans vs… Şimdi hülyalarımızı süsleyen etkinlikler… Ya asil olmanın tezahürü… Lokanta sahibi her gün on öğrenciye öğle yemeği ikram etmek ister fakat üçüncü günün sonunda öğrenciler lokantaya gitmek istemezler. Lokanta sahibi bunun sebebini araştırır ve parasız yemek yemeyi gururlarına yediremeyen öğrencileri öğrendiğinde sadece susar. İşte aşk burada devreye giriyor dostlarım; asil ruhların aşkı asil olur. Onlar vatana bir kez aşık olmuşlarsa şayet kan verirler, can verirler, aç kalırlar, soğukta üşürler… Yine de aşklarından vazgeçmezler… Burada “İsyaann!” diye bağırasım geliyor. Hatta sokağa çıkıp “Adam arıyorum!” diye koşasım geliyor. 

   Onlar yetmişli yılların garip çocuklarıydı. Makam, mevki ve paraları yoktu belki ama mangal gibi yüreklerdi vardı. Hikmetle yoğrulmuş zekâları vardı. 

   Gurur duymalısın 546 numaralı posta kutusu! O, idealist neslin tüm sırrı sende… Yurdun her yerinden gelmiş, Adana Kültür Derneği’nde kalan öğrenciler seninle ne kadar övünseler azdır. Hasretler, kaygılar, yokluk hep sende sakladı kahırlarını… Bizler şimdi ne kadar sizlerle övünsek yine dolduramayız asil duruşunuzu. Hatta utanır, sıkılır; sizlere layık olamamanın ezikliğini yaşarız. Bir tas çorbadaydı sizin aşkınız… Bir tas çorbanın şükründe…  

   Ya terzi İsmet Usta… Adana’nın en iyi terzisi olmasına rağmen neredeyse tüm kazancını öğrencilere dağıtan İsmet Usta… Maddeye tapmış bunca insanı bir meydana toplayıp avazımız çıktığı kadar İsmet Usta’yı anlatmak… Gönülden vermenin aşk ile olacağını yürekleri açıp içine yerleştirmek... İsmet Usta… Seni okuyan her insan muazzez ruhuna dua edecektir. Dervişlik oturup zikir çekmek değildir elbet… Allah güzel insanlarını toplumun içinde gizler. Kardeşlik abidesi posta kutusu; İsmet Usta’yı ne kadar anlatsan yine de onun hatırasına bir şey yapmış olamazsın. Hatta Dünya’daki tüm posta kutularının Adana’ya taşısak yine de İsmet Usta’nın yüreğini sığdıramayız. Allah ona rahmet etsin.  

   Muazzam bir ulviyet… Muazzam bir şiir… Muazzam bir ahenk… Ne söylense de yerini dolduramaz yetmişli yılların dava ruhunun.  

   Ya analar! Tarık Buğra’nın “OSMANCIK” romanı ne güzel anlatır Türk kadınının basiret dolu duruşunu. Osmanlıyı kuran ruh kadınlardan beslenmiştir. Kadın ana, kadın eş, kadın savaşçıdır. Bazen âlim olmuştur, bazen öğrenci. Ama yiğit yetişmişlerdir. Dünya’ya hükmedecek adaletin temellerini atmışlardır. Eşi şehit olan kadın “Vatan sağ olsun!” diyebilmektedir. Kalbinde zerre ukde kalmadan… 

   İşte bu ruh yurdu, vatan yapmıştır; işte o yıllarda yine bu ruh vatan için çarpan yürekler doğurmuşlardır. Günümüz annelerine ne güzel haber salmışsın yıllar öncesinden posta kutusu. Okunsun, ibret alınsın, analar güzel günlere muktedir evlatlar yetiştirsin. 

   İbret almak erdemdir. Maddece hür ama manaca esir bir nesil nasıl ibret alır? Ne garip! Yıllarca posta kutusu görevi görmüş bir posta kutusu bu kitapta tüm deneyimlerini şimdi bizim posta kutumuza göndermiş. Belki de “Biz böyleydik, siz ne hallerdesiniz?” demek için. Belki de “Bizler bazı hatalara düştük sizler birlik olun!” der gibi. Ya da “Bizleri unutmayın!” ikazını yapmak için… 

   Unutmayacağız, söz… Unutmak ihanettir. Nasıl; Alparslan’ı, Fatih’i, Atatürk’ü unutmadıysak yetmişli yılların yiğitlerini de unutmayacağız. Ders alacağız. Tarih şuuruna ereceğiz, milli ve manevi terbiye istikametinde ilerleyeceğiz. Biliriz ki, 546 numaralı posta kutusuna gelen mektuplar bir devrin muhteşem neslini anlatıyordu. Görürüz ki oraya gelen mektuplarda halis duygular, bozulmamış bir Türkçe vardır. Bizler de dilimize sahip çıkacağız. Slogan milliyetçiliğini bırakıp; okuyacağız, okuyacağız, okuyacağız… 

P. K. 546 - Mehmet Yusuf Savaş

P. K. 546

Mehmet Yusuf SAVAŞ    

Hatırat en sevdiğim edebi türlerin başında geliyor. Anıların toplandığı kitaplar, kelimelerden mamul bir zaman makinası, işlevi görüyor ve okuru alıp yaşanmışlığın içine götürüyor. Ayrıca içerdiği bilgilerle ait olduğu dönemin tarihini gözler önüne seriyor. tüm bunları sıkmadan yapabilmesi de cabası... Milliyetçi camia son yıllarda giderek artan biçimde hatırat türünde eser veriyor. Yusuf Ziya Arpacık'ın Başeğmediler'i, Nevzat Kösoglu'nun Bir Vatan Kurtarma Hikâyesi, Erol Kılınç'ın Damla Damla Yaşadıklarım'ı, Yaşar Okuyan'ın o yılları, Reha Oğuz Türkkan'ın Arayan Adam 1 ve 2 eserleri bu minvalde, bir çırpıda aklıma gelenler... 'P.K. 546' isimli eser de ülkücü hareketin hatırat kervanına katılan kitaplardan biri. diğerlerinden en büyük farkı ise geçtiği mekan olarak hayli lokal, ancak etkileri itibariyle ulusal çapta olması... Mehmet Hayati Özkaya’nın kaleminden çıkan eser, Türkçülerin kızıl yayılmaya canlarıyla dur dediği dönemde iki ferdini şehit, birini ise gazi veren Özkaya ailesi etrafında Adana Kültür Derneği’ni anlatıyor. Alelade bir dernek değil bahse konu olan mekân, önemli şahsiyetleri bağrında yetiştiren bir ilim yuvası. 546 numara ise bu müstesna mekânın kitaba adını veren posta kutusu... Günümüzde eksikliğini iliklerine kadar hissettiğimiz kurumlar hiç şüphesiz milliyetçi sivil toplum kuruluşları. Hele bunların tamamen yerel kaynaklarla kurulmuş ve ayakta tutulmuş olanları bugün ne yazık ki düşlemek bile zor... İşte ateşten günlerde vazifesini hakkıyla ifa ederek tarihin şerefli sayfalarında yerini alan Adana Kültür Derneği’ne dair bu hatıratı okumak belki bu çağdaki muadilleri için gönüllere ateş düşürecektir.

Ötüken Neşriyat'ın okuyucunun istifadesine sunduğu bu kıymetli kitabı yakın tarihe meraklı tüm dostlara öneriyorum... Yazımızı Adana Kültür Derneği’nin müdavimlerinden şair Mehmet Ali Kalkan Ağabey'in, dernek için yazdığı dizelerle bitirelim: sandığa koyduk dünleri/ unutulmaz, unutulmaz/ sıcak adana günleri/ unutulmaz, unutulmaz/ ... gönülleri ülkü evi/ hepsi birer serhat beği/ adana kültür derneği/ unutulmaz, unutulmaz...

#ötükenneşriyat #pk546 #adanakültürderneği

 

 

P. K. 546 - Oğuz ÇETİNOĞLU

P. K. 546

Oğuz ÇETİNOĞLU    

P. K. 546 Kitabın yazarı Mehmet Hayati Özkaya, 1959 yılında Van’da dünyaya gelmiştir. Lise edebiyat öğretmenidir. ‘Kıssa-i Aşk’ isimli romanın yazarıdır.  12,1 X 19,6 santim ölçülerinde, 191 sayfalık eserinde; bir nesli vatan ve millet sevgisiyle yetiştiren öğretmen ağabeyi Necdet Özkaya’yı merkeze alarak idealist bir neslin hikâyesini anlatıyor. 

Necdet Özkaya Adana’nın eğitim câmiasında tanınmış bir eğitimcidir. Pek çok ülkücü gencin yetişmesinde emeği vardır. Uzun yıllar Türkçüler Derneği ve Adana Kültür Derneği’nde okul dışı eğitim faaliyetlerinde geceli-gündüzlü çalışmıştır.  1993 yılında Millî Eğitim Bakanlığı müsteşar yardımcısı oldu. 2002 yılı milletvekili genel seçimlerinde MHP listesinden birinci sırada milletvekili adayı idi. Yeterli oy almasına rağmen parti, Türkiye genelinde barajı aşamadığından Meclis’e giremedi. Meclis’e girememiş olmanın burukluğunu, Meclis’te yapabileceği hizmetlerin çok daha fazlasını yapmak için çalışarak unuttu.

Kardeşi Yavuz Özkaya’nın vatan-millet düşmanı hâinler tarafından şehit edilmesinden sonra hizmetlerini daha da artırdı.  Hayati Özkaya, hâtıralarını anlatmaya, aynı hâinler tarafından ağır yaralanan Oğuz Özkaya ile devam ediyor.

Bir müddet sonra da ‘Faşistlere ölüm’ diye bağırarak yol kesen kudurgan ve vahşi bir güruhun saldırısında, ailenin ikinci şehidi olmaktan, ‘gazilik’ rütbesine erişerek kurtuluyor. 12 Eylül askerî darbesi ile de resmî işkenceler başlıyor.

 Kürşatlar neslinin çileli hayatı devam ediyor. Çünkü onlar, Oğuz Kağan’ın koyduğu hedef için çalışıyorlar. 

P.K. 546- Yasemin Yıldız

P.K. 546

Yasemin YILDIZ

Milletin bekasının okumaktan , okuyanı çoğaltmaktan geçtiğini hep savunur, söylerim. Düşünürdüm, bu her şeyiyle meşhur , koskoca şanlı Adana’nın tarihinde ve şimdisinde ülke için okumaya, kültüre , geleceğin okumanın yolundan geçtiğine inanan kimler vardır acaba? Gençlerin kuytu köşelerde değil , beyin fırtınası ile savrulduğu yer yok mudur? İlerlemeye inananlar ne yapmışlardır ve ne olmuştur da ilerlemeye ket vurulmuştur da bugün durum budur? Her ne kadar AKD ‘yi geç tanımanın pişmanlığını ,her zaman yaşasam da, kafamı kurcalayan tüm bu sorular bana göre çok özel bir zamanda PK.546’nın içinde cevaplarını bulmuştur.
PK. 546’ya başladığım günlerde ; bir yandan değerli hocam Mehmet Hayati ÖZKAYA’nın gözlerinde , tavır ve üslubunda -ayrıntısını her zaman merak ederek- gördüğüm ,o ağırbaşlı bilinci , bu bilincin kaynağını yakından tanımanın heyecanını yaşarken bir yandan acı anılarla rahmetli Yavuz ÖZKAYA’yı kaybetmenin acısını gönülden yaşamıştım. Yavuz abinin acısı, memleketin her gün ağlatan şu anki hali beni umutsuz kederlere boğarken daha çiçeği burnunda polis memuru kardeşimin terör patlamasında ‘gazi’ olması , adeta beni PK 546 ‘nın içine düşürdü. PK 546 , daha bambaşka bir yere oturdu kitap köşkümde.
Bence PK 546 ; çabanın, imkansızlarla boğuşmanın, kayıplara rağmen ayağa kalkmanın, gücün kalem ve kitapta olduğunun, fedakarlığın ve en önemlisi millet sevgisinin damıtılmış halidir.
PK 546 ile merakımdaki ‘o bilinç’ten nasiplenmemi(zi) sağlayan Mehmet Hayati Hocam’a saygı ve sevgilerimi sunarım.
Her daim kaleminizi takipteyim.03/04/2017

PK 546- İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ - Ahmet BALCI

PK 546- İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ

Ahmet BALCI

''Affan dedeye para saydım. Sattı bana BENİ... “İDEALİST BİR NESLİN HİKAYESİN” den ziyade, ''BİR NESLİ İDEALİST KILAN'' Bir hikayeydi ADANA KÜLTÜR DERNEĞİ..

Henüz 14 yaşındayken girdim o kapıdan. Yaşadığım Mahalle kadardı DÜNYAM. 'BEŞ DUYU' İle anlamaya çalıştığım DÜNYA mı, '10 DUYU' İle idrak etmemi sağlayan. Objektiften, subjektife… Çocukluktan, Ülkücülüğe geçtiğim…  Bu DERNEKte  ''ROL MODELLERİM'' Abilerim, ROMAN KAHRAMANLARI gibiydi. KİŞİLİĞİMİN oluşmasında her biri bir MİHENK bir kilometre taşı gibiydi… (ALLAH HEPSİNDEN RAZI OLSUN…  iki cihanda da)

Taa YESEVİ OCAĞINDAN gelen eğitim anlayışı ile 5 DUYU muzu, TÖRE ile YASA (ŞERİAT) İle terbiye edip KAREKTERİMİZİ şekillendiren, Kalan 5 DUYU-- (MUHAYYİLE- MÜFEKKİRE-- MUSAVVİRE-- MÜZEKKİRE-- HATIRA…) İle bir ÜLKÜ, BİR MEFKÛREYLE KİMLİĞİMİZİ Tamamlayan, bir OKUL, bir MEDRESE, bir DERGAH'tı. ADANA KÜLTÜR DERNEĞİ… Sevgili HAYAT'i,  HATIRALARIMIZA HAYAT verdin.. Minnettarım…İYİ Kİ VARSIN,İYİ Kİ YAZDIN.. Hürmetlerimle...

P.K. 546 - Nazlı Nazife ÜĞÜCÜ

P.K. 546

 

Nazlı Nazife ÜĞÜCÜ

Hayati Hocam

Merhabalar

Kitabınızı şu anda bitirdim

Çok güzel bir şekilde o yılları anlatmışsınız Yavuz Abinize çok üzüldüm Allah rahmet eylesin.

Kitabı okurken bahsettiğiniz Adana Kültür Derneğinin bir parçası da ben oldum ve sanki o dernekte ben de vardım terzi İsmet Ustayla tanıştım sayenizde.

Belki şu an yazdıklarım uzun olacak ama benim rahmetli babam da Ülkücüydü. Benden 2 yaş küçük olan kız kardeşimin ismi Asena Ülkü. Biz onu o yıllarda Ülkü diye çağırırdık.

Bir gün oyun oynarken sokakta. Ülkü, Ülkü diye bağırdığımızı duyan babam yanımıza geldi, telaşlı bir şekilde: “Bundan sonra kız kardeşinize Ülkü demeyin, Ayşe diye çağırın onu.”  dedi. Biz çok şaşırdık ama tamam dedik ve kız kardeşimin ismi o gün bugündür sadece kimlikte Asena Ülkü.  Kız kardeşim ismini kaybetti, başkaları evlatlarını, kardeşlerini, babalarını ve daha nelerini nelerini… O korkunç yıllara ait belli belirsiz hatırladığım birkaç şey daha var ama gerek yok lafı uzatmaya.

Hocam şunu da eklemek istiyorum. Kitabı bitirince büyük postaneye gidip PK 546’ da bana da mektup var mı diye bakmak istedim; gerçekten içimden gelerek söylüyorum bunu. Ayrıca sizin gibi birini tanımak benim için büyük bir onurdur. Sağlıcakla kalın!

 

P.K. 546 - Yücel BAYAR

 P.K. 546

Yücel BAYAR

Bu eseri biyografi, otobiyografi, anı veya roman türüne dahil edebilirsiniz. Hangi türde olursa olsun eserin en önemli özelliği ülkemizin yakın tarihine bir belgesel niteliğiyle ışık tutmuş olmasıdır. Eserde "Özkaya" ailesi üzerinden bir devrin milliyetçi gençlerinin ülke menfaati için canları pahasına çabaları, yayınları, birbirlerine bağlılıkları; pusu kurulup öldürülen kardeşleri, idam edilen dava arkadaşları ve akrabalarına rağmen vatan için dimdik ayakta durmaları anlatılıyor.

Bu bölümleri okurken gözlerinizin dolmaması, tüylerinizin diken diken olmaması mümkün değil. Gençlerin eğitiminde önemli bir yere sahip derneklerin, ocakların, kitap evlerinin önemini bu eserle bir kez daha anlamış oluyoruz.

 Bilindiği gibi milletin geleceği, geçmişten çıkarılacak derslerin omzunda şekillenir. P.K. 546, ülke siyasi tarihine dair bizzat o günleri yaşayan birinin kaleminden satırlara dökülmüş önemli bir tarihi belge özelliğine sahiptir. Ülkesine ve gençlerine dair kaygısı olanların, bir zamanlar bu kaygıyı taşıyarak mücadele edenlerin yaşadıklarını anlatan bu eseri okuması ve eserden ders çıkarması gereklidir. Sayın Mehmet Hayati Özkaya. Hoca'mı kutluyorum. Var ve varsıl olun efendim.

P.K. 546 - Osman KAYA

P.K. 546

 

Osman KAYA

Değerli kardeşim Mehmet Hayati Özkaya.

PK 546’ yı bir solukta okudum. Geçmişimizi bize tekrar hatırlatman geleceğimize ışık tutacaktır kanaatindeyim. Kısıtlı imkânlarına rağmen çok güzel ve faydalı çalışma olmuş. Adana da yaşadıklarımız elbette bir kitaba sığmayacak kadar çoktu.

Birçoğumuz 15’li yaşlardan itibaren Kızılelma’ya gönül vermiş olan gençlerdik. Üniversitede okuyup meslek ve ekmek sahibi olmak amacıyla Anadolu’nun değişik yörelerinden Adana’ya gelmiştik.

Adana’ da verilen mücadeleyi o gün orada olanlar en iyi bilenlerdir. Bizler(  bir kısmi hapiste, bir kısmi karakollarda, bir kısmı hastahane odalarında olanlar) 10-15 kişiyle okula gideceğimiz zaman kendimizi ordu sanıyorduk. Davası uğruna can veren şehitlerimize Allah’tan rahmet dilerim.

Verilen binlerce Şehit, parmaklıklar arkasında binlerce Ülkücü ve 12 Eylül.

Birçoğu iş bulamayan, bir kısmı pasaport dahi alamayan çil yavrusu gibi dağıtılmış Ülkücüler ve verilen mücadelenin meyvelerini toplamaya çalışırken ülkücü geçinen ya da ülkücülerden geçinen azımsanamayacak birçok şahsiyet.

Bugün geldiğimiz durum ise içler acısı. Geçmişle avunmak yerine gelecekte neler bizi bekliyor ne yapabiliriz diye düşüneceğimiz bir zamanı yaşamaktayız…

Yollar artık daha çetin, yapılması gereken mücadele daha büyük. Allah yar ve yardımcımız olsun.

 

 

P.K. 546 - Murat ATLI

P.K. 546

 

Murat ATLI

Kitabı henüz bitirdim. Mehmet Hayati Özkaya hocamın eline, yüreğine sağlık.

Bu vesile ile Necdet ÖZKAYA hocamın ellerinden öpüyorum. 

Ülkücü şehidimiz Yavuz ÖZKAYA hocamızı da rahmetle anıyorum. Allah mekanını cennet eylesin.

Ülkücü Gazimiz Oğuz Özkaya ağabeyime de hayırlı bir ömür diliyorum. 

Herkese bu değerli kitabı okumasını öneriyorum.

Sevgi ve Saygılarımla,

P.K. 546 - Berkhan ÇELİK

P.K. 546

Berkhan ÇELİK
 

P.K. 546 bir neslin posta kutuluğunu üstlenmiş olan bir posta kutusunun taşıdığı en şerefli mektuplarla işlenmiş bir kitaptır. İdealist bir gençliğin anılarından, hatıralarından oluşan ince elenip sık dokunmuş bir kitap. Memleket meselelerine Adana Kültür Derneğinde yetişen insanların ve onların çok saygıdeğer büyüklerinin anısına büyük bir saygı anıtıdır. 
12 Eylül 1980 dönemi öncesi ve sonrası olarak farklı çevrelerce işlenmiş; kitaplar, filmler ve belgeseller hayatımızda yer edinmiştir. Her eserde farklı hayatlar, farklı hikâyeler ve farklı acılar anlatılmıştır. Ama P.K. 546 “ülkü” uğruna çabalayan, öğrenen, öğreten ve okuyan bir neslin yaşam savaşıdır. P.K. 546 ‘da ne bulacaksınız:

M. Hayati Özkaya ailesi ve çevresindeki insanlar sizleri karşılayacak. Adana Kültür Derneğine yolu düşen yüce gönüllü insanları tanıyacaksınız. İsmet ustayı tanıyacaksınız mesela bir terzinin terzi dükkânının nasıl bir dergâh olduğunu göreceksiniz. Okuyan didinen bir gençliğin “ülkü” uğruna canlarını verdiklerini, hayatlarını verdiklerini göreceksiniz. 
Dostluğu görüp, kardeşliğin kan bağıyla olmadığını göreceksiniz. Sıcak ocak sohbetlerini, iyi bir gelecek yetiştirmeye çalışan idealist öğretmenleri tanıyıp, zihninizde münakaşa edeceksiniz. 
Adana başta olmak üzere Van, Erzurum, Kars, Kayseri, Kıbrıs, Ankara, Eskişehir, İstanbul gibi şehirlere misafir olacaksınız. Adananın sokaklarında 70’li yıllarda gezinirken ülke meselelerini konuşan gençleri tanıyacaksınız. Üniversiteleri, Liseleri, Ortaokulları dolaşıp dert dinleyeceksiniz. 
Özkaya ailesinin fertlerinin idealistliğini, fedakârlığını görecek ve imreneceksiniz. Yavuz ve Oğuz Özkaya’yı tanıyacaksınız. Necdet Özkaya’yı tanıyacaksınız. Bu ülke uğruna verilen uğraşları bizzat o günleri yaşayan insanların dilinden, P.K. 546’nın ağzından dinleyeceksiniz. 
M. Hayati Özkaya bu kitapta çok akıcı bir dil kullanmış. Bu kitap sizi ilk sayfasında tutup son sayfasında bıraktığında içinizden çok ayrı bir his bırakacak. Hem ağlamaklı hem de deli gibi haykırmak isteyeceksiniz. Kitapta yeri gelecek ağlayacak, yeri gelecek coşacaksınız. Umut dolacak içiniz. 
Kitap sizi sürüklerken bir yerden alıp bir yere götürürken siz de o zamanlara dönerek M. Hayati’nin kaleminde o günleri yaşayacaksınız. Adana Kültür Derneğinin değerli üyelerinin yıllar sonra ve o zamanlarda yazdıkları yazılar, sizleri farklı girdaplara sürükleyecek. 
M. Hayati Özkaya’nın üniversite yıllarında Eskişehir’de yaşadığı o sıkıntılı günleri, her şeye rağmen okumak için can attığını göreceksiniz. M. Hayati’nin o zamanlarda yaşadığı ruhsal sıkıntıları birebir hissedeceksiniz. Abisini, annesini ve sevdiği insanları kaybetmenin acısını tadacaksınız. M. Hayati Özkaya’nın ağabeylerini anlatışını göreceksiniz. 
Kitapta saklanan mektuplar, eski görsellerle büyük bir zenginlik sizleri bekliyor. Ülküleri olan insanlarla tanışmak istiyorsanız bu kitap tam size göre. İdealleri, hayalleri olan ve Adana Kültür Derneğinde yetişen bu değerli insanlar P.K. 546 kitabı ile tarihte bence şimdiden yerini almıştır. 
M. Hayati Özkaya’ya bu değerli insanları bizlerle tanıştırdığı için kendim adına çok çok teşekkür ediyorum. Kütüphanemde yerini almış olan çok değerli bir kitap P.K. 546.

P.K. 546 - Oğuz AKPINAR

P.K. 546

Oğuz AKPINAR

Eline, koluna, yüreğine sağlık Hayati’ciğim.

PK 546’yı hem okudum hem ağladım.

Yavuz’un şehadetinden sonra Adana’ ya küstüm.  Mezun olduktan sonra diplomayı bile almadan çıkış alıp terk ettim. Her gün bir parçamızı alıp götürüyorlardı. Kitabı okurken Adana’da geçirdiğim 5 yıl filim şeridi gibi yeniden gözümün önünden geçti.Acılarımı yeniden yaşadım. Yüce Tanrım bütün şehitlerimizin mekânını cennet eylesin.

Allah sağlık, sıhhat versin sana kitaplarının devamını bekliyorum.

 

PK 546’YI OKURKEN HATIRLADIKLARIM - Rafet KUŞÇU

PK 546’YI OKURKEN HATIRLADIKLARIM  

Rafet KUŞÇU

1981 yılı henüz Atatürk Ortaokulu 1. sınıf öğrencisi iken Kuruköprü' de ağabeyim Ömer Kuşçu’nun Eymen Zücaciye adlı mağazasında tanıdığım M. Hayati Özkaya hocam ile 35 sene sonra, kızım Umay Dilara'nın İlhan Atış Anadolu Lisesinde okumaya başlamasıyla, yeniden karşılaştım. Bu karşılaşma da 35 sene önce bana söylediği ''Kardeşim Rafet, çaylarımızı doldur sana zahmet'' sözü ile çay tiryakiliğini hatırladım. Bu karşılaşma sırasındaP.K.546 adlı kitabını yayınladığını duydum. Diyanet yayınevinden temin edip bir solukta okudum.

Özkaya kardeşleri, Mukaddes bir davanın yükünü beraber çeken bir aile olarak yıllardır tanımama rağmen, Necdet Bey Hocamız ile kendim ve eşimin de öğretmeni olması sebebiyle daha sık görüştüm.

P.K.546: Bir İdealist Neslin Hikâyesini okurken İlkokul yıllarıma gittim. Ailemden dolayı daha çocuk yaşta Ülkücü hareket mensuplarını tanımaya başladım. Evimiz hemen Karabucak İlkokulunun yanında iken M.Akif İlkokulu'na gidiyordum. Gülek Camii'nin hemen yanında bulunan Duru pastanesi bulunmaktaydı. Her gün okula giderken ve okuldan gelirken o pastanade Bayrak şiirini, Bu Vatan Kimin ve Şeyh Şamil’i şiirini, Gençliğe Hitabeyi ezbere okurdum. Orda bulunanlar dinler ve beni omuzlarına alırlardı. Pastahanenin sahibi Hasan Koç abi de bana tatlı ikram ederek ödüllendirirdi. 

Bir gün yine okula giderken pastaneye uğramak istedim. Ancak pastane de polisler vardı. Daha sonra öğrendim ki Kızıl katiller pastahaneyi kurşunlamış, aralarında tanıdığım Hasan Koç Abi, Serdar Tanrıtanır ve tanımadığım bir Ülkücü abimiz şehit olmuşlar. Atatürk ortaokuluna başladığım da sınıf arkadaşım Pervin Tanrıtanır'ın Serdar Tanrıtanır abinin kardeşi olduğunu öğrendim. P.K.546’yı okuyunca da Özkaya kardeşlerin teyze çocukları olduklarını öğrendim. Şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyorum.

Liseli yıllara başladığımda Hasan Çulhaoğlu amcamız ağabeyim Mehmet Kuşcu'yu da yanına alarak muhasebe bürosunu yeniden açtı. Ben artık yaz tatillerinde o büroda çalışıyordum. P. K. 546’ da adı geçen Çukurova'da Ülkücü hareketi teşkilatlandıran aksakalları orada tanıdım. Hasan Çulhaoğlu amcamızın o bürosu benim için ilk Ocak oldu. Faruk Akkülah hocamızı orda tanıdım. Faruk Akkülah hocamızın Adana 'da bir konferansa gelen Mim Kemal Öke 'ye Mason olmadığını ispatla sonra bu kürsüde konuş dediğini hiç unutmam. Mustafa Yılmazer abimizi orada tanıdım. Mücadelesini orda öğrendim. Nihat Karakurum hocamızı MÇP genel başkan yardımcısı olduğu dönemde o büroda tanıdım. Yaşar İnanç, İsmail Hakkı Ergin, Hülagu Balcılar, Ömer Şekerli, Mustafa Denizci, Emin Otmanoğlu,  Mehmet Turgut abileri hep o büroda tanıdım. Necdet Özkaya hocamızı, Nurettin Pakyürek abimizi o büroda daha yakından tandım.  Kuruköprü 'de o büro da bir gün Manisa, Sünnetçiler köyünden Ahmet Er abiyi ağırlamıştık. Yaşayanlara sağlık, vefat edenlere Allahtan rahmet diliyorum.

Sevgili hocam, kitabınızı okudum. Bana hatırlattıklarınız ile hayatımda hepsinden bir şeyler öğrendiğim bu güzide insanlara yaşayanlara sağlıklı ömürleri olsun diye dua ettim. Vefat edenlere bir Fatiha gönderdim.

1970’li yıllardan başlayan bu kutlu yürüyüşe emek verenlerin yokluk içinde verdikleri bu mücadeleyi P.K.546 ile dile getirmeniz inşaallah yeni nesle örnek olur. Emeğinize sağlık devamını bekler saygılar sunarım.

 

P.K. 546 - Mustafa TÖK

P.K. 546

 

Mustafa TÖK

Bir gün önce

Kitabınızı dün aldım bugün okumaya başladım muhtemelen sabaha bitireceğim. Çok güzel bir eser  yüreğinize sağlık. Bu dönemi yaşamış abilerimizin her köyde her ilçede ilde benzer bir anı vefa eseri oluşturması bence şarttı inşallah sizin eseriniz gibi niceleri ortaya çıkar ve bizim ve bizden sonra gelecek neslin kilometre taşları  olur. Allah kaleminize güç versin.

Bir gün sonra

Hocam kitabınızı az önce bitirebildim. Bir ideal etrafında fedakârlıkları, ideal uğruna yaşananları çok güzel anlatmışsınız. Bir Ülkü'nün bir Ülke'nin nasıl Gönüllere kazındığını çok akıcı bir şekilde anlatmışsınız. Okumayı seven birisi olarak iki defa elime alıp ikincisinde bitirdiğim nadir bir eser olmuş yüreğiniz dert görmesin. Okudukça nasıl bu hale geldik diye düşündüm hep. Benim kuşağım bir nebze olsun kitabınızda ki gibi dokunarak, konuşarak, dertleşerek dostluklar kurduk. Ama bizim çocuklarımızın korkarım bütün hayatları sanal yaşanacak. Yine korkarım ki sanal çocuklar sanal nesiller yetişecek. Bir idealleri olmayacak. Sadece çıkara dayalı geçici arkadaşlıkları olacak. Teknoloji ilk önce kitapları elimizden aldı. Muhtemelki bundan sonra nesilleri elimizden alacak. Allah siz ve sizin gibi Ülkü, MİLLET, Vatan derdi ile dertlenmişlere uzun ömürler versin ki sizden alacağımız öğreneceğimiz çok hayat var. Kaygım gelecek nesiller içindir. Biz hayattan alacağımızı aldık artık borç ödeme zamanımız geldi. Kitabınızı arkadaşlara ve çocuklarıma şiddet ve baskı ile tavsiye edeceğim. İnşallah denizde bir katre de olsa faydası olacaktır. Ümidi olmayanın imanı olmaz. Ben kaygılarımı dile getirdim. Allah size tutunacağımız daha nice eserler verebilmeniz için güç versin. Allah a emanet olu

 

P.K. 546 - Osman KILIÇ

P.K. 546
Osman KILIÇ 
 
Mehmet Hayati Özkaya hocam yazmış olduğunuz P.K.546 isimi kitabınızı zevkle okudum.
Okurkende bazen hüzünlendim genç yaşta şehit olan Yavuz Özkaya abimiz ve Ahmet Tanrıtanır kardeşimiz in Ruhları şaad mekanları Cennet olsun inşallah.
Sanki o günlere gittim tekrar yaşadım.Öbür taraftan çok sevindim böyle güzel bir eser ortaya çıkardığınız için.Sizi kutlarım,terzi İsmet abi Rahmetli Annemin Amcası oğlu olur.İdris Akıllı da Teyzemin oglu olur İsmet abiye Allahtan Rahmet dilerim.İdris Abide çok kötü bir kaza geçirmişti Allahım tez zamanda eski sağlıgına kavuştursun.
'MehmetHayatiÖzkaya hocam yazmış olduğunuz P.K.546 isimi kitabınızı zevkle okudum.
Okurkende bazen hüzünlendim genç yaşta şehit olan Yavuz Özkaya abimiz ve Ahmet Tanrıtanır kardeşimizin Ruhları şaad mekanları Cennet olsun inşallah.
Sanki o günlere gittim tekrar yaşadım.Öbür taraftan çok sevindim böyle güzel bir eser ortaya çıkardığınız için.Sizi kutlarım,terzi İsmet abi Rahmetli Annemin Amcası oğlu olur.İdris Akıllı da Teyzemin oglu olur İsmet abiye Allahtan Rahmet dilerim.İdris Abide çok kötü bir kaza geçirmişti Allahım tez zamanda eski sağlıgına kavuştursun.'
 

P.K. 546 - Mehmet Raşit OYAN

P.K. 546

Mehmet Raşit OYAN

Selamun aleyküm hocam. Bana göndermiş olduğunuz P.K. 546: Bir İdealist Neslin Hikâyesi kitabını bitirdim. Kitabı okurken hüzünlendim ve bir kaç gözyaşı döktüm. Kitapta kardeşliğin dostluğun ve ülküdaşlık hukukunun derin tesiri altında kaldım. Özkaya kardeşlerin en büyüğü olan Necdet hocanın ideal ve yılmaz ülkücülüğünü, Yavuz hocanın kahpe kurşunlarla şehit edilişini, İsmet abinin dergâhını, Oğuz Özkaya'nın kitapevinin maneviyatını iliklerime kadar hissettim. Kaybolmuş bir neslin hayat ve idealizm kavgasını günümüz ülkücülerine de anlatıp bu doğruluk halkasını genişleteceğim. Böyle bir şeye vesile olduğunuz için sizlere tekrardan teşekkür ederim.

 

P.K. 546 - Merve BAHŞİ

P.K. 546

Merve BAHŞİ

Mehmet Hayati hocam, kitabınızı bir solukta okudum. Mensubu olmaktan her vakit iftihar ettiğim bu camiaya ait olmak beni bir kez daha gururlandırdı. Kitabınızı okurken kendimi o kadar olayların içinde varmışçasına hissettim ki; sanki şehit Yavuz Özkaya ağabeye o alçakça saldırı olmuşçasına acısını yüreğimde hissettim. Necdet Özkaya hoca annenize o kara haberi verirken sanki ben de ordaydım. Sanki daha önce birçok kez terzi İsmet ağabeyin dükkânına gidip güzel sohbetini dinlemişim gibi orada olmak istedim. Adana'ya gitsem Oğuz Kitapevi'ni elimle koymuşçasına hemen buluverecekmişim gibi gözümde canlandı... Velhasıl hocam ben kitabı okumadım sanki yaşadım, bazen gülümseyerek bazen de gözlerim yaşararak. Yazdıklarınızın bir kısmını kendisini tanımakla her zaman bahtiyar saydığım Mehmet Ali Kalkan amcadan dinlemek nasip olmuştu. Şimdilerde de keşke sizin Adana Kültür Derneği'nde kurmuş olduğu dava arkadaşlığını sadece dava arkadaşlığı demek eksik kalacak dostluk kardeşlik bağlarını kurmak mümkün olsa. Ocakta bir hocam "Dava arkadaşı iseniz, birbirinizin ayakkabı numarasını dahi bileceksiniz." Derdi. Biz bu bağı ne kadar inşa ettik bilmiyorum ama kitapta geçen hiç görmediğim, tanımadığım sizlerin bu dostluğu inşa ettiğinize iman ettim. Son olarak hocam ne vakit ümitsizliğe yahut yeise kapılsam sizin kendi menfaatinizin, ananınızın, atanızın, kardeşinizin menfaati önüne milletin menfaatini koyduğuz bu kutlu mücadele ve gayretleriniz yüreğime ümit, yoluma ışık olacaktır. Baki selamlar ve hürmetler...

P.K. 546 - Pervin ÖZDEMİR

P.K. 546

Pervin ÖZDEMİR

Piyasaya çıkar çıkmaz ilk baskısının çabucak tükenmesi,  böyle bir kitaba ne denli ihtiyaç duyulduğunun bir göstergesidir.  PK. 546,  yakın siyasi tarihi mercek altına alıp o çalkantılı yılları bütün gerçekliğiyle -ayrıca belgeleyerek-  okuyucuyla buluşturması özellikle “ Z” kuşağının bilgilendirilmesi açısından önem arz ediyor. Bu nedenle de kütüphanede kaynak eser olarak başvurulacak niteliğe sahip…

Kitap, öncelikle adıyla okuyucunun ilgisini çekip merak uyandırması açısından oldukça isabetli. Yazar Mehmet Hayati Özkaya,  edebiyatçı kimliğiyle hadiseleri  kimi zaman  duygulu kimi zaman esprili bir üslupla  aktarıp,  düşünce dünyasına yeni pencereler açarak  okuyucuyu  adeta kitaba kilitliyor.  Kitapta  adı geçen bir çok ismin bugün  halen hayatta  bulunması ve bu anlatılanlara bizzat tanıklık etmeleri, içeriğin doğruluğu  açısından bizlere birer kanıt sunuyor. Bu kitap aynı zamanda  Adana Kültür Derneği  mensuplarının  gençlik çağlarındaki mücadelelerinin,  yıllar sonra kitap haline getirilmesi  ve gelecek nesillere aktarılması bakımından  büyük bir vefa örneği  göstermektedir.

PK. 546 ‘da yer alan olaylar; çoğu kez Özkaya ailesi, Adana Kültür Derneği  mensupları ve nevi şahsına münhasır olan İsmet Usta  etrafında odaklanarak okuyucuya aktarılıyor. Türk Milliyetçiliğinin çileli mücadelesi,  vatan-millet sevgisi uğruna  samimiyetle çıktıkları kutlu yolun hikayesi,  bazen hüzünlendirse de o yıllardaki dostluk ve kardeşlik bağlarının ne denli güçlü olduğunu tekrar hatırlatıyor.

Pervin ÖZDEMİR

P.K.546- İDEALİST BİR NESLİN HİKAYESİ - Aziz BOZATLI

 

P.K.546- İDEALİST BİR NESLİN HİKAYESİ

 

Aziz BOZATLI

Sizlere Milliyetçi camia için ayrı anlam ifade eden bir kitaptan söz edeceğim. “P.K. 546 İdealist Bir Neslin Hikayesi”.

Kitabın yazarı, Mehmet Hayati Özkaya, Adana’ya sonradan yerleşmekle birlikte Adanalı olarak bilinen Özkaya ailesinin beş erkek kardeşinden en küçüğüdür. Özkaya’lar daha çok 12 Eylül öncesinin fırtınalı günlerinde Adana’da biri şehit, diğeri gazi olan iki kardeşleri ve eğitim camiasının yakından tanıdığı MEB eski müsteşar yardımcısı, Necdet Özkaya ile bilinirler. Halen Adana’da edebiyat öğretmeni olan yazarın bir de romanı vardır.

Kitaba konu edilen dönemde (1962-1980) Adana’da bulunmadım, ama 1965 Gaziantep lisesi mezunuyum. 1973-1982 yıllarında Kahramanmaraş’ta,1985-92 yıllarında Mersinde görev yaptığım için olaylara ve şahıslara aşinalığım vardır. Bu nedenle İlgi duyarak okuduğum kitap, duygulu ve vurgulu bir anlatıma, konuların ruhuna uygun özdeyişler ve şiirlerle süslenmiş akıcı bir üsluba sahip.

Ancak kitabın ne tür bir kitap olduğu konusunda edebiyatçı da olmadığım için tereddüde düştüm. İsmine uygun olarak bu bir hikaye idi. 1961 Anayasasının sağladığı geniş özgürlük ortamında her tür düşüncenin çeşitli sivil toplum kuruluşlarında dile getirildiği bir ortamda, Adana’da vücut bulan ve vatansever, idealist gençleri yetiştiren bir ocak olan “Adana Kültür Derneği”nin ve onun mensuplarının hikayesiydi.

Bu eser, belki bir roman da sayılabilirdi. Romanın kahramanı Necdet Hoca, 1940 da Van’da doğmuştur. Van, Zara, Diyarbakır ve İstanbul’da sürdürdüğü eğitimini takiben 1962 de Adana’ya Türkçe öğretmeni olarak atanır. Babasının Van’da ölümü üzerine annesi ve sekiz kardeşini Adana’ya getirerek genç yaşta kalabalık bir ailenin tüm sorumluluğunu yüklenir. İşte bu esere, 60’lı 70’li yıllardaki sancılı dönemi, idealist bir neslin dramını, Necdet hoca ve ailesinin yaşadıklarından yola çıkarak anlatan bir roman da denilebilir. Zaten yazar kitabını, bu romanın kahramanı Necdet hocaya, yani abisine ithaf etmiştir.

Bu eser, başka açıdan bakınca da bir belgeseldi. Soğuk savaş döneminde iki büyük emperyalist gücün ülkemiz için ayrı ayrı yazdıkları senaryoların sahneye konduğu, evlatlarımızın birbirini yediği, cinnet döneminin belgeseli. İşte bu sancılı dönemin 1962-1980 dilimini, Adana ölçeğinde, yaşayanların kaleminden anlatan bir belgesel.

Yazar bir kadirşinaslık göstererek, Adana Kültür Derneği üyelerinin mektuplarına ve yazılarına yer vererek, idealist neslin kendi kalemlerinden anlatılmasına da zemin hazırlamıştır. Bir anlamda dünkü güzel birlikteliklerini kitabın yazımında da sürdürmüşlerdir.

Adana Kültür Derneği

Necdet hoca Adana’ya gelince milliyetçi, vatansever ve kültür seviyesi yüksek gençler yetiştirmek amacıyla “Özleyiş” isimli aylık bir dergi çıkarır. Adı sonra değişen “Türkçüler Derneği”nde bir grup arkadaşı ile gençleri toplar. Derneğe topladığı gençler “Haykır” ismi ile bir dergi çıkarır, kendisi de müstear isimle orada yazılar yazar. Dernek boş zaman geçirilen sıradan bir dernek olmayıp, yoğun bir kültürel faaliyetin sürdürüldüğü, seminerler ve eğitim faaliyetleri ile adeta bir düşünce kuruluşu gibi çalışır. Aralarındaki bağ, salt bir üyelik bağından öteye akrabalık, kardeşlik derecesinde güçlüdür.

Dernek gençler için ikinci bir okuldur adeta. Her görüşten günlük gazeteler, haftalık, aylık süreli yayınlar ve kitaplar gençler tarafından okunur, fikri tartışmalar yapılırdı. Vatansever idealist gençlik, kendini ülkemizin aydınlık geleceğine hazırlıyordu. Birçok konferans tertipleniyor, önemli şahsiyetleri tanıma fırsatı yaratılıyordu. “Milli devlet, güçlü iktidar”  söylemini hayata geçireceklerdi. 12 Mart 1971 muhtırası akabinde tüm dernekler kapatılınca, Necdet Hoca, “Adana Kültür Derneği”ni kurarak yoluna devam eder.

1977 yılında Alpaslan Türkeş’in talimatıyla dernek “Ülkücü Esnaflar ve Ülkücü Köylüler Derneği”ne dönüştürülür. Bu yanlış karara Necdet hoca vakur bir şekilde itiraz eder.

Kültürel faaliyeti ön planda olan “Adana Kültür Derneği” gibi bir derneğe, siyasi bir gömlek giydirilerek, hem amacından uzaklaşmış ve hem de muarızlarının hedefi haline getirilmişti. Bundan sonra biraz buruk, biraz sönük olarak 12 Eylül’e ulaşılır.

Kitaba ismini veren P.K. 546, ise bu derneğin haberleşme adresi olarak kullandığı posta kutusudur.

Özetle söylemek gerekirse, bu dernek üyelerine kültür, ahlak, karakter ve ülke sevgisi kazandırma anlamında, bir taşra şehrinin verebileceğinden fazlasını vermiştir.

Adana Kültür Derneğinin idealist üyelerinden bazılarından birkaç cümle ile bahsedelim.

Necdet hoca; bir nesli vatan millet sevgisiyle yetiştiren idealist öğretmen. İlk görev yeri olan Adana’ya atandığında 22 yaşındadır. Bu yabancı şehirde bir yandan babasının ölümü üzerine annesi ve sekiz kardeşini Adana’ya getirip maddi ve manevi sorumluluklarını üstlenirken, diğer yandan sosyal ve kültürel faaliyetleri ile tam bir ideal ve ülkü adamı olduğunu gösterir. Akşamları kurduğu derneklerde çalışır. Hocanın etrafındaki gençlik kitlesi her geçen gün çoğalmakta kültür ve eğitim faaliyeti daha yoğun ve etkin hale gelmektedir.

1975 te MEB merkez teşkilatında görev alarak o güne kadar Adana’da sürdürdüğü görevini 2002 yılına kadar da Ankara’da sürdürür. Ama Adana’da geçmişte beraber oldukları insanlarla gönül bağını hiç koparmaz.

Yavuz Özkaya; 12 Ocak 1979 günkü silahlı saldırıda hayatının baharında şehit olmuştur.

Oğuz Özkaya; nam-ı diğer Reis, Özkaya kardeşlerin üç numarası, kardeşi Yavuz’un şehit olduğu saldırıda ağır yaralanmış, bir gözünü kaybetmiştir. Necdet hocanın Ankara’ya atanması ile derneğin başkanlığını üslenerek abisinden hizmet bayrağını devralmıştır. Açtığı kitapçı dükkanı, tüm gönüldaşlarının uğrak yeri olmuştur.

Faruk Akkülah; Adana Türk Ocağı başkanıdır. Adana’ya gelir gelmez Necdet hocaya kucak açarak, adeta Necdet hocanın hizmetlerine alt yapı hazırlayan, eğitimci kökenli fedakar işadamı.

Terzi İsmet Usta; Gençliği İstanbul’da geçmiş, 6-7 Eylül olaylarında talanı görmüş, ama bir çöpe dahi tenezzül etmemiş, kitap okuyan, Türk sanat musikisi hayranı, kültürlü bir esnaf. Borç defteri tutmayı müşterilerine güvensizlik sayan, iki prova arasında müşterilerine bir kitap verip okumalarını sağlayan, okumadıklarında elbise provalarını erteleyen, çarşının meczuplarıyla, dilencileriyle bile içten ilgilenen, yardımsever bir gönül adamı. Mersin Belediyesinde ANAP’tan meclis üyesi seçilen, benim de Mersin’de tanıdığım arkadaşım, dernek mensubu Nurettin Taşdemir’in bu davranışını, ideallerden sapma olarak yorumlayıp ona tavır alacak kadar ilkeli bir ülkücü.

Lokantacı Ali Karataş; Yemek ücreti almaması gençler tarafından gurur meselesi yapılınca, hayata atıldıklarında ödemeleri kaydıyla, onlara veresiye yemek veren tok gönüllü bir esnaf.

Ali Kalkan; Kitapta 26 dörtlük yazarak birçok dernek mensubunu şiirle anlatacak kadar şair, yazarın tabiri ile derneğin Dede Korkut’u.

Cinnet Yılları

Yetmişli yılların sonları ülkemiz için toplumun bölündüğü, gençlerin vuruştuğu, gök ekini biçer gibi çocuklarımızın kara toprağa verildiği yıllar. Emperyalistlerin yazdığı senaryo gereğince yurdun her bölgesinde çatışmalar olmakta, çeşitli hedeflere saldırılmaktadır. Adana da bundan nasibini almaktaydı. 26 Aralık 1978 de ülkücülerin uğrak yeri, Duru pastanesi taranır. Özkayaların teyzesi çocukları 16 yaşındaki Ahmet Serdar Tanrıtanır hayatını kaybeder.

12 Ocak 1979 da bu kez saldırganlar Oğuz ve Yavuz Özkayaları hedef alır. Yavuz şehit olur, morgtadır. Oğuz ağır yaralı olarak ameliyata alınır. Acı haber üzerine kız kardeşleri sinir krizleri geçirmekte ve aynı hastanenin nöroloji sevisindedir. Anne hiçbir şeyden habersiz, 16 gün önce kaybettiği bir tek oğlunun acısını paylaşmak üzere kız kardeşinin taziye evindedir. Hastane önünde büyük bir kalabalık toplanmıştır. Necdet hoca Ankara’dan gelmiştir ve acı haberin anneye verilmesi, ailenin her zor işinde olduğu gibi gene ona düşmüştür. Teyzesinin taziye evine gider, annesinin yanına oturur, bir süre sonra dudaklarından “Anne, sen de teyzem gibi şehit annesi oldun” cümlesi dökülür.

Yazar M. Hayati Özkaya da 29 Ekim 1979 günü, sol görüşlü bir grup tarafından öldüresiye dövülmüştür. 18 gün hastanede kalmış, ölümden dönmüştür. Adana’da ve yurt genelinde daha birçok ölümlü olay yaşanmıştır.

12 Eylül 1980

Bu darbe ile ilk bakışta çatışmalar sona ermiş, akan kan durmuştur. Ama bu darbenin, buraya gelinceye kadar yaşadığımız cinnet yıllarındaki senaryonun bir parçası olduğu gerçeği de çok geçmeden birçok kesim tarafından anlaşılmıştır.

Ülkenin Ülkücü ve solcu zinde güçleri örselenmiş, tepelenmiştir. Türklük refleksi dumura uğratılmıştır. “Devlet ebet müddet” diyen ülkücüleri, devlet işkenceden geçirmiştir. Devlet, ülkücüleri aşkına karşılık bulamayan zavallı aşıklar konumuna düşürmüştür.

Darbeciler, toplumu depolitize ederek ve ülkeyi düşünmeyi, heyecanı, dava arkadaşlığını, idealleri cezalandırmıştır. Birçok şeyi düzeltme bahanesiyle Türk milletinin sağlam yerlerini tamir etmeye kalkışmış, bizi millet yapan değerleri aşındırmış, sivil toplum örgütlenmesinin yollarını kapatmış ve sorumsuz, nemelazımcı, apolitik bir gençlik yetişmesinin yolunu açmıştır.

Ülkücüler ve solcular idam edilirlerken, her zaman güçlü grubun kanatları altında kendilerini korumayı beceren Siyasal İslamcılara, 12 Eylül Cuntacıları da teğet geçmiştir. 2000’li yıllardaki AKP iktidarına, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesine ve Cumhuriyetin tasfiyesine giden yola taş döşenmesine, 12 Eylülde başlanmıştır. İhtilal yönetimi ve devamındaki yönetimler sanki onların günümüzdeki iktidarlarına giden yolu açıyordu.

Ömrünü idealist bir gençlik yetiştirme uğrunda harcamış Necdet hoca ve benzerleri ise, geçmişteki idealizmin yerini, günümüzde pek çok açıdan seviyesizliğin ve pespayeliğin aldığını görüp üzülüyorlar. O idealist nesil şimdilerde uğruna bir ömür verdikleri Türklüğün horlandığını, Türk Milletinin yerine ümmet anlayışının hakim kılındığını, İslam’ın siyasallaştırıldığını ve Türk kültürünün Arap ve Amerikan kültürünün baskısı altında yozlaştığını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin beka sorunu ile karşı karşıya olduğunu görerek kahroluyorlar.

P.K. 546 İDEALİST BİR NESLİN HİKAYESİ - Öğrt. Fatma KELEŞ

P.K. 546 İDEALİST BİR NESLİN HİKAYESİ

Öğrt. Fatma KELEŞ

Yazarla bir yolculuğa çıkıyorsunuz aldığınız mektupla. Geçmişe bir yolculuk. Hüzünler, acılar, zorluklar. Aslında unutulamayacak, unutturulmayacak anılarla dolu.Bugünün nesillerinin ders alması gereken, gerçekçi, samimi bir eser. Bu yolculukta her insan kendinden bir parça buluyor. Geride kalanların hüzünlerini hissediyor. Önden gidenlerin geride bıraktıkları gönüllerde kalmak, bu mektubu gönüldaşlarıyla buluşturmak...

Biz dünyadan gider olduk
Kalanlara selam olsun
Bizim için hayır dua
Kılanlara selam olsun.

Kalemine, yüreğine sağlık Hayati Hocam. 

‘İDEALİST BİR NESLİN HİKAYESİ’ VE - Mustafa KÖKER

‘İDEALİST BİR NESLİN HİKAYESİ’ VE...

Mustafa KÖKER

Dünyanın bilgisine teknolojinin bize sunduğu imkanlarla artık telefonlardan ulaşabiliyoruz.

Basılı yayınların yerini alan teknoloji harikası akıllı telefon ve benzeri aygıtlar, kağıt kokusuyla aramıza soğuk bir mesafe koyduğunun farkındayız.

Artık eskisi kadar gazete tutkumuz kalmadı...

Çünkü hemen bütün gelişmeler bir dokunuş ötemizde.

Kitap da öyle... ‘E-Book’larla sembolik ücretler ödeyerek istediğimiz kitabı okuyabilme imkanına sahibiz.

Onun için hemen her yerde insanların gözü ellerindeki akıllı telefonların ekranında.

Bilgi ve gelişmelere anında ulaşmamızı sağladığı için, teknolojiye karşı durma reflekslerimiz kalmadı.

Gelişmelere karşı durmak da zaten anlamsız artık.

İster istemez alışacağız, alışıyoruz ve alıştık.

‘E-Kitap’la istediğimiz kitabı elimizdeki akıllı teknoloji araçları ile okumak mümkün olsa da, bazen yine kitaba dokunmayı, kağıt kokusunu özlemiyor değiliz hani...

Şahsen ben özlüyorum ve bu özlemimi gidermek için fırsat kolluyorum.

Çünkü, hayatımızın önemli bir parçası olan kitaplıkları, kütüphanelerin verdiği hazzı vermiyor ‘E-Kitap’lar.

Geçtiğimiz günlerde arka arkaya Türkiye’ye yaptığım iki seyahat, kitaplarla uzun süredir arama bir mesafe girdiğini farkettirdi bana.

İki seyahatte üç kitap bitirdiğimi söylersem ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak.

P.K. 546, İDEALİST BİR NESLİN HİKAYESİ

Okuduğum üç kitaptan biri, değerli dostum, kardeşim, gönüldaşım Mehmet Hayati Özkaya’nın, ‘P. K. 546’ oldu.

Sevgili Hayati’nin bizzat imzaladığı, “İdealist Bir neslin Hikayesi” kitabı, beni 30 yılı aşkın arkadaşlığımızın ötesine, gençlik yıllarıma götürdü yeniden.

Hani ‘Bir solukta okudum’ sözünde ifadesi bulan heyecanla gerçekten bir solukta okuduğum ‘P. K. 546’, bizim neslin ‘ateş çemberinden geçtiği' 1970’li yıllara götürmenin ötesinde, yoğun hayatın akışında unuttuklarımı film şeridi gibi yeniden hatırlattı yeniden.

Bugünkü nesillere anlatılması gerçekten ‘zor yılları’ özetliyor Hayati Özkaya kitapta.

‘Adana Kültür Derneği’ni kuran bir gurup idealist neslin, memleket sevgisi, vatan sevdası ve aile bağlarını; kendi ailesi özelinde hemen birçok ailenin dramlarını da anlatıyor.

Geçmişi çabuk unutan insanlara, “bakın bizim nesil bugünlere böyle geldi”yi, akıcı, edebi diliyle ve nefis uslubuyla aktarıyor.

Kitaba adını veren ‘P.K. 546’nın ayrıntılarını, kitaba mesafe koyanların alıp okumaları için burada yazmayacağım.

Ama şu kadarını belirteyim;

Sevgili Hayati Özkaya’nın sadece kendi ailesi içinde yaşanan dram bile, ne büyük fedakarlıklarla Türkiye’nin bugünlere geldiğini kayda geçirmiş oluyor.

Türkiye’nin bugün yaşadığı acıları, terör saldırılarını, anlayabilmek ve sağlıklı değerlendirmek isteyenlere,  Ötügen Yayınları’ndan çıkan ‘P. K. 546’da anlatılan hayatları bir defa daha okumalarını hararetle tavsiye ediyorum.

Kendisine hep ‘Hayati Hocam’ diye hitabettiğim dostum, kitapta sadece ‘İdealist Bir Nesli’ değil, Türkiye’nin geçtiği ‘ateş çemberi’ni de analiz etmemize klavuzluk ediyor.

Ve bir neslin yazılmayan hikayelerini, o yılların sıcaklığı ve tazeliği ile bizlere ulaştırıyor.

Zor bir hikayedir P.K. 546’da yazılanlar.

İyi ki yazmışsın sevgili dostum...

Yüreğine, kalemine, beynine sağlık.

 

 

 

PK 546, İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ-Buğra Gülderen

PK 546, İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ

Buğra GÜLDEREN

 “Paraları yoktu.. Cüzdanları boş , kalpleri sevgi doluydu. Bir sigara için saatlerce kuyrukta bekleyip, dertlerini bir iki duman üfleyerek, bir yudum çayla geçirmeye çalışan insanlardı. İnanç fışkıran kalpleri vardı, hedefleri vardı. Hayal değildi hedefti hedef… Öyle güzel hedefti ki onlar.

Aç olanlara aş vereceklerdi. Türk milletinin karnı tok olacaktı. Dertlilere derman olacaklardı. Tarih sayfamızdaki eski gücü yakalamak için çalışacaklardı. Kimi şehit olacaktı yolu yarılamadan, kimi gözünü kaybedecekti görmeye doymadan…”

Yukarda anlattıklarım PK 546’da vücut bulmuştu. Bu kitap, mektup anı niteliğinde, kitabın yazarı Öğretmenimiz M. Hayati Özkaya’nın,  tabiriyle belki bir roman kırıntısı, belki de kaynak bir eserdir.

Anlatım, olay örgüsü kusursuzdu. Aslında bu kitap, Coğrafi Keşiflere, Rönesans’a Reform’a Fransız İhtilaline sanayi devrimine uzanan bir kitaptı. Demem o ki, ilimde teknikte geri kalmıştık, güç kaybetmiştik. Bu yüzden bilim, kültür, sanat vazgeçilmez olacaktı bizim için. Türk milleti de bu vasıflara sahip olmalıydı. Bunun bilincinde olanlar Adana’da bir araya gelmişti.

Önde yalınkılıç Türkmen başbuğu/Ardında Oğuzun elli bin tuğu / Andırır Altay’dan kopan bir çığı/ sözüyle denizlere, dünya kara ölçümünün 1/8’ine hükmediyorduk. Kılıçla fethettiğimiz toprakları adaletle yönetiyor, bilimle ve sanatla temellerini sağlamlaştırıyorduk. Türk İslam medeniyeti bize bunu emrediyordu.

Fatih’in “Aklı öldürürsen ahlak da ölür, ahlak ölürse millet bölünür, Kadıyı satın aldığın gün devlet ölür.” sözünü bu kitabın hemen hemen her sayfasında duyuyordum. Aydınlanma Çağı ile modernleşme başlamış, savaşlar nasyonal olarak değil, düşüncelerle yapılıyordu. Emperyalizm, kültür emperyalizmine dönmüştü. O halde kahramanlarımız hem İbni Sina olacaktı hem Piri Reis hem de Yavuz Sultan Selim. Bazen Kürşad olacaklardı ölen fakat yenilmeyen…

Hayalleri hedefe dönüşen, yazarın tabiriyle parantez arasına hayatları kıstırılmış “yaş otuz beş” demeden kutsal davalar uğruna şehadet şerbetinin içeceklerdi. Cihana yayılan hayalleri vardı. Hepsi birer Koca Seyit'di. Atam Oğuz’un “Alpler olun savaşta bozkurt gibi uluyan”sözündeki  Alplerdi her alanda da alptiler. Çünkü kolay değildi Fatih olmak, Osman Batur olmak ,Kemal Paşa olmak.

Bu kitapla Kutsal kitabımızın ilk emri olan “oku” yeniden farklı boyutta canlanmıştı. Telmihlerle kim olduğumuzu daha iyi hatırlıyorduk.

Nihal Atsız’ın “Kan dökmeyi bilenler hükmeder topraklara” sözü “fikirleri kuvvetli gelenler hükmeder cihana” yerini almıştı. Çünkü biliyorlardı ki büyük fetihler inançla, düşünceyle yapılırdı.

1069’da Balasagunlu Yusuf, Has Hacip ünvanını bilgiyi rehber edinmesiyle almıştı. O bilgi Balasagun’dan Adana’ya ışıyan bir meşale olmuştu. O meşaleyi Necdet Özkaya Adana’da yaktı. Kültür şamdansa 546 posta kutusu bu şamdanın mumuydu. Bu kitaptaki sembolik karakterler Adana’da somutlaşmıştı. Hepsi Ay Togdı,  Ödgürmiş’ti. Amaçları milleti mutlu etmekti. Onlar, Şeyh Edebali’nin “Osman geçmişini iyi bil ki geleceğe sağlam basasın, nerden geldiğini iyi bil ki nereye gideceğini unutmayasın” sözünün sadece Osman Gazi’ye değil kendilerine de söylediğini iyi biliyorlardı. Nihal Atsız’ın” Bize yalnızca iyi giyinmesinin kur yapmasını bilen değil yarın mesleğinde usanmadan çalışacak, hudutta gözünün kırpmadan ölecek gençler lazımdır” sözüyle insan yetiştiriyorlardı. Zalimlerin karşısında Ali olan bir nesil yetiştirmek çabalarıydı.

 

Kitaptaki “Leyle-i Regaip’i unutup Hristiyan Batı’ya boyun eğdiğiniz için Noel’iniz kutlu olsun!” sözü yine bir yılbaşı yaklaşırken bize bir şeyler hatırlatır mı bilmiyorum. Fakat “İdealist bir neslin hikâyesinde” gördüğüm bir şey vardı ki o da şuydu:

Hristiyan Batı’nın bize yazdığı kara reçeteye “-izmlere” karşı bir savaş vermek için Adana Kültür Derneğinde her türden kitap dergi vs. okunuyordu. Çünkü karşıt görüşleri eleştirebilmek için okuyup bilgi sahibi olmak iyi bir yoldu.

Kızılelma uğruna, İslam uğruna gaza eder gibi kalemleriyle fikirleriyle cihad ediyorlardı. Hedefleri Fatih’in “Nasıl gökte güneş ve ay tekse dünyada tek devlet ve tek din olmalıdır.” sözüydü. Bu uğraşlar 192 sayfaya sığdırılmıştı. Onlar zorluklara göğüs germişlerdi. Çünkü Türk olmak âleme nizam vermek, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olmaktı ve zordu…

Adana Kültür Derneği’nin mensupları adeta A.Nihat’ın “ Ne diye oyunda oynaştasın, Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.”   sözünün etrafında toplanmıştı. Onlar, Mustafa Kemal’in dört bin kitabı neden bitirdiğini iyi biliyorlardı. Okudukça  bilgiyi anlarsın Abdülhamid’i  Farabi’yi . Unutmayalım  ki Fatih’in dediği, “Üç şey çok önemli: Hamam, kanalizasyon, kütüphane. Hamam bedenin, kanalizasyon şehrin kirini temizler. Kütüphane ise ruhun kirini temizler." İşte bu özlü söz kâh Adana Kültür Derneğinde kâh İsmet Usta’nın dergâhında (terzi dükkânında) vücut buluyordu.  Onlar, Akif’in “Asım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek / İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek” sözündeki Asımlardı.

 Adana Kültür Derneğinin farklı bir  havası vardı, O derneğin mensupları kardeş gibilerdi. “Adam gibi değil adamlardı.” Toplumun her kesimini kucaklıyorlardı. Tiyatrolar yapıyor soydaşlarının dertlerini dile getiriyor, ülkelerinin sorunlarına çözüm arıyor, çabalıyorlardı. Toplumsal konuları, dini hakikatleri konferanslarla, dergilerle kamuoyuna duyuruyor, beyinlere kültür köprüsü kuruyor ve kalplere sevgi aşılıyorlardı. Hele ki İsmet Usta açları doyuruyor, zenginlerin kumaşlarından alıp fakirlere kıyafet dikiyordu. Onun çaydanlığı hayrat, sohbeti nur demeti gibi yayılıyordu. Lokantacı Ali abi de öyleydi. Ali Abinin lokantası dernekte kalan, maddi durumu iyi olmayan arkadaşlara sonuna kadar açıktı… Fakat onlar Ali Abinin bu teklifini kabul etmek istemiyorlardı. Çünkü onlar emeğin karşılığını vermeden ona ortak olmayı kesinlikle reddeden, gururlu adamlardı!

İsmet Usta ve Lokantacı Ali Abi gibi insanlar çok azdı bu dünyada nedendir bilmem ama ben bu insanları hiç görmeden çok sevdim belki de bana dedemi hatırlatıyorlardı. Her adımlarını hayır için atan nadide insanları…

Sözlerimi bitirirken bütün şehitlerimizi şükran ve minnet ile anıyor, Arif Nihat Asya’nın dizeleriyle Şehit Yavuz Özkaya’nın aziz ruhuna saygılarımı sunuyorum:

“Ağlasın taşlara kapanıp tarih

Selimler gelir de Yavuzlar gelmez

Kağanlar, hakanlar, başbuğlar doğar

Cengizler, Gaziler, Oğuzlar gelmez”

               

 

 

P.K. 546 - Murathan MERT

Merhaba Hayati Hocam.

Ben Murathan MERT Konya Selçuk Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümüne bu yıl kaydımı yaptırdım.  Az önce çok sevdiğim bir abimin tavsiyesi üzerine aldığım, kaleme aldığınız " P.K. 546 " kitabınızı büyük bir hazla bitirdim. Ve bu kısa yazıyla size teşekkür etmek, Allah razı olsun demek istedim.

 Bana abim ve babamdan miras yahut kanımda hep var olan Vatan'a olan aşkım, Babamın İnşaat Mühendisi olmasına, benim o mesleği çok sevmeme rağmen bana o mesleği seçtirmedi. Benim hayatım para kazanmak uğrunda kaygılarla harcanmamalıydı, birşeyler yapmalıydım, yapabilmeliydim. Ve daha önce hiç içinde bulunmadığım, düşünmediğim bir mesleğe yöneldim. Bu ülkenin makineye ihtiyacı vardı. Allah dedim ve Makine Mühendisi olmayı seçtim.

  Biliniz ki "Rüyalarımızın mes'ut Türkiye'si" için elimizden ne gelirse yapacağız! Bize devrettiğiniz Bayrağımızı daha yukarıya çıkartmadan bizden sonrakilere devretmeyeceğiz. Biz " inanıyoruz ve üstünüz!"

P.K.546 - Kaan GÖKBÜK

P.K.546

Kaan GÖKBÜK

Öncelikle merhaba Hayati Hocam, 

Yazdığınız kitap ile ilgili yorumlarımı en sağlıklı şekilde size aktarmaya çalışacağım . 

Okuduğum çoğu kitaptan çok daha farklı ve anlaşılır bir üslup  aynı zamanda  özgünlük ve akıcılık ön plandaydı .Kitabınızı 3-4 haftalık bir süreçte okumayı bitirdim. Bu süreçte Yavuz Özkaya’nın şehadete ulaşması vb. olaylar dolayısıyla zaman zaman yüreğim burkuldu. Kitabınızdan milliyetçilik, ülkücülük, Büyük Başbuğ Alparslan Türkeş hakkında önemli bilgiler edindim. Bu milli ruh , özgür düşünce  ve tarihte yaşanmış olayların bir kısmının Türk tarihi hakkında az da olsa bilgilenmesi Türk ise gururlanmasına vesile olacağına inanıyorum. Bu kitabın ve buna benzer kitapların Türk ulusuna kazandırılmasını isterim.

Ayrıca değer verilmesi ve okumaya vesile olunması bu  vatanın yararına, aynı şekilde geçmişte ülkü ocaklarındaki insanların bu milleti bu vatanı yüceltmeyi huzur ve refah içinde yaşamamızı istemesi gibi. Konunun dışına çıkmadan İsmet usta hakkında, terzi dükkanı hakkında uzun ve güzel okunası metinler kitapta yer alıyor. İsmet ustanın kişisel özellikleri davranışları çevresi gibi farklı unsurlardan da söz edilmiş. İsmet ustayı bu kitapta daha iyi tanıdım ve farklı bilgilere ulaştım. Bunu yapmayı dedem içinde isterdim. Sadece beni hayal kırıklığına uğratan tek şey dedem hakkında bilgiye yer verilmemesi oldu ,hayatı hakkında bir yorumun geçmemesi. Bu kitaptan beklentilerim ve söz edilebilecek kişiler arasında dedemde vardı. En çok merak ettiğimse Dedem hakkında yapılan yorumlar fakat iş arkadaşları ve arkadaşları tarafından yapılan yorumlar benim için büyük bir önem taşıdığı için bunu söyleme gereği duydum.

Ben hep sorarım dedem nasıl biriydi ama hep aynı cevabı ya da benzeyen cevaplar aldım. Onun hakkında farklı bilgiler ve  onunla geçen anılarınız vb. şeyler vardır mutlaka, benimle paylaşmanız mümkün mü?  Hayati hocam kitabın sonlarına doğru güzel bir şiir okudum. Mehmet Ali Kalkan Abimizin dudaklarda buruk bir tebessüm bırakan şiiri.Son sayfadaki Gök Aradık Tuğlara olarak başlayan şiiri okumaya başladığımda gururlandığımı fark ettim  tekrar okudum sonra birdaha çok beğenmişim. Bu kitaptan öğrendiğim çok şey oldu bunlar içinde çok teşekkür ediyorum saygılarımla ...


Gök aradık tuğlara,

Türk'ü yazdık çağlara,Aşk atını dağlara,

Yıldırım'ca sürdük ya!Üç ettik ayımızı,

Çok ettik sayımızı,Asya'dan yayımızı,

Bismillah'la gerdik ya!Güneş ardınca gittik,

Türk adını dirilttik,Gün oldu dağ erittik, Demire can verdik ya!

 

P.K.546 - KİTABI OKURKEN - Selçuk GÖKBÜK

KİTABI OKURKEN

Selçuk GÖKBÜK

Kitabı okurken, okuduktan sonra , Tazelendik, evet evet tam olarak ,kelimenin tam anlamı ile TAZELENDİK, hafızalarımızı kurcaladık , akabinde ise dimağlarımızda kalan anı parçaları bir bir birleşti. Yüzlerce insanı o anlara, o yıllara götürdü geri getirdi, bizi şöyle bir sarstı, ağlattı. Okurken bizim Terzi dükkanınından kalan, babamdan hatıra koltuğa oturdum ,düşündüm, yaşadım.

O yıllar  bizi sağcı, solcu olarak ayırdı, oyunlar oynandı. Bize , en sevdiklerimizi , nice Koçyiğitleri, vatan sevdalısı evlatlarımızı toprağa verdirdi. Allah hepsine gani gani rahmet eylesin.

Kitapda da anlatıldığı gibi o yıllar bir varolma , hayatta kalma mücadelesi içerisinde geçti. Her an bir kör kurşuna, ya da alenen sana sıkılan bir kurşuna hedef olabilirdin. Neden ? Sadece farklı görüşte olduğun için!!! Şimdi ise tamamen evrildik.Hoşgörülü, sözde demokrat, çağdaş olduk. O kadar ki onun komutlarıyla herşeyi kabul ettik / ettirildik.

Mücadele artık ideolojiden çıktı, endüstriyel toplumun bize verdiği , yaşamda kalma,  daha çok harcama kültürüne yöneltti.

İşte tam olarak burada bir DUR diyen , bize kendimizi, benliğimizi, özümüzü hatırlatan bir kitapla değerli hocam ortaya çıktı. O halimizden bizi aldı kendimize getirdi. Yazımın başında da bahsettiğim gibi tam anlamıyla tazeledi. Beni o yıllara götürdü.

Evet o yıllarda İlkokul-Ortaokul yıllarında idim . Dükkana çok aklıbaşında insanlar gelirdi; müdür, öğretmen, işadamı... Özkaya Ailesi Terzi dükkanımızın müdavimi idi. Oğuz abi, duruşu, naifliği, yerebasan kişiliği  ile benim örnek aldığım karakterdi . (Onun haberi olmayabilirJ) . Terzi dükkanında bazı haftasonları 4-5 kişi toplanır, uzun tartışmalar, uzun sohbetler olurdu.Biri bir dörtlük okurdu, diğeri şiir.Ben küçük olduğum için  kenarda durup izler,  hizmet ederdim. Şimdi ise o pasaja değil gitmek , görmek bile istemiyorum. Zira en son gittiğimde çok ağladım. Bir daha da ne zaman giderim bilemiyorum, çünkü içim elvermiyor.

Geçti, gitti gelmez artık caanım yıllar.!!!

Kitapta yer alan faaliyetlere baktığımda , oldukça kısıtlı imkanlarla ne çok hizmetler yapılmaya çalışılmış, yapılmış,  diyorum. Bir varolma mücadelesi, yapmasanda sana kimse neden yapmıyorsun diye sormazdı belki  ama o ruh , o sevda varya senin gözünü kör eder , sana neler yaptırır. Şu memleket için bir tuğla koyabilen olduysa Allah ondan razı olsun.

Kitapta yer alan mektupların edebi metin gibi olması,  kaynakların orjinalliği beni çok etkiledi. Bu zamana kadar saklanması, tarihleri kaydetmiş olmanız fevkalede. Edebi bakış açısı, olayların tasviri, anlatım biçimi, o ruhu, o anı yaşıyormuş hissiyatı yaratması olabildiğince başarılıydı bence. Mehmet Ali Kalkan abinin şiirleri ise muhteşem bir renk olmuş kitaba .

Son söz olarak ;

Hayati abi, bu kitapla bize vatan sevdası ne demekmiş tekrar hatırlattın.İçimizdeki o Türk olma gururunu bir kez daha yaşattın. Kendimize gelmemizi sağladın.

Kaleminin hep yazmasını ve  başarılarının daim olmasını diliyorum.

Saygılarımla,

P.K. 546 - Türkeş MANGA

P.K. 546

Türkeş MANGA

Türkeş Manga 'nın, Yazarımız Mehmet Hayati Özkaya'nın son kitabı P.K. 546 üzerine KozanBilgi.Net sitesi için yaptığı söyleşiyi okuyucularımızla paylaşıyoruz.

KozanBilgi.Net okurlarını çok önemli isimlerle tanıştırmaya devam ediyorum. Bu hafta bizleri Adana’dan gelip onurlandıran imzalı bir kitabı ile bizleri seksenli yılların öncesine taşıyan değerli bir yazarımızı sizlere tanıtacağım. Bundan önceki kitapları ile okurlarına önemli mesajlar veren yazarımız özellikle yeni çıkan ve yakın tarihimize ışık niteliğinde olan idealist bir neslin hikayesini kaleme aldığı P.K. 546 isimli kitabı ile gençlerimize, geleceğimize ülkemizde oynan kirli oyunların, yazılan senaryoların gerçek yönlerini anlatacak.

Evet bu haftaki konuğum Edebiyat Öğretmeni, Yazar Sayın Mehmet Hayati Özkaya…

Sayın Özkaya yoğun konferansların, kitap tanıtımlarının arasından bir kaçamak yaparak ziyaretimize geldiler ve bizleri onurlandılar.

Bu ara belirtmekte isterim Sayın Özkaya’ya ziyaretlerinde Adana siyasetinin önemli isimlerinden birisi olan İnşaat Mühendisi Ak saçlı delikanlı, ülkücü, alperen, Sayın Şükrü Işık’da eşlik ettiler.

Sayın Özkaya ve Sayın Işık Hoşgeldiniz.

Hayati Bey güzel bir kitabınız var. İnsanlarımıza özellikle gençlerimize örnek olabilecek. Yaşanan çileleri anlatan bir eseriniz var. İsterseniz ona geçmeden önce biz Mehmet Hayati Özkaya’yı okurlarımıza tanıtmak istesek bize kendinizi kısaca anlatırmısınız. Mehmet Hayati Özkaya kimdir?

Ben 1959 Van doğumluyum. Adana’ya üç yaşında gelip Adanalı olan bir vatandaşım. Ayni zamanda öğretmenim. Halen edebiyat öğretmeni olarak çalışmaktayım. Kıssa-i Aşk adlı bir romanım vardı daha önce, şimdi posta kutusu 546 (P.K. 546) ile okuyucuların karşısına çıktık.

Özellikle bu son kitabınız oldukça büyük ses getirdi. Bu kitabı yazmanızdaki amaç, duygu ve düşüncelerinizi okurlarımızla paylaşır mısınız? P.K. 546 neyi anlatıyor?

Kitap 12 Eylül 1980 öncesi Türkiye’nin şehirlerinden biri olan Adanayı, Adana’daki kültürel faaliyetleri içinde barındıran bir derneğin hikayesi, dernekte yaşayanların hikayesi. Dernekte okuyanların, Türkiye’nin problemlerini çözmeye talip olanların hikayesi.

Biz o günleri yaşadık, o günlerin tanıkları olduk. Yaşadıklarımızı gelecek nesile aktarmak için böyle bir kitap yazmayı adeta kendimizde bir borç bildik. Bu amaçla bu kitabı yazdık. Yani dünü yarına taşımayı düşündük. Çünkü sizde biliyorsunuz ki; bu günün öğretmeni dündür. Dünü iyi anlayamayanlar, iyi tanımayanlar, iyi tanıyamayanlar gelecekte problemler çıkarır. Dünü iyi anlamak, iyi tanımak, iyi anlatmak zorundayız. Çünkü milletler ağaçlara benzerler. Biz meyvesini gördüğümüz portakal ağacını çok severiz ama bu ağacın köklerini bilmek zorundayız. Kökleri tarihtir, tarihini bilen toplumlar geleceğe daha emin adımlarla yürürler. Dün neler yaşadık? Yaşadıklarımız nelerdi? Niçin Türk gençliğinin üzerinde böylesine büyük bir oyun oynandı? Niye köşe başlarında hep kan, göz yaşı vardı?  Bütün bunları iyi okuyup iyi anlamak için P.K. 546’nın kapağını açmak lazım diye düşünüyorum.

Posta Kutusu 546’nın kapağını açtıktan sonra okuyucuların tepkilerini de merak ediyorum. Okuyan okurlarınız nasıl duygularla dönüşüm sağlıyorlar size?

Çok farklı kesimlerden okuyanlar var kitabı. Bir, o günleri yaşanalar var hep kendilerinden izler buldular. hatta ya bu eksik kalmış bunu tamamlamanız lazım, şunları, şunları da eklememiz lazım diyenler oldu. Daha büyük, daha geniş kapsamlı bir kitap oluşturabiliriz diyenlerde oldu. Hatta bu kitabın içerisinden üç beş kitap çıkartabiliriz diyenler oldu. Ankara’dan bir dostumuz aradı, gecenin on ikisiydi. Bin sayfalık olmalıydı bu kitap dedi. Tabi bunlar, bu sözler hep büyük bir yangının, büyük bir ızdırabın adıydı. Çünkü o günleri çok yaşamışlardı, görmüşlerdi, bilmişlerdi. Bunlar bir kısım, bir kısım okuyucular ise genç okuyucularımız. Yani 12 Eylül öncesini bilmeyenler, görmeyenler. O kitapta bizim hikayemizi gördüler, “hep anlatırdınız ama yarım kalırdı şimdi tamamını okuyoruz” dediler.

 

P.K. 546 - Merve ÖZGÜNER

P.K. 546
Merve ÖZGÜNER
 
Bu gizemli posta kutusunun kapağını memleketim Adana/Kozan'dan açıyor olmam daha bir meraklandırdı beni. Yazarımızın sıcacık yüreğinden ruhumuza üflediği satırlar bizi yeri geldi duygulandırdı, yeri geldi ders verdi ve fazlasıyla şereflendirdi. Birçok duyguyu harmanlayıp geçmişimizi önümüze seren, bunu yaparken de kendi hayatımızı, gerçeğimizi bilen bilmeyen herkese aktaran Hayati Özkaya'ya ne kadar minnet etsek azdır. Bunun yanında bu kitabı yazarımıza imzalatıp bana hediye eden ve kendi memleketimin ne safhalardan geçtiğini yakından öğrenmeme sebep olan Mehmet Ali Kalkan'a da çok şey borçluyum.
 
Necip Fazıl'ın haykırışlarına kulak verip, Oğuz abimizin sevgi ve azimle kurup, ayakta tutmaya çalıştığı küçük kitabevinde toplanıp o tadına doyulmaz sohbetlere nail olan güzel insanlar kadar şanslı hissediyorum kendimi, bu kitabı okuduğum için. Bu kitapla, bir sandalye de bize verip, sıcak bir çay ikram ediyorlar adeta. İnsan kendini bir anda hoş sohbetin ortasında buluveriyor. Adana'mızın kırık yarık yollardan geçip bugüne kadar nasıl ulaştığını görmek beni çok duygulandırdı. Vatan sevgisinin son damlasına kadar arşınlandığı bu kitap tüm yaşanmışlıkları göz önüne seriyor. Geçmişi film şeridi gibi gözümün önünden geçiren Hayati Özkaya, yaşananları yazıya geçirmekle Türk milletine en büyük hizmeti yapmıştır zannımca.
 
1980 yılından önceki kuşakları aydınlatmış, yazılanlarla bizi o döneme misafir etmiştir. Her satır ayrı bir hüzün yüklüyor okuruna. Geçmişe odaklanmış kelimeler, aşinalığını yitirmiş kahramanlıkları göz önüne seriyor. O yıllara hiç tanık olmamış bir gencin bu satırlarla bilinçlenmesi gerçekten onur verici olsa gerek. Pencereme konan beyaz bir güvercinin getirdiği mektupla geçmişim aydınlanıverdi. İnsan geçmişin parçası olduğunu kabul ettiği an, geleceğini oluşturmaya başlar. Tüm yaşanmışlıklar bizim benliğimizin birer parçasıdır. Bu kitapta da bizden bir parça var. Bu kitap şanlı mücadelemizin bir parçasıdır.
 
Hemşehrim İsmet Usta bu kitap vasıtasıyla zaman zaman bize de seslendi, çıkarılması gereken dersler verdi. İsmet Usta'nın sevgi dolu kalbi, Necdet Hoca'nın azmi, Yavuz Abi'nin kahramanlığı ve daha nice yiğitlerin kahramanlıkları yolumuzu aydınlattı. Bu yaşanmışlıkları güzel üslubuyla bize ulaştıran Hayati Özkaya'ya tüm samimiyetimle teşekkür ediyorum.
 
Önsözde de belirtildiği gibi bu kitap, bir dönemin unutulup gitmemesi için geleceğe gönderilen bir mektuptur. Analarımızın acılarını büyüten olaylar, geçmişimizin karanlık yönleriydi. Bu yolda çabalayan, yeri geldiğinde kendini feda eden yiğitlerimizse o yolun umut dolu postacılarıydı. Bir gün posta kutusundan geçmişimin bilmediğim, hatta şahit olmadığım bir döneminin çıkacağını hiç tahmin etmezdim. Ama geleceğe misafir olup bizi içine alan bu kitap, tüylerimizi ürperten hikayelerle gökkuşağı rengindeki günlere nasıl geldiğimizin apaçık ispatıdır. Gitmediğin yer ne kadar sana ait değilse, okumadığımız geçmiş de bizim değildir. Bizi geçmişimizle tanıştıran yazarımızı gönülden kutluyorum. Kalem tutan eller üzerimizden hiç eksik olmasın...
 
 

P.K.546'YA BİR MEKTUP - ZaferSARAÇ.

POSTA KUTUSU 546

Zafer SARAÇ

Kıymetli Hocam eserinizi çok beğendiğimi zevkle okuduğumu belirtmeliyim. Anlattığınız dönemi hep büyüklerimizden yaşı geçmiş abilerimizden dinlerdik. Böyle şekle şemale kavuşmuş şekliyle adeta sizinle sohbet eder gibi okumak gayet güzel bir tecrübe oldu.

 Kitabın başında eserinizi kategorize edememeniz bana garip gelmişti ama fark ettim ki haklısınız. Bu eseriniz öyle edebi bir isimlendirmenin kalıplarına sığmayacak kadar büyük bir davayı anlatıyor.

Sayenizde güzel insanları tanımakla beraber davasının eri olmuş mücadelesinden hayatı pahasına vazgeçmemiş mert figürler oluştu hayalimde. Güzel anlatımınızla o insanlar o kadar güzel karakterize edilmişler ki hayran kaldım.  Eserinizdeki mektuplarda öylesine çağlayan bir duygu seli var ki yüreği vatan millet sevgisiyle atan birisinin duygulanmamasına imkan yok.

Kitabınızı okuduktan sonra bir şeyin eksikliğini çok derin bir şekilde hissettim hocam Adana Kültür Derneği gibi derneklerin günümüzde oldukça az olması gerçekten üzücü. O zor zamanlarda böylesine görevini ifa eden adeta bir Türklük kalesine dönmüş bu mekanlarımız neden yok.

 Bu anlatımınızdan sonra bazı kurumların yapmış olduğu faaliyetler yavan geldi.  Anlatınızda ara ara yer verdiğiniz şiirler özlü sözler yazılar ve eşsiz mektuplarla anılarınız fevkalade güzelleşmiş. Bu mektuplar güzel bir hatıra olarak evinizin köşesinde  kalmak yerine yüreği vatan için çarpan herkesin gönlüne postalandı  gönlümüz PK 546 olup o güzel mektupları aldı.

O güzel insanların bazıları aramızda değil. Ama ne mutlu bize ki sizin gibi hatıraları böylesine güzel yaşatıp, gönüllere bu kitap vasıtasıyla ulaştıranlar var. Bazı yerleri kalbimle okuduğumdan emin olabilirsiniz. Hocam başta kardeşiniz Yavuz Özkaya olmak üzere bütün şehitlerimizin ruhu şad olsun. Saygılar Hürmetler. 

DİLLERE DESTANLAR! - Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

 

DİLLERE DESTANLAR!

Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

Sevgili okuyucum; -durağı uçmak olsun- şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun yıllar önceki zamanlarda Adliye binalarına asılan dörtlüğünü, 'devletimizi yönetenlere' sunduktan sonra, konularımıza devam edeceğiz. O görkemli dörtlük şudur:

"Ekmek, su, aş bulmak, gecikebilir

Temele taş bulmak, gecikebilir

Devlete baş bulmak, gecikebilir

Adalet gecikmez, tez verilmeli!"

Şimdi esas konularımıza geçebiliriz... Efendim, üretken yazarlarımızdan sevgili Cazim Gürbüz -kimsenin aklına gelmeyen- öyle bir kitapla karşımıza çıktı ki, inanın size nasıl anlatacağımı bilemiyorum. O kitabın adı Dillere Destanlar! 172 sayfada gönül telimizi titreten tam 31 destan var! Ve bu destanlar sevgili Cazim kardeşimin o güzel üslubuyla dile gelmiş yazılar... Sözgelimi Sultan Galiyev Destanı, Şaman Destanı,Deli Halit Paşa Destanı, Kâtip Çelebi Destanı, Hazarfen Destanı, Malazgirt 1971 Destanı, Şakir Zümre Destanı, Kâğıtçı Destanı ve daha neler, neler! Şunu açıkça yazmalıyım: Özellikle Deli Halit Paşa ve Sultan Galiyev destanını, bu ülkenin tüm evlatlarının okumasını dilerim. Lafını esirgemeyen, yiğit kardeşim Cazim Gürbüz'ü alkışlıyorum. Bu çalışmasından dolayı inanın çok gururlandım. Ulu Tanrı Cazim kardeşime uzun ömürler versin. Efendim, bu görkemli esere Atayurt Yayınevi'nin 0312 354 44 32 numaralı telefonundan ulaşabilirsiniz.

Ve Fetö belası...

Fetullah hainini anlatan kitapları çok önemsiyorum. Çünkü o kitaplar bizleri, türeyecek yeni hainlere karşı donanımlı kılacak. Nitekim Kaynak Yayınları bu konuda adeta öncülük yapıyor. Feto konulu yayımlanan son kitabın adı "Paralel Devletin Modern Tarihi". Yazar Sayın Sinan Baykent çok ilginç örneklerle eserini biçimlendirmiş. Özellikle Hitler'in 'SA' birliklerini kuran Ernst Röhm'ün 1920'lerde Almanya'daki yapılanması Fetö benzerliğini çağrıştırıyor. Söz gelimi Almanya'da 27 Şubat 1933'te Reichstag binasının ateşe verilmesi, aynen bizim -15 Temmuz'daki hainlerce- Meclis binamızın bombalanmasına benziyor. Bu eser, gerçekten görkemli bir çalışma. Kitapta ilginç bilgiler var. 132. sayfada "15-16 Temmuz'un temeli 2006'da atıldı" deniliyor. Yine 183. sayfadaki "Fetö'nün silahlı gücü ışık evlerinden kışlaya" bölümü de çok önemli. Sayın Perinçek'in Fetöcü'lüğün ne kadar sakıncalı ve güdümlü bir proje olduğunu 1999'larda ifade ettiği belirtiliyor. Değerli okuyucum "Paralel Devletin Modern Tarihi" adlı bu kitap evinize girsin! Esere Kaynak Yayınları'nın 0212 252 21 56 numaralı telefonundan ulaşabilirsiniz.

Millî Düşünce...

Başkent'imizdeki Millî Düşünce Merkezi 351. Bilgi Şöleni'ni 23 Kasım 2016'da çok ilginç bir etkinlikle gerçekleştirdi. Adana Kültür Derneği ile 1970'li yılların Adana'sındaki Türkçülerin-Ülkücülerin adeta destanı anlatıldı. Salon tıka-basa doluydu. Ankara dışından gelenler vardı. Söz gelimi değerli Şair Mehmet Ali Kalkan tüm ailesiyle beraber Eskişehir'den kalkıp gelmişti. Konuyu Sayın Mehmet Hayati Özkaya sundu. (İliştiri: Efendim, yeri gelmişken bir gerçeği ifade etmeliyim: Özkaya ailesi o zor yıllarda Türk milliyetçiliğinin öncülerindendi. Bu uğurda kardeşlerini şehit verdiler. Bugün dahi Türk milliyetçiliğini yüceltmenin peşindeler. Nitekim ailenin en büyüğü olan'Öğretmenlerin babası', Türk eğitim tarihinde unutulmaz projelere imza atan Necdet Özkaya ağabeyimiz, Millî Düşünce Merkezi'nin kurucularından ve yoğun sağlık sorunlarına rağmen, Merkeze sürekli gelenlerdendir.) Efendim biliyorsunuz, Millî Düşünce Merkezi'nin her etkinliğini takip edenlerdenim. Ama bu etkinliğin yoğunluğunu sizlere doğrusu tam olarak anlatamadım. Fakat bir çaremiz var: Konunun sahibi Sayın Mehmet Hayati Özkaya 1970'lerin Adana'sındaki o milliyetçi oluşumu kitaplaştırmış. Kitabın adı: "P.K. 546 İdealist Bir Neslin Hikâyesi". Kitaba Ötüken Yayınları'nın0212 251 03 50 numaralı telefonundan ulaşabilirsiniz.

Esen kalın efendim.

P.K. 546 - Yusuf ÖZIŞIK

P.K. 546

 

Yusuf ÖZIŞIK

O gün gazeteyi okurken küçük bir ilan dikkatimi çekti. Milli Düşünce Merkezi ‘nin davet yazısı 23 Kasım Çarşamba, konuşmacı Mehmet Hayati ÖZKAYA, kendi kendime; aramak için zamanı olmadı herhalde diye düşündüm ve doğruluğunu teyit etmek için  telefona sarıldım, Hayati ile merhabalaştıktan sonra  Ankara da olduğunu PK 546 Kitabının tanıtımı ile ilgili akşam Milli Düşünce Merkezinde olacağını ve beklediğini  söyledi,akşam buluşmak üzere sözleştik.

Saat 19 00 a yaklaşırken Milli Düşünce Merkezine gelmiştim. Necdet  Hoca, eşi Adalet Hanım, Ender GÖKDEMİR, Sadi SOMUNCUOĞLU ve bir çok kimse oradaydı, salon kalabalık oturacak yer kalmamıştı. Hayati ile kucaklaştık, ben yerime geçtim bu arada uzun zamandır görmediğim bir arkadaşla karşılaştık onu tanıyor fakat benzetiyor muyum derken Necdet Hocam Adana'dan dedi. Alper ÇETİN oda beni tanıdığını söyledi.

 Sunucu ilk olarak sözü yılların eskitemediği  Necdet Hoca ya verdi, arkasından Hayati PK 546 İdealist Bir Neslin Hikayesi kitap ile ilgili konuşmaya başladı. Arada söylenen şiirler ve alkışlar konuşmanın sonunda dinleyicilere söz hakkı verildi, zaman nasıl  geçti  anlayamadım.                                                            Gece PK 546 kitabı okumaya başladım bir ara hayal mi görüyordum yoksa gerçeği mi  yaşıyordum bilemiyorum.  Daha sonra eşim ara ara uyandığımı fakat öyle kaldığımı söyledi o arada nereye mi gitmiştim; Yiğitler şehri, bereketli topraklar Adana

 Bin dokuz yüz yetmişli yılların başları, Abim Kemal beni Adana Kültür Derneğine götürdü, dernekle ilk tanışmam böyle başladı, Okuldan sonra genellikle spor salonuna gittiğim için  fırsat buldukça derneğe giderdim. Acı tatlı ,sevgi saygının olduğu, keder ve sevincin paylaşıldığı, memleket meselelerinin konuşulduğu Adana Kültür Derneği. Dernek aynı zamanda bir eğitim yuvasıydı, bir büyük geldiğinde ayağa kalkılır, bir konu anlatılırken dikkatle dinlenilirdi, ben kitap okuma alışkanlığını orada öğrendim. Zaman zaman tartışmalarda  olur şakalaşmalarda ondan geri kalmazdı. Dernekte kimler yoktu ki başta Necdet Hocam burada küçük bir anı Hayati kadar değil ama Necdet Hocama çay vermişliğim vardır. Oğuz ÖZKAYA, Necati ÖZKAYA, Yavuz ÖZKAYA, Hayati ÖZKAYA, Mustafa KAŞGÖZ, Kemal ÖZIŞIK, Cumali BOZDAĞ, Asım SÜZEN, Kazım ve adlarını hatırlayamadığım bir çok güzel insan.           

Bu Ülkü Erlerinden Yavuz la ayrı bir muhabbetimiz vardı. Ben bin dokuz yüz yetmiş beş yılında Adana'dan İstanbul'a gittim. Adana'ya geldiğimde. Yavuz'a okula uğrardım, sohbet ederdik, mekanı cennet olsun nurlar içerisinde yatsın.                                   

Ziyaret ettiğim yerlerden birisi de bir çok Ülkücü nün uğrak yeri  olan İsmet Abinin Terzi dükkanıydı. Kent Otelin karşısında Alsan Pasajı içerisinde İsmet Abinin yeri adete bir dergahtı gittiğinizde mutlaka birilerini görürdünüz bu gönül insanı fakir babası zaman zaman hüznün yaşandığı arada şamatalıklarında olduğu, sohbet devam ederken demli çayların içildiği terzi dükkanı ve  İsmet Abi  mekanın cennet olsun.

Hayati PK 546 beni Adana'nın o çalkantılı mücadele günlerine , dostluklara, idealleri uğruna canlarını feda eden Ülkü Erlerine götürdü, Tüm şehitlerimize Allah'dan rahmet diliyorum.                                                           

Şair demiş ya; bir ömür dediğin bir gün kadar kısa   

 

P.K. 546 - Erol ALAT

P.K. 546  
Erol ALAT
Hep düşünürdüm. Bizim kuşağın destanı yazılabilir mi? Yazıldı çok şükür.Yazan Mehmet Hayati olunca; her satırı kozmik değerinde. 
Her babayiğidin harcı değil! Ciğerinin bir parçasını ortaya koyup; diğer parçası ile yüreğindeki yangını bir gül bahçesine çevirmek.
Her satırında öyle vakur bir duruş var ki;  sahte kahramanlık hikayeleriyle, dünyalık, şöhret ve makam peşinde olanların ne kadar zavallı duruma düştüklerini görüyoruz.
P.K 546 nın içinde, Ahmet Yesevi, Şeyh Edebali ve Dursun Fakıh'ların çileli temsilcileri var. 
Emeklerinin meyvesini gören Yavuz Hocanın ruhu şad olmuştur.
Necdet Hocamın mutluluğu şifası olacaktır inşallah.
İnanıyor ve iman ediyoruz ki, ÖZKAYA' lar için dua kapısı hep açık olacaktır.

P.K. 546 - Filiz Yıldız

P.K.546 

Filiz YILDIZ

Keşkeli cümleler birikti zihnimde P.K. 546 yı bitirdiğimde... Okuduğum biyografi mi tarihten bir yaprak mı bir annenin acısı mı ?? Yoksa Özkaya ailesini tanıyanlar için bir gurur kaynağı mı ya da onlarla çokça vakit geçirmediği için biz aile fertlerine kaybın bir belgesi mi?? Okudukça gurur duyduğum kardeşler zinciri... Ailenin Çınarı Necdet Dayı'yı böyle ölümsüzleştirdiğin için, inandığınız davanın Reis'ini bize tanıttığın için ve emeğin için ellerine,zihnine ve yüreğine sağlık dayıcığım.

 

HAYATİ ÖZKAYA'NIN KİTABI

HAYATİ ÖZKAYA'NIN KİTABI

Ali BADEMCİ

Hayati Özkaya bizim büyük ustamız; Adana’da Türk milliyetçiliğinin  efsâne adamı Necdet Özkaya’nın en küçük kardeşidir. Sanıyorum kardeşler içinde fizik olarak hocaya en fazla benzeyen de odur ve yaşı ilerleyince bire bir kopya durumuna gelmektedir! Fikir ve düşüncelerindeki birlikteliğe zâten söyleyecek bir şey yok; fakat Hayati meslek olarak da ağabey yolunu seçmiştir; yani edebiyat öğretmenidir! Özkaya âilesinden Yavuz mübarek bir şehit, Necdet  Hoca’dan sonra gelen Oğuz ise  bir 12 Eylül  gazisidir. Dolayısiyla âile ülkücülükle  iç içe ve ulu davanın bir buket çiçeğidir. Allah usta ağabeye uzun ömür, Oğuz ve Hayati  ile âilelerine de  hayırlı bir baht nasip etsin!

Elbette idealleri nesilden nesile  insanlar ve âileler taşır; dört kardeşin her birinin ayrı ayrı ve birlikte  aynı ideallere sâhip olması da  bir tesâdüf değil  Allah’ın anne babalarına lûtfudur! Ne mutlu onlara ki  bir Anadolu insanı ve âilesi olarak  böyle evlâtlar yetiştirmişlerdir! Pirimiz  Necdet Hoca  çok güzel ve dolu dolu konuştuğu hâlde  henüz kitaplaşmış  bir eseri yoktur! Oğuz da dolu, fakat yazım işinde  biraz çekingen davranıyor! İnşaallah o da eline kalemi alır! Sanki âileden en küçük  en olan en cesur ve gayretli çıktı! “P.K. 546 İdealist Bir Neslin Hikayesi” adlı   hâtıra türünde   edebi bir kitabı Ötüken Yayınları arasında yeraldı! Tek kelime ile fevkâlede bir üslûp, bir çırpıda okunabiliyor! Lisanı da ortalamış ve herkesin anlayabileceği  tatlı ve hafif bir dil! Şahsen en fazla dikkatimizi kitabın bu yönü çekti!

Kitaba tamamen  edebî cümlelerle girilmiş; “Hastahane önünde incir ağacı, annem ağacı!” Çok güzel cümlelerle mübarek şehid Yavuz Özkaya anlatılıyor.. Sonraki bölüm  Üstad Necdet Özkaya’nın şahsında  çileli bir göç ve  âilenin serüveni! Tıpkı ırkımızın ve milliyetimizin  anavatandan çıkıp  Anadolu’ya gelmesi gibi!  Baba, Van’da kalır ama âile  memuriyet dolayısiyle artık  Çukurova’dadır!  Hatta Usta Necdet Özkaya babanın ölümünü  1962’de İstanbul’da tesadüfen öğrenir!

Hayati Özkaya kitabının bizim için  takip den en önemli bölümü   Adana Kültür Derneği arabaşlıklı 10 sayfalık kısım! Çünkü bu oluşumda  biz de  bir Anadolu çocuğu olarak  Hoca’nın dizleri dibindeydik! Geçen gün  kitap tanıtımı için, bu derneğin  hayatta  bulunan üye ve  mensuplarını Oğuz ve Hayati Özkaya Adana Kamu-Sen salonunda  bir araya getirdiler, ne iyi ettiler ki muazzam bir nostalji yaşadık! Hele o günlerde bizlerden küçük olanların hâlini gördükten sonra  insan ne yapacağını ve ne düşüneceğini şaşırıyor! Adana Kültür Derneği’nin  Necdet Özkaya’lı dönemin yönetiminden ne yazık ki  aciz şahsımız  ve Mehmet Turgut kalmış; en büyük  ağabey Ahmed Sofuoğlu’nu bir kazaya kurban, Tevfik Pampal’ı mübarak bir şehid, Ayhan  Aksu’yu ise  eceli ile  Hüda’ya uğurlamıştık!  Allah hepsine rahmet etsin ve mekânları cennet olsun!

Hatıra eserleri deyip geçmeyin, geçmişi olmayan  insan, cemaat ve düşünce topluluklarının elbette  geleceği de olmaz! Aynı zamanda  bu çalışmalar zamanla geçmişe ait belgeler olur! Bildiğiniz gibi benzer konuda bizim de 12 Eylül İşkencesinde Ülkücü  Bir Gazetecinin  Dramı    ve Bir Ülkü Dervişi Ayhan Aksu adlı kitaplarımız var! İnşaallah, Allah ömür verirse   daha kapsamlı  iki çalışma daha yapacağız: Necdet Özkaya ve Ramiz Ongun; ikisi de bizim dönemin  kıymetli  insanları! Ongun da bu derneğin mahsulüdür! Ayrıca  bu çalışmalarla  Adana’nın Türk Milliyetçiliği  tarihinde  yerinin de anlaşılması ve hakkının verilmesi gerekiyor! Aslında böyle bir çalışmayı Devlet Bahçeli için de yapmak gerekiyor, ama onun ilk ve orta öğretim dönemini bilmiyoruz!  Bunların dışında çok önemli değerlerimiz daha var Hülâgü Balcılar, Nureddin Pakyürek, Hasan Çulhaoğlu, Faruk Akkülah, Mustafa Yılmazer! İz bırakmış ağabeylerimiz! Keşke incelenebilse; ileriye dönük  ne kadar faydaları  olur; çünkü Adana  Türk oldu olalı daima Türklüğün  başkenti olmuştur ve hâlen bu mümtaz mevkii  devâm etmektedir.

Hayati Özkaya’yı bu güzel çalışmasından ötürü tekrar  kutluyoruz! Bizlere düşen görev de   bu eserleri daha çok okuyucuya ulaştırmak, okunmasını ve satılmasını sağlamaktır! Şahsî gayretlerimiz olmazsa   bu tip eserlerin  Adana dışında satımı  ve  kitlelere ulaşması zordur! Bu çalışmaları kültür gelişmesi ve  zenginliği olarak görüp sahiplenmemiz gerekiyor!

Muhabbetle.

 

HAYATİ ÖZKAYA KİTABI - Ali BADEMCİ

HAYATİ ÖZKAYA'NIN KİTABI

Ali BADEMCİ

 

Hayati Özkaya bizim büyük ustamız; Adana’da Türk milliyetçiliğinin  efsâne adamı Necdet Özkaya’nın en küçük kardeşidir. Sanıyorum kardeşler içinde fizik olarak hocaya en fazla benzeyen de odur ve yaşı ilerleyince bire bir kopya durumuna gelmektedir! Fikir ve düşüncelerindeki birlikteliğe zâten söyleyecek bir şey yok; fakat Hayati meslek olarak da ağabey yolunu seçmiştir; yani edebiyat öğretmenidir! Özkaya âilesinden Yavuz mübarek bir şehit, Necdet  Hoca’dan sonra gelen Oğuz ise  bir 12 Eylül  gazisidir. Dolayısiyla âile ülkücülükle  iç içe ve ulu davanın bir buket çiçeğidir. Allah usta ağabeye uzun ömür, Oğuz ve Hayati  ile âilelerine de  hayırlı bir baht nasip etsin!

Elbette idealleri nesilden nesile  insanlar ve âileler taşır; dört kardeşin her birinin ayrı ayrı ve birlikte  aynı ideallere sâhip olması da  bir tesâdüf değil  Allah’ın anne babalarına lûtfudur! Ne mutlu onlara ki  bir Anadolu insanı ve âilesi olarak  böyle evlâtlar yetiştirmişlerdir! Pirimiz  Necdet Hoca  çok güzel ve dolu dolu konuştuğu hâlde  henüz kitaplaşmış  bir eseri yoktur! Oğuz da dolu, fakat yazım işinde  biraz çekingen davranıyor! İnşaallah o da eline kalemi alır! Sanki âileden en küçük  en olan en cesur ve gayretli çıktı! “P.K. 546 İdealist Bir Neslin Hikayesi” adlı   hâtıra türünde   edebi bir kitabı Ötüken Yayınları arasında yeraldı! Tek kelime ile fevkâlede bir üslûp, bir çırpıda okunabiliyor! Lisanı da ortalamış ve herkesin anlayabileceği  tatlı ve hafif bir dil! Şahsen en fazla dikkatimizi kitabın bu yönü çekti!

Kitaba tamamen  edebî cümlelerle girilmiş; “Hastahane önünde incir ağacı, annem ağacı!” Çok güzel cümlelerle mübarek şehid Yavuz Özkaya anlatılıyor.. Sonraki bölüm  Üstad Necdet Özkaya’nın şahsında  çileli bir göç ve  âilenin serüveni! Tıpkı ırkımızın ve milliyetimizin  anavatandan çıkıp  Anadolu’ya gelmesi gibi!  Baba, Van’da kalır ama âile  memuriyet dolayısiyle artık  Çukurova’dadır!  Hatta Usta Necdet Özkaya babanın ölümünü  1962’de İstanbul’da tesadüfen öğrenir!

Hayati Özkaya kitabının bizim için  takip den en önemli bölümü   Adana Kültür Derneği arabaşlıklı 10 sayfalık kısım! Çünkü bu oluşumda  biz de  bir Anadolu çocuğu olarak  Hoca’nın dizleri dibindeydik! Geçen gün  kitap tanıtımı için, bu derneğin  hayatta  bulunan üye ve  mensuplarını Oğuz ve Hayati Özkaya Adana Kamu-Sen salonunda  bir araya getirdiler, ne iyi ettiler ki muazzam bir nostalji yaşadık! Hele o günlerde bizlerden küçük olanların hâlini gördükten sonra  insan ne yapacağını ve ne düşüneceğini şaşırıyor! Adana Kültür Derneği’nin  Necdet Özkaya’lı dönemin yönetiminden ne yazık ki  aciz şahsımız  ve Mehmet Turgut kalmış; en büyük  ağabey Ahmed Sofuoğlu’nu bir kazaya kurban, Tevfik Pampal’ı mübarak bir şehid, Ayhan  Aksu’yu ise  eceli ile  Hüda’ya uğurlamıştık!  Allah hepsine rahmet etsin ve mekânları cennet olsun!

Hatıra eserleri deyip geçmeyin, geçmişi olmayan  insan, cemaat ve düşünce topluluklarının elbette  geleceği de olmaz! Aynı zamanda  bu çalışmalar zamanla geçmişe ait belgeler olur! Bildiğiniz gibi benzer konuda bizim de 12 Eylül İşkencesinde Ülkücü  Bir Gazetecinin  Dramı    ve Bir Ülkü Dervişi Ayhan Aksu adlı kitaplarımız var! İnşaallah, Allah ömür verirse   daha kapsamlı  iki çalışma daha yapacağız: Necdet Özkaya ve Ramiz Ongun; ikisi de bizim dönemin  kıymetli  insanları! Ongun da bu derneğin mahsulüdür! Ayrıca  bu çalışmalarla  Adana’nın Türk Milliyetçiliği  tarihinde  yerinin de anlaşılması ve hakkının verilmesi gerekiyor! Aslında böyle bir çalışmayı Devlet Bahçeli için de yapmak gerekiyor, ama onun ilk ve orta öğretim dönemini bilmiyoruz!  Bunların dışında çok önemli değerlerimiz daha var Hülâgü Balcılar, Nureddin Pakyürek, Hasan Çulhaoğlu, Faruk Akkülah, Mustafa Yılmazer! İz bırakmış ağabeylerimiz! Keşke incelenebilse; ileriye dönük  ne kadar faydaları  olur; çünkü Adana  Türk oldu olalı daima Türklüğün  başkenti olmuştur ve hâlen bu mümtaz mevkii  devâm etmektedir.

Hayati Özkaya’yı bu güzel çalışmasından ötürü tekrar  kutluyoruz! Bizlere düşen görev de   bu eserleri daha çok okuyucuya ulaştırmak, okunmasını ve satılmasını sağlamaktır! Şahsî gayretlerimiz olmazsa   bu tip eserlerin  Adana dışında satımı  ve  kitlelere ulaşması zordur! Bu çalışmaları kültür gelişmesi ve  zenginliği olarak görüp sahiplenmemiz gerekiyor!

Muhabbetle.

İDEALİST BİR NESLİN HİKAYESİ - Şükrü IŞIK

MEHMET HAYATİ ÖZKAYA
İDEALİST BİR NESLİN HİKAYESİ…..

Şükrü IŞIK

Ötüken Neşriyat Ekim 2016…

Elimde pimi çekilmiş bir el bombası gibi belki de bir demet kır çiçeği gibi duran bu kitap 192 sayfa, bir solukta okunu verecek cinsten bir kitap…
Neticeten aynen öyle yaptım… Bir solukta okudum da…
Okurken ağladım… Her satırından yaşanmışlığımızın olduğu yıllar bir film şeridi geldi geçti satırların arasından…
Okumaya ara verdim maziye daldım…
Tekrar okudum …
Yıllar sonra çok yanlış bildiğim dip notların doğrusunu öğrenmenin şaşkınlığını yaşadım..

Kitabı hakkıyla yorumlamaya kalksam kitap kadar yazmam gerekir… O nedenle beynimden geçen dalgaları özetleme butonuna basarak yazacam…
Önce şunları hemen ifade edivereyim
1- Bu kitap bir profesyonel senaristin süzgecinden geçirilerek film yapılmalı… Ana eksen bu kitap olmak üzere 1977- 1980 arası Adana ve yaşanmışlıklar…
Mutlak bir film olmalı…
2- Bizim kuşak mutlaka hatıralarını yazmalı…. Her birinin hayatının bir destan olduğunu bildiğimiz bizim nesil toprak olmadan yaşanmışlıkları yazılı hale getirmeli… Ki bu açıdan Hayati hocamın yaptığı çok büyük bir hizmettir… Allah cc milyon kere razı olsun…
3- Her vilayetin verdiği şanlı mücadelede her vilayette bir Yavuz Özkaya gibi şehidimiz olduğu gibi birden çokta Hayati Özkaya gibi eli kalem tutanımız var… Allah rızası için dünkü ……….. tutan eller kalem tutarak o yılları mutlaka kayıt altına almalı, yazmalı.. bir destanlar zinciri oluşturulmalı….

Kitap ana tema olarak bir şehit bir gazisi olan Özkaya ailesinin çekirdek nüvesini oluşturduğu bir eksende 1980 öncesi Adanasını resmediyor…
Tam o yıllarda bende burada olduğum için ben dahil bizim kuşağı anlatıyor…

1976 Eylülünde Adana’da başlayan üniversite hayatım 12-09-1980 ihtilalinde 3 yıllık bir zorunlu ara vermenin akabinde 1984 yılında inşaat mühendisi olmamla son buldu…
Bu süreçte yaşanmışlıklarımız o kadar çok ki, ne anlatılır ne de yazılır…
Bu süreçte beni en çok etkileyen olaylar derseniz ilk aklıma gelenler
Ekim 1978 de Tevfik Pampal hocamın şehadeti, onu Numune hastanesinden alıp tekbirlerle, askeri nizamda üzgün ama vakur bir disiplinle uğurlamamız……
Ocak 1979 da Özkaya kardeşlere yapılan menfur saldırı, Yavuz Özkaya abinin şehadeti Oğuz Özkaya abinin uzun süreli yoğun bakım süreci ve olayın Adana Ülkücü hareket üzerindeki şoku….
31 mart 1979 da Adana Belediye Başkanı Selahattin Çolak’ı kurşunlamaktan zanlı olarak yakalanmam ve ertesi gün Adana numune hastanesinde teşhis sırasında hastanenin içinde kurşunlanmam….
Eylül1979 da Adana il emniyet müdürü Cevat Yurdakul’un öldürülmesi….

Dedim ya….yazılmaz, anlatılmaz sadece yaşanır denilen sınıftan olaylar olaylar olaylar…
Kitap pimi çekilmiş el bombası gibi… Çünkü her satırında sizi o yıllara geri götürüyor…
Kitabın satırları arasında kayboluyor insan
Kitap 1979 yılı, sayfalar o yılın günleri gibi.. Her satır bir saat misali…Kayboluyorsunuz…
Kendinize gelene kadar kitabı bırakıp hatıraların içinde kayboluyorsunuz…

1 Nisan 1979… Vurulduktan hemen sonra, palas pandıras ameliyathaneye aldılar… Hastabakıcı seri bir şekilde üstümdekileri çıkarıyor… Doktorlar hemşireler koşturup duruyorlar.. Hastanenin için de 2 kişi kurşunlanmış, ikiside ameliyathanede….
Tam o sırada ameliyata girecek asistan dr lardan biri geldi kulağıma eğildi “ Sen daha ölmedin mi Oruspu Çocuğu” dedi.. O ana kadar ölüm hiç aklıma gelmiyordu… O an bu iş buraya kadarmış diye düşündüğümü hatırlıyorum…
3 Nisan 1979.. Numune hastanesinde yatıyorum…
Başımızda nöbet tutan arkadaşlarla önce Tevfik Pampal hocamın aziz naaşını almaya geldiğimizde önümüze katıp kovaladığımız devrimci gurubu, bize engel olmak için set yapan Ali Biçer, Yakup Ziya ve diğer Ülkücü tıbbiyelileri konuşuyoruz…
Biz bırakın 5. Kattan aşağı atalım diye bağırıyoruz, onlar hastalara zarar veriyorsunuz, bu Ülkücülüğümüze yakışmaz diyor…….
Sonra Özkaya’lara geliyor laf…
İşte o zaman konuşmuyor, gözlerimizle anlatıyoruz sanki.. Sessiz çığlık dedikleri bu olsa gerek…
İlla konuşacaksak lafı dolandırıyor. iki kız kardeşin perişanlığını, Yakup başta olmak üzere arkadaş çevresinin destek olmak için çırpınışlarını, erkek kardeşlerin vakur duruşlarını konuşuyoruz ama cümleler Yavuz abi ile Oğuz abiye gelmiyor… Onları pas geçiyoruz. Onları bakışlarımızla anlatıyoruz…
Bazı şeyler anlatılmaz yaşanır dedikleri de bu olsa gerek….

Kitapta sadece 78 kuşağı ve 80 öncesi olayları değil…
Ülkücü hareketin temel naslarını oluşmasına katkıda bulunan kıymetleri de bulacaksınız…
Necdet Hocamın Van’dan başlayıp günümüze doğru akıp gelen mücadelesini…
Bu yıllarda yolunun kesiştiği Ayvaz Gökdemir hocayı, Nevzat Kösoğlu abiyi, Galip erdem Amcayı, Faruk Akkülah hocamı, Hasan Çulhaoğlu amcayı…

İşte bu mümtaz şahsiyetleri okurken bir bakacaksınız pimi çekilmiş el bombası gitmiş elinizde bir demek kır çiçeği olmuş… Buram buram Anadolu kokan kır çiçekleri…
Ebediyete uğurladıklarımıza rahmet, yaşayan büyüklerimize hayırlı ömür diler iken yine satırlar arasında kaybolacaksınız…
Dostlar,
Benim gibi o yıllarda Adana’da bulundu iseniz kitabı her okuduğunuzda o yıllara gidecek, satırların arasında kaybolacak, perişan olacaksınız…..
Eğer o yıllarda Adana’da değil iseniz kitabı okurken benzer olayları bulunduğunuz şehirlerde yaşadığınızı hatırlayacak, bilinç altında mukayeseler yapacaksınız….
Bizim kuşak değil de yeni nesilden bir genç iseniz her satırda “ Hadi canım, hadi yaaa, vay beee” gibi minik cümleler kurarak destek alacaksınız….

Hayati Özkaya Hoca’mdan özür diliyorum…
“Okuyunca yorumlarımsın” diye rica etti ama yorumlayamadım hocam..
Hakkını helal et.. O yılları bir daha yaşadım senin satırlarında….

Toparlamak adına biraz duygusallığı bırakıp son söze gelmeye çalışırsam….
Sıcak denizlere inemediği için ekonomisi zora giren SSCB boğazlardan geçebilmek umuduyla Türkiye üzerinde yaptığı 5. Kol faaliyetleri sayesinde, yollar yürümekle aşınmaz diyen iktidarlardan da yüz bularak okullarda, fabrikalarda, mahallelerde yürüttüğü komünist faaliyetlerle Ülkemizi kızıl emperyalizme teslim provaları yapılırken önceleri Necdet hocam ve benzeri münevver memleket sever insanların alt yapısını oluşturduğu, tam bu dönemlerde sürgün dönüşü siyasete giren Alparslan Türkeş başkanlığındaki MHP ve akabinde mevcutlarının bir çatıda toplanması ile oluşan Ülkücü kuruluşlar içerisinde vücud bulan Anadolu insanının, Ülkücü gençlerin, Komandoların şanlı direnişi, sokak sokak, sınıf sınıf , semt semt mücadelesi, binlerce şehit on binlerce gazi verme pahasına üllkemde oluşturdukları geçit verilmez setler sayesinde Anadolu’da istediğini bulamayan SSCB Afganistan üzerinden sıcak denizlere inme hamlesi yapmak zorunda kalmış… 8 yıl süren savaşlar neticesinde oradan da sıcak denizlere inemeyince 1990 lı yılların başında dağılmıştır.

Bu nedenle 80 öncesi verilen mücadelenin bir Çanakkale bir Kurtuluş savaşı kadar şanlı olduğunu düşünüyorum..
İşte bu şanlı mücadeleden bir kesit olan PK 546 kitabının yazarı Mehmet Hayati Özkaya hocamı bu duygu ve düşüncelerle kutluyorum.. Tebrik ediyorum…
Yüreğine sağlık Hayati kardeşim, sağol, varol…..

Sürçü lisan etti isek affola…
Şükrü IŞIK Adana

 

"İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ" - Ahmet SEVGİ

"İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ"

Ahmet SEVGİ

Serde idealistlik var ya, kitapçı vitrininde rastladığım "İdealist Bir Neslin Hikâyesi" (Ötüken Yayınevi, İst. 2016) adlı eser dikkatimi çekti. Kim bilir, belki de kanım çekti, aldım. Kitabın "Bir nesli, vatan ve millet sevgisiyle yetiştiren eşsiz öğretmen, değerli ağabeyim Necdet Özkaya'ya" ithafını görünce heyecanlandım. Zira Necdet Özkaya lisede edebiyat öğretmenimdi.

"ÖN SÖZ"ün ilk paragrafında yapılan Adana Kültür Derneği vurgusu beni 40 yıl öncesine götürdü. 1970'lerin ortalarına doğru lise öğrenimim sırasında Adana Kültür Derneği'nin müdavimlerindendim. Döşeme Mahallesi'nde depoyu andıran bu tek katlı yapıya girdiğimizde karşıda, sol köşede camekânvârî bir bölmede Necdet Hocamızı misafirleri ile sohbet ederken görürdük. Biz öğrenciler geniş salondaki gazete ve dergileri sessizce okur, beraberimizde getirdiğimiz defterlerimize gerekli notları kaydederek o günkü fikrî nevâlemizi düzmüş olmanın verdiği huzurla ayrılırdık dernekten. Diyebilirim ki bugün hasbelkader bir şeyler yazıp çiziyorsam bunun ilk heyecanını ve ilk zevkini Adana Kültür Derneği'nde okuduğum gazete ve dergilerde duydum ve tattım.

"Adana Kültür Derneği"ve "Özkaya" ailesinin hayat hikâyeleri ve çektikleri acılar etrafında şekillenen hatıra yahut otobiyografi türü bu çalışma bir devre özellikle de Özkaya ailesine tutulan bir ayna olması bakımından önemlidir.

24 Mayıs 1976'da yatılı olarak okuduğum liseyi bitirip ayrıldığım o topraklarda (Adana) daha sonraki yıllarda öğretmenlerimin, arkadaşlarımın ve tanıdıklarımın verdikleri mücadeleleri ve çektikleri acıları kayda geçirerek unutulmamasını sağlayan, bizi tekrar o günlere götüren kitabın yazarı Mehmet Hayati Özkaya'ya ne kadar teşekkür etsek azdır.

Kitaptaki şu sahneyi okuyup da gözyaşı dökmemek mümkün mü?

Tarih 12 Ocak 1979... O günlerde özellikle "Özkaya" ailesine gözü dönmüş Moskof uşakları tarafından âdetâ bir katliam uygulanmaktadır. Daha 15 gün önce M. Hayati Özkaya'nın teyzesinin oğlu Ahmet Serdar Tanrıtanır şehit edilmişti. Bugün Hayati Özkaya Adana Numune Hastahanesi önünde kimsesiz ve çaresiz sağa sola koşmada... Ağabeyi Yavuz'u şehit etmişler, morgda. Oğuz abisi yaralı, beyin cerrahi servisinde, ablası psikiyatride... Annesi Rabia Özkaya, 9 çocuğunu tek başına yad ellerde kurda kuşa kaptırmamak için kanatları altına almaya çalışan o çilekeş annenin daha henüz olup bitenlerden haberi yok, daha doğrusu haber verilememiş. Kul daralmayınca Hızır yetişmezmiş. En büyük ağabeyleri Necdet Özkaya Ankara'dan Hızır gibi yetişir. Hayati, ağabeyine sarılır, ağlamaya başlar... Ve sonra olup bitenleri haber vermek için annelerine koşarlar:

"Abim usulca yanına oturdu annemin, bir süre hiçbir şey söylemedi, öylece durdu... Annem bütün annelerde var olan bir sezgiyle 'Necdet, oğlum hoş geldin. Ancak sizde bir iş var, ne ise benden saklamayın, söyleyin' deyiverdi. Gözlerini annemin gözlerinden kaçırarak başını öne eğdi abim... Ne kadar zaman öylece kaldı bilmiyorum. Ama sonunda gözleri dolu dolu konuştu:

Anacığım, sen de teyzem gibi yüzlerce ülkücü annesi gibi şehit annesi oldun! Annem, abimin yüzüne tuhaf tuhaf baktı, baktı... Zaman durmuş ve donmuştu."

Hey gidi dünya hey! Bu topraklarda neler yaşandı, ne acılar çekildi... Ama maalesef hepsini çabucak unutuverdik. Televizyon ekranlarında ağzı kulağında "Bizi kırk yıl Komünizm geliyor diye korkuttular, hani geldi mi" nutukları atan nankörlere "Evet gelmedi ama ne pahasına, idealist bir nesil göğsünü siper ettiği için Komünizm giremedi bu topraklara" desek acaba bir şey anlayan olur mu? Heyhât!..

 "İdealist Bir Neslin Hikâyesi"ni herkese, özellikle de gençlere tavsiye ediyorum...

P.K. 546 - Mihriban KARGIOĞLU

P.K.546

Mihriban KARGIOĞLU

Kalbim küt küt atarak okuyorum daha bitmedi sınavların arasına giren tek kitap büyük bir merak ve heyecanla okurken arkadaşımı durakta beklemeyi unutup Marmara Üniversitesi gideceğim yerde taaa Kadıköy'e giden ben...Belki de aynı acıları yaşadığımdan kim bilir bakalım ilerleyen sayfalarda ne olacak!.. 15 kASIM  2016

 

 

 

 

Dayıcığım - Gehver Rabia GENÇ

 

Dayıcığım,

Gehver Rabia GENÇ

İzmir'den Pınar geldiği için 2 gündür kitabi okuyamamıştım. İlk gece sana mesaj attığımda yeni başlamıştım, bu aksam elime aldığımdan beri ise bitirmiş bulunmaktayım. Aslında arayıp konuşmak, hatta boynuna sımsıkı sarılıp konuşmamak istedim. Ama bu saat olması sebebiyle sadece yazıyorum. Çok etkilendim. Beni alıp o günlere batırıp çıkardın. O sigara dumanından görüş netliğinin azaldığı, okuduğum her ismin çocukluğumdan bu yana bir şekilde dimağımda canlı olduğunu -hayretle- fark ettigim her bir kişinin simasını öyle net gördüm ki... Sizlerle bir daha küçüldüm ve yeniden büyüdüm. Bu günümüze öyle üzüldüm ki. Yaptığınız onca şeye, dediğiniz onca söze, yazılan her bir kelimeye ve hayallere, fikirlere... hepsinin maalesef carcur olmuş olduğu bugüne. Ve sevgili dayım Yavuz'a canim dayım Necdet Özkaya’ya. En kısa zamanda gidip hep sevgiyle öpüp yanağıma koyduğum elini bu defa saygıyla ve hürmetle süreceğim yüzüme. Biç de sen. Seni seviyorum bilirsin. Rabiş ♡♡♡

 

BİR KİTAP SOHBETİ: P.K 546 İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ - Ahmet KAYTANCI

BİR KİTAP SOHBETİ: P.K 546 İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ 

Ahmet KAYTANCI

Öyle özlemişim ki geçen yılları. Gençliğimi, samimiyeti, vefayı… Turan ellerine türkü söylediğimiz yılları ne kadar özlediğimi dün daha iyi anladım. İşin özü dün; ağlamak, ağlamak, ağlamak istedim! Ne yalan söyleyeyim biraz da gururlanmak…

İki gün önce telefonuma bir mesaj geldi. Mesajı yazan Adana Türk Eğitim Sen’in bir nolu şube başkanı sevgili kardeşim Selahattin Dolgun’du.

Mesajda, öğretmen arkadaşlarımızdan Mehmet Hayati Özkaya Bey’in P.K.546 adlı kitabının imza günü ve sohbetinin olduğunu, bizim de davet edildiğimizi yazıyordu.

Davete icabet gerekliydi. Sevgili kardeşim Müştebey Çelik ile birlikte sendika binasına gittik.

Huzur, mutluluk, samimiyet oradaydı. Türk Eğitim Sen sanki hasret gidermenin yeriydi. Bizden önce gelenler bizi bağrına basarken, bizden sonra gelenleri de biz bağrımıza bastık.

Bir süre sendika binasında oturduk. Daha sonra sendikanın konferans salonuna geçtik.

Daha önce Mehmet Hayati Özkaya Hocamla hiç karşılaşmamıştık. O benim adımı ben de onun adını daha önce defalarca duymuştuk. Deme ki kısmet bugüneymiş. Bizi değerli kardeşim Selahattin Dolgun tanıştırdı.

Ben Selahattin Dolgun’u bir başka severim. En çok da onun bulunduğu makamın kibrine yakalanmadan, kendisinden büyüklere, “abi” diye hitap etmesine bayılırım. Yine aynı tevazu içerisindeydi. Yine bizi öyle tanıştırdı.

Konferans salonu dolu değildi. Ama koca yürekler oradaydı. Salondaki insanların bir kısmını tanıyordum. Ama tanımadıklarım da vardı. Yaş ortalaması oldukça yukarılardaydı. Sevgili Selahattin Dolgun gibi birkaç arkadaşımızı saymazsak, orada olanların yaş ortalaması atmış yaşın üzerindeydi. Tabir yerindeyse çoğunluğu Koca Kurtlardı!

İlk konuşmayı Selahattin Dolgun yaptı. Biraz heyecanlı, biraz mahcup, biraz da gururlu ve umutluydu…

Heyecanlıydı. Çünkü hitap ettiği insanlar hep “abi” dediği insanlardı.

Mahcuptu. Salon yeteri kadar dolmamıştı.

Gururluydu. Her şeyden ötesi, koca kurtlarla genç yüreğini birleştirmişti.

Umutluydu!

Nasıl umutlu olmasın ki, ülkücüye umutsuzluk yakışır mıydı?

Selahattin Başkan konuşurken ben Nihal Atsız’ı düşünüyordum. O derdi ki, “Umut, en son terk edilen şeydir!”

Bu salonda olan bir avuç Koca Kurt, aslında umudun diğer adıydı. Selahattin Başkan da zaten onu biliyordu. O bilinçle sözü asıl sahibine bıraktı.

Yazar Mehmet Hayati Özkaya kürsüdeydi.

Hayati Hocamı ilk defa dinledim. Edebiyat Öğretmeni olmanın avantajını çok iyi kullanarak, akıcı, sıkmayan, güzel bir Türkçe ile salonu etkisi altına aldı. Onu pürdikkat dinledik.

“Etkilenmedik “ dersek yalan söyleriz.

Etkilendik!

Bizi asıl etkileyen; akıcı bir üslup, güzel bir Türkçeden öte, uzun süredir hasret kaldığımız, özlem duyduğumuz ve bir türlü bir araya gelip de içimizi dökemediğimiz hatıralarımızdı.

Hayati Hoca sadece hatıralarımızı dile getiriyordu.

Kenarda, köşede bıraktığımız “bizi” anlatıyordu.

Aslında biz, “bizi” duyarken duygulanıyorduk. Hayallere dalıyorduk. Geçmişimizi tekrar yaşıyorduk.

Hey gidinin Koca Kurtları Hey!

Ne kadar çok hatıra birikmiş heybemize…

Hayati Hoca hatıraları sadece hatıralarda bırakmadı. Hatıraların canlı tanıklarını kürsüye davet etti.

Kürsüye ilk gelen Ali Bademci’ydi.

Ben Ali Bademci Ağabeyi tam kırk yıl önce tanımıştım. O kürsüde konuşurken, ben kırk yıl önce tanıştığımız günü düşünüyordum.

Ali Bademci, Hergün Gazetesi’nin Adana temsilcisiydi!

Hergün Gazetesi, bir dönem Türk Milliyetçilerinin kükreyen sesi!

Ben, kırk yıl önce ilk yazılarımı Hergün Gazetesi’nde yazmıştım. İlk basın kartımı bana Hergün Gazetesi vermişti.

Hiç unutmam! Hergün Gazetesi’nin Adana temsilciliğine gelmiştim. Ali Bademci Ağabeyin yanına…

O beni Necdet Sevinç’le tanıştırmıştı.

Necdet Sevinç, bir dönem Hergün Gazete’sinin en güçlü kalemiydi. Kararlı ve kurşun gibi sözleri vardı. Gözü pekti. Çekmediği çile kalmadı. O hep kalemi ile savaştı. Yazarını Kurşunlatan Yazıları o yazdı.

Ve o bana, “Bak Ahmet, iyi bir kalemin var. Sana tek tavsiyem; İnanmadıklarını yazma, yazdıklarından dönme!” dedi.

O günden sonra ben ne zaman yazı yazsam akılma hep Necdet Sevinç geldi. Ve hep o anlayışla yazılarımı yazdım. Eğer bugün hâlâ yazıyorsam, bunda Necdet Sevinç gibi, Ali Bademci gibi büyüklerimin büyük katkısı vardır. Bunu her zamanda her yerde söylemişimdir. Onlar bize ilham kaynağı oldular.

Ali Bademci Ağabey hâlâ yazıyorsa ve ben susuyorsam, bu bana yakışmaz… Onların mirasını inkâr etmiş olurum. Ve ben kırk yıldır yazıyorum!

Ali Ağabey ve Ali Ağabeyden sonra konuşma yapan Ağabeyler bizi hep gerilere götürdü. Duygusal anlar yaşadık. Bu sohbetin en güzel taraflarından birisi de samimiyetti. Ortam bir arkadaş sohbeti havasındaydı. Hayati Hocam, kürsüye davet ettiği her insanı “Ağabey” diye davet etti. Onlar Koca Kurtlardı. Ocaktan aldıkları o terbiyeyi hiç yitirmemişlerdi. İdeallerinde en ufak bir sapma yoktu. “Umut” her zaman yüreklerinde taze sürgün veren turan çiçekleri gibiydi.

Hüzünleri vardı. Bazılarına kırgındılar! Ocak terbiyesi almış insanların, umursamazlığı biraz yüreklerini incitiyordu. Ama umutsuz değildiler.

Onlar, Turan Devletinin bir gün kurulacağına inanıyorlar. Bunun bir hayal değil, bir ideal olduğunu biliyorlar. Devletlerin ömrünün bir insan ömrü ile eşdeğer olmadığını biliyorlar.

İçlerinden biri, “Kızım Rusya’da eğitim görüyor. Her sınava girerken bizi arar. Anası ona fetih suresini, ben de fetih marşını okurum!” derken gözyaşlarına engel olmadı.

Fetih Marşı… Gençlik yıllarımızda hepimizin ezberlediği Fetih Marşı bizim mayamızdı sanki… Onu okurduk. Ve göğsümüz kabarırdı.

“Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;

Dağlardan çektirirler, kalyonlar çekilecek;

Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek

 

Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın?

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!”

 

Hey sizi Koca Kurtlar hey! Ne sağlam mayanız varmış be… Siz hiç değişmemişsiniz. Üzerinizden toplar, tanklar geçti. Başınıza, milliyetçiliği ayaklar altına alanlar geldi. Ama siz hep aynısınız. Ben sizin hâlâ “Başbuğ Türkeş” derken sesinizin titremesini seviyorum! Hâlâ “Turan” diyorsunuz ya, işte tam da şairin dediği gibi:

“Ölmez bu hareket, ölmez bu dava…”

Ve yine şairin dediği gibi:

“Ellerin yurdunda çiçek açarken

Bizim İl'e kar geliyor gardaşım.

Bu hududu kimler çizmiş gönlüme?

Dar geliyor, dar geliyor gardaşım.”

Hey sizi Koca Kurtlar hey!

Bize güzel bir gün yaşattınız. Size binlerce teşekkür ederim. Yüreğimizde sızlayan yaraya merhem oldunuz.

İyi ki varsınız. İyi ki bizim ülküdaşlarımızsınız!

Allah hepinizden razı olsun. 13.11.2016 /AHMET KAYTANCI

 

P.K. 546 ÜZERİNE - Ahmet Ender GÖKDEMİR

P.K. 546 ÜZERİNE

Ahmet Ender GÖKDEMİR

 ''Bu kitap bana 38 yıllık meslek hayatımda derse gitmeyi unutturdu.''

Üç gün önce elime geçti kitap. Üçüncü gün akşam üzeri bitirdim. Öncelikle sevgili kardeşim Hayati Özkaya'yı tebrik ediyorum. Sonra da sevgili eşi Fatma hanımı kutluyorum Hayati'ye tahammül ettiği için. Bir solukta okuduğum nadir kitaplardan. Kitabın kahramanları öncelikle Adana Kültür Derneği ve onun sevimli posta kutusu 546. Tabii Adana Kültür Derneğini bize kazandıran Necdet Özkaya ağabeyim ve o derneğe yaşlarına, başlarına bakmadan hayatiyet kazandıran, Oğuz,rahmetli Yavuz ve Hayati Özkaya kardeşler ve yüzlerce kardeşimiz. Adananın isimsiz kahramanları.  Yüzlerce vatan evladı, hamiyetperver, vatanperver, milliyetperver insanları. Bu meyanda terzi İsmeti, lokantacı Ali beyi, Faruk Akkülah hocayı, Andacı Mehmet Kaçar'ı, Mustafa Yılmazer'i unutmak ne mümkün. Türk Milli Eğitimine son 50 yıl içerisinde damga vuran iki isim vardır.  Rahmetli Ayvaz Gökdemir ve Necdet Özkaya. 1975'te Ayvaz Gökdemir'in Öğretmen Okulları Genel Müdürü olması ile Milli Eğitim Bakanlığı gerçekten milli olma yolunda büyük adım atmıştır. O günün Milli Eğitim Bakanı Sayın Ali Naili Erdem ve müsteşarı rahmetli Ahmet Nihat Akay (amcamızı) da hayırla, rahmet ve minnetle anmak lazım. 1975 sonunda Ortaöğretim Genel Müdür Yardımcılığına getirilen Necdet Özkaya ağabeyimiz, Ecevit ve 12 Eylül başlangıcında biraz dinlenmiş ise de, daha sonraki hükümetler döneminde Özel Öğretim Genel Müdürlüğü ve Müsteşar Yardımcılığı görevleri ile eğitim hizmetlerine devam etmiştir. Rahmetli Ayvaz ağabey ve Allah uzun ömürler versin Necdet Özkaya ağabeylerim bana hep Tonyukuk'u hatırlatmışlardır. ''hükümdar bilgili imiş, vezirleri de bilgili imiş'' diyen Göktürklerin bilge veziri Tonyukuk'un 20 yy. versiyonları idiler. O dava da bu büyük bilge adamların omuzları üzerinde yükselmiş, çoğalmış, bu günlere gelebilmiştir. Birisi Kayseri'de, diğeri Adana da öncelikle Türk milliyetçisi gençler yetiştirmişlerdir. İkisinin yolu hem milli eğitim'de, hem ülkü-bir de ,hem üniversiteliler kültür derneği , Türk ocakları ve Ülkücü Hareket çatısı altında birleşmiştir. Kitapta hayati ''ülkücüler adamdı, adam gibi adamdılar''diyor. Adana'da da, Gaziantep Şanlı Urfa'da,Ankara,İstanbul, İzmir de de Türkiye'nin dört bir köşesinde ülkücüler adamdı. Hala da yaşlarına başlarına bakmadan büyük dava adamıdırlar. Kitabı bitirmek üzere iken telefon çaldı. Yüksek lisans öğrencilerimdi. Hocam derse gelmediniz, hasta mısınız? Eyvah dedim eyvah, elimdeki kitap yüzünden ben dersi unutmuşum. Kırk yılda bir ben de derse gitmeyi unutmuşum. Çok yaşa hayati, Allah uzun ömürler versin sana, Helal olsun kardeşim, bana derse gitmeyi de unutturdun ya. Biz duygu adamıyız, duygu selinin içinde kapılmış giden ben derse gitmeyi unutmuşum. Ülkücüler dün azdı ama çok güçlüydüler. Çünkü hepsi dava adamı idi. Ne için mücadele ettiklerini, çile çektiklerini, fedakarlık yaptıklarını çok iyi bilir ve birbirlerinin meziyetlerini kendi meziyetleri sayarlardı. İşte gücümüzün sırrı da bu idi. 12 Eylül gelince bize insan olduğumuzu hatırlattı, zaaflarımızı ön plana çıkardı ve bu gün buradayız. Gerisini mi merak ediyorsanız herkes kitaptan bir tane alsın ve okusun...Teşekkürler kardeşim. Türk milleti var olsun diye şehit olan Yavuz Özkaya'yı ve cümle şehitlerimizi rahmetle, minnetle, gazi olan Oğuz Özkaya ve isimsiz dava gazilerinin hepsini şükran ve minnetle yad ediyor, hatıraları önünde hürmetle eğiliyorum. Tanrı Türkü korusun! Ne mutlu Türk'üm diyene! 12 kasım.2016 saat 02.30 ankara

 

KİTAP ÜZERİNE - SULTAN ELMAS

Sultan EMAS

İyi akşamlar hocam. Yeni kitabınızın kapağını az önce kapattım. Sıcağı sıcağına size teşekkür etmek istedim.  Elinize sağlık çok akıcı ve etkileyici bir kitap olmuş. Tüm şehitleriniz ve kayıplarınız için Allah'tan rahmet diliyorum. Bu neslin amacı, anlatmak istediği neydi diye sorguladığım bir dönemde benim için güzel bir cevap oldu. Yalnız hala daha ayrıntılı bilmek istediğim bir 1940’lı yıllar var. Belki güzel kaleminizle bir gün o tarihleri de aydınlatırsınız.  Emeğinize sağlık ve hayırlı akşamlar. 

 

P.K. 546 İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ - Kaan Serhat ÖZKAYA

P.K. 546 İDEALİST BİR NESLİN HİKÂYESİ

Kaan Serhat ÖZKAYA

Arkadaşlarımla olan görüşmem bittikten sonra yurda geldim. Yatmak için yaptığım hazırlıkların ardından yatağımın rahatlığına veya şairin dediği gibi sıcaklığına kavuşmanın verdiği huzurla telefonumu elime aldım. Ve o an aklıma bir düşünce yerleşti. Uyumadan önce bir şey yapmalıydım. Çok vakit geçmeden verdiğim sözü hatırladım. Hayatı Özkaya' nın ikinci kitabı olan P.K. 546 nın ilk 20 sayfalık kısmını okumalıydım. Ara sıra da olsa verdiğim sözü yerine getirebildiğimi fark etmenin buruk mutluluğuyla okumaya başladım. İlk sayfayı çevirip, küçük puntolarla yazılmış ama içinde büyük anlamlar barındırdığını bildiğim *İdealist bir neslin hikâyesi* kısmını görmemle beraber gerçekliğe açılan kapının eşiğinde olduğum hissi ani bir şekilde bütün benliğimi kapladı. Okumaya hatta sadece okumaya değil bugüne kadar hemen her akraba görüşmesinde konusu açılan ama buğulu gözler ve sessizlikle son bulan bu hikâyeyi yaşamaya hazırdım. "O sabahı unutmam mümkün değil" diyordu yazar ve hemen ardından ekliyordu "Siyah beyaz bir fotoğrafın içinden çıkanlar tek tek mazinin sahnesinde yerlerini almaya başlamışlardı." Evet, bu iki cümlenin arasında belki 20 dakika belki 15 sayfa belki sabahtan akşama kadar süren bir kesit belki de bir ömür vardı kim bilir... Bu satırları yazarken yatağımın sıcaklığı ve uykunun davetiyle göz kapaklarım yavas yavaş kapanıyor ve tek bir şey düşünüyordum. İdealist bir neslin hikâyesini... İyi geceler.

ADANA KÜLTÜR DERNEĞİ - VURAL BEYDAĞ

VURAL BEYDAĞ

Hayati ,kitabı bir çırpıda okudum.Çok akıcı olmuş eline sağlık. İçinde kendimizi buluyoruz.Anılara gittim.Adana’daki ilk yılımda Bekir Sapmaz yurdundan Kültür Derneği seminerlerini bir okul gibi takip ediyorduk. Ziraattan Erol Serttaş ve Ahmet Kuştemir abilerle buluşurduk. Tertiplenen piyeste de kısa bir rolüm vardı. 1980 Adana sel baskınından sonra , bitirme sınavların da  Zorlu ile sığınağımız oldu. 1980 Haziranın da Osman Kurban'ın ve Mustafa Dördüncü'nün pratik pirinç pilavları ile sahur yaptığımız aklımdan çıkmaz. Bütün arkadaşları hürmetle anıyorum. Sana da başarılar dilerim

PK 546 YA DA ADANA KÜLTÜR DERNEĞİ- Mehmet Ali Kalkan

PK 546 YA DA ADANA KÜLTÜR DERNEĞİ

      Mehmet Ali KALKAN

1975 yılının sonbaharında Adana’ya üniversitede okumaya gittim. Şimdiki gibi çocuğunu elinden tutup okula, askerliğe kadar götürmek, yerine- yurduna yerleştirmek yoktu o vakitlerde. Her parçası sağdan soldan toplama bisikletimiz vardı, kardeşim bisikletle otogara getirip yolcu etti, o kadar.

       Yaş 17. Adana’da otobüsten indim, elimde yeşil bir bavul, Eskişehir’de bir talebe ağabeyden duyduğum Kuruköprü Meydanını sordum, oraya doğru gidiyorum.

       Yolda birisi bavulundan bir şeyler damlıyor diye ikaz edince bir kenara durdum, bavulu açtım, annem bu çocuk yolda acıkır diye düşünmüş domates koymuş. Biraz ekmek, kaynamış yumurta da var, domates sularıymış akan. O dönemde naylon poşette yok.

       Kaydımı yaptırdım, yurt evraklarını aldım, sıra yurda kaydolmaya geldi. Bizim Eskişehir Dağküplü Köyü’nden Veli Abi Adana’da çalışıyormuş, yıllar önce Adana’ya gelip yerleşmiş,onu da bulmam lazım. Elimdeki adresten araya sora buldum. Veli Abi’nin evi Adana’nın dışına doğru bir mahallede, sokaklar neredeyse iki-üç metre genişliğinde. Eve bahçeden giriliyor, bahçede birkaç ev daha var. Veli Abi’nin evinin altta bir odası var, aynı zamanda mutfak olarak kullanılıyor, bir de üstte ayrı bir odası. Dışarıdan merdivenle çıkılıyor üst kata. Veli Abi’yi, hanımı Zeynep Abla’yı daha önce hiç görmemiştim. Beni paşa çocuğu gibi, kendi evlatlarıymış gibi karşıladılar. O gece orada kaldım, ertesi günü yurda kayıt yaptıracağım evrakları arıyorum bir türlü bulamıyorum. Bir yerlerde mi unuttum, düşürdüm mü acaba. Yok, Allah yok. Eve getirdiğime de eminim. Kimseye de bir şey diyemiyorum. Ben gitmeye davranınca ‘’ bir yere gidemezsin, sen ta Eskişehir’den buraya kadar okumaya gelmişsin, biz seni bırakmayız, evraklarını da sakladık’’ dediler.

Ev zaten altlı-üstlü iki göz. Bir odayı ben kullanırsam onlara zor olacak, üstelik 2-3 yaşında Hatice’leri de var…

       Ne kadar gitmek için ısrar etsem de fayda etmedi. Üstteki odayı bana verdiler. Bir yıl orada kaldım.

Daha sonra Veli Abi’ler Eskişehir’e taşındı. Zeynep Abla biraz rahatsızlanmış, yanına uğradım hakkını helal et ben iyi değilim, az zamanım kaldı, dedi. Asıl sen hakkını helal et Zeynep Abla bir sene sen bana baktın, yemeğimi yaptın, bana evladın gibi davrandın, çamaşırlarımı yıkadın, en güzel odayı bana verdiniz kim yapar bunu? diye cevap verince ‘’Koca adamdın sen, koca adama bakmak mı olur’’ dedi. Allah Zeynep Abla’dan, Veli Abi’den hesapsız razı olsun.

Veli Abi Milli Mensucat Fabrikası’nda çalışıyordu, bana seni bir arkadaşla tanıştıracağım, kafalarınız uyuşur dedi. Şeref Türkkahraman’la öyle tanıştım. Uzun boylu, hilal bıyıklı, dal gibi hem Türk, hem kahraman’dı hem deŞeref’li bir ağabey. Şeref Abi de beni aldı Adana Kültür Derneği’ne götürdü. Dernek maceramızda böylece başlamış oldu…

Dernek cadde üstünde üç katlı bir evin, son katı. Derneğe arka taraftan girdik, minareye çıkar gibi bir merdivenle de yukarıya ulaştık.

       Salonda L şeklinde bir sedir var, üstlerinde Türk Motifi işlemeli kilimler, arkada yastıklar. Ortada çapı bir metreye yakın kocaman bir kütük, onun üzerinde renkli bir hasır. Hasır’ın üstünde lokum kutusu kadar üzerinde Turan yazılı bir radyo.

       Salonun devamında formika masalar, masaların etrafında formika sandalyeler. Masaların üzerinde günlük gazeteler, aklımda kaldığına göre Hürriyet, Milliyet, Ergün, Tercüman, Cumhuriyet ve bir gazete daha. Bu gazetelerin altında gazete büyüklüğünde kontra plaklar kesilip konmuş. Gazeteler zımbalanıp üzerlerine konuyor ve bir ay bitince de ciltlenip arşive kaldırılıyormuş. Ayrıca mutfak var, dört ayrı oda daha mevcut. Odanın birisinde gaz sobası, televizyon var. Bir diğeri başkanlık odası, birisi yatakhane, birisi de mescit. Ara yerde de kütüphane ve satılmayı bekleyen kitaplar var.

       Oğuz Özkaya derneğin başkanıymış. Kimse yanında sigara içmiyor, ayak ayaküstüne atmıyor. Oğuz Abi’nin kızdığından ya da despotluktan değil tabi bu, sadece saygıdan.

       Gelenler sedire oturuyorlar, kitap anlatıyorlar, vatan konuşuyorlar, tavşan kanı çay var…

       Tam benim istediğim bir yere getirmiş Şeref Abi.

       Veli Abi’ye yalvardım, yakardım evlerinden zorla ayrılıp derneğe yerleştim, okul bitinceye kadar da dernekte kaldım.

       Arkadaşlar memleketlerine, eşe-dosta mektup yazıyorlardı o tarihte. Her an dernekte insan olmayabilirdi, o yüzden postahaneden bir posta kutusu kiralanmıştı, numarası 546 idi.

       İşte Mehmet Hayati Özkaya bizim o yıllarımızı anlatmış PK 546 adını verdiği kitabında. Kitap aynı zamanda Türkiye’yi anlatıyor. Sıkıntılarımızı, sevinçlerimizi, kederlerimizi anlatıyor. 1980 öncesi yıllarımızı anlatıyor.

       Adana Kültür Derneği bizim için çok şeydi. Bize hayatı öğretiyordu, yol çiziyordu. Değişik değişik de arkadaşlarımız vardı. Mesela Erol Abi abdest almaya giderken takunyalarını giyer, hepimizin yanına gelir ya gömleğinin kollarını kıvırır, ya pantolonun paçalarını, sana söylüyorum kızım muamelesi yapardı hepimize.

       Maaşa geçtiğinde bir eve taşınmıştı. Üç beş günlüğüne memleketine gittiğinde buzdolabındaki bir kilo balı yenmezse bozulur diye Haluk’a yedirmiştik bizde… Haluk’u balın bozulacağına inandırmıştık ama esas balı bittiği için Erol Abi bize çok bozulmuştu.

       Alt katımızdaki ailenin hanımı terasa çamaşır asmaya çıktığı bir gün benim gri renkteki beyazlarımı görünce ah yavrum bir dahakileri ben yıkayayım diye ağlamaklı olmuştu.

       Annem Eskişehir’de bana pasta tarif etmişti. O zamanlarda da yurt kapanmış evde kalanların sayısı on sekize çıkmıştı. Tarife göre şeker,  un, yumurta vs. aldım, pişirdim.

       Arkadaşlar okuldan gelince yemek sonrası sürpriz yapacağım. O tarihlerde tüp yok, ancak elektrik ocağıyla bir kap yemek yapabiliyoruz, o da saatlerce sürüyor. Yemekten sonra pastayı getirdim, bir alan bir daha almıyor, teşekkür edip kalkıyor. Baktım benim pasta taş gibi, adama atsan kafasını yarar. Meğer fırında pişirmek lazımmış. Talebe evinde fırın mı olur?

       Osman da bizim derneğe taşındı. Bir gün Kayseri’ye gittik Osman’ın babası Rıfat Amca,“Oğlum televizyonlarda duyuyoruz okullarda kavga, döğüş oluyor, arkadaşlarının arasında çakı bıçağı falan taşıyan var mı? diye sordu. Osman da olur mu baba, onların hepsi kocaman insan, öyle şeyler yapmazlar dedi. Hâlbuki oğlu Osman’da her şey var, Rıfat Amca ne bilsin.

       Ali Ağabey vardı, Bankalar Lokantası sahibi. Bizden ayıp olmasın diye cüzi bir ücret alırdı. Bizde de zaten para yok, bir kap yemek yiyebilirdik. Osman’la gittik, birer yemek söyledik, baktım Osman sütlaç yiyor. Osman ne zaman söyledin bunu diye kızınca Osman bana baktı, bir karşıdaki adama, utandı, kızardı, meğer karşıdaki tanımadığımız adamın sütlacıymış, ye oğlum ye demişti o ağabey.

       Okul bittikten yıllar sonra Adana’ya Bankalar Lokantasına gittim, yemek yedim, hesabı ödedim. Kasada Ali Ağabey var, kendimi tanıttım, elini öptüm, Eskişehir’den getirdiklerimi verdim. Sarıldık, ağlaştık. Ali Ağabey’in bize çok hakkı geçmişti, Allah rahmet eylesin.

       Adana’nın o kavga ortamında kaçış yerimizden birisi de İsmet Akıllı Ağabey’in Alsan Pasajındaki dükkânıydı. İsmet Ağabey ne kadar garip, fakir, düşkün insan varsa onları giydirirdi. Esas müşterileri de zenginler ve oranın kabadayılarıydı… Oranın sohbeti, neşesi, çayı başkaydı. Bir gün birbirini tanımayan iki meczup oturuyor, birisi dakikalarca atıp tuttuktan sonra efendim ahlak ne kadar bozuldu- duvardaki İstanbul’un Fethi tablosundaki Fatih’in elindeki kılıcı göstererek“Alacaksın bu kılıcı, Küçüksaat’e dikileceksin, keseceksin, keseceksin diye devam edince hiç sesini çıkarmadan bekleyen diğeri artık dayanamadı “Kes kes dedi, bu kadar pırasaya biraz da et lazım.”

       Tabi biz et falan bulamazdık. Nohut, kuru fasulye, pilav başlıca yemeklerimizdi. Gerçi formika masada yufka açıp mantı da yaptığımızı hatırlıyorum. Kilolarca hamsi alıp saatlerce birkaç arkadaş temizler, pişirir, beş dakika içinde de çekirge gibi başına toplanıp bitirilirdi… Bazen de Oğuz Ağabey evden yemek getirirdi, o zaman midelerimiz bayram ederdi.

       Kitap sohbetleri olurdu, seminerler hazırlardık. Benim hazırladığım konu “Kültür ve Medeniyetti” mesela. O yaşta, o imkânlarla konu hazırlayacaksın, toplantıda anlatacaksın. Hem insanlar karşısında konuşmayı öğreniyorduk, hem araştırma yapmayı, hem okumayı. Bir gün terasta oturuyoruz, Necdet Hoca Ankara’dan gelmiş, ay ışığı var, yıldızlar var, Necdet Hoca’nın etrafında civcivli tavuk gibi toplanmışız, hoca anlatıyor, biz dinliyoruz derken bir ağabeyimiz ben Osmanlı Devleti’ni sosyolojik açıdan incelemeye başladım deyince hangi kitapları okuyorsun diye sordu Necdet Hoca, Sepetçioğlu’nun serisini dedi ağabeyimiz. Necdet Hoca çayı çok sever ya, bir damlasını ziyan etmek istemez, ama hepsi döküldü herhalde… biz de güldük saygılı bir şekilde…

       Yakup’un küçük bir sazı vardı, dernekte dururdu, ara sıra çalar efkâr dağıtırdık. Derneklerin kongre yapacağı zaman geldi, biz arkadaşlarla gezmeye gidiyoruz, bir hafta yokuz dedik, inanmadılar tabi. Cebimizde üç yüzer lira var. Bir otobüse bindik Kayseri’ye gittik, oradan Sivas Suşehri’ne, oradan Erzurum Aşkale’ye, oradan Yozgat Yerköy’e, oradan Ankara’ya oradan da Eskişehir’e uğramadan Adana’ya… O zamanlar sigara yok ya da karaborsa, bende de kalmadı. Yakup benden daha az utanıyor, koltuk koltuk gezip bana sigara toplamıştı. Yakup’la bizden önce mezun olan ve maaş almaya başlayan arkadaşları ziyarete gitmiştik, dönüşte altı yüzer lira paramız olmuştu.

Derneğin giriş kapısının karşısındaki barakada Ramazan Ağabey yaşardı. Her akşam içerdi, konuşurdu, bağırırdı. Bizim evi korur gibiydi Ramazan Ağabey’in sesini duyunca rahatlardım.

       Evin karşısında bir dostumuz,Allah rahmet eylesin Mustafa Adıgüzel vardı, bir inşaat mühendisinin bürosunda idi. Bizim staj defterimizi imzalatmıştı demokratik olarak. Staj yapacak halimiz yoktu.

       Dernekte bir teksir makinemiz vardı. Daktilo ile mumlu kâğıda yazar sonra teksir makinasında yazdıklarımızı sabahlara kadar çoğaltır, ertesi günde dağıtırdık.

       Aradan neredeyse kırk yıl geçti. O günleri, arkadaşları unutmak mümkün değil.

       Adana Kültür Derneği bambaşka bir şeydi. Hani Abdi posta kutusu için’’ Ey PTT’nin en haysiyetli, en şahsiyetli, en karakterli ve en şerefli posta kutusu ‘’demiş ya ne kadar güzel söylemiş.

       Öyle bir dernekte bulunmak, yetişmek, yaşamak bize nasip olduğu için şükrümüz çok.

       Derneğimiz dostluğun, sevginin, saygının, vefanın, güzelliğin paylaşıldığı bir yerdi. Her birimiz bir okul bitirdik ama esas okulumuz Adana Kültür Derneği idi.

       İyi ki o dernek vardı.

       İyi ki Necdet Özkaya vardı.

       İyi ki Oğuz Özkaya vardı.

       İyi ki Mehmet Hayati Özkaya bu kitabı yazmış.

       PK 546 –İdealist Bir Neslin Hikâyesi.

       Kitapta bu anlattıklarımdan başka şeyler var.

       Bu kitabı okuyun efendim.

 

 

                                                                                                                           Mehmet Ali Kalkan

 

MEHMET HAYATİ ÖZKAYA’DAN GELECEĞE GÖNDERİLEN BİR MEKTUP: P.K. 546-Osman OKTAY

 

MEHMET HAYATİ ÖZKAYA’DAN GELECEĞE GÖNDERİLEN BİR MEKTUP: P.K. 546

Osman OKTAY 

07 Kasım 2016

Ötüken Yayınevi, peş peşe kitaplar yayımlıyor ve hepsini takip edemiyoruz. Özer Ravanoğlu’nun Doğudan Batıdan Hikâyeler isimli kitabından sonra Tanrı Dağlarının Gözyaşları isimli kitabı da çıktı. Ben, Özer Ağabey’in bu çalışmalarından haberdardım ve Türk Dünyası’nda gönüllü bir nefer gibi yıllarca çalışıp duran biri olarak anlatacağı çok şey olduğunu biliyordum. Hele birilerine ders vermek için anlattığı bir fıkra vardı ve “Kitapta bu konuyu yazacak mısın?” diye sorduğumda, “Karar veremedim.” demişti. Ben de bazı gerçeklerin bilinmesinde fayda olduğunu ve mutlaka yazmasını söylemiştim. Doğudan Batı’dan Hikâyeler’i okudum ama Tanrı Dağlarının Gözyaşları’a henüz sıra gelmedi. Şöyle bir göz attığımda da o konuya rastlamadım. Kendisini defalarca aramama rağmen de ulaşamadığıma göre yine Tanrı Dağları’nın gölgelediği bir yerlere gitmiş olmalı.

Derken, kitapçıda bakınırken iki yıl önce bir görev için birlikte bulunduğumuz, Almanya’da, Kıssa-i Aşk isimli romanını imzalayıp veren Edebiyat Öğretmeni Mehmet Hayati Özkaya’nın P.K. 546 isimli kitabı gözüme ilişti. Nedendir bilmem, kitabın ismi ve kapağı bende önce bir polisiye romanla karşılaşacağım hissini uyandırmıştı. Ön sözü okuyunca durum anlaşıldı. Kıssa-i Aşk’ta anlatılan, iki gencin yürekler burkan aşk hikâyesinin aksine burada yürekleri vatan ve millet aşkıyla yanıp tutuşan memleket sevdalılarının mücadelesi vardı. Bizim kuşağın ya da Adana dışındakilerin daha çok Ankara’da tanıdığı değerli eğitimci, dava adamı Necdet Özkaya’nın Adanalı yıllarında orada tüttürdüğü bir ocak olan Adana Kültür Derneği çevresinde gelişen olaylar, orada verilen mücadele anlatılıyor ve dolayısı ile Türkiye’nin bir ateş çemberinden geçtiği 1970-1980 döneminin bir fotoğrafı çekiliyor.

Özkayalar, Türk milletinin “var olma” mücadelesinde şehitler ve gaziler veren bir aile. Teyze çocukları Ahmet Serdar Tanrıtanır, kardeşleri Yavuz Özkaya şehit olurken Oğuz Özkaya yaralanıyor, kitabın müellifi de hastanelik olmaktan kurtulamıyor. Düşünebiliyor musunuz? 25 Aralık 1978’de teyzesinin oğlu, komünizmin maşaları tarafından şehit edildikten yalnızca 19 gün sonra 12 Ocak 1979’da genç bir öğretmen olan ağabeyi Yavuz aynı akıbete uğruyor. Üstelik Oğuz ağabeyi de yanında ve ağır yaralanmış. Hastaneye bir gidiyor ki Yavuz ağabeyi morgda, Oğuz ağabeyi beyin cerrahide, ablası psikiyatride… O yıllar öyle yıllardı ve kitap, yaşananları anlatması bakımından ayrıca önem taşıyor ve tarihe not düşüyor.

Kitapta da bahsi geçtiği gibi, Necdet Ağabey, benim de hizmetkârı olarak görev yaptığım Devlet gazetesinde Mehmet Özkan imzası ile yazılar yazardı ve bizler dizgiden sonra tashih yaptığımız için o yazıları herkesten önce okurduk. İlkokul mezunu bile olmayan bir “Bakan”ın asansöre “Hasanasör” dediğini, Şahların sarayını gezen bir bürokratın hiç tuvalet görmeyip sorması üzerine rehberinden, “Onlar Şahtır, nereye isterlerse yaparlar.” cevabını aldığını hep onun yazılarından öğrenmiştik. Anlayan için iğneleyici, dokunaklı ve mesaj dolu yazılardı.

Milliyetçi-Ülkücü Hareket’in tarihinde, Adana’nın önemli bir yeri vardır. MHP Lideri Alparslan Türkeş, 1969 ve sonraki seçimlerde Adana’dan milletvekili seçilmiş; İl Başkanı Faruk Akkülah’ın gayreti ve örnek kişiliği bunda önemli rol oynamıştır. Faruk Akkülah, 1960’lı yılların başlarında Türk Ocaklarının Adana Şubesi Başkanı olarak da önemli görevler yürüten ve Necdet Hoca, ailesi ile birlikte Adana’ya geldiğinde onlara kucak açan kişidir.

Necdet Özkaya, Millî Mensucat Ortaokulu öğretmeni iken öğrencileri ile birlikte çıkardıkları “Özleyiş” isimli aylık fikir ve edebiyat dergisinde, “At Üstünde Doğan, At Üstünde Ölmeyi Gaye Edinen Ataların Torunları Kahve Köşelerinde Vakit Geçirmemelidir” başlıklı bir yazı yayımlamış; Atsız, Türkeş ve arkadaşlarının yargılandığı 1944 Turancılık Davası’ndan tam 20 yıl sonra aynı “suç” isnadıyla hakkında dava açılıp beraat etmiştir. Ne yazık ki Türk milliyetçilerinin kaderi hep bu olmuş ve vatanını milletini sevmek suç olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Öyle olunca da ülkemiz adım adım bugünkü karmaşa ortamına sürüklenmiş, bölünme tehlikesi konuşulur olmuştur. Askerlik ve dava arkadaşı Ayvaz Gökdemir’in 1975 Mayısında Millî Eğitim Bakanlığı Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğü’ne atanmasından sonra Necdet Hoca’ya da Ankara yolları görünmüş ve aynı yılın Kasım ayında Genel Müdür Yardımcısı olarak tayini çıkmıştır. Bu, elbette çok normaldir de bugün için hasret kaldığımız bir haber çıkar, 17 Kasım 1975 tarihli Van-Serhat gazetesinde:

“Memnuniyetle haber aldığımıza göre hemşehrimiz öğretmen Necdet Özkaya Orta Öğretim Genel Müdür Yardımcılığı görevine tayin edilmiştir. Sayın Necdet Özkaya çalışkan, bilgili, karakter sahibi şahsiyetli bir TÜRK MİLLİYETÇİSİ’dir. Necdet Özkaya’nın bu göreve getirilmesi ŞEHRİMİZDE SEVİNÇLE KARŞILANMIŞTIR…”

İşte Van ve Vanlı budur ve bu ifadelerle günümüzü karşılaştırdığımızda geçen 40 yıl içinde Türk milleti ile nasıl bir oyun oynandığını da gözler önüne sermektedir.

Peki, kitabın adı neden P.K. 546? Bu, Adana Kültür Derneğinin Adana Büyük Postanede bulunan posta kutusunun numarasıdır. Necdet Hoca’ya ve Dernek’e gelen “Aziz Dostum”, “Sevgili Oğlum”, “Kıymetli Ağabeyim…” diye başlayan pek çok mektubun ve çeşitli yerlerden gelen dergi ve gazetelerin buluşup ilgililere dağıtıldığı kutucuktur o. Mehmet Hayati Özkaya da Dernek’in en genç müdavimi ve hizmetkârı olduğu için posta kutusunu açıp gelenleri bir müjde gibi sahiplerine ulaştırma görevi çoğu zaman ona düşmekte, verdiği emanetin karşılığı olarak da kendisine yemek ısmarlanmaktadır. Şimdi hâlâ var mıdır bilmem ama yemekler genellikle rahmetli Ali Karataş’ın Bankalar Lokantasında ikram edilir. Ali Karataş vatanperver bir şahsiyettir ve ülkücü gençleri çok sever. Bir gün Oğuz Bey’e, “Bana Dernek’ten on öğrenci gönder, öğle yemeklerini burada yesinler, benden.” der. Bu, o zaman için bulunmaz bir nimettir. Gençler bir iki gün lokantaya giderler ve vazgeçerler. Ali Bey’in durumu merak etmesi üzerine, Oğuz Bey gençlere sorar ve aldığı cevap karşısında duygulanır. “Ücret ödemeden yemek yemeyi utanılacak bir şey” olarak değerlendirmişlerdir. Bu durumu öğrenen lokanta sahibi Ali Bey de duygulanır ve “İşte ben bu yüzden seviyorum bu ülkücü çocukları!” demekten kendini alamaz. Gönüllerini hoş edecek bir formülü de hemen bulur: “Gelip yemeklerini yesinler ve veresiye defterine yazdırsınlar. İş güç sahibi olduklarında da borçlarını öderler!”Oysa lokantanın bir veresiye defteri yoktur. İşte, su katılmamış ülkücüler ve ülkücülük böyle bir şeydi.

Mehmet Hayati Özkaya, Adana Kültür Derneği çevresinde gelişen ve Türkiye tarihinde bir döneme ışık tutan hatıralar demetini derleyip toparlamış ve yine P.K. 546’ya koyarak kutuyu açanlar okusunlar diye emanet etmiş. Millî yayıncılığın nişanesi olan Ötüken Neşriyat da daha geniş kitlelere ulaşması için bu notları kitap hâlinde yayımlayıp okuyucuya ulaştırmış. Kitap, yine Adana Kültür Derneğinde yetişen şair Mehmet Ali Kalkan’ın “Gök Aradık Tuğlara” isimli şiiri ile bitiyor:

Gök aradık tuğlara

Türk’ü yazdık çağlara

Aşk atını dağlara

Yıldırımca sürdük ya!

Üç ettik ayımızı

Çok ettik sayımızı

Asya’dan yayımızı

Bismillahla gerdik ya!

Güneş ardınca gittik

Türk adını dirilttik

Gün oldu dağ erittik

Demire can verdik ya!

Eri, Hakanı, Beyi

Pir bildi Yesevi’yi

Göklerdeki maviyi

Yeryüzüne serdik ya!

Yürürken Oğuz Boyu

Bilmedi hiç korkuyu

Gökçek Anadolu’yu

Adaletle ördük ya!

 

Adaletin şaşmaması ve Türk kültürüne hizmet eden, Türklüğün beka davası için çalışan Ocakların hep var olması dileği ile Mehmet Hayati Özkaya’yı tebrik ediyor, yeni eserlerini bekliyoruz.

P.K. 546 - Önsöz- Mehmet Hayati Özkaya

Önsöz 

Söz vermIştIm kendIme, 1970’li yıllarda aralarında benim de bulunduğum liseli ve üniversiteli gençlerin sık sık gidip geldiği, vatan ve millet sevgisinin içimizde filizlenmesine vesile olan ve Türk milliyetçiliği fikrinin toplumda şuurlu bir şekilde yerleşmesi için faaliyette bulunan Adana Kültür Derneği’ni bir gün mutlaka anlatacaktım, anlatmalıydım; çünkü bu dernek aynı zamanda bir dönemin tarihini yansıtmaktaydı.

Bu derneğin mensupları çıktıkları yolun oldukça zahmetli oldu- ğunu bilerek yürüdüler. Zorluklara boyun eğmediler ve yürüdükleri yoldan da asla dönmediler. Adana Kültür Derneği’nin ve bu derne- ğin unutulmayan ve unutulmayacak olan renkli simalarının hikâyesini yazmak için adeta kendimi görevlendirmiştim. Allah’a şükürler olsun ki görevimi yerine getirdim; yazdım, bitirdim.

Ancak bu kitap sadece bir anılar demeti, bir biyografi çalışması ya da sadece bir roman kırıntısı değil; belki bir kaynak eser, belki hepsi, belki de hepsinin harmanlandığı yeni bir tür. Bilmiyorum, bildiğim bir şey var ki o da bu kitap, bir dönemin unutulup gitmemesi için geleceğe gönderilen bir mektuptur.

Hafızalardan silinmemesi için kaleme aldığım bu kitabı yazarken bazen çok mutlu ve huzurlu bazen karmakarışık bir haldeydim. Çünkü geçmişi bir film seyreder gibi zamanın perdesinde yeniden seyrettim. Seyrettim ve gördüklerimin, yaşadıklarımın veya yaşadıklarımızın değerli ve önemli bir kısmını PK 546’ya gönderdim.

Şimdi ya da birazdan bu “posta kutusu”nun kapağını usulca açarak adınıza postalanmış bu mektubu alıp okurken “memleket meselesi” deyip bir kutlu sefere çıkanların yaktığı ateşi ve bu ateşi söndürmemek için canla başla uğraşan fedakâr insanları hatırlayacak, hatta bu uğurda “batan güneşler” gibi serden geçenleri yâd edeceksiniz. Nefesiniz daralacak, yüreğiniz kabaracak belki de gözlerinizde damlalar birikecek ve siz, sessiz sedasız bir “Fatiha” okuyacak, sonra da “Allah cümlesine rahmet eylesin!” diyeceksiniz.

Bu kitabı hazırlarken beni destekleyen, bana yardım eden eşim Fatma Özkaya’ya, reisimiz Oğuz Özkaya’ya, arkadaşlarım ve dostlarım Osman Kurban’a, M. Ali Kalkan’a, Erol Cihangir’e ve Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nde Araştırma Görevlisi olan sevgili yeğenim P. Gülce Özkaya’ya, çok de- ğerli dostum Meram Alpaslan Ortaokulu Edebiyat öğretmeni Musa Aşık’a çok teşekkür ediyorum.

12 Nisan 2016 - Adana

 

12 Ocak 1979 /Adana

Sabahtan akşama kadar…

O sabahı unutmam mümkün değil.

O sabah erkenden kalkmıştım, saat altı ya da altı buçuktu.

Yağmurlu gecenin son kırıntıları, sabahın ilk ışıkları gibi dalıvermişti uykumun ortasına. Nedendir bilmem göz kapaklarım pek de istekli olmayarak aralanmıştı. Tavanda bir noktaya takılıp kalan gözlerim kısa bir süre sonra kurulu bir saat gibi birden bire açılmış ve beni yatağın dışına atıvermişti.

“Haydi, yine geç kalmayın!“ diyerek önce ablamı, sonra abilerimi uyandırmıştım. Bir münadi gibi çalıvermiştim kalk borusunu. Sonra da görevimi yerine getirmenin rahatlığıyla gerisin geriye dönmüştüm yatağıma. Onlar hareketlenmiş, bense işsiz, güçsüz ve okulsuz bir miskin gibi kalakalmıştım ortada. Onlar çalışıyordu. Büyük abim kitapçı dükkânına, ablam biçki dikiş kursundaki görevine, küçük abim de İmam Hatip lisesindeki dersine yetişmeliydi.

Takvim yaprakları Ocak ayının 12’sini gösteriyordu. Hava soğuktu. Yapacak bir işim yoktu, okuluna ara vermiş, aylak bir adamdım. Yatağımın sıcaklığı uykunun davetiyle birleşince sanki asırlık bir girdaba düşüvermiştim:

Bir süre kendimle mücadele etmiş iç parçalayıcı olayları düşünmemeye çalışmıştım.  Her şeyi unutmak, hiçbir şeyi hatırlamak istemiyordum. Fakat olmuyordu. Kaç gündür annem ve ablam teyzemin evindeydi. İki hafta önce Ahmet’i vurmuşlardı. Teyzemin tek erkek evladıydı o. Bilenler bilir, henüz 16’sındaydı Ahmet, fırtına gibiydi. Gençlikle ölüm hiç de bir birine yakışmıyordu ama o, ölmüştü. Aralık’ın 25’i miydi, 26’sı mıydı? Ne de çabuk geçiyordu günler. Galiba gece 11 haberlerinde dinlemiştik olayı. Annem uyuyordu, uyandırdık. Evimiz bir ölüm sessizliğine bürünmüştü adeta… Sonra, sonra teyzemgildeydik. O akşam Ahmet ve arkadaşları Gülek caminin karşısındaki pastanede otururken kurşun yağmuruna tutulmuşlardı…

Ertesi gün gazetelerde sıradan, basit bir haber gibi geçivermişti olay:

“Adana’da dün akşam saatlerinde Ülkücülerin uğrak yeri olan İbo Osman Caddesi üzerindeki Duru Pastahanesi tarandı. Olayda pastahanenin işletmecisi 37 yaşındaki Hasan Koç, Şenol Girit ile 16 yaşındaki Ahmet Serdar Tanrıtanır öldü. Polis saldırıyı gerçekleştirenleri araştırıyor…”

Yine ertesi gün, Adana’nın da içinde bulunduğu 13 ilde (26 Aralık 1978) sıkıyönetim ilan edilmişti. Artık ölümler olmayacak, Devlet vatandaşının can ve mal güvenliğini sağlayacak, bir süredir memlekette kaybolan huzuru yeniden inşa edecekti…

Bir gün önce gelseydiniz askerinizle, polisinizle… Gösterseydiniz gücünüzü, getirseydiniz “huzuru” saklandığı yerden davulla zurnayla; gitmeseydi Ahmet 16’sında, babasız kalmasaydı Hasan Koç’un çocukları ne olurdu sanki?

 

Yağmur yağıyordu ve ben çamurlu bir yolda yürüyordum. Ellerim,  evet evet çok iyi hatırlıyorum, ellerim parkamın ceplerindeydi ve ben ıslık çalarak yürüyordum. Nereye gidiyordum, niye gidiyordum bilmiyordum. Böyle ne kadar yürüdüm ya da yürüyecektim. Bilmiyordum. Bildiğim bir tek şey vardı yolumun üzerindeki köşe başında, üç katlı bir evin kapısının önünde liseden tanıdığım bir kız çocuğu duruyordu.  Kara önlüklü, beyaz yakalı lise bir kız.  Sırtında okul çantası vardı ve bana bakıp gülüyordu. Adım adım yaklaştım ona, tam aynı hizaya geldiğimizde kafamı hafifçe çevirip göz ucuyla baktım yüzüne, o an kızın gözündeki dehşeti, bakışlarındaki garipliği gördüm. Ürkmüş ve hızlanmıştım ki, iki el silah sesi: “Tak, tak…” Kurşunlardan biri başımın sol tarafını sıyırıp geçmiş, diğeri hiç yaklaşmamıştı bile. Tak, tak…

Kara önlüklü, beyaz yakalı kız ikinci defa ateşlemişti silahını. İyi hatırlıyorum ben vurulmamıştım; fakat yere düşmüştüm ve birden bire sokaktaki evlerin pencereleri, kapıları açılmış insanlar başıma toplanıvermişti. Anlayamadığım sesler yükseliyordu. Sesler seslere karışıyor silah sesine benzeyen tak tak’lar fazlalaşıyordu. Birden gözümü açıverdim. Yataktan fırladım. Yaşıyordum ve evimizin kapısı kırılırcasına vuruluyordu.

Sersemlik, korkuyla şaşkınlığa bırakmıştı yerini, kapıya uzanan elim bir türlü anahtarı çeviremiyordu. Dışarıdan gelen ses, sadece “Kapıyı açın, kapıyı açın!” oluyor, beynimde uğulduyordu.

 

Bizimkiler ne zaman gitmişti, aradan ne kadar zaman geçmişti hiç hatırlamıyordum. Kapı bir süre daha vuruldu. Dışarıdan konuşmalar geliyordu. Bir ara “Açın polis!” sesiyle irkildim ve kapıyı açıverdim.

Karşımda üç polis duruyordu… Anlaşılan bir baskın vardı, evimiz aranacaktı. Gerçi alışmıştım. Eskişehir’deki kaldığımız öğrenci yurdunda da sık sık başımız geliyordu bu olay. Fakat polisler beni şaşırtmıştı. Gayet kibar bir şekilde:

“Lütfen giyinin, bir konuda bilginize danışmak için Eski İstasyon Karakoluna kadar gideceğiz.”

Giyindim. Polis arabasına bindik. Çok süratli bir şekilde karakola geldik. Polislerden biriyle Komiserin odasına girdik. Komiser masanın önündeki sandalyelerden birini gösterdi oturmam için; fakat ben hâlâ şaşkındım. Ayakta durmaya devam ettim ve  “Niye getirdiniz beni buraya?” dedim. Komiser bir yumuşak, bir sevecendi ki anlatamam… Sanki Yeşilçam filmlerinden fırlamış da bu karakola düşmüştü.  Tekrar eliyle yer göstererek “Oturur musunuz, birkaç sorum olacak?” dedi. Oturdum. Adınız soyadınız, nerelisiniz gibi bilindik suallerden sonra:

“Sizi bugünlerde rahatsız eden, tehdit eden birileri var mıydı?dedi ve ekledi:

“ Şüphelendiğiniz kişiler?”

“Beni mi?”

“Takip ediliyor muydunuz?”

 “Ben mi?” anlamamıştım.

Anlamadığımı anlayınca ya da polislerin bana bir şey söylemediğini keşfedince:

“Bak kardeşim bu sabah, saat 8 civarında hemen şurada, eliyle gösteriyordu, İstiklal sinemasının arkasında tekel deposunun önünde ağabeylerini vurdular.”

“Ne?”

“Şimdi Numune Hastanesindeler. Sizi rahatsız eden, tehdit eden birileri varsa hemen söyle!”

Sizi rahatsız eden, tehdit eden birileri… Ne garip, ne aptalca bir soruydu ya Rabbim! “Biz” kimdik, “bizi” kim, niçin tehdit etsin ki? 

Öfkem kabarmış, yumruklarım sımsıkı olmuş, üst dişlerim alt dudağımda gezinmeye başlamıştı. Patladım, patlayacaktım sanki… Oturduğum yerden bir ruh gibi kalktım. Acı bir tebessüm belirdi dudaklarımda farkındaydım.

Bu memlekette yıllardır “rahatın” kaybolduğunu, dipsiz kuyulara düştüğünü bu karakoldakiler bilmiyorlar mı, siz bilmiyor musunuz sanki. Niye soruyorsunuz bunu bana? diyecektim vazgeçtim.

“Yaşıyorlar mı?”dedim.

“Evet.”dedi komiser.

Çıkıyorum dedim ve dışarıya attım kendimi.

 

***

“Hastahane önünde incir ağacı, annem ağacı”

 

Numune Hastahanenin önündeydim. Dolmuşla mı, taksiyle mi, koşarak mı geldim. Polis mi getirdi beni buraya, hiç hatırlamıyorum. Gelmiştim işte. Kapıdaki görevlinin “Dur birader nereye?” diye seslenişe aldırış etmeden içeri girdim. Hızlı adımlarla yürümeye başladım. Derdime derman olacak bir tanıdık yüz görememiştim. Ardım sıra koşarak gelen görevli beni durdurmuştu. Durumu ona kısaca anlattım. “Bir dakika bekle” dedi. Yanımdan uzaklaştı. Bir odaya girdi, çıktı.  “Acil servise gidelim” dedi.  Orada öğrendim durumu:

Sanki yer gök ayağa kalkmış, alt üst olmuştu.

Önce kabaran bir deniz gibi coştum ve koştum hastahanenin sevişleri arasında, sonra duruldum birdenbire. Şimdi ben ne yapacağım diye sordum kaç kez kendime. Oğuz abim beyin cerrahi sevisinde, ablam psikiyatride, Yavuz abim morgdaydı. Annem ve kız kardeşim yangın yerine dönen teyzemlerin evindeydi. Onlara bunu nasıl söylerdim, nasıl haber verirdim. O an Arif Nihat’ın mısraları nerden ve nasıl da sökün edip gelmişti dudaklarıma:  

“Yoksa şu yaprakta Yavuz 
 Yoksa şu sayfada Oğuz 

 Biz de yoğuz biz de yoğuz!”

 

Aman Allah’ım, şaşkınlık bu olsa gerek,  çıkmaz sokaklarda kalmak böyle olurdu demek. Dışarı çıktım. Hastahanenin önü kalabalıklaşmıştı. Abimin öğrencileri, öğretmen arkadaşları küçüklü büyüklü gruplar halinde bahçedeydi. Tanıdık yüzler görüyordum. İlk dikkatimi çeken Mustafa Yeşil’di. Yavuz abimin çok yakın arkadaşlarından biriydi; birlikte başlamışlardı İmam Hatip’te öğretmenliğe. Bir köşede hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Yanına gittim “Şimdi ağlamanın zamanı değil.” dedim. O kadar sakin, o kadar metindim ki anlatamam. Yavuz’u, o yağız delikanlıyı, çağımıza damgasını vuran o yiğidi görmek için morga indik. Morgun kapısında Anda’nın bölge şefi Mehmet Kaçar’la karşılaşmıştık. Yanında tanımadığımız birileri vardı Az önce otopsi tutanağını hazırladıklarını söyledi. Elindeki kâğıdı hemen alıp okumaya başladım:

 

12.01.1979 günü Emniyet müdürlüğünden verilen habere göre belirsiz kişiler tarafından kurşunla taranarak yaralanan Yavuz Özkaya’nın öldüğü bildirildiğinden ceseti üzerinde gerekli adli inceleme yapılmak üzere (…) adliye minibüsü ile saat:11.30’da Numune Hastahanesine gelindi. Cesetin gasılhanede hazır olduğu görülerek incelemeye geçildi. Ceset 30 yaşlarında 1.75 boylarında 75 kg. ağırlığında esmer tenli siyah saçlı sünnetli bir erkek cesetidir. Ölü morlukları belirlenmiştir. Ölü sertliği gevşemiştir. Ceset üzerinde yapılan incelemede kurşunların giriş ve çıkış deliği görülmüştür. (…) devam eden tutanağın son cümlesinde, düzenlenen bu tutanakla ceset Mehmet Kaçar’a teslim edildi. Altında ise tarih ve imzalar vardı.

Tutanakta yazılanlar beni tatmin etmemişti, bir de kendi gözlerimle görmek isteyerek soğukluğun ve sessizliğin kol gezdiği o garip odaya girmiştim. Ölü ve diri iki kişi, baş başaydık. Yavuz uyuyordu. Dudağında belli belirsiz bir tebessüm vardı sanki. Yüzüne bakıp, bakıp durdum; hiç kırılmamıştı, hiç üzülmemişti, hiç kızmamıştı sanki bize… Kapandı perde, bitti rolüm; artık her şey size kalmış, ister alkışlayın, ister yuhalayın dercesine uyuyordu hem de mışıl mışıl.  Yüzüne daha yakından bakmak için bir iki adım daha yaklaştım. Kurşunlardan biri başının sol tarafında bir iz bırakmıştı. O an sabahki rüyamı hatırladım. Kara önlüklü, beyaz yakalı liseli kızı hatırladım. Başımın sol tarafını sıyırıp geçen kurşunu hatırladım... Aman Allah’ım ne yaman bir durumdu. Kahpe ellerin, kahpe kurşunları yakamızı bir türlü bırakmıyordu. Daha on beş gün önce Ahmet Serdar ahlar vahlar arasında toprakla buluşmuştu. Şimdi sıra Yavuz’daydı. Artık dayanamıyordum. Boğazımda düğümlenen hıçkırıklar bir yol bulup haykırışa dönmek üzereyken usulca terk ettim odayı.   

 

Akşama doğru hastahanenin bahçesinde bir kıpırdanma olmuştu. Saatlerdir bahçede sessizce bekleyen kalabalık birden hareketlenmişti.

Hoca geldi, Hoca geldi…”sesleri beni de heyecanlandır-mıştı. Evet, en büyük ağabeyim, Necdet Hoca, Ankara’dan nihayet gelmişti. Hastahane önünde karşılaşmıştık onunla. Ama ne karşılaşma.

Sabahtan beri adeta taşlaşan ben, artık normal bir insan kalıbına dönerek gözyaşlarımın önündeki bendi kaldırmış, çağlayıp coşmuştum. Bir yandan ağlıyor ve haykırıyor bir yandan da “ Ben haber veremedim anneme sen ver abi, sen ver!” diyordum. Ben “Sen ver abi, sen ver!” dedikçe abim kollarının arasına aldığı başımı göğsüne adeta yapıştırıyor, beni daha sıkı sarıp sarmalıyordu. Ama ağlamıyordu. Kan çanağına dönmüş gözünden bir damla yaş dökülmüyordu.

Abim, herkesin hocası, Necdet Hoca, herkesin önünde ağlayabilir miydi? Sahi abim ağlayabilir miydi? Ağlayamazdı. Ağlamamalıydı; çünkü o, Atsız’ın şiirlerindeki 

Iztırap çek inleme..Ses çıkarmadan aşın

Bir damlacık aksa da bir acizdir gözyaşın”

 dediği ideal insandı. Ağlamak yakışmazdı ona. O; gücün, kuvvetin, inancın adıydı. O, bizim için, annemiz Rabia Hanım için, bir destan kahramanı gibiydi.

Bir kelime bile etmeden yanaklarımdan süzülen gözyaşlarımı siliyor, siliyor ve bir büyük boşluğa bakıp dünden bugüne doğru yürüyordu adeta… Zaman burada donmuştu. Siyah beyaz bir fotoğrafın içinden çıkanlar tek tek mazinin sahnesinde yerlerini almaya başlamışlardı.

 

 
 

Yazarın Biyografisi

Mehmet Hayati ÖZKAYA

1959'da Van'da doğdu. ilk, orta ve lise öğrenimini Adana'da yaptı. 1980 yılında Eskişehir Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümünden mezun oldu. 1982 yılında Sakarya Atatürk Lisesi'nde öğretmenliğe başladı. Daha sonraki yıllarda sırasıyla Adapazarı Kazımpaşa Ortaokulunda, Adana Baraj Lisesinde Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yaptı. Adana Seyhan Mehmet Kemal Tuncel Lisesine 1987 yılında kurucu müdür olarak atandı. 1992'nin sonuna kadar bu görevi 1993-1995 yıllarında İtalya’nın Trieste şehrinde Yabancı Diller Türkçe okutmalığı görevini yürüttü. Dönüşte ÇEAŞ Anadolu Lisesinde Edebiyat öğretmenliği, şimdide Adana ilhan Atış Anadolu Lisesi'nde Edebiyat öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

An itibariyle ziyaretci sayısı:

86 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi