UNUTULAN VATAN: DOĞU TÜRKİSTAN - 12 –

Unutulan Vatan : Doğu Türkistan - 12

XX. yüzyılın ilk yarısı bir anlamda dünyamızın siyasal askeri diplomatik ideolojik anlamlarda bölündüğü; bloklaştığı ve devletlerin birbirlerine karşı düşmanca niyetlerinin belki de zirve yaptığı bir dönemdir.

Böylesi bir atmosferde, uluslararası politika açısından kıyıda köşede kalmış, dış dünya ile temas ve iletişimi bir anlamda donmuş halkların hiçbir şansları yoktu. DOĞU TÜRKİSTAN’ın da kaderi ve geleceği böylesi bir ortam içinde düşünülmelidir.

Japonların, Pasifikte ilerlemeleri Avustralya’ya gelindiğinde durmuş ve artı hamle sırası BATILILAR’daydı. Waşington / Londra işbirliği iki cephede savaşmak zorundaydı. Bunlarda birincisi, Avrupa’da Almanya, diğeri ise Pasifikte Japonya idi. MC ARTHUR’un yüz kızartıcı bir şekilde gerisinde binlerce Amerikalı askeri bırakarak Avustralya’ya kaçmasıyla, birinci perde bitmişti.

Waşington gerek denizde gerekse karada hazırlıklarını yaptıktan sonra, “adadan adaya” sıçrayarak geride bıraktığı bütün adaları ve adacıkları Japonlardan kurtarmaya başlamıştı. Japonlar için son nokta kendi anavatanlarının bir parçası olan OKİNAVA ADASININ savunmasıydı. Yani kısaca Japonların, ÇİN SEFERİ olumlu bir sonuç getirmemiştir.

Kıta Çin için de, Japon işgaline karşı MODUS VİVENDİ şeklinde yapılan işbirliği. Milliyetçiler ve Komünistler arasında son bulmuştu. Özellikle İngilizlerin Hindistan üzerinden kurduğu hava yolu, ÇAN KAY ŞEK için çok önemliydi. Bu arada Amerikan Hava Kuvvetleri gönüllü pilotlardan kurulu bir hava gücüyle ÇAN KAY ŞEK’in yanında yer almışlardı.

Moskova bütün bu gelişmeleri büyük bir endişe ve kuşkuyla izliyordu. Zira Çin’de dengeler, MAO’nun aleyhine gelişiyordu. Bu gelişme ise yakın / orta vadede, Pekin’de ANTİRUS VE ANTİKOMÜNİST bir rejim ve sistem demekti.

Moskova derhal bu yeni gelişme ve jeopolitik durum karşısında; Çin politikasını yeniden gözden geçirme ve revize etme gereği duydu. O zaman Ruslar için bölgede yeni aktörler ve stratejik ortaklara ihtiyacı vardı. Bu durumda “parmaklar” DOĞU TÜRKİSTAN’ı ve onun yerleşik halkı olan UYGURLARI ve KAZAKLARI gösteriyordu.

Moskova zaten son yüzelli yılında abu coğrafyanın batısında son tek egemen güçtü. Kazak bozkırlarında başlayan yürüyüşü, EKİM DEVRİMİ’nden sonra BATI TÜRKİSTANA el koymasıyla sona ermiştir. Bu coğrafyanın başka coğrafyalarda olmayan fiziki bir özelliği daha vardı. Yani DOĞU ve BATI TÜRKİSTAN arasında çok derin farklı fiziksel engeller ve sınırlar yoktu. Ayrıca bu coğrafyalarda yaşayan TÜRKLER ,DİL / DİN gibi konularda da aralarında herhangi bir farklılık veya karşıtlık yaşamamaktaydılar.

Bölgede görevli KIZIL ORDU ve İSTİHBARAT elemanları bu gerçekleri bildiklerinden rahatlıkla, ÇAN KAY ŞEK in, ülkede egemenliği ele geçirdikten sonra varlığını ve kaderini WAŞİNGTONA bağlamış bu yeni komşu ile ilgili özel bir politika sahibi olmalıydı. Nasıl Japonlar yıllar önce MANÇUKO DEVLETİNİ kurmuşlarsa; bunlarda, DOĞU TÜRKİSTAN da benzer bir devlet düşünmüş olabilirlerdi. Onun içinde kendi güçlerine bu konularda hazır olmaları ve derhal doğudaki TÜRK ziyalılar, taktik önderler ile “ DİRSEK TEMASINDA “ bulunma emir ve talimatlar verecekler. Hatta kendileri ile birlikte hareket eden ideolojik bağlılıklarına güvendikleri ÖZBEK / KAZAK asıllı, görevlilere “HAZIR OL “ EMRİ VERİLECEKTİ.

 “,ÇİNLİLER HÂKİM MİLLET OLDUKLARI İÇİN, SAYICA FAZLA OLMAMALARINA RAĞMEN BAŞKALARINA NİSPETEN, ÖZEL İMKÂNLARA SAHİPTİLER. ÇİNLİLER YA DEVLET KURUMLARINDA ÇALIŞIYORLARDI, YA DA KENDİLERİNE AİT DÜKKÂNLARINDA TÜCCARLIK YAPIYORLARDI. ZOR BULUNAN PAHALI MALLAR ONLARIN ELLERİNDEN ÇIKIYORDU. SOVYETLER KOVULDUKTAN SONRA, SOVYETLERİN ELİNDEKİ YERL İMAL ŞİRKETİ ÇİNLİLERİN ELİNE GEÇMİŞTİ. İMTİYAZLI MEMUR ÇİNLİLE İ İLE TÜCCAR ÇİNLİLER BİRLEŞEREK, HEM DEVLETİİN HEM HALKIN SERVETİ HESABINA HIZLA ZENGİNLEŞİYORLARDI.”

“İŞTE BU DENGESİZLİK, O BİR AVUÇ ÇİNLİNİNİ LEHİHE GELİŞMİŞTİ. ÇİNLİLERİN İŞTAHASI DAHA ÇOK AÇILIRKEN, FAKİRLEŞEN HALKIN ÇİNLİLERE KARŞI NEFRETİ DÜŞMANLIĞI DA GİTTİKCE ARTIRIYORDU. BÖYLECE, HALKIN AYAKLANMASINA MÜSAİT ORTAM ÇOKTAN HAZIRLANMIŞTI. ANCAK BİR YAN TESİRE, BİR LİDERE İHTİYAÇ VARDI. BU ŞARTLAR HAZIRLANDIKTAN SONRA TÜRKLER, ÇİNLİ MÜSLÜMANLARIDA ARALARINA ALARAK AYAKLANDILAR. TÜRKLÜK VE İSLAM BAYRAĞI ALTINDA SAVAŞA GİRİŞİRKEN, MOĞOLLARADA : “AYNI ZULMÜ PAYLAŞAN VATANDAŞLAR, SİZDE BİZİM SAFIMIZA KATILIN!” DİYE HİTAP ETMEYİDE İHMAL ETMEDİLER.” İ.KURBAN ŞARKİ TÜRKİSTAN CUMHURİYETİ SYF 40-41

B – BÖLGESEL ÖLÇEKTE

Hatırlanacağı üzere, daha önce NİLKİ adlı yerleşim biriminden söz etmiş bu birimin D.Türkistan coğrafyasından hem stratejik hem de jeopolitik olarak önemli olduğunu vurgulamıştık.
Bu yerleşim biriminin diğer yerleşim birimlerinden en büyük farklılığı: halkının nüfusunun çok farklı etnik, dini, milli ve sosyo ekonomik farklılıklar göstermesidir. Her ne kadar halkın çoğunluğu Müslüman Türkler ise de aralarında DÖNGENLER, ÇİNLİLER, RUSLAR ve MOĞOLLAR ve ayrıca Türkleşen Moğollar da yaşamakta idiler. Bu arada yörede esen anti-RUS dalgası sonucunda, Ruslar yöreyi terk ederek vatanlarına dönmüşlerdir. Bunlardan boşalan işyerleri ve diğer görevlere Çinliler ve Türkler yerleşmişlerdi.

Bu arada Çin ülkesinde MİLLİYETÇİLER ile komünistler arasındaki, Japon işgaline karşı MODUS VİVENDİ biçiminde varılan ateşkes, Japonların yavaş yavaş işgal ettikleri Çin topraklarını terke başlaması üzerine, iki güç arasındaki bu anlaşma artık eskisi kadar işlevsel değildi. Pekin, özellikle Londra’nın ve Waşington’un desteğini aldığı için Mao üzerinde başarılı bir güç uygulamış, bir anlamda ÇKP ‘Yİ bloke etmiş gibiydi.
Çin’in kendi ülkesinde bünyesinde yaşanan bu politik, askeri ve ideolojik mücadele Çine “pamuk ipliği” ne bağlı olan farklı halkların çoğunluk olduğu, bölgelerde; MERKEZKAÇ güçlerini harekete geçiriyor bu aksiyom beraberinde B A Ğ I M S I Z L I K F İ K R İ N İ canlandıran bir atmosfere neden oluyordu.
İşte böylesi bir ortamda Doğu Türkistan Türkleri için aranılan özlenilen tarihi bir fırsat yakalanmıştı. Aslı KAZAN’lı olan Nilkili Fatih denilen bir mahalli önder, tekrar ulusal bağımsızlık ateşini yaktı. Toparlanan Türkler Çin garnizonlarını önemli irtibat merkezlerini basarak, hem güçlerini artırdılar hem de harp araç gereçleri bakımından zengin ganimetler elde ettiler.
Her bir zafer bir sonra daha büyük daha önemli bir zaferin habercisi oluyordu. Bu sanki “DOMİNO” etkisi göstermiştir. Bölgede konuşlanan Çin tugay ve tümenleri artık bu isyan ateşini ve bağımsız sevdasını söndüremez hale gelmişlerdi.

Bu coğrafyada bütün bunlar yaşanırken Ruslar bir adım geride hemen sınırın gerisinde “tam siper olmuş” bir halde olan biteni izliyorlardı. Özellikle bölgedeki Çin kuvvetleri daha modern araç gereçlerle (uçak, motorlu araçlar, toplar) takviye edilerek Türklere karşı saldırıya geçtiler. Fatih, akıllıca bir taktikle Nilki’yi terk etti. Bu arada mahalli liderlerden ALİHAN TÖRE liderliği üstlenmiş, Çinlilerin GULCA garnizonlarını ve karargâhlarını basarak çok büyük bir zafer kazanmıştır.

12-11 1944 günü Gulca şehrinde ay yıldızlı Gökbayrağı kabul eden ŞARKİ TÜRKİSTAN CUMHURİYETİ kurulduğu ilan edildi. Alihan Böke devlet başkanı oldu.

Bu ilan edilen yeni hükümet ve devlet öncelikli olarak şu politikaları ilan etmiş ve dünyaya deklare edilecekti.

• Türk topraklarındaki Çin egemenliğini yok edilecek , 
• Türk halkının eşitliği üzerine bir cumhuriyet kurulacak
• Devlet ve milletin kalkınması için: tarım, hayvancılık, ticaret, sanayi gibi alanlarda reformlar yapılacak 
• Her ne kadar halkın çoğunluğu Müslüman ise de Müslüman olmayanlara da dini özgürlükleri devam edecek ve korunacaktı, 
• Eğitim, sağlık gibi konularda yeni düzenlemeler yapılacak 
• Haberleşme, Orman ve Madencilik gibi dallar devlete bağlı olacak.

Bütün bunlar için ulaşılabilen her farklı coğrafyaya temsilciler, delegeler yollanmasına karar verilmiştir. Artık bundan sonra öncelikli yapılacak işleri başında bu yeni devletin kamu düzeni hukuk yapısı ve anayasal çerçevesinin inşasına sıra gelmişti / gelecekti.

Doğu Türkistan’nın hiç umulmayan, kıyısında / köşesinde kalan NİLKİ’de KAZAN TATARLARINDAN Fatih’in başlattığı isyan ateşi, kısa zamanda bu coğrafyada etkili oldu. Daha önce dediğimiz gibi; Çinli askeri ve sivil yönetim bütün çabalarına rağmen bir türlü bu süreç söndürülemedi.

İsyan ateşi, kendiliğinden bir biçimde çıkmasına rağmen, geçmiş deneyimlerden ders alınarak, gerek karargâh, gerekse cephe hizmetleri daha akıllıca belli bir plan ve program dâhilinde, mücadele başlamış; bu sefer Çinliler sığınabilecek destek alabilecek siyasi ve coğrafi derinlikten yoksun kalmışlardır.

Pekin bu coğrafyaya daha büyük birlikler yollayarak, isyan ateşini bastırmakta başarılı oldular. Bu deneyim Türklere, şu gerçekleri öğretmiştir; iyi bir planlama, iyi bir hazırlık, etkin bir istihbarat ve aynı zamanda düşman kuvvetlerinin kapasitesini gücünü ve komutanların niyetini öğrenmenin şart olduğunu kavramışlardır.

Bu isyanlar sırasında, binlerle ifade edilen Çin kuvvetlerinin, baskın pusu, operasyonlarla perişan edilmesi, Türklerde moral / motivasyon sağlamıştır. Bu ise direniş ve isyana soğuk bakan, günlük çıkarlarını düşünen geniş halk tabakalarının da DİRENİŞTEN yana tavır almalarına yol açtı.

Tam bu coğrafyada, Çinliler geri döndü, isyan ateşi söndü derken arkasından yeni yeni güçlerin Doğu Türkistan cephesine gerek personel, gerekse parasal desteğiyle katkıda bulunmaları sonucunda, daha önce dediğimiz gibi, ALİ HAN BÖKE liderliğinde, GULCA kentinde 12.11.1944’de ŞARKİ TÜRKİSTAN CUMHURİYETİ ilan edildi. Böylece bu coğrafyada bir TÜRK DEVLETİ daha kurulmuş oluyordu.

MOSKOVA, bütün bu gelişmeleri uzaktan kontrollü bir biçimde sureti haktan bir biçimde izlemeye çalışmıştır. Hatta zamanı ve yeri geldiğinde Türk tarafına teknik, teçhizat ve malzeme yardımı yapmaktan da geri durmamıştır. Taraflar arasında devam eden silahlı çatışmalarda, bozguna uğrayan Çinliler çok büyük miktarda askeri malzeme ile araç gereç kaybetmişlerdir. Bunlar ise Doğu Türkistan askeri birliklerine hem ateş gücü sağlarken, hem de hareket kabiliyetlerinin artmasına neden olmuşlardı.

Artık düzeli ordu biçiminde örgütlenen TÜRKLER, her galip geldikleri çatışmadan sonra, bir sonraki çatışmaya askeri kabiliyetleri, emir komuta, haberleşme konularında modern ordular gibi harita okuyarak ateş güçleri ile birlikte manevra unsurlarını eşgüdüm içinde kullanmışlardır. Bütün bu gelişmeler ve zaferler bu sefer MOSKOVA nın tavır ve politika değişikliği yoluna gitmesine yol açan bir uyarı oldu. Ruslar Türk tarafının bu kadar süre içinde kuvvet toplamalarına, eğitmelerine düzenli bir ordu sahibi olmalarından pek de memnun olmamışlardı. Zira DOĞU ve BATI TÜRK DÜNYASI arasında dediğimiz gibi keskin çizgili coğrafi bir sınır yoktu. Taraflar çok rahatlıklar yer ve yerleşim alanlarını değiştirebiliyorlardı. TÜRKLERİ az da olsa durdurmak bloke etmek için MOSKOVA Urumciye çok yaklaşan Türkleri bir fren sistemi içinde durdurması veya en azından ağırlaştırması gerekiyordu. Ruslar taraflar arasında bir anlaşma ortamı yaratma amacıyla devreye girip, tarafları bir masa etrafında buluşturdu. 

XX. VE XXI yüzyıllarda, dünya siyasal ve ideolojik yapılanma ve gelişme dönemlerinde, insanlık ve u.arası tarih, diplomasi açısından en fazla dikkat çeken üzerinde büyük mücadelelerin yaşandığı alanlar, SANAYİLEŞME dediğimiz dönemleri yaşayan ve askeri güçlerini artık kendi anavatan topraklarının dışına çıkarabilen, KEŞİFLER ve de İCATLAR ÇAĞINI yakalayan devlet / ulusların adına E M P E R Y A L İ Z M / S Ö M Ü R G E C İ L İ K denilen seviyeye gelmeleri dünya çapında“ DENİZ AŞIRI “ topraklara ve üzerlerinde yaşayan halklara sahip olmaları, bu coğrafyaların hem toprak altı / üstü ve EMEK güçlerine, üretim ve tüketimde de üstlerinde NİAHİ söz sahibi olma ile sonuçlanan sürecin uygulayıcısı olma halleridir.

Peki, o zaman demek ki dünyada bir yanda sayı ve nüfus olarak az ama askeri, diplomatik ve askeri olarak güçlü bir devletler topluluğu ile bunların karşısında neredeyse toprakları varlıkları işgal edilen, insan zenginliği KÖLE edilen, ( AFRİKA ) veya salgın hastalıklarla mücadele eden (AMERİKA ) veya Afyon tiryakisi edilip çürümeye mahkûm edilen (ÇİN )

AFRİKA-AMERİKA ve ÇİN gibi emperyalizmin kurbanları olan halklar arasında da parçalanma ve atomize olma süreçleri çok hızlı ve etkiliydi. ”BEYAZ EFENDİ” kontrol altına aldığı coğrafyalarda, muhtelif halklar arasından kendine bağlı, varlıklarını bu güce bağlamış bazı “ yerli “ işgörenler bulmakta, devşirmekte, eğitmekte bunlara “ayak / pis “ işlerini havale etmekteydiler.

Bütün bu olumsuz iklim ve zemine rağmen bu halklar arasında da özellikle 1789 FRANSIZ DEVRİMİNDEN sonra başlayan siyasi fikir hareketlerinin en başında gelen MİLLİYETÇİLİK ve ÖZGÜRLÜKLER, gibi normatif değer ve kavramlar, bu ezilen, sömürülen uluslar arasında / üzerinde da son derece etkili olmakta; adeta yığınlar eğitim ve maddi şartları ne olursa olsun bu kavramların etkisinden çıkamamakta idiler. Bu ise bir seri isyan ve ayaklanma demek değil miydi?

Bu sürecin veya aşamanın belki de politik psikoloji olarak en canlı ve de “ kanlı “ örnekleri. Yalnız EZEN / SÖMÜREN ve BUYURAN yabancı unsurlara değil kendi aralarında da farklı etnik, mili, dini kültürel özellikler gösteren halklara karşıda “ B E Y A Z E F E N D İ Y E “ bile gösterilmeyen bir HINÇ / KİN ve ÖFKE nin gösterilme ve sergilenme özelliğidir.

Gerek tarihsel gerekse siyaset sosyolojisinde bu öfke kabarması ve nerede ise zaman zaman J E N O S İ T e varacak kadar uzanan davranışların tümüne EZİLEN ULUS MİLLİYETÇİLİĞİ denmektedir. Hatırlayacağınız üzere daha önce ÇİNLİLERDE, yalnız Türklere değil. Moğol; Tibetli halklara karşıda bu şiddet / ezme ve hatta yok etme duygularının ön planda olduğun söylemiştik. Kendi ana vatanlarında AVRUPALI BEYAZLARIN her türlü kötü muamele ve incitici muamelelerine “çıt” çıkaramayan “ saman alevi “ gibi yanıp sönen isyanlarla yetinen Çinliler, ülke a çok içlerinde adeta “ kapalı kutu “ olan; TÜRK COĞRAFYASINDA Kalmuklardan sonra “tek efendi “ olma durumu ile karşılaşmışlardı.

Neredeyse son 4 asır dünyanın gözünden çok uzakta, zaman aralığında sıkışıp donan, civarlarında ve dünya da neler olup bittiğini farkında bile olmayan DOĞU TÜRKLÜĞÜ, özellikle topluma egemen olan onlara yön veren ULEMA nın, kendi aralarında iktidar kavgası, bu tablonun en hâkim neredeyse belirleyici sayılabilirdi. Bir de bu takımın kendi aralarında rekabet ve iktidar mücadelesinde yabancı güçlere dayanmalarının sayesinde rakibi üzerinde avantaj sağlama eğilimi varsa, artık o toplumdan / topluluktan geriye bir şey kalmamış demektir.

 

NİLKİ de KAZANLI FATİHİN liderliği ile başlayan ve kısa zamanda bütün DOĞU TÜRK COĞRAFYASINI etkisine alan, İSYAN ATEŞİ, buralarda belli noktalarda konuşlanan Çinli kuvvetlerin geri çekilmesi, beraberlerinde, bu topraklara iskân edilen sivil / resmi Çinlilerinde askerlerle birlikte geri çekilmesi üzerine. Türk coğrafyasında YAKUP HANDAN sonra ilk defa derin bir “özgürlük” havası esmiş ve hemen ŞARKİ TÜRKİSTAN CUMHURİYETİ ilan edilmişti.

Pekin kolay kolay pes edecek durumda değildi, bu arada PASİFİKTE; WAŞİNGTON karşı saldırıya geçmiş “ADADAN ADAYA” dedikleri bir TAKTİK / STRATEJİK PLANLA, Japonlara bırakılan bütün adalar tek tek oldukça kanlı ama zaferle sonuçlanan savaşlar sonucunda geri almaya başlamışlardı. Amerikalıların bu ileri yürüyüşü İngilizlerinde BİRMANYA üzerinden hem kara hem de hava yolu üzerinden ÇAN KAY ŞEK kuvvetlerine yardımları giderek artmaya başlayınca. PEKİN de Çin devleti, hemen DOĞU TÜRKİSTANDAKİ askeri birliklerini ve garnizonlarını gerek insan gerekse son model silah ve teçhizatla takviye ederek karşı saldırıya geçmişlerdir.

NİLKİ tekrar Çinlilerin eline geçmiş ama bu arada Uygurlarda isyanlar sırasında fenni usulde çarpışmaya yani vur-kaç taktiklerinden vazgeçip manevra ve ateş gücünden istifade etmeyi beceren eğitimli birlikler kurarak, menzil merkezleri oluşturmayı da başaracak kadar deneyim sahibi olmuşlardı. Bu gelişmeler sırasında elbet BATI TÜRKİSTANDA konuşlanan SOVYET askeri desteğinin de çok yararını görmüşlerdi. Bir diğer husus ise ÇİNLİ MÜSLÜMANLARLA beraber savaşmayı da kabul etmeleri, Uygur askeri gücünün lehine olan gelişmelerdi.

Yeni askeri lider ALİ BÖKE HAN, bir anlamda eldeki hem askeri hem de politik gücünü dar açıdan da değerlendirerek konsolide etme becerisini göstermiştir. Artık gerek Çinlileri gerekse Rusların karşısına devlet yapısı formatı içinde çıkabilmekte, yolladığı delegasyon bu yönde görüşmeler yapabilmekteydi. Bu bir şekilde UYGURLARIN hukuki ve diplomatik açıdan da deneyim kazanmaları Belki de ilk defa rastladıkları MİLLETLERARASI İLİŞKİLERDEKİ kural ve yapıyı bizzat yaşayarak öğrenmeleri için bir fırsat / şans olacaktı.

Bu coğrafyada belki de TÜRK CEPHESİ için en önel, gelişme veya değişme iki açıdan mümkün olmuştu. DOĞU ve BATI olarak ikiye ayrılan yıllarda aralarındaki ilişki daha çok kültürel ve ticari olan bu dünyalar arasında da belki de ilk defa politik ve asker bir dayanışma, birbirlerine “ arka plan” gibi askeri taktiklere göre önemli ek imkânlar veriyordu. Rusların batıya egemen olmaları, ileride Çinin, derinliklerinde yaşanan MİLLİYETÇİ – KOMUNİST politik mücadelesi zamanla silahlı çatışmaya dönünce, Moskova için daha da önem kazanacaktı.

Uluslararası Politika, asla diğer parametrelerden ayrı düşünülecek ne bir konu ne de bir disiplindir. Bütün girdi ve çıktıları ile birlikte düşünülmelidir. Mesela Çinlilere karşı bu mücadele sürecinde bazı özel gelişmeler ve yakınlaşmalarda kendiliğinden doğmuştur. Aynı MİLLET den gelmekle beraber yaşam koşulları, standartları yani kısaca sosyal kültürel, ekonomik olarak ayrı olan belki de aralarında birbirlerine karşı ön yargıları olan UYGUR. KAZAK TÜRKLERİ arasında yeni bir dayanışma KARDEŞLİK üzerine bir hukuk ve bağ doğmuştur. Aynı şekilde daha önceki isyan ve direnmeler sırasında, zaman zaman Döngenler ( Çinli Müslümanlar ) ile yaşanan bazı anlaşmazlıklarda taraflar bu çatışma ve ayrılıkları en az seviyeye düşürmüşlerdir. Asıl SONUÇ,1949 dan sonra bölgeye hâkim olan ÇİNLİ KOMUNİSTLERE karşı direniş KAZAK TÜRKERİNDEN gelecekti. Efsane liderleri O S M A N B A T U R KAZAK TÜRKÜ olarak aradan nerede ise 70 yıl geçmesine rağmen asla unutulmamıştır.

 

DOĞU VE GÜNEY ASYA GÜNÜMÜZDEKİ EN BÜYÜK ON EKONOMİSİNİN 1970 YILINDAKİ SATIN ALMA GÜCÜ PATİRESİYLE TOLAM BÜYÜKLÜĞÜ YA DA TOŞLAM ÜRETİM HACMI, KUZEY AMERİKA VE AVRUPANIN GÜNÜMÜZDEKİ ON BÜYÜK EKONOMİSİNİN % 30 U KADARDIR. BU DOĞULUEKONOMİLERİNİN ÜRETİM HARECI 2002 YILINA GELİNDİĞİNDE BATILI OLANLARINKİNİ YAKALAMIŞ,2014 YILINDA İSE % 10 NU AŞMI BULUNUYORDU. BU DEĞİŞİMDE Çİ EKONOMİSİNİN HIZLI BÜYÜMESİ. BYÜK BİR ROL OYNUYORDU; ÇİNİN BU DOĞULU EKONOMİLERİN TOPLAM ÜRETİMİ ÇNDEKİ PAYI AYNI DÖNEMDE % 30 DOLAYINDAN % 50 YE YAKIN BİR DÜZEYE ÇIKMIŞTI. “

FATİH OKTAY ÇİN SYF.523

Nasıl Japon amiral YAMAMOTO 41 Aralığında PEARL HARBOUR baskını sonrasın da, ABD kast ederek “ uyuyan devi “ uyandırmaktan bahsederek hayıflanmış olsa da, Çin de ülke ve potansiyel olarak, bulunduğu coğrafyada benzer bir potansiyel güç adayı idi. Ancak sınırları ve çıkar alanı içinde gördüğü; moda deyimle ”YAKIN ÇEVRE” konusunda ileride kendine sorun çıkarıp dünyanın ilgisini çekebilecek konumda gördüğü yerleşim bölge ve ülkelerdeki kendi halkından çok farklı etnik / milli / dil ve kültür halklarla ve komşuları ile hesaplaşmak zorundaydı. Bu bir anlamda ülkenin, geleceği için “ OLMAZSA OLMAZ” şart demek değil miydi. ? Bu aynı zamanda ileri bir iddia olarak kabul edilmemeli ama bir tür “ L E B E N S R A U M “anlamına gelmez miydi?

Çin için farklı halklar dendi mi; öncelikle kendine göre mücavir alan sayılan coğrafyalarda yaşayan MOĞOL, TİBET, DOĞU TÜRKİSTAN, SARI UYGURLAR, SALARLAR ve hatta DÖNGENLER, gibi bütün farklı halklar “namlunun ucundaki “ gruplardı. Bunların dışında zamanla sınır ihtilafı yaşadığı MOSKOVA ile savaşmanın eşiğine gelmiş eğer WAŞİNGTONDAN “ yeşil ışık “ yansa idi Ruslar NÜKLEER GÜÇ bile kullanacaklardır.

Pekin bu ihtilafların dışında HİNDİSTAN ile savaşa tutuşmuş, DELHİ, MOSKOVA dan aldığı politik ve askeri destekle Çin saldırısın püskürtmüştü. Dünyanın gözünün içine bakarak ve BM aldığı bütün olumsuz kararları red ederek TİBET i işgal etmiş. Tibet’in dini önderi DALAY LAMA hala ABD sürgünde yaşamaktadır.

PEKİN için öncelikli taktik ve stratejik tutum ve davranışların başında iç politik, ideolojik ve askeri gelişmeler gelmekteydi. II.D S nın artık kaderi belli olmaya başladıktan sonra MAO, batının bütün desteğine rağmen ÇAN KAY ŞEK in güçlerini adeta sökerek kovalamaya başlamış, ÇİN ana kıtasındaki fiili egemenliğini ilan etmiş. MLLİYETÇİLER FORMOZA adasına, ABD donanmasının yardımıyla “kapağı “ zor atacaklardı.

MAO, PWEKİN e artık egemen olan tek güçtü ve gerçektende elinde o zamanın ölçülerine göre silah altında 1 milyon askeri vardı. PEKİN ilk iş olarak MOSKOVANIN teknik, politik desteği ile kurulan ŞARKİ TÜRKİSTAN CUMHURİYETİNNİ varlığına hemen son verilmesinden yana idi. Çünkü bu politik / tarihi oluşum hem diğer farklı halklara kötü örnek olurken hem de Çinin iç işlerine etkili olmak isteyen bazı güçler için “sıçrama tahtası “ işlevi görebilirdi.

Eğer Rusların desteği çekilirse böylesine bir kaynaktan yoksun kalacak TÜRKLERİN direnme gücü neredeyse sıfıra inecekti. Bunun için MAO direkt STALİN le görüşmeye ve yardım istemeye karar verdi. Aslında Çinde bir bağımsız TÜRK DEVLETİ'nin varlığı üzün sürede RUSLAR içinde yeni bir dert demekti. Hem kendinin işgal ettiği Türk bölgelerindeki halkta yeni yeni bağımsızlık duyguların doğmasına yol açar, nasıl bir B Ü T O V A Z E R B A Y C AN ülküsü varsa bir de U L U Ğ T Ü R K İ S T A N ÜLKÜSÜNÜN DOĞMASINA YOL AÇAR BUNDAN SONRA OLACAKLARIDA “ ÜÇ HARFLİLER “ bile bilemezdi.

1949 lara gelindiğinde MOSKOVA kendisinin NÜKLEER SİLAH PROGRAMINDA başarılı olunduğunu ilk BOMBALARINI başarı ile denediklerini duyurmazlar mı? Artık Çin için 44 de ilan edilen ŞARKİ TÜRK CUMHURİYETİ devleti sona ermeli eski EMPERYALİST düzen geri kurulmalıydı. Bir gecede orduda görevli bulunan özellikle teknik sınıftan Rus ama Türk asıllı subaylar geri çağrıldı. Doğu Türkistan ordusuna verilen daha modern Rus yapımı silahlar toplandı yerine Japonlardan ele geçen daha eski silahlar verildi. Ordunun komutanların ve kurmaylarını bir toplantıya götüren uçak düştü! Uçaktaki yolculardan sağ kalan olmadı. Bu ise DOĞU TÜRKİSTAN ordusunda emir / komuta zincirinde büyük bir aksama ve başıboşluk demekti. Bir anlamda sonun başlangıcı desek doğru olur.

“..BİR MİLLİYETÇİ HAREKET, KENDİSİNİN ÜZEİRNE YÜCE BİR OTORİTEYE RAZI OLAMAZ.ÖRNĞİN BAŞKA B.R ULUSAL DEVLET İÇİNDE,ÖZERK BİR BÖLGE OLARAK KLALMAK İSTEMEZ.KALMAYA RAZI OLSA BLE BUNA GEÇİCİ OLARAK BOYUN EĞMİŞTİR.ELİN OLANAK GEÇRİDĞİ ANDA NİAHİ AMACINA ULAŞMAK İÇİN HAREKETE GEÇECEKTİR.ÇÜNKÜKİTLELER BAĞIMSIZLIK OLMADAN ESKİ DURUMLARIN A ORANLA ÇOK DAHA İYİ KOİULLARA KAVUŞTUKLARINDA BAĞIMSIZLIK DİLEĞİNDE BULUNMUYABİLİRLER.AMAHAEKETİ YÖNETENLER,YENİ, BVİRİMDE TARTIŞMASIZ ÖNDER OLACAKLARI İÇİN BAĞIMSIZLIĞI MUTLAKA İSTEYECEKLERDİR.BU BAĞIMSIZLIK,BİR MİLLİYETÇİLİK HAREKETİ ,, İÇİN ZORUNLU OLDUĞU KADAR GERÇEK ANLAMINDADIR. GÖSTERMELİK OLAMAZ. SİYASAL BAĞIMSIZLIK YANINDA EKONOMİK MİLLİYETÇİLİK YAPARAK, EKONOMİK BAĞIMSIZLIK ELDE EDİLMEYE ÇABALANIR. BU KOŞULU YERİNE GETİRMEYEN HAREKET MİLLYETÇİ OLARAK NİTELENEMEZ.”

BASKIN ORAN AZGELİŞMİŞ Ü LKE MİLLİYETÇİLİĞİ SYF 22

Günümüz dünyasında veya geçen yüzyıldan bu yana insanlık tarihi hatta ortak uygarlık anlayışı içinde zaman, mekân ne kadar farklı olursa, olsun değişmeyen hatta her evresinde önem ve değeri artan, bir olgu gibi karşımızda dikilmektedir.

Bu sürecin en canlı en güçlü kaynağı; bu duygu ve düşünceleri kuşaktan hem derinliğine hem de yüzeysel olarak yayan, ulaştıran açıkça KÖPRÜ görevi olarak hizmet eden ULUSAL AYDINLAR ( ziyalılardır ).Ancak siyasal sistem, rejim ve yönetme biçimi ne olursa olsun konunun en önemli ayaklarından biri de EKONOMİK boyutudur. İşte bu evrede de asıl görev ve yük gene aydınlara düşmektedir. Özellikle ulusal kurtuluş mücadelesinden sonra başlayacak olan EKONOMİK-TOPLUMSAL, bütün aşamalarda sürecin bu boyutu en başat faktör olarak kabul edilir. Bu sürece de KALKINMA / GELİŞME

Bütün sorun ülke ekonomisinin ekonomik. Ticari, endüstri, finans gibi sektörlerde dünya ekonomisine uyma, bütünleşme ve kendi milli kalkınma / sanayi programlarına gerekli öncelikler verme değil midir?

Ana hatları ile hatta kilometre taşları açısından bu süreci ÇİN HALK CUMHURİYETİ açısından da bakalım.
• Japonları ana vatan topraklarından kovalayan,
• Çan Key Şek ve taraftarlarını FORMOZA adasına süren.
• Ülkesinde geçici olarak bulunan batılı güçleri,
kendi ülkelerine yollayan,
• DOĞU TÜRKİSTAN sorununu Moskova ile anlaşarak çözen,
• Moskova’nın 1949 dan sonra NÜKLEER GÜÇ olma imkânından yararlanarak,
• Kore savaşında gerçek askerlerini kullanarak YALU Nehrini geçme durumunda olan BM askerlerine karşı saldırıya geçtiler.

Kore Savaşının en sıcak ve çatışmaların tepe yaptığı bir anda MAO ile STALİN arasında. ABD önderliği ve komutası altında olan BM güçlerine karşı NÜKLEER SİLAH kullanılması hususunda, hem taktik hem de stratejik anlamda ufak tefek sürtüşmeler yaşandı. Pekin bu silahların kullanılmasından yana idi. Moskova bu konuda daha duyarlı ve ihtiyat payını kaçırmak istemiyordu.

Taraflar arasında asıl kıyamet STALİN in 1953 de ölümünden sonra yaşanacaktı. SBKP XX. ve onu takip eden kongrelerinde KRUŞCOV un STALİN e amansızca politik bir söylem karşısında ağır tenkit ve hatta yok edercesine başlattığı kampanya taraflar arasında diplomatik bir savaşın başlangıcı olmuş. Diplomasi tarihinde bu sürece “m e k t u p l a r s a v a ş ı “ denecekti.

Yazılarımı okuyan, düşüncelerimi izleyen herkes artık görüşlerimin temelinde, C O Ğ R A F Y A dediğimiz disiplinin özel bir önem ve ağırlığının olduğunu bilir. Ancak, bu konuda COĞRAFİ DETERMİNİZM İLKESİNE kapılmadığımı, daha çok TARİHSEL COĞRAFYA esaslı düşündüğümü bilir. Rahmetli REMZİ OĞUZ ARIK HOCANIN “COĞRAFYADAN VATANA” adlı kitabından esinlendiğimi / etkilendiğimi çok rahat anlar. Bu yaklaşımı bir de, A T S I Z H O C A türü bir TÜRKÇÜLÜKLE anlamdırarak zenginleştirdiğimi artık herkes anlamıştır.

Bu çalışmamızın özünde; kadim TÜRK yurtlarından DOĞU TÜRKİSTAN ile bu coğrafyayı en sonunda 1949’da yutan KITA ÇİN’i ele almaya çalıştık. Bu çalışma kabul ve takdir edersiniz ki; uzun bir tarihi, sosyolojik çizgi ve çerçeve içinde yaşandı.

Bu coğrafyanın yerleşik halkı olan; UYGURLAR, KAZAKLAR ve SALARLAR yaşamaktaydılar. TİMUR sonrası bu coğrafya KALMUK istilasına kadar maalesef bir araya gelememişlerdir. Bütün bunları daha önce ele aldığımız için, tekrardan kaçınmak diye düşünür; tekrar tekrar dönüş yapmak istemiyorum.
PEKİN merkezli ÇİN DEVLETİ aslen MOĞOL kökenli MANÇULAR tarafından işgal edilmişlerdi. Çin’i her işgal eden yabancı unsur gibi “ÇİN ERİTME POTASI” içinde kaynayarak, Çinlileşmişlerdir. Pekin kendine geldikten sonra ülkesine kuzeyden girip, topraklarını işgal edip; politik / askeri nüfuzunu KAŞGAR’a kadar uzatan bu zaman zaman kendilerine KALMUK denen bu saldırgan halkla savaşır hale geldiler. Bu halkın büyük çoğunluğunun daha batıya göç etmesinden sonra, bu kadim TÜRK COĞRAFYASINDA kalan tek yabancı güçtü.

Çin’in işgaline uğrayan ve her açıdan birbirlerine karşı son derece uzak olan iki halk arasında asla “tansiyon” düşmedi. Özellikle işgal altında olan Türk yerleşim birimlerinde, her 15-20 yılda “KÜÇÜK İSYAN”, her 30-35 senede ise “BÜYÜK İSYAN” yaşanmıştır. Böylelikle Çinliler, Türkler arasında gerek taktik gerekse stratejik liderlerin çıkmasına engel olmuşlardır.

XIX yüzyılın son çeyreğinde; BATI TÜRKELİ’den gelen YAKUP HAN liderliğinde bir isyan başlatmışlar ve kısa zamanda KAŞGAR merkezli DOĞU TÜRKİSTAN DEVLETİNİ ilan edeceklerdi. Yakup Han, Doğu Türkistanlı ziyalılarında olmayan bir yetenek ve bilgi sahibiydi. Dünyayı biliyor, tanıyor ve uluslararası ilişkilerde “tanınma” ve diplomatik ilişkilerin önemini biliyordu. Bu konuda ilk işi; DELHİ, LONDRA, İSTANBUL ve MOSKOVA ile hem haberleşti, hem de delegeler yolladı. İstanbul KAŞGAR’A uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra, fenni savaş usullerini bilen gönüllü subaylar ve silah ustaları yolladı. Yakup Han da bunun üzerine bütün camilerde, HUTBELERİ PADİŞAH adına okutmuştur.

Bu dönem öyle uzun sürmemiştir. YAKUP HAN uçmağa varınca, Çinliler askeri kuvvetlerini bu coğrafyaya sevk ederek, özellikle UYGUR ULEMASI arasındaki rekabetten faydalanmışlardır. Böylece bu coğrafyada esen ÖZGÜRLÜK ve BAĞIMSIZLIK sevdası bir “bahar yağmuru” gibi kısa olmuştur.

 

An itibariyle ziyaretci sayısı:

146 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi