1800 - 1923 LOZAN ARASI TÜRKİYE İKTİSAT TARİHİ - 4

1800 - 1923 Lozan Arası Türkiye İktisat Tarihi - 4

Önceki üç yazımızda Kanunî devrinin sonuna gelmiş ve bu arada Osmanlı Ekonomik Sistemi ile ilgili olarak da  İaşe konusuna kısaca değinmiştik.

Bu yazıda, Fiskalizm İlkesini anlatarak devam edeceğiz.

Bu ilke, kısaca şudur: Hazineye ait gelirleri, mümkün olduğu kadar yüksek düzeye çıkarmaya çalışmak ve ulaştığı düzeyin altına inmesini engellemektir. Bu ilkenin bir uzantısı olarak, harcamaları kısmaya yönelik çalışmaları da zikretmek doğru olur. Fiskalizm İlkesi'nin temel uygulanış şekli böyledir.

Bu İlke'nin diğer İaşe İlkesi ve onu korumak anlamına gelen Gelenekçilik İlkesi ile beraber yürütülmesi zorunludur. Bu nedenle, tüketicilerin korunması için, satıcıların, tüccarların kâr oranlarının da sıkı denetim altında tutulması gerekmektedir. Zaten, Devlet, Loncaların örgütlenmesini desteklemekle bu konuyu sağlama almaya çalışmaktadır. Bunun için de NARH adı verilen sistemle, tüccarın kâr haddi % 5 ile % 15 arasında tutulmaktadır. Bunun yanında, sermayenin, tüccar elinde birikmemesi adına faiz oranları da % 15 ile % 20 arasında sabitlenmiş idi. Bu arada, ithalat gümrük vergisi % 3, ihracat vergisi ise % 8 idi.

Böylece Devlet, ekonomik organları ve oyuncuları tamamen ve sıkı bir denetim altına almış oluyordu.

Şimdi de, Toprak İdaresi ile ilgili kısa bir açıklama yaparak Osmanlı Ekonomik Yapısının daha iyi anlaşılmasını sağlamış olalım.

Osmanlı Devleti, fethettikleri memleketlerde, tıpkı Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları gibi toprağı dağıtmış ve idare etmişlerdir. Osmanlılar, Anadolu Beyliklerinden aldıkları yerleri eski şekilleriyle aynen kabul edip Rumeli'de elde ettikleri yerlerin hepsini Emirî, yani, Devlet'e ait arazi olarak tapulamışlar ve ancak, buradaki kilise ve manastırlara ait dinî vakıfları tanımışlardır.

Arazi-i Emîriyye veya Arz-ı memleket denilen yerler Devlet'e ait topraklar  olup bunlar, Öşür ve Resimlerine(vergi çeşitleri) ve hizmete göre büyük, orta ve küçük parçalara bölünmüştü.

Osmanlılarda, Arazi-i Emîriyyeden başka, Vakıf ve Mülk toprakları da vardı. Bunlar, tesis kurmak için veya hizmet karşılığında bazı kimselere verilmiş yerlerdi.

Vakıf arazisinin vergisi dinî, toplumsal ve ilmî kurumlara ayrılmıştı. Vakıf arazisi satılamaz ve başkasına devredilemezdi.

Daha önceki yazılarda kimlere verildiği belirtilmiş olan Dirlik Sistemi'nde dikkat çeken en önemli konulardan biri şudur: Dirlik sahipleri (Tımar, Zeamet, Has), toprağı işleyen köylünün efendisi gibi görünürse de, aslında, bu köylü ( REAYA) üzerinde haksız ve keyfî bir işlem yapamazdı. Yaptığı takdirde, bunun hakkında soruşturma açılır ve gerekirse elinden dirliği alınırdı.

Sonuç olarak; toprak, ne köylünün, ne de dirlik sahibinin malı olmayıp, Devlet'e ait idi. Köylü ekip biçmek, diğeri de kendisine verilen görevi yapmakla yükümlü idi. Bundan dolayı, o toprak, satılamaz ve bağışlanamazdı. Fakat, padişah, isterse vakfedebilir, isterse, hizmet karşılığı bir kuruma veya kişiye verebilirdi.

Daha önceki haftalarla beraber bu ana kadar anlattığımız, Osmanlı Devleti'nin, kuruluşu aşamalarından itibaren 1800'lü yılların başına kadar geçen zamanın çok kısa İktisat Tarihi niteliğindedir.

1789 tarihinde, yani, o zamanki dünyayı saran Fransız Devrimi günlerinde, I.Abdülhamit'in yerine, bir önceki padişah olan III. Mustafa'nın oğlu III. Selim tahta geçmiştir. III. Selim, şehzadeliği döneminde, babasından aldığı öğütlerle birlikte, Devlet'in içine düştüğü aczi iyi anlamış ve mutlak surette, değişim gerektiğine, hem de Avrupaî bir değişim gerektiğine tam olarak inanmıştı. Bu nedenle, daha şehzadeliği döneminde, Fransa Kralı XVI. Lui ile gizli de olsa temasa geçmiş idi.

Önümüzdeki haftadan itibaren, bu yeni dönemi yazmaya devam edeceğiz...

           

   

     

Köşe Yazarları


İKLİM ZİRVESİ
Cuma, 11 Ekim 2019
...

An itibariyle ziyaretci sayısı:

140 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi