UNUTULAN VATAN : DOĞU TÜRKİSTAN -10

Unutulan Vatan : Doğu Türkistan - 10

1912’de Pekin’de yaşanan iktidar ve yönetim değişikliği, ister istemez bu kadim Türk Yurdunda etkisini gösterdi. Hemen hemen bütün Çinli genel vali ve üst düzey yönetim kadrosu değişti. Bu arada Çin ordusu daha önceki insanlar karşısında hiç umulmayan bozgunlara uğramış, kontrol ettiği merkezleri kaybetmiştir.

Uygur isyanlarının en karakteristik özelliği sabaha doğru, hedefin dışına sokulan gizlenen süvarilerin; kent merkezinde yaşayan daha önce örgütlenen Uygurların aniden saldırıya geçerek Çinli askerleri oyalamaları ve bu fırsattan faydalanan süvarilerin “yalın kılıç” saldırmaları sonucunda, öğleye kadar Çin savunması kırılıyordu. Hedef böylelikle ele geçiriliyordu.

Çinliler, Uygur isyanlarının bir anlamda şifresini çözünce ek önlemler almaya başladılar. Öncelikle teknolojinin sunduğu imkânları devreye soktular. Bunun başında TELGRAF hizmeti geldi… Bir başka değişme ise askeri yapılandırmalarda artık süvari gücü de piyade ile eş değerde kabul edildi.

Daha önce dediğimiz gibi Rusların, Doğu Türkistan’a komşu olmaları, yeni rejimin Pekin ile ilgisinin karmaşıklığı büyük sorun yaratıyordu. Rusların bu coğrafyaya bakışı ve değerlendirişi; STRATEJİK ve JEOPOLİTİK açılardan daha önemliydi.

1912’de DR ile başlayan Çin’in politik ideolojik değişimi, ÇİN KOMÜNİST PARTİSİ üzerindeki baskıyı ve olumsuz bakışı değiştirmedi. Ancak sanayi ve ticaretin yoğun olduğu kentlerde nispi de olsa bir örgütlenme ve ideolojik faaliyette bulunmaları için, munzam fırsat ve imkân verdi.

KITA ÇİN’de bütün bu gelişmeler ve süreçler yaşanırken; hemen Çin’in karşısında bulunan 1854 yılından itibaren M E İ J İ R E S T O R A S Y O N U ile JAPONYA Uzak Doğuda bir “GÜNEŞ “ gibi doğmuştu.

Japonya tarihi boyunca karşısında bulunan Asya ile yakından ilgilenmişti. Özellikle 1905’te PORT ARTHUR baskınıyla Rusların sırayla; OKYANUS ve BALTIK filolarını denizin dibine yollamışlardı. Japon imparatorluk stratejisi / sistematiği iki ayaklı kurulmuştu: KARA-DENİZ. Asya kıtasına adım attıktan sonra, kaderlerinin ve tarihin kendilerine biçtiği yolda yürümeye hazır gibilerdi. Asya içlerine yürümeler ve başarılı olabilmeleri için iki devi aşmaları onların savunma hatlarını kırmaları gerekti. Bunlardan biri SSCB diğeri ÇİN. Ruslar, Japon silahlı kuvvetleri açısından sert ve çetin “ cevizdi”

Çin ise içine bulunduğu koşullar ortam sanayi ve askeri gücü bakımından Japonlar için daha kolay lokma idi. Bunun için dikkatlerini Çin e verdiler. Zaten devlet 1912 LİBERAL DEVRİMDEN çıkmış yığınlar ve kalabalıklar yeni rejim ve sistemden umduklarını bulamamışlar adeta “sükûtu hayale” uğramışlardı. Büyük kentlerde “yeraltı” faaliyetlerine devam eden KOMUNİST PARTİ. Bu alabalıklar yeni bir hayat “ cennet” vaat ediyordu ama henüz kent ve yeni oluşmakta olan PROLETERYA ve AYDINLAR üzerinde etkiliydi. Hâlbuki ÇİN toplumu ezici çoğunlukla KÖY / TARIM toplumu halinde yaşamaktaydı. Parti bu asıl kalabalığı asla ihmal edecek durumda değildi.

PEKİN yönetimi bir yanda UYGUR bağımsızlık özlem ve arzusu ile mücadele etmek bastırmak veya en azından konsolide etmek zorundaydı. Japon saldırısı ve işgali Çin in asla tek başına kaldıracağı bir yük ve tehlike değildi. Uzun yıllardan beri Çin kıtası ile özel olarak ilgilenen Japon istihbaratı, ülkenin içinde bulunduğu, politik, askeri, ekonomik ve etnik sorunları yakından takip ediyor ve değerlendiriyordu. UYGUR ve DOĞU TÜRKİSTAN sorunu, TOKYO da ki askeri planlamacılar için aradıkları bir fırsat ve şans demekti.

 “.Japonya’nın bu yumuşak politikası ancak 1927 yılına kadar devam edebildi. Bu tarihte, askerlerinde baskısı ile liberal hükümet düştü ve yeni kabineyi, müfrit, litaristler tarafından desteklenen Tanaka kurdu. Tanaka’nin ilk işi Çin e KARŞI uygulanacak politikayı gözden geçirmek üzere,1927 Haziran ve temmuz aylarında askerlerinde katıldığı bir konferans toplamak oldu. Bu konferansın sonunda varılan kararlar T A N A K A M E M A R A N D U M U adını alan bir belge halinde imparatora sunuldu…

Tanaka'nın tespit etmiş olduğu askeri kuvvete dayanan bu sert politikaya Japonya da P O Zİ T İ F P O L İ T İ K A denilmiştir. Pozitif politika ile birlikte Japonya’nın Çin’le olan münasebetlerinde çatışmalar başladı. Tanaka ve askerler Çan Kay Şek ve Kuomingtang liderliğiindeki hareketinin Çin’i birliğine kavuşturma çabalarını hiç hoş karşılamadılar ve 1927-1928 de Japonya iki defa Shantun' a asker çıkardı.”

Fahir Armaoğlu 20.y.yıl siyasi tarihi syf 233

1912 SUN YAT SEN rejimi uzun süreli bu coğrafyada egemen olmayınca Çin devlet ve toplum olarak sanayi ve ticaret burjuvazisini yedekleyen ASKER KLİĞİN eline geçmişti. Kentlerde yeni rejim ve sistem görünürde politik duruma egemendi. Ancak bu durum “ fırtına öncesi” bir sessizlik anlamındaydı, zira ÇİN KOMUNİST PARTİSİ özellikle belli kent ve kırsal da YERALTI” da olsa, son derece aktif ve örgütlenmişlerdi. Üstelik ileri ki tarihlerde başlayacak fiziki / askeri mücadeleye de hazır olmalarıydı.

Şimdi dikkat edin ÇİN KITA ülkesinde kuvvetler dengesi, birbirlerine son derece düşman güçler arasına dağılmış unsurlar tarafından temsil edilmekte, bu güçler ilk buldukları fırsatta birbirlerini “bir karış suda” da boğmaya hazırdılar. Ancak bu kadar farklı ve düşman olan Çinlilerin aralarındaki bütün anlaşmazlıkları unuttukları tek alan D O Ğ U T Ü R K İ S T A N meselesiydi Uygur ve diğer TÜRK HALKLARI ARASINDA Çin işgal ve demografik politikalarına karşı bir cepheleşme durumunda hemen tek güç oluyorlardı.

Asıl sorun bu coğrafyada TÜRKLER arasında yaşayan kendilerine, HUI / TUNGAN veya DÖNGEN denilen ÇİNLİ MÜSLÜMANLARIN varlığı dengeleri bozan, zaman Türk cephesinde derin çatlakların açılması demekti. Bu halk etnik olarak Çinli ana dilleri Çince ama dini kimlikleri Müslümandı. Çince konuşma ve yazma özellikleri bunları daha da önemli bir ara tabaka olmalarına yol açmış, iki taraf arasında bir ölçüde arabuluculuk rolüne sahiplenmişlerdi. Bunlarda zaman zaman Çin işgaline karşı şiddetli isyanlar ve mücadeleler yapmalarda, anlaşmaları daha kolay olmaktaydı. Eğer ortak cephede vuruşuyorlarsa, bu seferde Türkler her zamankinden daha çok dikkatli olmak zorundaydılar. Tunganlar'ın Çinlilerle el altından anlaşmaları her an mümkündü.

Bütün bunla bu dünyada yaşanırken TOKYO, bir adım daha atarak radikal bir karar aldı, MANÇU kökenli tahtından indirilen SON İMPARATORU işgal altında tuttuğu Mançurya' ya imparator tayin etti. Bu kurduğu devlete siyasi tarih ve diplomaside MANÇUKA dendi.( kukla- 1932 )

Bu coğrafyanın bir başka konuk aktörü ise daha önce de dediğimiz gibi EKİM DEVRİMİNDEN sonra BATI TÜRKİSTANA yaklaşıp, sızan, yerleşen sonunda da askeri / siyasal egemenliği altına alan KOMUNİST RUS yönetimi idi.

Şimdi gözlerinizi kapayın bu coğrafyayı, benim deyimim ve değerlendirmem olan KROKİSEL KUŞ BAKIŞI, bakın etnik, din, ideolojik farklılıkları üstelik kapanması doldurulması mümkün olmayan derin FAY HATLARI olan bir yerde, tarihi düşmanlıkları, önyargıların insan ve toplumların şuurlarına egemen olduğu bir yerde huzur olabilir m?

O halde taraflar arasında belki de N İ A H İ K A T A T S R O F hali yaşanmalıydı. Ancak taraflar arasında güç dağılımı ve dengesi o Kadar farklıydı ki. Taraflar arasında bir denge halinin olması bile mümkün değildi. Üstelik bu coğrafyada var olan Türkler bir anlamda “MAHKÜM ARAZİ” yaşamaktaydılar. Yani İÇ ÜLKE SENDROMU.

 

Bence bu sorun incelemiş olduğum Kazak ve Uygur halklarının ilgilendiren 3 soruyu içermektedir.

“1-Her biri kendine özgü bir tarihe, sosyal yapıya, dine ve dile sahip bu halklara kültürel toplumdan topluma farklılıklar gösterebileceği görüşünü herhangi bir biçimde geliştirmemiş, tersine kültürü hiyerarşik bir yapı olarak değerlendiren komünist Çin rejimince nasıl davranılıyordu?

2-Komünist topluma dâhil edilmek bu halklar üzerinde nasıl etki yapıyor ve onlar böyle bir topluluk içinde kendi benliklerin nasıl oluşturuyorlar?

3-Bu halkların 1950’lerin sonunda siyasi olarak harekete geçmelerinde ne gibi faktörler etkili oldu?“

Denise Helly Kıta Çininde Benlik Ve Milliyet Sorunu Syf 2 ODTÜ Asya-Afrika Araş. Grubu.

TİMUR dan sonra bir anlamda siyasi, toplumsal ve ekonomik bakımdan önce içyapısından doğan yaygınlaşan huzursuzluk ve kaotik ortamdan dolayı.” İki yakası “ bir araya gelemeyen bu kadim TÜRK TOPLULUĞU, bulunduğu vatan bellediği toprakların ve jeopolitiğinin bir anlamda tutsağı olmuş, bir türlü içine yuvarlandığı kısır döngüden çıkacak ne bir güç üretebilmiş ne de yakalamıştır.

Belki ÇOĞRAFYA KADER DEĞİLDİR diyenler veya bu görüşten olanlar varsa da elbet bir bütün olarak halklar / milletler coğrafyalarının TUTSAĞI değildir. Ancak coğrafyaları, iklim şartları, komşuları nereden bakarsanız bakınız coğrafyanın etkisi inkâr edilemez kadar büyüktür. Örnek mi işte size PORTEKİZ veya İSVEÇ ve günlerden beri anlatmaya çalıştığımız UYGURLAR.

Üstelik bu coğrafyanın, bir başka özelliği ki bu coğrafya antik çağlardan beri dünyanın en önemli ticaret ve kervan yollarının güzergâhı demekti. Tarihi İ P E K Y O L U bu coğrafyanın, en gözde unsuru değil miydi?

  1. Yüz yılda ise dünya ölçeğinde aslında belli bir süreden beri beklenen, güçlü sanayi devleri olan ülkelerin hazırlandığı o yıllara kadar dünya ekonomilerine, sanayilerine güç ve yön veren, KÖMÜR / BUHAR gücü, içten patlamalı motor teknolojisine geçme ile birlikte yerini artık yeni bir enerji kaynağına ihtiyaç duyulmuş, HİDRO KARBON( PETROL ) ön plana geçecekti.

Belki de DOĞU TÜRKİSTANIN bir büyük şanssızlığı ise önce çok zengin KÖMÜR yataklarına sahip olması son onlu yıllarda da aynı coğrafyada çok zengin PETROL DAMARLARI ve kaynaklarının bulunması, PEKİN in bu coğrafyaya olan dikkat ve bakışını bir kat daha artırmıştır. SOVYETLERİN çözülmesi hemen bu coğrafyanın batısında bağımsız TÜRK CUMHURİYETLERİNİN varlığı, PEKİN için yeni bir risk ve alarm durumu anlamına gelmiştir.

Çin ekonomisi ve sanayisi gerçekten büyüyen ve dünya ölçeğinde bir güç olarak kabul edilmektedir. Yalnız ÇİN ekonomisinin bu güç ve dev olmasının iki büyük nedeni vardır. Birçok iktisatçı / araştırmacı maalesef bu gerçeği görememektedirler. Bunlardan birincisi İHRACAT diğeri ise İTHALAT. Bu iki dal olmasa Çin ekonomisinden falan söz etmek mümkün bile değildir. Çin bu ekonomik stratejik gücünü, açık denizlere, limanlara ve denizin kendisine izin vermesine bağlıdır. Eğer denizlerde bir sorun yaşanır Çin şilepleri özgürce yol alamaz, mamul ürünler dünya pazarlarına ihtiyacı olan PETROL de kendi limanlarına taşınmaz ulaşmazsa, geride o muhteşem ÇİN EKONOMİSİ kalır mı? Unutmamak ve de not etmek şart, Çin ekonomisinde E M E Ğ İ N maliyeti nerede ise girdiler içinde yer bile alamamaktadır.

ÇİN bir blok olarak İÇ ASYANIN doğusundan batısına kadar, uzanan v batı sınırlarında muhtelif adlarla veya kimliklerle seslendirilen TÜRK HALKLARI ile de çevrilidir. Artık dünya çok küçülmüştür Dünyanın neresinde olursa olsun yaşansın her şey görüntülerle, en uzak köşelere kadar anında ulaşmakta, dünya kamuoyu izleyebilmektedir.

PEKİN, MİLLİYETLER SORUNU konusunda yalnız UYGUR / KAZAKLAR konusunda sabıkalı değildir. TİBETLİLER, MOĞOLLAR gibi diğer ı halklar içinde SABIKALIDIR. YALNIZ TİBET dünya kamuoyunda çok farklı yere sahip olduğu için BM DE temsil edilmeyen milletler NEZDİNDE YER ALMAKTADIR. DOĞU TÜRKİSTANLILAR DA ANCAK TİBETİN "GÖLGESİNDE " YER BULABİLMİŞLERDİR.

 “…Ülkemizin sosyalizmin rehberliğinde izlemiş olduğu politika Kazak ulusal azınlığının gelişmesi, büyümesi ve güçlenmesinden yanadır. Örneğin Sincan da ki Kazak nüfusu 800 bindir ve Kansu eyaletinde de Kazaklar bulunmaktadır. Sincan’a kıyasla onların nüfusu çok azdır işte bunun içindir ki, bizim ulusal azınlıklarla politikamız her bakımdan gelişmeye dayanmaktadır. Kazakların nüfusunu da göz önünde tutarsak, hükümetinde hem bu nüfusun hem de büyük baş hayvan sayısının artışını istediğini görürüz. İşte bizim siyasetimiz budur.  Siz bu nüfusun artması sonucu ne gibi sorunların ortaya çıkacağını görüyorsunuz. Oysa bizim politikamız ihtimaller üzerinde durmamaktadır. Bizim siyasetimiz, nüfus, ekonomi ve kültür olsun her yönü ile gelişmeyi öngörmektedir. Eğer o ulusun insanları, bize nüfus artışının bir problem yarattığını söyleyecek olurlarsa, bizde o zaman bu önemli konuyu onlarla görüşüp bir çözüme varabiliriz…”

Hasan Paksoy Sincan’da Milliyet Politikası Syf 2 ODTÜ Asya-Afrika. Araşt.

Bu talihsiz ve hatta belki biraz ileri abartılı bulunacak olabilir ama “KADERSİZ” Türk coğrafyası, gerek içsel gerekse dışsal bir sürü güçlerin hem jeopolitik, ekonomik, ticari ve tarihi heves ve amaçlarının kurbanı oldu desek abartmış sayılmayız. Öncelikle aynı soy ve etnisiteden gelen ancak MİLLETLEŞME SÜRECİNİ yakalamayan TÜRK BOYLARI arasında uzun süren iç mücadelelere sahne olmuş. TİMUR un ani ölümü ve yerine gelen oğul / torunları arasında taht ve iktidar kavgaları ile neredeyse KENT MERKEZLİ bir feodalleşme sürecine sürüklenmiştir. Bu yıllarda ümeranın ümeraların arasında, aynı şekilde ulema ile ulemalar arasında başlayan iktidar ve yönetme iddiaları, bunların birbirleri ile baş edememeleri sonucu, hariçten güçlerden dost ve ittifak arama girişimleri, adeta sonun başlangıcı olmuştur.

Önce güneyden TİBET ten daha sonra Kuzeyden Moğol kökenli KALMUK lardan yardım talepleri bunların rahatça bu coğrafyaya dâhil olmaları, DOĞU TÜRKİSTANDAKİ kaotik yapının daha da katmanlaşmasına yol açmış bir başka farklılık ise bu gelen / davet edilen dış güçlerinde kendilerine özgü DİN ve ibadet anlayışına sahipti. BUDACILIK diyeceğimiz bu kendine özgü inanç sistemi TÜRK HALKLARININ doğal yaşamına ve kültürlerine asla uyum sağlamayan bir inanç sistematiği içindeydi.

YAKUP HANIN, KAŞGARA gelişi kendisini başkomutan ilanı ve ülkedeki daha doğrusu kentteki yabancı güçleri kovalaması. Hemen arkasından diğer kentlere zaferini ve siyasal egemenliği yayması, bir süreden beri bu coğrafyada tek egemen güç konumunda olan ÇİNLİLER için erken uyarı demekti. İşte bu sürecin belki de DOĞU TÜRKİSTANIN kaderi için en farklı keskin ve etkili politika değişikler bu yıllarda yaşanmaya başlandı.

Artık bu coğrafya “ pür” anlamda bir İÇ ÜLKE olma konumundan çıkmakta. Yalnız PEKİN in değil, artık LONDRA-MOSKOVA ve İSTANBULUNDA ilgilenmeye başlayacağı en azından ilgi duyacağı bir konuma gelecekti.

Bu coğrafya, Londra ve İstanbul için gerek konum gerekse sahip olduğu çıkarlar ve özellikler açısından ne LONDRA’nın ne de İSTANBULU’un fazla /uzun ömürlü olmayacaktı. Londra dikkatlerini Avrupa’ya vermiş, İstanbul ise kendi sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır.

Bu coğrafya öncelikli olarak devriminden sonra Moskova’nın doğrudan ilgi alanıydı. Zaten Pekin’de çok güçlü şimdilik YERALTI örgütü modelini de kurulan ÇİN KOMÜNİST PARTİSİ vardı. Bu partinin DOĞU TÜRKİSTAN’da da öncelikle ağırlıkla; Pekin’den yollanan bürokratlar ve sivil yerleşimciler arasında güçlü bağları vardı. Hatta Uygurlar arasında bile birkaç tane “uyuyan güzel” modelinde örgütlenen Uygur Güzeli bile oluşmuştu. Moskova hemen sınırın berisinde konuşlandırdığı KIZIL ORDU BİRLİKLERİNE ve sivil idarecilere; Çinli komünistlere her türlü maddi manevi destek verilmesi emrini vermişti.

1927’de Japonya’da iktidarı devralan BAŞBAKAN TANAKA, asker ve sivil Japon derin devletinin kurmaylarıyla, bir tür “BEYİN FIRTINASI” estirmiş, Japonya’nın Çin’e karşı izlediği politikada radikal değişiklikler yapmaya karar vermişti. O yıllarda zaten Japon istihbaratı, TOKYO’ya Doğu Türkistan hakkında bilgiler ve istihbarat vermekteydi. Japonlar Pekin’de iktidardan düşürülen MANÇU AİLESİNE bir krallık kurdurarak, son Mançu kökenli Çin İmparatorunu bu kurulan “kukla” devletin başına geçirdi. Japonlar ikinci bir adım olarak Doğu Türkistan’da, o yıllarda Amerika’da yaşamakta olan Osmanlı şehzadelerinden birini, KAŞGAR’DA Doğu Türkistan PADİŞAHI olarak ilan etmeye hazırlanıyorlardı. Ancak bu talihsiz şehzade New York’ta kaldığı otelde ölü bulundu. Resmi makamlara göre ölüm nedeni: A Ç L I K.

KITA ÇİN’İ 1930’lu yıllara gelindiğinde JAPONYA’NIN fiziki saldırıları karşısında bunalmış; “burnunun dibinde” Japonya’nın kurdurduğu “KUKLA” MANÇUKO ülkesine de toprak kaybetmişti. Bu arada ticaretin, sanayileşmenin, uluslararası iktisadi ilişkilerin çok yoğun olduğu kent merkezlerinde, belli başlı kırsal alanlarda KOMÜNİST PARTİ ile ideolojik ve siyasal amansız bir mücadelenin içindeydi. Hatta taraflar arasında bu mücadele zaman zaman çok şiddetli cereyan ediyordu.

KUOMİNTANG ve ÇAK KAY ŞEK’in merkezi güçleri; MAO’nun liderliğindeki KOMÜNİST PARTİ’nin, asker ve sivil kanadını her çarpışmada yenmiş; onları mevzilerinden sürüp atmıştı. MAO bu baskı karşısında daha fazla dayanamayınca kendine bağlı yüz binlerce insanı, binlerce kilometre öteye göç ettirmişti.( U Z U N Y Ü R Ü Y Ü Ş)

TOKYO, karşısında böylesine parçalanmış bir Çin’i bulunca; Çin’in önemli liman kentlerini hem havadan vurmuş, hem de işgal etmiştir.( NANKİNG)

Kıta Çin’de bu gelişmeler olup biterken batı komşusu, SSCB’NDE Çin politikasında radikal değişiklikler olmaktaydı. Moskova, Japon tehlikesine karşı ister istemez ÇAN KAY ŞEK’i askeri malzeme yönünden destekliyordu. Ama bu arada MAO ile ilişkisine devam etmekte, onlara da hem malzeme hem de nakit akış sağlamaktaydı. Ama asıl hedef: DOĞU TÜRKİSTAN coğrafyasıydı.

DOĞU TÜRKİSTAN dediğimiz kadim Türk yurdundaki tarihi, siyasi ve askeri mücadeleleri, çağdaş tarihçi gözüyle baktığımız zaman şu nihai değerlendirmeler yapmak mümkündür.

BİRİNCİ MİLLİ DEVLET: 1865-77

Bu dönem, BA DEVLET YAKUP HAN’ın egemenlik dönemidir. Bu dönemde Yakup Han bu coğrafyadaki Çin askeri gücünü adeta, karargâhlarından ve üslerinden söküp atmıştır. Bunun üzerine zaten sivil Çinliler de yerleştikleri yerleri terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu dönemde ilk defa MOSKOVA, İSTANBUL ve LONDRA ile temaslar kurulmuştur. Hatta İstanbul’dan askeri ve teknik personel yardımı bile sağlanmıştır.

Kendisini halifeye bağlı bir emir olarak ilan eden Yakup Han, İstanbul’dan gelen subayların da yardımıyla büyük bir enerji ile ordusunu yetiştirmeye koyulmuştur. Yakup han’ın bu hummalı çalışması, kısa zamanda neticelerini vermeye başlamıştır.”

İ.Kurban Şarki Türkistan Cumhuriyeti (1944-1949) Syf. 11

Yakup Han 1877’de uçmağa varınca, Uygurlar arasında otorite ve liderlik konusunda sıkıntılar yaşanmış. Zaten fırsat kollayan Çinliler için bu coğrafyaya tekrar müdahale etme imkânı verdi. Çin işgali ciddi hiçbir direnme olmadan tekrar kurulmuş oldu.

İKİNCİ MİLLİ DEVLET(1933-34)

1931’de başlayan KUMUL eyaletinde başlayan isyan: MEHMET EMİN BUĞRA başkanlığında HOTEN isyanı ve diğer kentlerdeki isyanlar, “derelerin nehirlere akması gibi” birbirlerini destekleyerek, KAŞGAR’da “Şarki Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin” kurulduğu ilan edildi. Ancak Ruslar, kendi işgalleri altındaki Türk topraklarında yaşayan Türk halkları için kötü örnek olacağını düşündüklerinden, Çin’e destek vererek bu cumhuriyeti bir yılda yıktılar.

“Bütün manevi güçlerin en güçlüsü ve en hakikisi milliyetçiliktir. Çünkü bu gücün temelinde bir ırk ve o ırkı barındıran bir vatan yatmaktadır. Vatan sevgisiyle yoğrulan kültür ve tarih bilinci, o ırkın milliyetçiliğidir. Diğer manevi güçlerin hepsi-ideoloji, demokrasi, insan hakları ve başkalar- onu kullanan ırkın manevi gücüne –milliyetçiliğine- bağlı kalarak ona hizmet etmektedir”

İklil Kurban Age Syf.15

ÜÇÜNCÜ MİLLİ DEVLET(1944-49)

Kıta Çin’de sık sık vurguladığımız otorite kamu düzen / gücündeki zaaf, Japonların aktif müdahalesiyle bir daha kendine gelemeyecek kadar bozulmuştu. PEKİN’de, iktidar kavgası MERKEZİ GÜÇLER (ÇAN KAY ŞEK artı müttefikleriyle) ile karşı güçleri temsilen, BAŞKAN MAO nezdinde bir araya gelen MERKEZKAÇ BİRLEŞENLERİ arasındaki mücadele hepimizin bildiği gibi gelişmekteydi. MİLLETLER CEMİYETİ bütün girişim ve çabasına rağmen Japon işgalini durdurmak bir kenara; önleyememiştir bile.

Japonlar, Çin topraklarında çok ciddi direnişlerle karşılaşmadan gerek ÇAN KAY ŞEK gerekse MAO’nun kuvvetlerini devamlı geri püskürterek işgal alanlarını derinleştirmekteydiler.

Doğu Türkistan coğrafyasında özellikle Z İ Y A L I L A R arasında bu kaotik yapı yeni bir heyecan ve umut ortamı yaratmıştı. Özellikle Rusların bu gelişmeleri “ellerini oğuşturarak” izlemeleri, Türkler üzerinde, yeni umutlar ve beklentiler demekti. Çünkü Doğu Türkistan’da olan gerek askeri ve gerekse sivil idarecilerin bütün dikkatlerini bu mücadeleye vermişlerdi.

Türk coğrafyasındaki Çin kökenli askerlerin çoğu bu mücadelede görev almak üzere doğuya doğru yönlendirilmişlerdi. Bu konuda İKLİK KURBAN BEY’in şu tespitine katılmamak mümkün değildir. Gerek Ruslar gerekse Çinliler, Türk halkıyla ilişki kurup, ilişkileri derinlik kazanınca onlara asla kendi millet isimleri değil de; boy ve lider isimlerine göre tespit ettikleri isimlerle anmışlardır. Bizim siyasal / tarihsel sosyolojik yapımızın en büyük zaafı; İKTİDAR-TAHT ve VERASET kavgaları ve mücadelelerinde, temel sorunsal K U T sorunuydu. Bu da TANRININ YETKİ ve SORUMLULUĞUNDAYDI. ( İ.KURBAN 1992)

Çin-Sovyet münasebetlerinin gelişmesi taraflar arasında uyum ve denge sorunlarına göre; DOĞU TÜRKİSTAN davası gündeme geliyordu. Eğer bu işlerde bir gerginlik varsa, derhal ilişkilerde düşmanlık havası çöküyordu. Duruma göre Türkler ülkeden ülkeye göç etmek zorunda kalıyorlardı. Gerek Çin gerekse Sovyet hükümetleri, Türk halklarını radyo yoluyla teşvik ediyorlardı.

Bu kadar kaypak, oynak bir zeminde / atmosferde Türk aydınları bu özgün koşullardan ( MODUS VİVENDİ) azami ölçülerde yararlanma yollarına gitmişlerdir. Önce kendilerine HUİ denilen Çinli Müslümanlarla ilişkilerini normale çevirerek, en azından top, makineli tüfek gibi askeri teknolojiden haberli olmaya başlamışlardı. Sınırın öbür yanında olan Rus askeri güçlerinin de içinde olan Türk soylu subay ve astsubaylardan da daha ileri askeri eğitim almışlar, hatta bunların bazılarını da kendi silahlı teşkillerinde "GÖNÜLLÜ" olarak istihdam etmişlerdir.

Uluslararası sistemde eğer tarihi bir çalışma yapıyorsak, bu çalışmanın çeşitli parametreleri olan, tarih, coğrafya siyaset, taktik, jeopolitik, strateji, ekonomik askeri açılar olsun; bu farklılıklar fizikteki BİRLEŞİK KAPLAR TEORİSİ gibidir. Yani değerler bakış açımız, algılayışımız ne kadar farklı olursa olsun sonuç itibarıyla, bu değerler arasında bir paralellik vardır.

XIX. yüzyılın ortalarında TOKUGAWA, yani ŞOGUN DÖNEMİ bitmiş, Japon İmparatoru tarihi başkent EDO’dan TOKYO’ya taşınmıştı. Artık Japon tarihinde İmparator MEİJİ’nin adını taşıyacak olan bir RESTORASYON DÖNEMİ başlayacaktı. Yarım yüzyıl içerisinde Japonlar ORTA ÇAĞ’dan çıkıp MODERN ÇAĞ’a atlamış oldular. Bunun da karşılığını 1905’te ÇARLIĞIN gerek UZAK DOĞU gerekse BALTIK FİLOLARINI denizin dibine yollayıverdiler. Hatta bununla yetinmeyerek ASYA’ya sıçrayıp Rusların kara gücüne de MUKTEN’de adamakıllı dayak attılar.

EDWİN. PARİS. HOYT JAPONYA 1995

Japonya’da sivil ve askeri liderlik arasında gerek iç politikada gerekse dış politika konusunda çok ciddi ve hatta karşılıklı suikastlar, tertipler ve darbe girişimleriyle dolu bir dönem yaşandı. Hatta ihtilaf anlaşmazlık, o denli büyüktü ki; DENİZCİLER ve KARACILAR arasında stratejide derin anlaşmazlıklar ve ciddi tartışmalar yaşanıyordu. Karacılar, ASYA içlerinde toprak kazanımlarına devam etmek, anavatanda olmayan zengin yeraltı-üstü kaynaklara sahip olmayı düşünüyorlardı. Denizciler ise, PASİFİK’İN engin sularında aranılan zenginliklere sahip olunacağını düşünüyorlardı.

Japonlar için Asya içerisindeki ilerleme girişimleri, KIZIL ORDUNUN zırhlı birlikler gücü karşısında hüsrana uğradı. Japon askeri planlamacıları derhal dikkatlerini, iç kargaşa içinde bulunan ÇİN’e yönlendiler. Daha önce de anlattığımız üzere, ÇİN kendi içinde “BÖLÜNÜK” ülke konumundaydı. Bu ise Japonlara aradıkları / kolladıkları ek bir kaynak / fırsat oldu.

Tarihe, uluslararası siyasete nerden bakarsanız bakın; KITA ÇİNİ DEVLETİ, inişli-çıkışlı olsa da büyük bir devlet köklü bir mazidir. Bulunduğu coğrafyada bir MEDENİYET ve KÜLTÜR HAVZASIDIR. Bu ülke sahip olduğu, coğrafi büyüklük ve demografik yapısıyla da dünyada ender görülen, “UYUYAN GÜZEL” denen ülke tipolojilerinden biriydi.

Japonlar birinci dünya savaşında taktik ve politik olarak İNGİLİZLERİN yanında saf tutmuşlar, bu davranışlarının karşılığında da SİBİRYA da bir görev gücü bulundurmuşlar. Hatta bu gücü savaş bitmesine rağmen çekmeyerek fiziki varlıklarını bir süre daha tutacaklardı. Ayrıca, Alman kolonileri olan bazı Pasifik adalarına da İngilizlerin onayı ile de işgal edeceklerdi.(MARSHALL ADALARI gibi ).

Japon denizcileri ise kendileri için geleceğin PASİFİKTE olduğunu bu coğrafyadaki iki gücün ki biri İNGİLİZLERDİ Kİ BU GÜCÜN GİDEREK çaptan düşmeye başladıklarını biliyorlardı diğeri ise ünlü Japon amiral YAMAMATO nın değerlendirmesiyle “ U Y U Y A N D E V “ ABD idi. Japon diplomatlar ve denizciler kafa kafaya vererek “ PASİFİK BÜYÜK REFAH BÖLGESİ” diye tumturaklı bir kavramla ilan ettikleri bir coğrafyayı dünya ya deklare ettiler. Bu bölge aslında Tokyo için bir anlamda SERBEST AV SAHASI, yani bir tür “L E B E N S R A U M “ İDİ. Bu coğrafya da önlerindeki TIKAMA MEVZİ İngiliz ve Amerikan ordularıydı. İngilizler. Japonlar için kolay lokma sayılırdı ama ABD deniz gücü mutlaka ortadan kaldırılmalıydı, özelliklede UÇAK GEMİLERİ

Bütün bunlar olup biterken belki de artık dünyanın unuttuğu TÜRK COĞRAFYASININ doğu kanadında neler olup bitiyordu. Çine karşı her fırsatta ayaklanma, Çin güçlerini coğrafyalarından kovalama arzu ve isteklerini canlı tutan Uygurlar arasında maalesef bir milli liderlik stratejik önderlik gelişememekte. Çıkan liderler Çin’le değil kendi aralarındaki ihtilaflar, görüş ayrılıkları yüzünden “saman alevi” gibi parlayıp sönen, kıvılcımlar saçabiliyorlardı.

An itibariyle ziyaretci sayısı:

95 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi